Tefsir’de Muhatap Tespitinin Önemi IV

Muhataplarının tespitinde dikkat gerektiren ayetlerden biri de şudur:
“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (1)

Ayet, hiçbir dostluğun ve kayırmanın olmadığı hesap gününe atıf yaptığı için burada Allah ile aldanmak, genellikle şeytanın Allah’ın affına güvendirerek kandırması şeklinde anlaşılmıştır.” (2) Eğer Allah’ın affına güvenerek kanmak yaklaşımı, müşriklerle ilişkiliyse bu anlam doğru olabilir. Özellikle muhataplar müşrikler olduğunda onların doğru düşünmek ve davranmak hususunda hiç gayret göstermedikleri hâlde affedileceklerini düşündükleri/umdukları ve bu yaklaşımlarının da kötü söz ve eylemlerine kaynaklık ettiği bilinir. Yani müşrikler bu sahte ümitle çok fazla gevşek ve bir hayli sorumsuz davranmaktadırlar. Fakat genel anlamda doğru gibi görünen bu yorum, surenin bağlamından da onay almalıdır.

Lokman suresinin bağlamı, sondan bir önceki ayette geçen Allah ile aldanmanın sure bütünü itibariyle ne anlama geldiğini bize söyler. Surenin anlam akışı içinde bağlamı özetle şu şekildedir:

“Elif. Lâm. Mîm. İşte bu ayetler, hikmet dolu Kitab’ın ayetleridir. Güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir). O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler. İşte onlar, Rableri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerdir.” (1-5. ayetler). (3)

“İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.” (6. ayet). (4)

“Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver! Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır. Bu, Allah’ın verdiği gerçek sözdür. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik. İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Şimdi (ey kâfirler!) O’ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin! Hayır (gösteremezler)! Zalimler açık bir sapıklık içindedirler. Andolsun biz Lokman’a: ‘Allah’a şükret!’ diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” (7-14. ayetler).

“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.” (15. ayet).

“(Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (16-19. ayetler).

“Allah’ın, gökler ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.” (20. ayet).

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ dendiğinde: Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!” (21. ayet).

“İyi davranışlar içinde kendini bütünüyle Allah’a veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (22. ayet).

“(Resulüm!) İnkâr edenin inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. İşte o zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allah kalplerde olanı şüphesiz çok iyi bilir. Onları biraz faydalandırır, sonra kendilerini ağır bir azaba sürükleriz.” (23, 24. ayetler)

“Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah…’ derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî ve övülmeye lâyık olan Allah’tır. Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” (25-27. ayetler).

“(İnsanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir. Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; O’ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz bâtıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok uludur. Size varlığının delillerini göstermesi için, Allah’ın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (28-31. ayetler)

“Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah’a has kılarak (ihlâsla) O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkâr eder.” (32. ayet). (5)

“Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (33. ayet).

“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (34. ayet).

Surenin 32. ayeti, “Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.” şeklinde verilir. (6) Buradakiمُقْتَصِدٌ (muktesid) fiiline verilen anlamlar birbirinden farklıdır. Bu fiile; orta yolu tutmak, doğru yolu tutmak, Allah’a yönelmeyi kısmak (gevşetmek) ya da inanmakla inkâr etmek arasında kalmak gibi birbirinden farklı anlamlar verilmiştir. Oysa ayet kendi içinde belli bir anlam akışına sahiptir.

İnsanı dağlar gibi dalgaların kuşattığı zaman, öleceğini zannettiği andır. (7) Bilindiği gibi bu an, bütün mazeretlerin sıfırlandığı, her türlü maskenin düştüğü vakittir. Bu anda kişinin dini tamamen Allah’a has kılması, bildiği bütün hurafeleri, aracıları ve kültürel renklerle mahalli baskıları terk edip sadece Allah’ın kendisini kurtarabileceğini anlamasıdır. Bu nedenle yalnız ona yalvarır. Ve sadece ‘Allah’ der. Fakat karaya çıkıp kurtulduğunda bu samimi ve saf hâlinden çarçabuk vazgeçer. Bu insanın kendisini güvende hissettiğinde ilk anda yaptığı şey, doğru yolu veya orta yolu tutmak olabilir mi? Tabii ki hayır. Ayetin muhatabı kınayan olumsuz çerçevesi düşünüldüğünde meallerde verilen anlamlar itibariyle bu kişi için iki uygun karşılık (iki olumsuz tavır) düşünülebilir ki bunlar da şu anlamlardır:

Ya inanmak ile inkâr etmek arasında kalıverir veya Allah’a yönelmeyi kısar, gevşetir. (8)

Nitekim aynı ayetin sonu, “Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkâr eder.” şeklinde biter. Buna göre bir önceki tavrı nasıl anlamak gerektiği açıkça ortaya çıkar. Bu kişi, ayetleri inkâr etmektedir ve biraz önce zor anında yalvardığı dikkate alınırsa üstelik bir de haindir. Öyleyse muktesid fiili, olumsuz anlamda kişinin Allah’tan uzaklaştığını ifade etmelidir. (9) Anlaşılan odur ki bu kişinin orta yolu tutmasından kasıt, olumsuz anlamda inanmakla inkâr etmek arasında bocalamasıdır. (10) Elbette buna da inkâr etmek denir. Malum kişinin inkârının içinde şüphe ve bocalama taşıdığı ve bu şekilde her seferinde kendi faydasına gördüğü şekilde fırsatçı davrandığı ancak bu fiille gösterilmek istenmiştir. Buradan çıkarılacak özel ders bu tür bir fırsatçılığın netice itibariyle kişiye faydasının dokunmayacağıdır. İnsandan beklenen sürekli ilkeli ve onurlu davranması, şartlara göre eğilip bükülmemesidir. Muhtemelen insanın bu ikircikli tavrı Allah hakkındaki yanlış veya eksik bilgilerinden kaynaklanmaktadır ki bir sonraki ayet de buna değinecektir. (11)

وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ayetinde geçen الْغَرُورُ kelimesi, meallerde genellikle hilekâr, hilebaz, aldatıcı, mağrur şeytan şeklinde manalandırılmıştır. Buna rağmen ‘El-Garûr’un hilekâr şeytan da olabileceği, bir insan ya da bir insan grubu da hatta insanın kendi nefsinin bile bu şekilde aldatıcı sayılabileceği üzerinde durulmuştur. Kelimenin bütünüyle belli bir şahsa veya nesneye ait kılınamaması onun kapsamının geniş tutulması gerektiğine yorulmuştur. Yani bu kelime ile Allah’ın affının garanti edilmesinden O’nun yok sayılmasına kadar çok çeşitli aldatma biçimleri kastedilebilmektedir. (12) Ayetten yola çıkarak Allah hakkında aldatmanın pek çok farklı çeşitleri bulunabilir. Fakat asıl olan sure içinde hangi aldatmaların örnek verildiğini ortaya çıkarmaktır. Böylece hata payı daha da azalacaktır. Zira sure içinde sözü edilen aldatma şekillerinin bütün muhatapları özellikle müşriklerdir. Oysa sure dışında ele alınabilecek hilelerin bir bölümü, münafık denilen hasta ruhlu insanların ya da fâsık diyebileceğimiz günahı alışkanlık hâline getirmeye aday kişilerin ellerinden de çıkabilir. Fakat bu ayetlerden öğüt çıkarmak ve Rableri söz konusu olduğunda saygılı ve dikkatli davranmak dışında müminlerden böyle şeyler sâdır olmaz/olamaz.

Buna göre yukarıda italik şekilde gösterilen ayetlerde sözü edilen Allah hakkındaki yanlış düşünceler, yani gerçeği boş sözlerle değiştirenlerin eylemleri şu şekilde özetlenebilir:
• Herhangi bir şeyi Allah’a şirk koşmak (15. ayet).
• Bilgiye, kitaba ve bir rehbere dayanmadan Allah hakkında tartışmak (20. ayet).
• Körcesine atalarının yolundan gitmek, yani onların Allah hakkındaki yanlış görüşlerine uymak (21. ayet).
• Yaratıcı olduğunu kabul ettiği hâlde O’na ihtiyacı yokmuş gibi davranmak, yani hayatta O’nun koyduğu ölçüleri dikkate almamak (25, 26. ayetler).
• Allah ile konuşmaya tenezzül etmemek, yani O’nun vahyini ve ilgisini önemsememek (27. ayet).
• İyi günlerinde Allah’ı anmaktan uzaklaşmak (32. ayet).
• Allah’ın verdiği sözün gerçekleşeceğine inanmamak (33. ayet).
Bütün bunlar, insanın Allah’ı yaratıcı kabul ettiğini söylediği hâlde onun emir ve yasaklarını dikkate almamasından kaynaklanan sorunlardır.

Allah, her şeyi belli bir düzen ve ölçüyle yaratandır. Her şeyden haberdardır. Dolayısıyla asla haksızlık yapmaz ve kötülükleri cezasız da bırakmaz. O, gemileri yüzdürmesinden de anlaşılacağı gibi hayatı insanın rahat edebileceği şekilde tasarlamıştır. Görünen âlem, Rabbin kullarını ne derece önemsediğinin bilfiil kanıtıdır. Fakat insanlar, bunca nimete rağmen O’nun hakkında olmadık şeyler düşünürler. Oysa O’nun hakkında doğru düşünmek, imanın, vicdanın, insafın gereğidir. Rabb’in doğru tanınması, kişinin zihninde bütün iyilik ve güzelliklerin kaynağının canlı kalmasına imkân verecektir.

Sure, şu ifadelerle başlar:
İşte bu ayetler, hikmet dolu Kitab’ın ayetleridir (2. ayet).
Güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir) (3. ayet).
O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler (4. ayet). İşte onlar, Rableri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerdir (5. ayet).

Ve sure, şu ifadelerle son bulur.
Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.
Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin.
اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ Allah’ın va’di (hesabı) mutlaka gerçekleşir.
Burada söz başa döner ve ahiretin mutlaka yaşanacağını bildirir.
( فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا ) “…Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın…” (33. ayet).
(وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ) “…O aldatıcı (garûr) sizi Allah hakkında aldatmasın…” (33. ayet).
Aldatıcı burada kimdir? Ve ne şekilde aldatır?
Bu soruların cevabı sure içindedir:
Allah hakkında yanlış düşünmeyelim diye kısa ama çarpıcı bilgi son ayette şu şekilde verilir:
Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır.
Hesap soracaktır.
Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir.
İnsana rızkını (hayat) veren de onun çoğalmasına imkân veren de O’dur.
Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.
Gelecek tamamen o’nun elindedir ve asla yenilmez.
Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez.
Yaşatan O olduğu gibi öldüren de O’dur, O’na karşı gelinemez.
Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır (34. ayet).
O’nun gibisi asla bulunamaz.
Son ayet dışında surenin başından itibaren Allah hakkında insanı yanıltan bazı noktalardan da söz edilebilir.

Şöyle ki:
İlk beş ayet; namaz kılan, kazandıklarından başkalarına yardım eden (zekât veren) ve ahirete de kesinlikle inanan, yani hesap vereceği düşüncesiyle yaşayan, yani bu şekilde güzel davranan ( هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ ) kişiler için Kur’an’ın (vahyin) doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmet eseri olduğunu belirtir.
Yani Allah hakkında doğru düşünenler öncelikle bundan şüphe duymazlar.

Şüphe duyanlar;
Allah’ın ayetlerini duymamış gibi yaparlar (6, 7. ayetler).

Buna karşılık;
İman edip bunu sâlih amellerle destekleyenler cennete girecektir (8. ayet).
• Allah’ın (sure içerisinde yer verilen) ilk va’di (sözü) budur (8, 9. ayetler).
İman edip sâlih amel işleyenler mutlaka güzel bir sonuç elde edecektir (8, 9. ayetler).

Her şeyi (gökyüzü, yeryüzü, dağlar) size uygun şekilde yaratan, çoğaltan, yağmur ile yeşertip canlandıran odur (10. ayet).
Asla başkası değil (11. ayet).

O hâlde Lokman’ın oğluna verdiği tavsiyelerin dinlenmesi gerekir:
Lokman oğluna nankörlük etmemesini, şükretmesi gerektiğini söylemiştir. Çünkü Allah övülmeye layıktır (12. ayet). (13)
Şirk koşmaması gerekir. Çünkü şirk büyük bir zulümdür (13. ayet).
Kişi ana-babasına da iyi davranmalı ve teşekkür etmelidir (14. ayet).
İnsan şirk koşmaya zorlanırsa ancak o zaman itaat etmez. Bu itaatsizliğin dışında onlara iyi davranır (15. ayet).
İnsan sonunda Rabb’ine dönecek ve ona bütün yaptıklarını mutlaka bildirecektir (15. ayet).

• Allah’ın (sure içerisinde yer verilen ikinci) va’di (sözü de) şudur: (16. ayet).
Yapılanlar hardal tanesi kadar bir şey de olsa, bir kayanın içinde saklı yahut göklerin tepesinde veya yerin derinliklerinde de bulunsa Allah onu mutlaka ortaya/aydınlığa çıkarır. Allah, kuşkusuz, her gizli şeye ulaşır. O, her şeyi haber alır (16. ayet).
Yani Allah insanın yaptığı hiçbir şeyi karşılıksız bırakmayacaktır (16. ayet). Öyleyse;

Kişi namazını kılmalı, iyiliği emredip kötülüğe engel olmalı ve bu uğurda başına gelebilecek şeylere de sabırla göğüs germelidir. Çünkü bunlar yapmaya değer işlerdir (17. ayet).

İnsan, üstünlük taslamamalı ve kimseyi küçümsememelidir. Çünkü Allah böyle davrananları sevmez (18. ayet). Davranışlarında ölçülü olmalı ve sesini yükseltmemelidir. Çünkü seslerin en çirkini eşeğin sesidir (19. ayet).

Allah’ın gökler yerdeki ve her şeyi insanın emrine vermiş olmasına rağmen insanlar arasında Allah hakkında hiçbir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir vahiy olmadan tartışanlar vardır (20. ayet).

Bu insanlar Allah’a değil, belki de Şeytan’ın çağırdığı yolda (yani tamamen çıkarları doğrultusunda) atalarından gördüklerine uymayı tercih ederler (21. ayet).
Oysa kim bütün benliğiyle Allah’a teslim olur ve güzel işler yaparsa, hiç sarsılmayan (sağlam) bir dayanak elde etmiş olur. Çünkü her şeyin akıbeti Allah’ın elindedir.

• Allah’ın (sure içerisinde yer verilen üçüncü) va’di (sözü de) şudur: (22, 23. ayetler).
Allah’a yönelip güzel davranmayı seçenler asla mahcup edilmeyeceklerdir (22. ayet).
Hakikati inkâr edenler de yaptıklarının karşılığını mutlak göreceklerdir (23. ayet).

Onlar kısa bir süre hayatın zevkini yaşar, ama sonunda şiddetli azaba sürüklenir (24. ayet).
Onlara, ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?’ diye sorsan, hiç tereddüt etmeden ‘Allah’tır!’ derler. Fakat onlar her şeyin Allah’a ait olduğunu ve bütün övgülerin yalnız Allah’a mahsus bulunduğunu bir türlü anlamazlar (25, 26. ayetler). Onlar yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, denizler de mürekkep, sonra yedi deniz (daha) eklense, yine de Allah’ın sözlerinin tükenmeyeceğini bilmezler (27. ayet).
Onlar Allah’ın iradesini âlemde sayısız gerçekleştirme şeklinden habersizdirler.

Onun için bütün yaratma ve diriltme tek bir canlının yaratılması gibidir. Gündüzü kısaltarak geceyi uzatan ve geceyi kısaltarak gündüzü uzatan, belirlenmiş bir vade içinde hareketini sürdüren güneşi ve ayı yasalarına tabi kılan O’dur. O, bütün yaptıklarınızdan haberdardır (28, 29. ayetler).
İlk defa yaratan, ikinci bir defa daha yaratabilir (28, 29. ayetler).

İnsanların O’ndan başka çağırdıkları her şey değersiz ve geçersizdir. Çünkü Allah gerçekten üstün ve büyüktür (30. ayet).

Sıkıntılara sonuna kadar göğüs geren ve şükredenler için delil olsun diye gemileri yüzdürerek varlığının delillerini aşikar eden O’dur (31. ayet).

Bütün bunlara rağmen insan dalgalar üzerine gelip de öleceğini anladığında sadece samimiyetle Allah’a sığınır. Kurtulunca onlardan bir kısmı yine inanmakla inkâr etmek arasında bir yerde durup bu samimiyetini birden kaybediverir. (14) Ama kendisine sunulan bunca nimete rağmen haince bir nankörlüğe kapılmadan kimse ayetlerimizi böyle göz göre göre reddedemez (32. ayet).

Babanın çocuğuna, çocuğun da babasına yardım edemeyeceği bir gün mutlak gelecektir. Allah’ın yeniden diriltip hesap sorma va’di gerçektir. Öyleyse bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin ve Allah hakkındaki yanlış düşüncelerinizin sizi mahvetmesine izin vermeyin (33. ayet).
• Allah’ın (sure içerisinde yer verilen dördüncü) va’di (sözü de) şudur: (33. ayet).
Allah’ın yeniden diriltip hesap sorma va’di mutlaka gerçekleşecektir (33. ayet).

Ve son olarak Allah kendisi ile ilgili şu doğru bilgileri verir:
Son Saat’in ne zaman geleceğini yalnız Allah bilir; yağmuru yağdıran O’dur. Rahimlerde olanı da bilir. Hâlbuki kimse yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemez. Yalnız Allah’tır, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan.

Sonuç olarak;
Allah’ın sure içerisinde dört ayrı va’di söz konusu edilmiştir. Bunlar:
1. İman edip sâlih amel işleyenler mutlaka güzel bir sonuç elde edecektir (8, 9. ayetler).
2. Allah insanın yaptığı hiçbir şeyi karşılıksız bırakmayacaktır (16. ayet).
3. Allah’a yönelip güzel davranmayı seçenler asla mahcup edilmeyeceklerdir (22. ayet).
Hakikati inkâr edenler de yaptıklarının karşılığını mutlaka göreceklerdir (23. ayet).
4. Allah’ın yeniden diriltip hesap sorma sözü elbette gerçekleşecektir (33. ayet).

Buradan hareketle وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ “…O aldatıcı sizi Allah hakkında aldatmasın…” ayetinde kişi, bizzat kendi cahilliğine aldanır. Başka sebepler de bu cehalete kaynaklık edebilir. Ancak asıl olan insanın bu sözlerin (va’adlerin) yerine geleceğine inanmamasıdır. Böylece Allah’ı yanlış tanımış olur.

Ayetteki sıraya göre kişinin dünyaya aldanması, günahların eline düşmesi sonucunu doğurur. Günaha batmış kişi de cezalandırılmayacağını düşünmesi gibi Allah hakkında yanlış düşünmeye baştan adaydır. Bu nedenle ayette önce dünya sizi kandırmasın denilmiş sonra bunu tefsir sadedinde Allah hakkında O’nun sözlerini tutmayacağı gibi yanlış düşüncelere kapılmayın denilmiştir. (15)

Buna göre ayetin anlamı şu şekilde verilmelidir:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının ve ne babanın çocuğunu ne de çocuğun babası(nı kurtarmak) adına hiçbir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah’ın yeniden dirilme sözü mutlaka gerçekleşecektir. O hâlde bu dünyanın ve Allah hakkındaki yanlış düşüncelerinizin sizi ayartıp kandırmasına izin vermeyin.”

Ayetin “Ey İnsanlar!” diyerek başlaması bu cehaletin müminlerle ilgisi bulunmadığını yeterince gösterir. Nihayet burada aldanmanın en can alıcı şekli dile getirilir. Bu da insanın Allah hakkındaki yanlış ve eksik düşünceleridir. Bu tür bilgi kirliliği, ekseriyetle müşriklerde bulunur. Dolayısıyla Allah hakkında aldanmaktan kasıt, onun hakkında yeterli bir bilgisi, rehberi ve özellikle vahyin belirleyiciliği olmaksızın konuşmaktır.

“Allah hakkındaki yanlış düşüncelerinizin sizi ayartıp kandırmasına izin vermeyin.” demek, hemen akabinde bu yanlış düşüncelerden vazgeçin demektir. Bu anlamda Allah’ın affına güvenmek de aldanmanın bir çeşididir. Ancak bu aldanış “Hakikati inkâr edenler de yaptıklarının karşılığını mutlak göreceklerdir.” şeklinde sözü edilen vaatlerden sadece biridir. Diğerlerini kapsamaz.

Dünyanın aldatması, beraberinde insanın menfaatlerinin kişiyi yoldan çıkmaya zorlamasıyla sonuçlanır. Akabinde insan, çıkarlarına uygun şekilde bir ilah tasavvuru geliştirir. Bu şekilde yanlış Allah düşüncesiyle aldanmak müşriklere ait bir olgudur. Müminler, Rablerini kendisini Kur’an’da tanıttığı gibi öğrenir, bilir ve onu bütün çıkar ilişkilerinden tenzih ederler. Nihayet kurtulduğu ilk anda Allah’ı unutmak ya da iman ile inkâr arasında orta bir yol tutmak düşünmeksizin zevkleri peşinde koşan insanlara yakışır.

Ayetin muhataplarının insanlar olması, buradan müminlerin kendileri için ders çıkarmasına engel değildir. Ancak kendilerini Allah hakkında kandıranlar da müminler değil bilakis yanlış ve eksik tasavvurlarıyla kâfir ve müşriklerdir. Bu anlamda müminlerin Allah hakkında doğru düşünmeleri imanlarının gereğidir. Hitabın “Ey İnsanlar!” şeklinde olması, eğer bunu değerlendirebilirlerse muhataplara kendilerini düzeltmeleri açısından bir lütuftur. Bu nedenle meal “…O aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın!” şeklinde verilmemelidir. Çünkü burada müminler adına bir “Allah ile aldanma” dan söz edilemez. (16) Burada bağlamın da gösterdiği gibi sözlerini (va’adlerini) yerine getirip getirmeyeceği hususunda bazı insanların “Allah hakkındaki yanlış düşünceleri” sebebiyle aldanmaları söz konusudur. Ki bu aldanmanın devam eden hâli, kendisini düzeltmediği zaman belki birkaç adım sonra muhatabını insan diye anılmaktan çıkarıp müşrik/kâfir durumuna sokacaktır.

Lokman suresinde Allah hakkında bu derece yoğun bilgi verilmesi, Fecr suresinde özellikle vurgulandığı gibi her tür eylemin temelinde Allah’ı doğru tanımak ve ondan razı olmakla ilgilidir. Allah hakkındaki yanıltıcı düşünceler onun dini, yolu, emir ve yasaklarının amacı hususunda da kişiyi yanlış intibalara sevk eder.

Surenin ilk ayetleri Kitab’ı; güzel davrananlar, yani iyilik yapmayı kendilerine şiar edinenler için ( هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ) yol gösterici ve rahmet kaynağı olarak niteler. Nitekim Allah’ın rahmetinden yaralanmanın en doğru yolu onun vahyini takip etmektir. Vahyi kendileri için rehber edinen ve bu şekilde onun rahmetinden faydalanan kişilerin güzel davranışları bir sonraki ayette namaz kılmak ve zekât vermek şeklinde açıklanır.

Surede namaz, kişiyi özgürleştirici bir eylem olarak bireysel; zekât ise sosyal adaleti sağlayıcı yönüyle toplumsal sorumluluğu ifade eder. Müşrikler, toplumu barışa ve huzura taşıyacak bu önerilere; geleneksel yapılarını, kendilerini varlıklı kılan mevcut konumlarını savunmak adına atalarının yolunu izleyeceklerini dile getirerek karşı çıkarlar.

Baştan itibaren muhatap da vahiyle gelen bilgilere babalarının/atalarının geleneksel kabullerini dayatarak karşı çıkan müşrik zihindir. Yaratıcı olarak Allah’ı tasdik etmelerine rağmen kulluğu (hamd) ona layık görmeyen kişilerin sahip oldukları konumu muhafaza etmek için bu şekilde bir söylem oluşturdukları da aşikârdır. Hamdi Allah’a ait görmemek, insanın övülmeye ve peşinden gitmeye layık başka güç ve şeref noktaları ihdasına dayanır. Bu anlamda atalarını savunmak kişinin sahip olduklarını koruma çabasıdır. İnkâr barındıran bu karşı tez, Allah tarafından boş söz şeklinde nitelenir. Oysa kişinin özgürlüğünü, yani Allah’tan başkası önünde eğilmemesi gerektiğini gösteren namaz ve yine elindekileri başkalarıyla paylaşmasının önemini vurgulayan zekât, ahirete yakînen iman etmenin açılımlarıdırlar. Burada bütün amaç, kendi arasında dayanışan ve kula kulluk yapmayan özgür bireylerden oluşan bir toplum inşa etmektir.

Gelenek, örf, adet, bir toplumun uzun süre biriktirdiği, insanları bir arada tutan uygulamaların adıdır. Dolayısıyla bir çırpıda terk edilemeyecek kadar önemli sonuçları vardır. Bu nedenle bilindiği gibi dinin hüküm verirken gözettiği fıkhî ölçüler içinde bunlar da kullanılır. Ancak tarihi seyir içinde toplumun kazandığı yapı, zamanla müstekbir insanların elinde kendilerini kuruyacak kalelere de dönüşebilmektedir. Buna göre herhangi bir kabulün şirke yani haksızlığa veya zulme yol açıp açmadığına bakmak gerekir. Sure bağlamında namaz ve özellikle zekâtın işlevselliğine kapıyı kapatanlar, sahip olduklarını paylaşmadıkları, toplumsal sorunlara ilgisiz kaldıkları için eleştirilirler. Şirk koşan bu kişilerin atalarını ileri sürerek nemalandıkları mevcut statükoyu savunmaları doğru bulunmamaktadır. İnsan için elindekileri paylaşmamayı haklı çıkaracak tarihi bir arka plan nasıl bulunabilir? O hâlde toplumsal sorunlara ilgisiz kalmakla ataların yolunu izlemek aynı düzlemde buluşmamalıdır. Yani vahyin zekât emrine rağmen, açlık ve güvenlik endişelerine gözünü kapamak, insanı şirke kadar götüren bir işleve sahiptir.

Lokman suresi, özgürlüğü ve adaleti gözetmediği sürece kişinin babasının yolundan gitmesinin onu nihai anlamda kurtaramayacağını ilan eder. Geleneksel kabuller elbette önemlidir. Ancak bunlar insanları mazlum konuma sokan şirk barındırmadığı sürece…

O hâlde müşrik zihinde Allah ile kanmak, onu yaratıcı kabul ettiği hâlde kulluk sorumluluğunu yerine getirmemektir. Bunun sebebi dünya hayatına aşırı ilgi duymak, sınır ve ölçü tanımaksızın çıkar ve hazların peşinde koşmaktır. Böylece surenin bağlamı, muhatapların müşrikler olduğunu açıkça gösterir. Nitekim Allah mefhumu müminlerin gönlünde ve dilinde asla saptırıcı bir rol üstlenmez.

Dipnotlar:

1. Lokman suresi, 33. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu unutmayın ve ne hiçbir anne babanın çocuğuna herhangi bir faydasının erişebileceği, ne de hiçbir çocuğun anne babasına en ufak bir fayda sağlayamayacağı Gün’den korkun! Unutmayın, Allah’ın (yeniden diriltme) vaadi gerçektir: öyleyse, bu dünyanın sizi ayartmasına izin vermeyin ve Allah hakkındaki müfsitçe düşüncelerinizin sahte cazibesine kapılmayın!” (M. Esed Meali); “Ey insanlar, Rabbinizden korkun ve babanın, çocuğunun cezasını çekmeyeceği, çocuğun da babasının cezasını çekmeyeceği (hiç kimse, kimsenin borcunu ödemeyeceği) günden çekinin. Allah’ın va’di gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı (şeytan), sizi Allah hakkında (O’nun yumuşak davranmasına, mühlet vermesine güvendirerek) aldatmasın.” (S. Ateş Meali)
2. Burada şu ayet de hatırlanmalıdır: “Onların ardından da (ayetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi…” (A’raf suresi, 169. ayet. Diyânet Vakfı Meali)
3. Bu mevzuda ana metin olarak Diyânet Vakfı Meali kullanılmıştır.
4. Bu ayet, diğer bazı meallerde şu şekildedir: “Ama insanlar arasında öyleleri var ki, bilgisi olmayanları Allah yolundan saptırmak ve onu gülünç duruma düşürmek için (yol gösterici mesajlar üzerinde) kelime oyunu yapmaya kalkışırlar: böylelerini alçaltıcı bir azap bekliyor.” (M. Esed Meali); “İnsanlardan kimi var ki; bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş hadisi (eğlence sözünü) satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır.” (S. Ateş Meali)
5. Ayette مُقْتَصِدٌ (muktesid) fiiline verilen anlam sebebiyle farklı manalar kazanan mealler şu şekildedir: (İman ile inkâr arasında kalmak) → “Nitekim dalgalar onları (ölümün) gölgeleri gibi kuşattığında, (o anda) bütün içtenlikleriyle yalnız ve sadece Allah’a bağlanarak O’na sığınırlar fakat Allah onları sağ salim kıyıya ulaştırdığında da bir kısmı yolun ortasında (inanmak ile inkâr etmek arasında) kalıverirler. Ama hiç kimse, haince bir nankörlüğe kapılmadıkça mesajlarımızı bile bile reddetmez.” (M. Esed Meali) – (Allah’a yönelmeyi kısmak, gevşetmek) → “(Denizde) onları, gölgeler gibi dalga(lar) sardığı zaman, dini yalnız kendisine has kılarak Allah’a yalvarırlar. Fakat O, onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı iktisâd eder (Allah’a yönelmeyi kısar, gevşetir); zaten bizim ayetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.” (S. Ateş Meali) – (Orta yolu tutar): “Onları altında gölgeler yapan (dağlar) gibi dalga sardığı vakit dîn (i) yalınız Kendisine (Yani Allaha) tahsis etmek suretiyle (ve halis ve) muhlis (insan) lar olarak Allah’ı çağırırlar. Sonra (Allah) onları selâmetle karaya çıkardığı zaman içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Ayetlerimizi gaddar, nankör olan (lar) ın her birinden başkası bilerek inkâr etmez.” (H. B. Çantay Meali) – (Doğru yolu tutar) → “Kara bulutlar gibi dalga kendilerini kuşattığı zaman; Allah’a, dini O’na özgüleyerek yalvarırlar. Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca, içlerinden sadece bir kısmı doğru yolu tutar. Bizim ayetlerimize, gaddar nankörlerin tümünden başkası karşı çıkmaz.” (Y. N. Öztürk Meali).
6. Bknz.: Diyânet Vakfı Meali.
7. Burada şu ayet hatırlanmalıdır: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlâsla) Allah’a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar.” (Diyânet Vakfı Meali)
8. Bknz.: M. Esed Meali.
9. “Muktesid” kelimesi, ya küfürde orta yolu tutanlar ya da ihlâsta orta yolu tutanlar şeklinde anlaşılmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 18, s. 180.); “Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.” ayeti hakkında İbn Abbas (ra)’ın “Denizdeyken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü yerine getirir.” dediği nakledilmiştir. en-Nekkaş’ın da bu konuda: “Yani o verdiği sözde sebat gös¬terir, karada da denizde iken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü eksiksiz yerine getirir.” dediği rivayet edilir. el-Hasen’e göre “orta yolu tutar” ifadesinden kasıt, tevhid ve itaate sımsıkı sarılmaktır. Mücâhid’in ise bu hususta “Söylediği sözde ‘orta yolu tutar’, fakat içinde küf¬rü gizler, dediği belirtilir. Bu ifadede hazf bulunduğu da söylenmiştir ki buna göre anlam “Onlardan kim¬ileri orta yolu tutar, kimileri de kâfir olur.” şeklinde açıklanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 13, s. 557-559.); Mevdudî bu ayet ve ilgili kelime hakkında şunları ifade eder: “ ‘İktisad’ın sözlük anlamı, sadık (doğru) olmak anlamına da, mutedil olmak anlamına da gelebilir. Birinci anlamında ayet şu demek olur: ‘Onlardan yalnızca birkaçı fırtınaya tutulduklarında izlemeye söz verdikleri tevhid üzere kalır ve kıyıya çıktıktan sonra da sadıklardan olurlar.’ Eğer mutedil anlamında alınırsa ayet şu demek olur. ‘Onlardan bir kısmı dinsizlik ve şirklerinde daha mutedil, daha esnek bir tavır alır yahut felaket ihtimalinin etkisiyle eski inançlarına olan coşku ve bağlılıklarının bir kısmını yitirir.’ Pek muhtemeldir ki Allah bu anlam yüklü ibareyi iki durumu da aynı anda ima etmek için kullanmış olsun. Gaye muhtemelen bir deniz kasırgası esnasında herkesin zihninin kendiliğinden rayına oturduğuna ve herkesin dinsizlik ve şirkten vazgeçip bir olan Allah’tan yardım istediğine işaret etmektir. Fakat emniyet içinde kıyıya varır varmaz içlerinde pek azı bu tecrübeden ders ve ibret almış görünür. Dahası bu küçük topluluk üç gruba ayrılır: Kıyıya çıktıktan sonra da bu inanca sadık kalanlar; inançsızlıklarında inattan vazgeçip mutedil hale gelenler ve bu tehlikeyle geçici olarak bağlılık duygularından bir kısmını yitirenler.” (Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 4, s. 305.); Muktesid fiili, olumlu anlamda kullanılacaksa belki “içlerinden sadece bir kısmı doğru yolu tutar.” manası seçilmelidir. Böylece bu ifadeyle asıl amacın hakikate inatla karşı çıkanların çokluğunu anlatmak olduğu anlaşılabilsin.
10. Orta yol tabiri, “tek başına” olumlu bir anlama sahiptir. Dolayısıyla bu tabirden olumsuz (kötü) bir mana kastedilecekse bu bir tefsir/te’vil cümlesiyle açıklığa kavuşturulmalıdır. Nüzul sırası itibariyle Lokman suresinden önce indirilen Fâtır suresinin 32. ayetinde de aynıمُقْتَصِدٌ (muktesid) kelimesi şu şekilde geçmektedir: “Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Diyânet vakfı Meali). Ayette verilen ‘ortadadır’ tabiri anlamı tam olarak doğru şekilde yansıtmamaktadır. Ayetin sonunda yer verilenذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ “İşte büyük fazilet budur.” ifadesi, öncesinde sadece hayırda yarışanları içine alır. Bu durumda anlaşılan odur ki kelime burada da olumsuz anlamda doğru ile yanlış arasında gidip gelmeyi ifade eden bir şaşkınlığı dile getirmektedir.
11. Bu ikircikli tavrı, surenin 21, 25 ve 26. ayetlerinde de takip etmek mümkündür.
12. Mevdudî, bu aldatma biçimlerinden şöyle bahseder: “(Bir kimseyi) ‘Allah hakkında aldatmak’ deyimi de sayısız aldatma türlerini içeren kapsamlı bir deyimdir. ‘Aldatıcı’ bir insanı Allah’ın olmadığı fikriyle aldatırken; bir başkasını, Allah’ın âlemi yarattıktan sonra elini onun kontrolünden, insanların yönetilmesinden çektiği ve bir daha onunla ilgilenmediği fikriyle aldatır; bir diğerini ise ‘Allah’ın bazı seçkin kulları vardır, eğer onların yakınlığını kazanırsanız, ne yapabilirseniz yapın affınız garantidir.’ diyerek aldatır. Bir başkasını da ‘Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir, çekinmeden günah işlemeye devam edebilirsiniz, nasıl olsa her günahınız daima affa mazhar olacaktır.’ diyerek; kimine ise kaderci bir fikir ilham ederek onu saptırır: ‘Yaptığın her şey önceden belirlenmiştir. Kötülük işlediğinde onu sana işleten Allah’tır. İyilikten kaçındığında seni ondan uzaklaştıran Allah’tır. İşte bunlar gibi insanı Allah katında aldatan sayısız ayartı biçimleri vardır. Fakat tahlil edildiğinde tüm hata, günah ve cürümlerin temel sebebinin insanın şu veya bu biçimde Allah hakkında aldatılması ve her nasılsa birtakım itikadî sapma ve ahlâkî hatalara sevk edilmesi şeklinde (gerçekleştiği) açıkça ortaya çıkacaktır.” (Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 4, s. 307.)
13. Aynı zamanda Lokman’ın oğluna tavsiyeleri, vahyi göz ardı ederek atalarının yolunu izleme iddiasındaki müşriklere dinin onlara saygıyı ihmal etmediğini bildiren bir cevaptır.
14. Bağlamın gösterdiği bu anlam akışı içerisinde orta yolu tutmak; samimiyetini kaybedip iman etmekle inkâr etmek arasında ortada kalmak şeklinde olumsuz bir anlama sahiptir.
15. Allah hakkında yanlış düşünme hususu, şu ayette de aynı şekilde dünyaya aldanmadan sonra söz konusu edilmiştir: “Ey insanlar! Allah’ın (yeniden diriltme) vaadi gerçektir, sakın bu dünya hayatının sizi ayartmasına ve Allah hakkındaki (kendi) çarpık düşüncelerinizin sizi saptırmasına izin vermeyin!” (Fâtır suresi, 5. ayet. M. Esed Meali)
16. Bu anlamda Allah ile aldatmak, aldatılmak veya aldanmak konusu, doğru dürüst açıklanmadığı sürece muhatapları ve içeriği itibariyle yanlış anlaşılmaya müsaittir. Bu nedenle tefsir/te’vil cümleleriyle izah edilmeye muhtaçtır.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Tegâbun Suresi ve Önemli Bir Mesaj

  Surenin bir ayetinde şöyle buyrulmaktadır: ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَاْتٖيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا …