Saf Suresi Bağlamında Ganimet İçin Mevzi Terk Etmek

-Hayat İman ve Cihad-

Saf suresi “Müsebbihât” denilen Allah’ın anılmasının manasının bir mümin için ne ifade ettiğini ortaya çıkaran surelerden biridir. Gökler, yer ve ikisi arasında bulunan her şeyin tesbih ettiğini söyleyen sure, bu anlamda iman sözünü samimiyetle söylediği iddiasında olan kişilere de Allah’ı tesbih edecekleri önemli bir sorumluluk yükler. Böylece sözün gereği yerine gelmiş olur.

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
1. GÖKLERDE ve yerde ne varsa tümü Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Zira kudret ve hikmet sahibi olan O’dur.

Bilindiği gibi kitabın ayetlerinin yanısıra tabiatın da ayetleri vardır. Bunlara kevnî ayetler denir. Yaratılan her şey, sahip olduğu özellikler hasebiyle yüce, güçlü ve hikmetli bir Yaratıcının varlığına işaret/delâlet eder. Bu anlamda her varlık bir ayettir ve âdeta “Hey bakar mısın beni bir yaratan var görmüyor musun?” diye seslenir. Yaratılan hiç bir şey, kendisi için var edilen ölçüyü aşamaz. Bu anlamda insanın tabiatı da bu tesbihe katılır. Ancak insanın iradesinin gönüllü bir şekilde dile getirmesi gereken önemli ve zaruri bir tasdik vardır. Saf suresi, inandığını iddia eden kişiye bu tasdikin ve devamında gerektirdiği eylemlerin çerçevesini hatırlatır.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
2. Siz ey iman iddiasında olanlar! Yapmayacağınız şeyleri neden söylüyorsunuz?

Ayet, bir türlü söyleyip başka türlü davranmanın ya da insanın yapmadığı veya yapmayacağı şeyleri söylemesinin doğru olmadığını ifade eder. İlk bakışta bu uyarının insanın her anlamda sözünü tutmasıyla ilgili olduğu anlaşılır. Ancak surenin konusu, devam eden ayetlerinde göstereceği gibi iman ettiğini söylediği hâlde bunun gereğini yeterince yerine getirmemektir.

Burada arka planda Uhud’da ganimeti bir an önce paylaşmak için bulundukları stratejik mevzileri terk eden sahabeler vardır. Bu anlamda safları terk etmek, hem tarihte bu mücadeleyi verenlerin ruhunu hem de o anı yaşayan diğer müminleri muazzep etmiştir. Dolayısıyla yapmadığı şeyi söylemek, basit bir görgü kuralı ihlali ya da günlük hayatta verilen sözlerin yerine getirilmesi değildir. Nitekim tenkit konusu yapılan şeyin ağırlığı bir sonraki ayetle daha iyi anlaşılır.

كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
3. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.

Ayet, söz konusu fiilin basit bir günah olmadığını dile getirir. “Kebura makten” ( كَبُرَ مَقْتًا ) ifadesi; tiksinti veren şey, nefret uyandıran, hiç sevilmeyen, gazaba sebep olan, buğz sebebi ve büyük bir günah olarak açıklanır. Buna göre söylenen sözün ardından gelen eylemsizlik kararı, kişiyi yalancı çıkarır ve büyük bir suç teşkil eder.

Bir sonraki ayet, sağlam ve yekpare bir bina gibi, kenetlenmiş saflar halinde savaşmaktan bahsettiğine göre, ayetin konusu iman iddiasının gereğini yerine getirmekte gösterilen zaaf ya da zayıflıklardır.

Kişinin iman iddiasının gereğini yerine getirmemesi, yani sorumluluklarını askıya alması ya da yok sayması, büyük veballer oluşturur. Çünkü bu sayede eşkıyalar ve soytarılar âleme hükümdar olurlar. Buna göre ayette geçen Allah katında/nazarında ifadesi, aynı zamanda insanlar, mazlumlar, kimsesizler ve mustazaflar yanında anlamına gelir. Zira Allah indinde geçerli olan bütün insanların selâmetidir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِهٖ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
4. Gerçek şu ki Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

Müminler, Allah yolunda diğer kardeşleriyle birlikte mücadele etmelidirler. Nihayet iman iddiası, tarih boyunca süren Tevhid mücadelesi ruhuna katılmayı ve bunun gereği olarak da içinde bulunulan toplumda diğer inananlarla beraber sağlam ve yekpare bir bina gibi savaşmayı gerektirir.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنٖى وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ
5. Bir zamanlar Musa kavmine: “Ey kavmim! Benim Allah’ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz hâlde niçin beni üzüyorsunuz!” dedi(ğinde de iman etmiş olmanın gereğini yerine getirmemişlerdi.) Mamafih onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, günaha gömülüp yoldan çıkan milleti asla doğru yola eriştirmez.

Yapmadığı/yapmayacağı şeyi söylemenin ilk örneği, onun Allah’ın Elçisi olduğu kabul edildiği hâlde Musa (as)’yı üzmektir. Bilindiği gibi İsrailoğulları pek çok kere onun sözünü dinlememiş ve ona itaatte zorluk çıkarmıştır.

Musa (as)’yı üzenlerin günaha gömüldükleri için doğru yoldan sapmış olmaları, surede söz konusu edilen konuyu ağırlaştırır. Zira zaaf gösteren müminlere tarihte yoldan çıkmış insanlardan örnek vermek, burada öğüt alıp doğru davranmanın, yani sözünü yerine getirmenin ciddiyetine delâlet eder.

وَاِذْ قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَیَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْتٖى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُ اَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبٖينٌ
6. Hani Meryem oğlu İsa da “Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilmiş Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim.” dedi(ğinde de iman iddiaları boş bir söz olarak kalmıştı). Zira (İsa’nın önceden haber verdiği) elçi kendilerine apaçık deliller getirince (bu sefer) de “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler.

Yapmadığı/yapmayacağı şeyi söylemenin ikinci örneği, İsa (as)’yı üzmektir. Bu da onun öncesini ve sonrasını doğrulamamak ve vahyi büyü şeklinde nitelemekle gerçekleşir. Böylece son üzülen kişi de Muhammed (sav) olmaktadır.

Geçmişte Musa (as)’yı yalnız bırakıp üzenler ardından İsa (as)’ya da aynısını yapmışlardır. Şimdi de aynı durum Muhammed (sav) için geçerlidir. Kâfirler, vahyi büyü şeklinde niteleyerek onun insanlar üzerindeki etkisini kırmayı amaçlamaktadırlar. Böyle bir ortamda müminlerin ganimet peşine düşerek zaaf göstermeleri, meseleyi basit bir ahlaki sorun olmaktan daha ileriye taşır. Oysa iman iddiasının mücadelede sebat edip elçiye destek çıkarak kanıtlanması önemli bir sorumluluktur. Kendi çıkarları için Allah’ın mesajlarını büyü olarak niteleyenler, her zaman ganimet peşindedirler. Oysa iman iddiasında olanlar için peygamberin emirleri doğrultusunda Allah yolunda harcamak çok daha üstündür.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰى اِلَى الْاِسْلَامِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
7. Allah’a teslim olmaya çağrıldığı hâlde Allah(ın ayetleri) hakkında yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Ama Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Zulüm; elçileri üzmek, vahyi sihir saymak, yalan söyleyerek Allah’a iftira atmaktır.

يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
8. Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Elçiye itaatsizliğin en ağır noktası, bu ayetle gündeme oturur. Buna göre ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isteyenler vardır. İman iddiasının gereğini yapmamak bu noktada âdeta onlara katılmak, destek vermek ve onlardan sayılmak anlamı taşır. Konuya bu derece ağır bir ifadeyle yaklaşmak, sözü edilen zaafın Allah tarafından en sevilmeyen şey olarak dile getirilmesiyle paralellik arz eder. Sözün gereğini yerine getirmemek, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeye çalışanların ekmeğine yağ sürer. Bunun büyük bir suç/günah olarak nitelendirilmesinin sebebi budur.

هُوَ الَّذٖى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
9. Müşrikler ne kadar öfkelense de, elçisini, bütün (diğer bâtıl) dinlere üstün kılmak üzere hidayet ve hak ile gönderen O’dur.

İnsanlar sözünü tutmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır. Burada cihadın asıl gayesi, “Gerçek dinin sahte olanlarına üstün gelmesi” şeklinde açıklanır. Böylece imanın gereğini yerine getirmenin ne kadar önemli olduğu vurgulanmış olur.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ
10. Siz ey iman iddiasında olanlar! Şiddetli bir azaptan sizi koruyacak bir alışveriş göstereyim mi size?

Ayet, kişiyi bu badireden kurtaracak bir öneriyle gelir.

تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَتُجَاهِدُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
11. Allah’a ve Elçi’sine inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla mücadele edersiniz. Bu sizin için en iyi yoldur. Eğer bilirseniz.

Söz, Allah’a ve Elçisi’ne inanmak, eylem ise mal ve canıyla cihad ederek bunu kanıtlamaktır. Bu ayet, yukarıda dile getirilen sözünü yerine getirmenin açılımıdır. Nitekim Allah’a ve elçisine inanmak, mal ve canla savaşmayı gerekli kılar. Aksi halde kişi yapmadığı bir şeyi söylemiş ya da bir türlü konuşmuş ama başka türlü davranmış olur.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فٖى جَنَّاتِ عَدْنٍ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
12. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinden ırmaklar akan bahçelere Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.

Ayete göre insan, iman sözünün gereğini yerine getirdiğinde cennete girecektir.

وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرٖيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ
13. Ve (sözünüzde durduğunuz zaman Allah size bu dünyada) sevineceğiniz başka bir şey daha (verecek). Allah’ın yardımı ve yakında gerçekleşecek bir fetih. (Ey peygamber) müminleri (bunlarla) müjdele.

Sadece ahirette değil dünyada da zafere erişmenin yolu mal ve canı feda edebilmektir. Tabi bu sadece fiili bir savaş değil aynı zamanda Kur’an’ın mesajlarının yayılması uğrunda çaba göstermek veya açlık ve güvenlik sorunlarına çözüm üretmekle de gerçekleşebilir.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا كُونُوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّٖنَ مَنْ اَنْصَارٖى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَاَيَّدْنَا الَّذٖينَ اَمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِرٖينَ
14. Siz ey iman iddiasında olanlar! Allah’ın (davasının) yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havâriler: “Allah (yolunda) yardımcılar(ın) biz olacağız!” demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre buna inandı, bir zümre de inkâr etti. Biz de inananları, düşmanlarına karşı destekledik ve onlar üstün geldiler.

Allah’ın yardımcısı olmak, havarilerin yaptığını yapmaktır. Onlar Allah’ın dininin, sahte/sanal/batıl dinlere karşı üstün gelmesi için çaba sarf etmişler, söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlı davranmışlardır.

Müminler, mallarıyla canlarıyla bir mücadele içinde olmalıdırlar. Dava veya dert sahibi olmak da budur. Bir mümin için Allah’ı tesbih etmelerinin en etkili/açık yollarından biri bu sureyle ortaya çıkar. İmanın gereğini yerine getirmek ve her şeyiyle bu dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için çalışmak. Aksi hâlde iman sözü, boş bir laf olarak kalır.

Ganimet için safları terk etmek, Allah katında en tiksinti verici şeylerden biridir. Bu nedenle hiçbir gerekçe mevzileri terk etmeye ve davadan vazgeçmeye sebep yapılmamalıdır.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Tegâbun Suresi ve Önemli Bir Mesaj

  Surenin bir ayetinde şöyle buyrulmaktadır: ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَاْتٖيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا …