Esmâu’l-Husnâ İfadesinin Bağlam İçinde Kazandığı Mânâ

Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söze isim denilir. Herkesçe tanınmış veya işitilmiş olma durumu, ün, nam, şöhret veya canlı ve cansız varlıklar, duygu ve düşüncelerle önem atfedilen durumlar da isimle belirtilir.

İsimler, herhangi bir varlığın özellik ve niteliklerini göstermek ya da işaret etmek için seçilen kelimelerdir. Esmâ, ismin çoğulu, el-husnâ ise, el-ahsen (en iyi/en güzel) sözcüğünün müennesidir. Buna göre, El-Esmâu’l-Husnâ terkibi, “En Güzel İsimler” demektir. (1) Söz konusu bu tabir, naslarda Allah’a nispet edilen isimleri ifade eder. Bazıları bunu ‘yetkinliğe/kusursuzluğa dair sıfatlar’ şeklinde çevirmiştir. (2) İsmin niteleme özelliği dikkate alındığında bu tanımlamalar, aslen en güzel nitelemelerin Allah için yapılabileceğini anlatır. Şüphesiz Kur’an’da Allah’ın değişik isimlerinin âlem ve insanla nasıl bir ilişkisi olduğunu ortaya çıkarmak ve bu anlamda bizzat onu tanımak açısından önemli bir fonksiyonu vardır. Aynı şekilde Kitap Ehli de dâhil farklı kültürlerde yer verilen ilah/tanrı isimleri dikkate alındığında bu nitelemelerle önemli olan en yüksek vasıfları en güzel şekilde ifade edebilmektir. Bu anlamda en güzel isimlerin Allah’a ait olmasından kasıt, onunla ilgili ancak en güzel sıfatların/vasıfların kullanılabileceğidir. En Güzel İsimler tabiri, Kur’an’da yalnız Allah için kullanılır ve dört yerde geçer. (3) Şüphesiz geçtiği her yer önce siyak-sibak açısından ve ardından geçtiği yerdeki surenin bağlamına uygun ve anlam akışına dikkat edilerek ele alınmalıdır. Buna göre bu terkibin geçtiği yerlere göre kazandığı anlamlar şu şekildedir:

1- A’raf Suresi, 175-180. Ayetler (4)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذٖى اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوٖينَ
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
سَاءَ مَثَلًا الْقَوْمُ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ
مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدٖى وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَثٖيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولٰئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ اُولٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُون

“Ayetlerimiz kendisine ulaştığı ve onlarla karşılaştığı hâlde hiç üstüne alınmayıp sorumluluklarından sıyrılan o kimsenin durumunu onlara anlat. Böyle davranınca şeytan onu peşine takmış ve sonunda haddini aşanlardan olmayı seçmişti. (5) Ayetlerimize gereken önemi verseydi onun şerefini yükseltmeyi amaçlamıştık. (6) Ama onun tercihi arzularının peşinde koşarak dünyaya saplanmak oldu. Onun durumu, tahrik edip üzerine de varsan kendi hâline de bıraksan hiç tepki vermeyip sadece dilini sarkıtıp soluyan bir köpek gibidir. Gerçek şu ki ayetlerimizi yalanlayanların hâli bu adamın durumuna benzer. Sen düşünüp ibret almaları için bu konudan onlara bahset. Ayetlerimizi yalanladığı için doğru tepkiler veremeyen ve bu şekilde kendilerine zulmeden bir toplumun durumu ne kötüdür! Allah, indirdiği ayetlerin rehberliğine uyduğu için kimi doğru yola iletmişse, odur doğru yolu bulan. Kim de bu sorumluluktan sıyrılıp kaçar ve doğru olandan saparsa işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir. Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da onlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağıda ve bütünüyle gaflet içindedirler. Dikkat edin kusursuzluk bütünüyle Allah’a aittir ve o ancak mükemmel vasıflarıyla anılabilir. (O hâlde yaşamlarında yaptıkları süflî seçimleriyle) onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçeklerden uzaklaşıp haktan sapanlardan uzak durun. Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır.” (7)

Kusursuzluğun bütünüyle Allah’a ait olduğuna dikkat çeken bu ayetler, Allah-insan ilişkisine dair şaşmaz ipuçları verir. Bir yandan üzerine de varsan kendi hâline de bıraksan hiç tepki vermeyen birinden haber verilirken diğer yandan en güzel isimlerin Allah’a ait olmasından bahsedilmesi, biri diğerini yanlışlayan bir ilişkiyi gündeme taşır. Eğer dünyada yaratılıştan kaynaklanan bir düzen ve amaç varsa günahları peşinde durmadan haddini aşan bu adam nasıl olur da olup bitenler karşısında bu derece vurdumduymaz davranabilir. Yok, eğer sadece zevklerinin yol göstericiliğini kabul eden bu kişinin yaptığı doğruysa o zaman yaratıp düzene koyan, ölçüsünü belirleyip her şeyi bir anlam ve amaç doğrultusunda yaratan bir ilahtan (hâşâ) bahsedilebilir mi? Aklı başında herkesin bu soruya vereceği cevap bellidir. Yani burada sözü edilen kişinin vurdumduymazlığından yola çıkıldığında tenzih gerektiren bir durum oluşmaktadır. Çünkü böyle birinin başıboşluğu âlemde bir düzen ve ilah bulunmadığı intibaı uyandırır. Nitekim muhtemelen hesap vermeye yanaşmayan tutumuyla bu kişi de zaten böyle bir ilaha inanmamaktadır. Kişinin Allah’ın varlığı ve tasarrufları (hâkimiyeti) hakkında zan doğuran bu tavrı karşısında Rabbin isimleri, yani bu isimlerle ortaya çıkan nitelikleri hatırlanmalı ve böylece muhatabın kör, sağır ve anlama özürlü biri olduğu hemen vurgulanmalıdır. (8) Aksi hâlde bu adamın durumu, âlemdeki düzen ve âlemlerin Rabbi hakkında yanlış anlamalara sebebiyet verebilir.

Hayatta insan için başıboşluk yoktur. Her insan yaşamında birtakım seçimler yapar ve yaptığı seçimlerden şu ya da bu şekilde mutlaka sorumludur. (9) Bu anlamda kişinin yaşarken topluma ödediği ve ödettiği bedeller vardır. Dolayısıyla insanın nerede durduğu ve ne yaptığı çok önemlidir. Burada çizilen insan tipi, olup biten her şeye kayıtsız kalan biridir. Asla risk üstlenmez. Olup biten hiçbir şeye kolay kolay üzülmez. Arzularının peşinde koşmaktan başka bir amacı yoktur. Bu haliyle ayetlere, yani hayatın önemli addedilen ölçülerine ilgisiz kalır. Bu ilgisizlik bir nevi yalanlama hâlidir ve zulüm olarak nitelendirilir. (10) Yalanlamak; bazen bir haksızlığa karşı çıkmak veya bir doğruyu kabullenip gereğini yapmak gibi hayata dair birtakım gerçek tespitlere karşı umursamaz bir tavır takınmak bazen ırk, millet veya ideoloji sebebiyle taraf olduğu yapıyı ya da kişileri -adalet gözetmeksizin- ne pahasına olursa olsun desteklemek ve bazen de başka/öteki insanların başlarına gelenleri önemsememektir. Bilindiği gibi bulunduğu pozisyonu korumak adına haksız yere görüş oluşturmak bile başlı başına bir insanı yalancı yapmaya yetebilir. (11)

İnsanın olup biten şeylere karşı kayıtsız kalan yaşam biçimi, ekseriyetle Allah’ı yok sayan bir tavra dönüşme tehlikesi taşır. Haksızlıklara seyirci kalmaya hatta seyirci kalarak bu şekilde olaya ortak olmaya başladığında kişiden Rabbi hakkında doğru düşünmesi ve akabinde sâlih ameller işlemesi de beklenemez. (12) Bu tavrın başkalarını da yoldan çıkarmaması için Allah’ın doğru tanınması/tanıtılması çok önemlidir. Nitekim dinin emir ve yasaklarını anlamlı hâle getiren, helal ve haramı önemli kılan, ahiret, hesap ve sorumluluk anlayışına değer katan hep onun benzersiz ve yüksek vasıflarıdır.

O hâlde ayette örneği verilen bu gibi tepkisiz kişilerle her karşılaşıldığında en güzel isimlerin ve bu isimler öncülüğünde en mükemmel niteliklerin Allah’a ait olduğunu düşünmek bir zarurettir. Ayetin konuyu gündeme taşıması da bu hususta insanları uyarmaya yöneliktir. (13) Sonuç olarak ayetlere karşı ilgisizlik Allah’a bir iftiradır. Zulme ses çıkarmamak onu desteklemek anlamına gelir. Bu tavır, âlemlerin Rabbine karşı bir bühtandır ve tenzih gerektirir. (14) Ve tenzih, burada “En Güzel İsimler Allah’ındır.” diyerek gerçekleşir. Böylece kişilerin Allah hakkında kötü nitelemelerde bulunmasının önüne geçilmiş ve bunun kabul edilemeyeceği ilan edilmiş olur.

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Dikkat edin kusursuzluk bütünüyle Allah’a aittir ve o ancak mükemmel vasıflarıyla anılabilir. (O hâlde yaşamlarında yaptıkları süflî seçimleriyle) onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçeklerden uzaklaşıp haktan sapanlardan uzak durun.” ayeti, söz ya da fiilleriyle Allah hakkında bühtan oluşmasına yol açan kişilerden uzak durulması gerektiğini dile getirir. O yokmuş gibi yaşayıp hesap soramazmış gibi davranan insanları da bu hesaba katmak yerinde olur. Bu insanlar oldukça tehlikelidir. Nerede ne yapıp nasıl davranacakları belli olmaz ve asla güven vermezler. Menfaatleri söz konusu olduğunda bunlar, hiçbir sınır tanımazlar. Mamafih bu küstah kişiler, çoğu zaman Allah’a yakıştıramadıkları vasıfları, kendilerine ya da başkalarına ait bir olgu hâline getirmekten de kaçınmazlar. İman ettiklerini söyleseler bile bu boş bir söz olarak kalır ve doğru bir istikamette sâlih amel üretmez. Zira Allah’ı ona yakışmayacak şekilde tanımlayan veya tasvir edenler, arzularını tanrı edinen gafil ve cahil insanlardır. Onlar, hayvanlarda bulunan insiyaki kabiliyetlerle hareket eder ama bir kararları olmadığı veya doğru bir amaç edinmedikleri için çoğu zaman bunu da kaybederler. Bu nedenle onlar için hayvanlardan da aşağıdadırlar ifadesi kullanılmıştır.

A’raf suresinin ilk üç ayetinde şöyle buyrulur:
“Elif-Lâm-Mîm-Sâd. (Bu) Kitab sana indirildi -artık gönlünde bu konuda herhangi bir şüpheye yer verme- ki, onunla, (insanları) uyarabilesin ve inananlara da (şu) öğüdü verebilesin: Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka birtakım dostlar/otoriteler/önderler edinip de onlara uymayın. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!”

Buna göre surenin bağlamı, bütününü de etkileyecek şekilde Allah dışında veya yanısıra otorite ve O’nun gönderdiği vahyin dışında bir rehber edinmemekten bahseder. Mamafih ortaya konan gerçekler karşısında tepkisiz köpek gibi davranıp hiç tahrik olmayan kişilerin tavrı bu örgü içinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Allah’ın en güzel şekilde nitelendirilmesi, özellikle onun gözlemlenebilir hâkimiyeti/otoritesi ve gönderdiği Kitapları mesabesinde ele alınmalıdır.

Vahyin getirdiği doğruları bildiği hâlde onları görmezden gelip sorumluluklarından sıyrılan kişilerin suç işlemekteki ısrarları bir hayli yüksektir. Bu nedenle onlarla mücadele eden müminlerin Allah hakkında doğru düşünmeleri bir ihtiyaç hükmündedir. Böylece zihinlerinde ve kalplerinde sarsılmaz, mükemmel tek bir otoriteye bağlı kalarak gerçeğin, adaletin ve özgürlüğün değerini asla yere düşürmezler.

Bağlam, sure içerisinde siyak-sibak açısından ortaya çıkan bu ilişkiyi kurmak zorundadır. Böylece en güzel isimlerin Allah’a ait olmasının burada söz konusu edilmesinin anlamı belirgin hâle gelir.

2- Tâhâ Suresi, 1-8. Ayetler
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰى . مَا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰى . طه
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى . تَنْزٖيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰى
لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى
اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى . وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

“Tâhâ. Kur’an’ı sana sıkıntı çekip bedbaht olasın diye indirmediğimizi bilmelisin. O’nu yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah’a saygı duyan herkese bir öğüt olsun diye indirdik. O (kitabı indiren) Allah ki güç ve kudretiyle hükümranlık tahtına kurulmuştur. Göklerde, yerde, bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi ona aittir. Sözü açık söylesen de gizli söylesen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir. O hâlde kendisinden başka ilah olmayan Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir.” (15)

Bu ayetler çerçevesinde Allah’ın kulları için asla kötü bir şey istemeyeceği ve buna göre normal şartlarda Kur’an, yani vahyin indirilişi ve yaşanması ile zorluk ve sıkıntı hâlinin asla bir arada düşünülemeyeceği anlatılır. Allah’a saygı duyan herkes O’nun her şeyi kullarına lütfetmek için yarattığını bilir.

Vahiy, öğüt şeklinde insanı mutlu etmek için indirilmiştir. Amaç, insanın dünyasına barış ve huzuru hâkim kılmaktır. Fakat onun anlaşılması ve yaşanması sırasında meydana gelen musibetler ve bunlarla mücadele edilirken ödenen bedeller vardır. Bu bedel, hiçbir şey kendisine gizli kalmayacak derecede her şeye hâkim ve her şeyin sahibi olan Allah’tan kaynaklanan bir ceza değildir. Kâfir ve müşrik gibi kötü insanların varlığından ve çıkarlarını korumak istemelerinden kaynaklanan bir karşılıktır. (16) Ve bazen de müminlerin hata, ihmal ve tembelliğinden… Dolayısıyla “Sözü açık söylesen de gizli söylesen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir.” ifadesi, Allah hakkında doğru düşünmekten başka bir yol bulunmadığını bildirir. O ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Hiçbir kulunun kötülüğünü istemez. Ve asla kimseye zulmetmez. Bütün mükemmel vasıflar ona aittir. O hâlde başa gelen musibetlerin kaynağı vahiy olamaz. Öyleyse vahyin inişinden ve rehberliğinden hareketle Allah hakkında hiçbir kötü zan veya düşünce oluşmamalıdır.

Tâhâ suresi, ilk sekiz ayetinde Allah’ın vasıflarını dile getirerek Kur’an’ın indirilme sebebinden bahseder. Allah’ın mükemmelliği bir nevi indirdiği vahyin de garantisidir. Dolayısıyla vahyin rehberliğinden şüphe etmek ya da ondan hareketle kötü bir zanna kapılmak Allah hakkında yanlış nitelemelere sebep teşkil edecektir. Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebileceğine göre bu tutum onun vahyi için de geçerli sayılmalıdır. (17) Başka bir ifade ile vahyin içeriği ve sağladığı güzellikler, onun ancak en güzel şekilde nitelendirilebileceğinin kanıtıdır.

Tâhâ suresi, geçmişte bir yandan Firavun gibi dıştan, diğer yandan Sâmiri gibi içten gelen tehlikelerle mücadele eden Musa (as)’nın yaşadığı zorluklardan bahseder. Böylece inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimselerin haksızlığa uğramaktan ya da hak ettiği karşılıktan yoksun bırakılmaktan korkmasına hiçbir sebep bulunmadığı üzerinde durur. Vahyin rehberliği, onu takip edenlerde bir bilinç meydana getirir ki bu bilinç, kişide vahyin canlılığı ve gerçekleşmek için zamana ihtiyaç duyduğu konusunda bir farkındalık meydana getirir. Bu anlamda mümin sabretmeyi/direnmeyi öğrenir.

Sure içerisinde dile getirilen “haksızlığa uğramak ya da hak ettiği karşılıktan yoksun bırakılmak” konusu, Allah hakkında zan oluşturan yegâne sorundur. Küfür ve şirkin baskısı altında bunalan kişiler için, erdemli davranmayı terk etme tehlikesi söz konusudur. Müşriklerin teklif ve tehditleri, bu zanları etkili kılabilir. Nitekim zorluklara göğüs geren birinin zihninde Allah tasavvurunun en güzel şekilde muhafaza edilmesi bir ihtiyaçtır. Bu yüzden Allah kendisinin ancak en güzel şekilde nitelenebileceğini bildirir. Böylece Rabb’ine güvenen ve O’nun niteliklerden şüphe duymayan kulun aynı şekilde O’nun vahyinin gerçekleşme seyri hususunda da asla tereddüt etmemesi gerekir.

Peygamber (sav)’in hayatı Tâhâ suresinde anlatıldığı ya da Musa (as)’nın aktarılan yaşamında olduğu şekliyle başarıyla sonuçlanmıştır. Fakat surenin indiği dönem onun sabretmesini gerektiren zor zamanlardır. Bu anlamda Peygamber (sav), Kur’an’ı tebliğ edip yaşarken beklenmedik musibetlerle karşılaşmıştır. Benzer şekilde arkadaşları da çeşitli belalarla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kâfir ve müşriklerin azabın hemen başlarına gelmesini istemeleri gibi alay ve hakaretlere varan ya da ticaretlerine engel olma ve ambargo uygulama gibi tehdit ifade eden teşebbüslerinin inananları zor durumda bıraktığı açıktır. Onlardan, çektikleri bu çileler sebebiyle Allah hakkında kötü düşünmemeleri istenir. Başlarına gelenin vahyin muhtevasıyla bire bir ilgisi yoktur. Ya da bu onlara önceden takdir edilmiş bir kader değildir. Sadece zulmün ve küfrün onlara layık gördüğü muamelelerdir. Onlar, Allah yolunda, yani insanların kurtulması için sarf ettikleri bütün çabaların karşılığını bir gün mutlaka alacaklardır.

Sonuç olarak Kur’an insanları mutlu eder. Çünkü her şeyi bilen Allah tarafından indirilmiştir. İnsanların başına gelen musibetlerin vahyin rehberliğinden kaynaklanmayacağını herkesin bilmesi gerekir. İnananlar bir gün hak ettikleri karşılığı mutlaka alacaklardır. Allah’ın vadi gerçekleşecek ve iyilik kötülüğe galip gelecektir. Kitabın rehberliğine uyanlar asla haksızlığa uğramayacaklardır. Onları güzel bir gelecek beklemektedir. Zira o en güzel vasıflara sahip bir Rabb tarafından indirilmektedir. Şüphesiz Allah, müşriklerin zan ve vehimleriyle nitelendirilemeyecek kadar yücedir.

Dolayısıyla zorluklara göğüs geren birinin zihninde Allah tasavvurunun en güzel şekilde muhafaza edilmesi, yani Allah’ın her zaman en güzel şekilde nitelendirilmesi bir zarurettir.

3- İsrâ Suresi, 105-111. Ayetler
وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذٖيرًا
وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزٖيلًا
قُلْ اٰمِنُوا بِهٖ اَوْ لَا تُؤْمِنُوا اِنَّ الَّذٖينَ اُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهٖ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًا
وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا
وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزٖيدُهُمْ خُشُوعًا
قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَبٖيلًا
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرٖيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبٖيرًا

“Biz Kur’an’ı gerçeğin bir ifadesi olarak indirdik, o da sana gerçeğin ta kendisi olarak indi. Seni de (onun yanında) sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve insanlara yavaş yavaş okuyasın diye onu bölümlere ayırarak peyderpey indirdik. De ki: ‘İster inanın ona, ister inanmayın. Şu bir gerçektir ki daha önce kendilerine ilim verilenlere (Kur’an) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanarak ‘Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin sözü mutlaka gerçekleşir/gerçekleşecektir.’ derler.’ İşte böyle çeneleri üzerine secdeye kapanırlarken gözyaşları dökerler ve bu (Kur’an) onların vahye olan saygısını artırır. Şimdi de ki: ‘İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye. O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, zaten en güzel niteleme (isim)ler ona aittir. Ona dua ederken sesinizi fazla yükseltmeyin, çok fazla alçaltmayın da, ikisinin ortası bir yol tutun ve deyin ki: ‘Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, aciz olmadığından herhangi bir yardımcıya da ihtiyaç duymayan Allah’a yakışır.’ Ve onun her zaman en büyük olduğunu asla unutmayın!” (18)

Ayetler, olağanüstü bir tablo çizer. Bu tabloda Kur’an, Allah’ın sözüdür ve Allah’ın övgüye değer bütün vasıflarından payına düşeni alır. Yani Allah kendisine gösterilmesi gereken saygı ile vahyin bir ürünü olan Kur’an’a karşı hürmeti birleştirir. Kur’an gerçekleşmesi kaçınılmaz olan Allah’ın sözüdür. (19) Bu kitap inananlara bir nimet ve büyük bir lütuftur. Geçmişte tarihe şahit olanlar bu sözün önünde durulamayacağını bilirler. Bu nedenle Allah ya da Rahmân derken ve ardından bir talepte bulunurken sesi orta düzeyde ayarlamak gerekir. Bu ses ayarı dahi konunun somut gerçekliğine ışık tutması için gündeme gelmiş gibidir. (20) Nitekim kişinin kendi duyabileceği şekilde dua etmesi, Allah’ın büyüklüğünü sürekli bir şekilde kendisine hatırlatması anlamına gelir. Böylece insanın mücadele azmi ile direnme çabası da seviye kazanır.

Peygamber (sav)’in yaşamı, Kur’an’ın gerçekleşme hızını bize göstermiştir. İnsan ömrü açısından kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde O ve ashabı Asr-ı Saadet dediğimiz bir örnekliğe imza atmıştır. İsrâ suresinin indirildiği Mekke döneminin zor şartlarında ona verilen öğüt, baskı ve tehditler altında yılmadan yoluna devam etmesidir. Çünkü vahiy ona gerçekleşmesi önlenemeyecek bir alan açacaktır. Her geçen gün mutlu sona biraz daha yaklaşacaktır. Dolayısıyla sabretmeli ve bu zor şartlar altında Allah hakkında doğru nitelendirmelerde bulunmayı öğrenmelidir. O bütün müslümanlar için bir örnektir. İster Allah denilsin ister Rahmân, âlemlerin Rabbi dengi, ortağı bulunmayan, asla aciz bırakılamayacak kadar güçlü ve övülmeye layık olandır. Allah denildiğinde o aynı zamanda Rahmân olandır ve onun bütün söz ve filleri rahmet içerir. “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye.” ayeti, gerek Kitab’ın gerekse tabiatın (kevnî) ayetlerine bakan birinin her ikisinde de onu hatırlatan işaretler bulabileceğini ilan eder. Bu ayetler, Allah’ın mükemmel bir yaratıcı, cömert bir Rabb, merhametli bir İlah olduğunu gösterir.

Daha önce kendilerine vahiy verilmiş olanlar, Allah’ın sözünde durduğunu bilirler. Buna göre Kur’an da haktır ve asla gerçekleşmeden sahayı terk etmez. O hâlde bütün zorlukların bir gün aşılacağını asla unutmamak, müjdeleme ve uyarı sorumluluğunu terk etmemek gerekir.

Bütün bunlar en güzel şekilde nitelenen bir ilah anlayışıyla mümkün olur. Dolayısıyla özellikle haksızlıklarla yapılan mücadele sırasında Allah’a olan güvenin sarsılmasına ve onun hakkında kötü zan beslenmesine müsaade edilmemelidir.

Burada Allah’ın Rahmân ve Rahîm şeklinde nitelenmesiyle, yani en güzel isimlerin Allah’a ait olmasıyla, vahyin insanlara rahmet olarak yeryüzünde inşa edilmesi birbiriyle örtüşür. Vahiy, bütün insanlara rahmettir. Kur’an da bunun dünyaya yansımasıdır.

Kur’an’ı gerçeğin bir ifadesi olarak indirilmiş, elçi de müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. İster inansınlar ister inanmasınlar, Kur’an’ın hükümleri her zaman galip gelir. Daha önce kendilerine ilim verilenler hakikatin gücünü bilir ve kabul ederler. Dolayısıyla, ister Allah diye çağırsınlar, ister Rahmân, sonunda en güzel isimlerin O’nundur. Yani, bütün övgüler, egemenliğinde ortağı bulunmayan ve hükümlerini gerçekleştirme konusunda aciz bırakılamayan Allah’a aittir. O, herhangi bir yardımcıya ihtiyaç duymaz ve her zaman en büyüktür. Burada en güzel isimlerin Allah’a ait olması, sonunda onun gönderdiği ayetlerde yazılı bulunan hükümlerini mutlaka gerçekleştirmesi ve bunun sonucunda hayırla anılacak şekilde adil ve merhametli davrandığının ortaya çıkmasıdır.

4- Haşr Suresi, 19-24. Ayetler
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
لَا يَسْتَوٖى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da onlara kendileri (için neyin fayda vereceği)ni unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, fâsık (yoldan çıkmış) insanlardır. Elbette cehennemliklerle cennet ehli bir olmaz. Cenneti hak etmiş olanlar, kurtuluşa erecek olanlardır! Bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık Allah korkusundan baş eğerek parçalandığını görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz. Allah’tan başka ilah yoktur. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O Rahmân’dır, Rahîm’dir. Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. O Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah, müşriklerin iddialarından münezzeh ve yücedir. Allah o gerçek ilahtır ki Hâlık’tır, Bârî’dir, Musavvir’dir. O ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu tesbih ve tenzih eder. O, Aziz’dir, Hâkim’dir.” (21)

Burada ayetlerin içeriği dikkate alındığında, Allah’ı unutunca kişinin kendisine neyin fayda vereceğini bilemeyecek duruma geleceği anlatılır. Rabbine karşı yaptığı haksızlık kişiye geri dönmekte ve bu şekilde ilahi rehberlikten yoksun kalıp hak-batıl ayrımını kaybettiğinde gerçek ile yalan birbirine karışmaktadır. Bunun sebebi, insanın fâsık olması, yani günahta ısrar edip rahmetten uzaklaşmasıdır. Ardından cehennemliklerle cennet ehlinin bir olmayacağı, ancak cenneti hak etmiş olanların kurtulacağı belirtilir. Günahların peşinde Allah’ı unutmak ve bu şeklide cehennemi hak etmek, Kur’an’ın rehberliğinden uzaklaşmaktır. Surede Allah’ı unutmak Kur’an’dan uzaklaşmakla açılım kazanır.

Haşr suresi, müminlerin birbirlerini bizzat kendilerine tercih etmelerinin, yani aralarındaki kardeşlik bağının gereğini yerine getirmelerinin ciddi bir sorumluluk olduğunu bildirir. Bu şekilde onlar Rablerinin emrini yerine getirip O’nu en güzel şekilde tesbih ederler. Sure içerisinde ümmet bilincini canlı tutmak, peşinden dağları parçalayacak bir metaforla ciddi bir çizgiye çekilir. (22)

Surede Muhacir ve Ensar arasındaki ilişki biçiminin karşısına Ehl-i Kitab ve münafıklar arasındaki menfaat ilişkisi konur. Müminler, Rablerine inandıkları için kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Üstelik ihtiyaçları varken bile bu ahlaki yapılarını bozmazlar. Oysa diğerleri arasındaki birliktelik asla sağlam bir yapı oluşturmaz. İşte iman ile inkâr arasındaki uçurum ya da cennet ve cehennem ehli arasındaki fark da budur.

Surenin devam eden son ayetleri, Allah’ın isimlerini sayarak biter. Buradan da anlaşılacağı üzere kişinin Rabb’ine karşı tavrı ile Kur’an’a karşı tutumu arasında bir ilişki vardır. Ayetlerle âdeta bu derece yüksek vasıflarla nitelenebilen bir Rabb önünde nasıl olur da sen sorumluluklarını unutabilir, onun kelamından uzak kalabilirsin, denilmektedir. (23) Fakat asıl önemlisi, müminler Allah’ın bu vasıflarına inandıkları için kendi ihtiyaçları olduğu hâlde kardeşlerini kendilerine tercih edebilmektedirler.

Allah’ın vasıfları, kendisine duyulması gereken saygıyı hatırlatır. Bu saygı, indirdiği kitaba ve o kitapta yer verdiği sözlerine saygı göstermekle anlam kazanır. Dağları dahi yerinden oynatabilecek ağır bir sorumluluğu yok sayan ve bu şekilde Allah’ın rahmetinden uzak kalan fâsık insanların umursamaz ve unutkan tavırları karşısında Rabb’i tenzih etmek, doğru ve dürüst insanlar için bir ihtiyaçtır. Zira kişi hak ve hakikate karşı sevgisini ancak bu şekilde muhafaza edebilir. Bu nedenle onun isimleri ardı ardına sayılarak ancak en güzel şekilde nitelenebileceği anlatılmak istenir. Çünkü Rabb’ini unutan ve hesap vermeyeceğini düşünen insanların tutumları (hâşâ) onun aciz veya güçsüz olduğu vehmini uyandırır. Hatta cehennem ehli ile cennet ehli arasındaki farkları yok eder. Amellerin sâlih olanı ile ihlasın itibarını düşürür. Hak yolda risk üstlenmeyi ve bedel ödemeyi anlamsızlaştırır. Bu yüzden müminler, en güzel isimlerin Rablerine ait olduğunu ve onun ancak en iyi vasıflarla anılabileceğini akıllarından çıkarmamalıdır.

Sonuç Olarak
Allah’ın güzel isimlerinin söz konusu edildiği dört ayrı yerde de Allah’ı tanımak ve doğru nitelemekle Kitap, yani Kur’an arasında birebir ilişki kurulmaktadır. Bu anlamda yukarıda ele alınan bütün ayetlerin başında ya da sonunda “Kur’an” ile ilgili bir vurgunun olması dikkat çekicidir. Bu durumda; “En güzel niteliklerin (yalnızca) Allah’a ait.” olması demek, insanın Kur’an’a verdiği değer ve önemle uyumlu bir davranış geliştirmesine ya da kişinin Rabb’ini yine onun kendisini Kitap’ta tanıttığı şekilde kabul etmesine bağlanır. (24) O yokmuş, güç yetiremezmiş, hesap soramazmış, görmüyormuş, duymuyormuş, olup biten şeylerden habersizmiş, başıboş bırakmış ve amaçsız yaratmış zannı uyandıran her davranış kişinin Rabbine karşı yanlış nitelemelerde bulunduğuna işaret eder. En güzel vasıfların Allah’a ait olduğu vurgusu, onun hakkında kötü zan besleyerek hayat sürenler için önemli bir uyarı niteliğindedir. (25) Buna göre insanın söz ve davranışlarının Rabbiyle olan ilişkisinde tutarlı bir zemine oturması gerekir. Birey bu yüce, yetkin ve kusursuz vasıfları ondan başkasına ya da kendisine yakıştırmasının doğuracağı kötü sonuçlardan uzak durmalıdır. Bu anlamda kişinin samimiyeti, Allah’a yani O’nun kelamıyla arasındaki yakınlığa endekslidir.

En güzel isimlerin Allah’a ait olması, bu isimlerle ifade edilen güzel vasıfların zihinde korunması gerektiğini de akla getirir. Adalet, rahmet ve şeref gibi aslî unsurlar, insanın zihninde en yüksek şekilde anlamını ve değerini korumalıdır.

Nüzul sırasına göre Esmâu’l-Husnâ ifadesinin geçtiği ilk üç sure Mekkî’dir. Bu anlamda zor mücadele yıllarında Allah’ın ancak en güzel vasıflarla anılabileceğinin vurgulanması, bir yandan kâfir ve müşrik muhatapları uyarmak, diğer yandan inananları, inandıkları değerler açısından korumak amaçlanmaktadır. Bilindiği gibi en büyü tehlike kişinin inandığı değerlerin zihninde yara almasıdır. Dışarıdan baskılarla oluşan bu tehlikeye tenzih anlayışı çerçevesinde müsaade edilmemiştir. Nitekim o dönemde Mekkelilerin meşruiyet arayışlarının temelinde çarpık din anlayışları yatar. Onlar çoğu zaman yaptıkları işlerde Allah’ın rızasının bulunduğunu ya da atalarının yolunu izlerken doğal ve tabi olanı takip ettiklerini ve Allah’ın istediğinin de bu olduğunu iddia ederler. Elbette yaptıkları kötü ve iğrenç işlere bu şekilde kılıf bulmaları içinde gizli bir inkâr barındırmaktadır. İnen surelerin Allah’ı tenzih etmesi onların suçlarını deşifre etmeye matuftur. Medenî olan son sureye gelince söz konusu en güzel vasıfların hatırlatılması, bu sefer içten gelebilecek bir tehlikeye dikkat çeker. Ensar ve Muhacir arasındaki kardeşliğin önemine değinir. Onlar Rablerinin bu güzel vasıflarına inandıkları için gerektiğinde her türlü fedakârlığı gösterebilmektedirler. Böylece bu vasıflarla oluşturulan önceki tenzih yaklaşımı, burada tesbih ve takdise dönüşür. Mamafih ister dıştan isterse içten gelsin asıl tehlike; kişinin Rabb’i hakkında ona yakışmayacak zanlar beslemesidir. Vahyin, gerek tuzak bozmak gerek yol göstermek, gerekse öğüt ve uyarılarda bulunmak şeklinde tezahür eden işlevi, bu tehlikeleri bertaraf etmeye yarar.

Allah’ı kendisini vahiyle tanımladığı şekilde nitelemek/anlatmak/tanımak en doğru yoldur. Onun hakkında konuşurken dikkat edilmelidir. (26) Vahiy, onun hakkında yanlış düşünceleri düzelttikten sonra tekrar eski cahiliye zanlarına dönmek doğru olabilir mi? (27) Dolayısıyla en güzel nitelemeler ve bunlarla dile getirilen en güzel isimler ona aittir. O bütün vasıflarında yetkin ve kusursuzdur. Şüphesiz bu hususta haktan ayrılan kimselerden uzak durmak gerekir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu konuyla ilgili A’raf suresinde şöyle bir uyarıya yer verilmiştir:
(وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ …) “…Ve Onun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun…” (28) Bu konuda yukarıda geçen Haşir suresinin on dokuzuncu ayetinde de şöyle buyrulur: ( وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ) “Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da onlara kendileri (için neyin fayda vereceği)ni unutturduğu kimseler gibi olmayın.” Ki bu ayet de Allah’ı unutan kişinin kendisi namına hiçbir işin sonundan hayır elde edemeyeceğini ve âdeta kendisini unutan biri hâline geleceğini vurgulamaktadır.

Allah’ın isimleri, yani nitelenmesi konusunda sapma (ilhad) sayılabilecek diğer örneklerden bazıları şu şekilde verilebilir:

“Kendilerine, ‘Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!’ denildiğinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, ‘Rabb(iniz) dileseydi (kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!’ derler.” (29)

Burada kâfirlerin Allah’ı ona yakışmayacak şekilde suçladıkları görülür. İnsanları aç bıraktığı iddiası kötü/yanlış bir nitelemedir. Bu yaklaşım, onu yok saymakla aynı sonucu verir.

“Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır).’ dediler. Hay kendi elleri bağlanası ve söyledikleri (bu söz) den dolayı mel’un olası (insanlar)!..” (30)

Ayette Allah’ın cimri olarak anıldığı anlatılır. Elbette bu sadece birilerinin gevelediği bir söz olmaktan öteye geçmez.

“Yoksa bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı neye dayandırıyorsunuz?” (31)

Ayet, Allah’ın adalet vasfıyla ilgili bir zannı dile getirir. Ve bunun asla doğru olamayacağını ifade eder.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.’ dediler. ‘Allah kötülüğü emretmez.’ de, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’ ” (32)

Ayet, Allah’ın adını kendi yaptıkları gayrı meşru işleri meşru göstermek için kullananları uyarır. Her ne amaçla olursa olsun körü körüne ataları taklit etme taassubunun Allah hakkında doğru düşünmenin önüne geçmesine müsaade etmez.

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.’ demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” (33)

Ayet, insanları sömürmek için dini ve Allah’ın adını kendi çıkarlarına alet edenlerin toplumu sınıflara ayırmasına imkân tanımaz.

“ ‘Allah çocuk edindi’ dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (34)

Allah’ın yakını veya ayrıcalıklı kıldığı kulları olduğu düşüncesiyle kendilerine üstünlük sağlayacak imkânlar peşinde koşanlara dikkat edilmelidir. Buna göre Allah’ı aciz gösteren her yaklaşım hemen terk edilmelidir. Zira Allah’a yakınlık ihdasıyla ortaya çıkan her tasavvur insanlar arasında imtiyaz ve ayrıcalık doğuracaktır.

“Allah hakkında yalan uyduran yahut kendisine hiçbir şey indirilmediği hâlde ‘Bu bana indirilmiştir!’ diyenden daha çarpık zihniyetli kim vardır? Yahut ‘Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indirebilirim!’ diyenden? Keşke görseydin (onların hâlini), bu zalimler kendilerini ölüm sancıları içinde bulduklarında ve melekler ellerini uzatarak, ‘Ruhlarınızı teslim edin! Allah’a gerçek olmayan şeyleri izafe ettiğiniz ve kibre kapılarak Onun mesajlarını inatla küçümsediğiniz için bugün aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!’ diye seslendiklerinde.” (35)

Kibir içerisinde kendi söz ve yorumlarını Allah’ın sözleri gibi algılanmasını ve ona gösterilen saygının kendilerine de gösterilmesini isteyenler bir iftira peşindedirler. Allah’a gerçek olmayan şeyleri izafe etmek ve onun mesajlarını küçümsemek, hayatı vahyin belirleyiciliği dışında başka güç telakkileri ile yönetip yönlendirmeyi amaçlamak anlamına gelir. Burada Allah hakkında yanlış düşünmenin hemen akabinde mesajları küçümsemekle bir tutulması, muhatapların tutumları hakkında bilgi verir. Ve bu şekilde büyüklenmenin cezası, aşağılanma olacaktır.

“Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.’ derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?” (36)

Kur’an anlatımında kişilerin ortaya koydukları söz ve eylemlerin onların Allah hakkındaki düşünceleri/kanaatleriyle yakın bir ilişkisi olduğu göze çarpar. Burada “Nasıl olsa bağışlanacağız.” ifadesi, Allah hakkında bir yalan/bühtandır. Elbette hiçbir kaynağa veya ölçüye dayanmayan bu söz doğru değildir. Allah’ın onların seçkinci/ayrıcalıklı tavrını kabul etmesi mümkün olmadığı gibi gerçek bir tövbe olmaksızın günahlarını affetmesi de söz konusu edilemez. Onlar, arzularını otorite edinmek, dilediğince günah işleyebilmek, yani sorumluluk üstlenmemek ve sonrasında hesap vermemek için böyle davranmaktadırlar. Allah hakkında yalan söylemek veya bazı asılsız ifadeler ya da üslupla kendini ele vermek böyle olur. (37)

“Onlar müminler ile karşılaştıkları zaman ‘İnandık.’ derler. Fakat şeytanları, elebaşları ile başbaşa kaldıkları zaman ‘Biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz.’ derler. Aslında onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah’tır.” (38)

Alay edenler bir süre sonra alay edilecek duruma düşerler.

“Ve (Allah) münafık erkek ve kadınlarla müşrik erkek ve kadınlara Allah hakkındaki kötü zanları sebebiyle azap etsin. O kötü zanları kendi başlarına gelsin ki Allah onlara gazap edip lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir varış yeridir orası!” (39)

Sonuç olarak Allah hakkında ileri sürülen her zan, sahibine geri dönmektedir. İnsanoğlu için bundan daha kötü bir akıbet düşünülebilir mi?

Verilen örneklerde de görüleceği gibi pek çok yol ve vesile ile Allah hakkında yanlış düşüncelerini ifade eden, bunları davranışlarıyla da destekleyen insanlar vardır. (40) Oysa Allah hakkında kötü zanda bulunmak ya da olmadık şeyleri ona isnat etmek çok büyük bir vicdansızlıktır. Kişinin Allah düşüncesindeki en küçük sapma onun kişiliğinde yara açar. Adalet, eşitlik ve özgürlüğe dair inancını sarsar, ümidini kırar. Zaten en güzel vasıfları Allah’a ait kılmak, insanların bu vasıflar aracılığı ile birbirleri üstünde hâkimiyet kurmalarını engellemeye yarar. Bu nedenle ona denk veya eş hiçbir güç veya güçlü kabul edilmemesi önemlidir. Onunla aynı vasıflara sahip hiçbir güç yoktur. Bir ayette bu konu açıkça şöyle belirtilmiştir:

“Göklerin ve yerin Rabbi(dir O), ve bunların arasında var olan her şeyin! Öyleyse, yalnızca O’na kulluk et ve O’na kullukta devamlı ve sebatlı ol! Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?” (41)

Hülâsa
En güzel isimler (en mükemmel vasıflar) Allah’a aittir
Yani, Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir.
Bu hususta Kur’an-ı Kerim’in rehberliğine başvurulmalıdır.
Kur’an’da
Allah kendisini nasıl tanıttıysa öyle kabul edilmelidir. (40)
A’raf suresinde;
Kur’an ayetleriyle karşılaştığı hâlde çevresinde olup bitenlere ilgisiz kalan…
Tâhâ suresinde;
Kur’an’ın içeriği ile hayatın zorlukları arasında bire bir ilişki kuran…
İsrâ suresinde;
Kur’an ifadelerinin bir süre sonra mutlaka gerçekleşeceğine inanmayan…
Haşr suresinde;
Kur’an ayetlerinin kendisine yüklediği sorumluluklardan kaçan insanlar… Allah hakkında birtakım zanlarda bulunmaktadırlar. Bu insanlar onunla ilgili bilmedikleri ve asla bilemeyecekleri nitelemelerde bulunurlar. O hâlde en güzel isimlerin ona ait olduğu konusu ısrarla tekrarlanmalıdır. Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Asla başka türlü değil. Ne olursa olsun Allah hakkında kötü düşünülemez. Çünkü o hiçbir zaman kullarının kötülüğünü istemez. Vahyin rehberliği, haksızlıklara karşı çıkmak adına bazı zorluklara kapı aralasa bile her zorluk ardından gelecek bir kolaylığa, özgürlük ve adalet adına ödenen her bedel, ardından getireceği bir rahmet ve kurtuluşa gebedir. Allah’ın sözlerinin dinlendiği her yol sonunda mutlaka barış, huzur ve mutluluk getirir.

Allah’ın en güzel isimlerle anılması, kendisi hakkında doğru düşüncelerin oluşması, insanların söz ve tavırlarıyla ilişkilidir. Dolayısıyla sözün bağlamı, bir tavra ve bu tavır etrafında gelişen bir zanna dayalıdır. Bağlamı ve en azından siyak ve sibakı bilinmeden sözün maksadını, yani ne ifade ettiğini anlamak mümkün olmaz. Örneğin Haşr suresinde sayılan güzel vasıflar, müminleri en zor zamanlarda bile kardeşlerini kendilerine tercih ettiren yegâne sâiklerdir. Bunun yanısıra A’raf suresinin 175 ve 176. ayetlerinde sözü edilen insan tipi, hiçbir şekilde tepki vermeyen bir köpeğe hatta devamla ondan da aşağı bir derekeye indirgenir. Bu insanın olup biten şeylere kayıtsızlığının sebebi, hak ile batıl arasında ayrım gözeten ve hesap soran bir Allah tasavvuruna yabancı olmasından kaynaklanır. Öyle ki onun vurdumduymazlığı, Allah’a bühtana dönüşür. Ve onun yanında Allah’ı tenzih etmek gerekir. İşte bu adam ve onun zan oluşturan bu malum tavrı bilinmeden en güzel isimlerin neden Allah’a ait olduğunun vurgulandığı anlaşılamaz. Dolayısıyla Allah’ın en güzel şekilde anılması hususu, onun hakkında kötü düşünmekten uzaklaşmak anlamına gelir. Zira insanın doğru yolda ilerlemesi açısından kendisini yaratan Rabb’i hakkında güzel düşünmekten başka çaresi bulunmamaktadır.

Dipnotlar:
1. Burada söz konusu ayetlerin indirildiği dönemde bugünkü dilbilgisinde bulunduğu şekliyle isim sıfat zamir gibi ayrımların henüz şekillenmediği de dikkate alınmalıdır.
2. M. Esed, Kur’an Mesajı, A’raf suresi. 180. ayet, dipnot, 145.
3. Tâhâ suresi, 8. ayet; İsrâ suresi, 110. ayet; A’raf suresi, 180. ayet; Haşr suresi, 24. ayet.
4. Bu bölümde dört ayrı yerde “Aslen” denilerek ‘dipnotlarda’ verilen ayet mealleri, Elmalılı Hamdi Yazır’ın orijinal mealinden alınmıştır. (Muhtasar Hak dinî Kur’an Dili, Meal-Tefsir, Elmalılı Hamdi Yazır.).
5. Burada ayetler arasında yer alan “ف” (f) edatı takip bildirir. Yani bu edatın yer aldığı her anlatımın öncesinde bir şeyler olduğuna işaret eder. Kişi, ayetlerle karşılaşır. Ardından (f) düşünür, taşınır. Ortaya çıkan sorumluluğu ağır bulur. Vazgeçer. Ardından (f) şeytan onu peşine takar. Yani günah işlemeye ve bunu sürdürmeye başlar. Ardından (f) azgınlardan olur. Yani haddini aşmak artık onun âdeti hâline gelir.
6. Buوَلَوْ شِئْنَا “dileseydik” ifadesi, olağanüstü edebi bir anlatıma sahiptir. Bir yandan ilgisiz davranan muhatabın aslında bir hiç olduğuna işaret eder. Diğer yandan okuyucuya şeref ve haysiyetin gerçek kaynağını gösterir. Nitekim kişinin seçimleri neticesinde ortaya çıkan bütün güç gösterileri sahtedir ve sonunda bir hayra muhtaçtır ki bu da Allah’ın elindedir.
7. Aslen, “Onlara o herifin kıssasını da oku: ki ona ayetlerimizi sormuştuk da o, onlardan sıyrıldı çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı da sapkınlardan oldu. Eğer dilese idik biz, onu o ayetlerle yükseltirdik velakin o, yere (alçaklığa) saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun meseli o köpeğin meseline benzer: Üzerine varsan dilini sal(ıp s)arkıtarak solur, bıraksan yine dilini sal(ıp s)arkıtarak solur. Bu işte ayetlerimizi tekzib eden (yalanlayan) o kavmin meseli. Kıssayı kendilerine bir nakleyle, gerektir ki bir düşünürler. Ne çirkin meseli var ayetlerimizi tekzib eden o kavmin ki: Sırf kendilerine zulmediyorlardı. Allah kime hidayet ederse hidayet bulan o, kimi de dalâlet(t)e bırakırsa hüsrana düşenler de işte onlar. Celâlim hakkı için cin ve ins(an kümelerin)den birçoğunu cehennem için yarattık: Onların öyle kalpleri vardır ki onlarla duy(up anla)mazlar ve öyle gözleri vardır ki onlarla (hakkın delillerini) görmezler ve öyle kulakları vardır ki onlarla (hakkı) işitmezler. İşte bunlar behâim (hayvanlar) gibi, hatta daha şaşkındırlar. İşte bunlar hep o gafiller. Hâlbuki Allah’ındır en güzel isim/(nitelik)ler onun için siz O’na onlarla çağırın ve O’nun isim/(nitelik)lerinde sapıklık eden mülhitleri bırakın, yarın onlar yaptıklarının cezasını çekecekler.” (A’raf suresi, 175–180. ayetler. Elmalılı Meali).
8. Bu anlamda hayvandan da aşağı olmak, yaratılış amacının dışına çıkmaktır. Bu tipleri konu edinip topluma dönerek şöyle denilebilir: “Allah aşkına bir bakın. Muhammed ne diyor ne yapıyor da ona eziyet ediliyor. Onun durmadan tehdit aldığını görmüyor musunuz? Sadece Rabb’im Allah diyen birine reva görülen bu cefa da neyin nesi? Oysa dedikodulara karşı çıkılsa, iftiralara dur denilse, kötü sözler ve haksız yakıştırmalar reddedilse bunlar olmayacak. Doğruyu savunmak bu kadar mı zor! Bakın size söylüyorum sakın bu vurdumduymazlıktan yola çıkarak bir dünya görüşü oluşturmaya kalkmayın. Allah’ı en güzel şekilde nitelemek dışında bir şey yapmayın. En güzel isimlerin ona ait olduğunu bilin. Hiçbir şekilde tahrik olmayan, zulme karşı çıkmayan, daha fazla kazanmak ve harcamak dışında bir düşüncesi ve çabası bulunmayanlardan uzak durun. İnsan dahi denemeyecek bu tiplerin zevklerine esir olan bu hâlleriyle bir iftira içinde olduklarını anlayın. Bir amacı olmayan, doğru ve dürüst davranmak konusunda bir sorumluluk duymayan kişilere bakıp asla buradan bir Allah düşüncesine varmayın. Siz önce Rabbinizi doğru tanıyın. Sonra bu adamsendeciliğin ne kadar kötü olduğunu fark edeceksiniz.”
9. Kâinatta var olan her şeyin bir anlamı ve yaratılış amacı vardır. Bu amacın dışına çıktığında yapması gerekenler hususunda hiç hareket etmeyen biri dahi öz benliğine aykırı davranmış ve yolunu şaşırmış sayılır. İnsan hayatında yaptığı seçimlerle hatta bu duyarsız tavırlarıyla nasıl bir Allah’a inandığını gösterir. Eğer harici bir zorlama ve mecburiyet yoksa tutum ve tavırları, kişinin kabul ve retleriyle oluşturduğu hayat anlayışını ele verir. Bu anlamda iman, sevgi, muhabbet gibi görülemeyen sâikler, davranışlarda tezahür eder ve kişinin zihin yapısı hakkında bilgi verir. Buna göre inandığını söyleyen ama buna uygun davranışlar sergilemeyenler yalancı konumuna düşer.
10. Böylesine ilgisiz ve kendi menfaatlerinden başka bir şey umurunda olmayan kişiye şöyle söylenebilir: “Bu kadar üzücü olay karşısında bile sen ey hiçbir şeyi dert edinmeyen adam! Senin kendinden başka kutsal saydığın ve değer verdiğin bir şey yok mu? Nasıl bir Allah’a inanıyorsun acaba? Olup biten her şeye seyirci kalan ve sadece senin isteklerini gerçekleştirmekten usanmayan bir ilahın mı var? Yaratıcı irade senin zihninde başka hangi işlere bakar? Unutur ve her seferinde günahlarını affetmeye hazır mı bekler? Olup biten her şeye kayıtsız kalan yaşam şeklinle ne demeye ve ne yapmaya çalışıyorsun? İnkâr, haksızlık, açlık ve korku gördüğünde kıpırdamadan duruyorsun. Sen, başına gelmediği sürece hiçbir sıkıntıyı ciddiye almayacak mısın? Bu tavırlarından doğru bir Allah tasavvuru çıkmayacağını bilmelisin. Bu konuda doğru düşünmediğin de çok açık. Bu nedenle Allah düşüncesini, senin vurdumduymazlığından ve zevklerinin peşinde köle olan bu hâlinden tenzih etmek (uzaklaştırmak) gerekir. Yoksa zihnindeki atalet her yere bulaşacak. Bu yaşam şeklinle her adımında doğru düşüncelerin üzerine çamur sıçrayacak. İnsanlar sana bakıp yanlış ve aciz bir ilah düşünmeye başlayacak.”
11. Ayette geçen يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ “onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçekten uzaklaşıp haktan sapanlar” ifadesi, söz ve davranışları itibariyle Allah hakkında yanlış tasavvurlar doğmasına yol açan ve bu şekilde onun kulları nezdinde bulunması gereken mükemmel vasıflarına halel getirmeye çalışanlara dikkat çeker. Bunun sonucu, kişinin yapıp ettiklerinden dolayı mutlaka ama mutlaka cezalandırılacak olmasıdır.
12. Bu nedenle onu yanlış nitelendiren, eksik tanıtan bu tür tavırlardan ve sahiplerinden uzak durulmalıdır. Nitekim müminler açısından bu tutumlar kızgınlık sebebidir. (Mümin suresi, 35. ayet.) Samimi olmayan bu tavırlardan uzak durmak gerektiğini belirten ayetlerden birkaçı şu şekildedir: “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa suresi, 140. ayet. Diyânet Vakfı Meali); “Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla beraber oturma!” (En’am suresi, 68. ayet. S. Ateş Meali).
13. Burada kişinin ayetlere karşı ilgisizliği, beraberinde Rabbine karşı umursamazlığa dönüşür. Şeytanla beraber günah işleme konusundaki hırsı dünyaya batmasına yol açar. Arzularını ilah edindiğinde artık hayvana, yani köpeğe benzemeye başlar. Bir süre sonra iradesini kullanmak konusundaki beceriksizliği onu köpekten de aşağıya düşmesine yol açacaktır. Dikkat edilirse bu kişinin ayetlere ilgisizliği bir zaman sonra Rabbine iftiraya dönüşmektedir. Bu iftira onun aciz, zayıf hatta yok olduğu vehmine kadar varır. Bu nedenle Allah’ın bu tür insanların tavırlarından hemen tenzih edilmesi gerekir. Ayette bu tiplerin yaptıklarıyla cezalandırılacağı dile getirilir. Bunların yaptığı şey sorumluluk üstlenmemektir.
14. Ayette sözü edilen “ilhad” yani Allah’ın isimleri (nitelemeler) konusunda haktan sapmak budur.
15. Aslen, “Tâ-hâ. Kur’an’ı sana bedbaht olasın diye indirmedik; ancak saygısı olana tezkir (öğüt/hatırlatma) için – bir tenzil (lütuf) olarak – indirdik o yaratandan ki: hem arzı (yeri) yarattı hem o yüksek yüksek gökleri. O Rahmân arş üzerine istivâ buyurdu. Bütün semavâtta/(göklerde)kiler ve bütün arzdakiler ve bütün bunların aralarındakiler ve bütün yerin dibindekiler hep O’nun. Sen bu sözü (açıktan) ilan edeceksen de; O (yalnız açığı değil) hem sırrı (gizliyi) bilir hem (de gizlinin) daha gizlisini. Allah (ki) başka tanrı yok (ilah) ancak O; Hep O’nundur o en güzel isimler.” (Tâhâ suresi, 1–8. ayetler. Elmalılı Meali).
16. Kur’an’ın hayatın ölçülü hâlini resmettiği ve bunun bir benzerinin insan yaşamında da görülmesi için vahyedildiği ve içindeki bütün ilkelerin insanın yaratılışıyla olağanüstü uyumu düşünülürse normal şartlarda bir sıkıntıyla karşılaşılmaması gerekir. Mamafih Kur’an’ı yaşarken karşılaşılan sıkıntıların tamamı, menfaatleri sarsılan müstekbirlerin haksız yere gösterdikleri aşırı tepkilerden ve insanın aç gözlülüğünden kaynaklanır. Fakat yine de bütün sıkıntılı durumların faturası Allah’a kesilir. Bu nedenle onu tenzih etmek gerekir. En güzel isimlerin Allah’a ait olduğunun söylenmesi bu anlamda bir uyarıdır. Mücadele içinde Peygamber (sav) ve arkadaşlarının karşılaştığı güçlüklerin nereden kaynaklandığı ancak bu şekilde doğru tespit edilebilir.
17. Bu konuda şu ayet de hatırlanmalıdır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ ” (Âl-i İmran suresi, 31. ayet. Diyânet Meali.); Dolayısıyla Allah’ı seven O’nun Kitab’ına tabi olmalıdır. Başka bir ifade ile kişinin Kitab’a uzaklığı ile Rabbine karşı ilgisizliği arasında doğru bir orantı vardır.
18. Aslen, “Bunu (Kur’an’ı) bihakkın indirdik ve (o da) bihakkın indi ve seni ancak sevabımızın müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Hem onu bir Kur’an (okunacak bir hitabe) olmak üzere ayet ayet ayırdık ki: nâsa (insanlara) dura dura (hâlin iktizasına göre) okuyasın. Hem de (onu) tenzil suretiyle ceste ceste (parça parça) indirdik. De ki; ister inanın ona ister inanmayın; çünkü bundan evvel ilim verilmiş olanlar, kendilerine (Kur’an) tilâvet olununca çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar. Ve diyorlar ki: ‘Tesbih (tenzih ve takdis) Rabbimize! Hakikat (şu ki): Rabbimizin va’di kat’iyyen (kesin olarak) fiile çıkarılmış bulunuyor.’ Ve (işte böyle deyip) ağlayarak çeneleri üstü (yerlere) kapanıyorlar, o (Kur’an’ın okunması) onların huşûunu da artırıyor. De ki; ‘(ister) Allah deyin (ister) Rahman deyin, hangisini deseniz hep O’nundur o en güzel isim/(nitelik)ler. Bununla beraber salâtın/(duan)da pek bağırma, pek de (sesini) gizleme; ikisinin arası bir yol tut ve şöyle de: ‘Hamd o Allah’a ki hiçbir veled (çocuk) edinmedi, O’na mülkte bir şerik de (egemenlik te bir ortak da) olmadı, O’na zülden bir velî de olmadı.’ (İşte) O’nu (bu şekilde) tekbir ile büyükle de büyükle!” (İsrâ suresi, 105–111. ayetler. Elmalılı Meali).
19. Bu anlamda vahiy, Allah’ın gerçekleştirilmesini bizzat üstüne aldığı ilkeler/sözler demektir.
20. Yüksek ses, bir güç gösterisidir ve bu yüzden sadece zor anlarda zulme uğrayanlar için caizdir. Sessizlik ise kişiyi kendisine yabancılaştırır. Doğru olan kişinin kendisinin de duyabileceği bir düzey yakalamasıdır. Böylece dile gelen şeylerin hem gerçek olduğu vurgulanmış hem de tevazuuyla, yani hayâ perdesiyle birlikte paylaşılmış olur. Nihayet sözü söyleyenin kendini duyması, onun söz-amel dengesini sağlaması anlamına gelir.
21. Aslen, “Ve onlar gibi olmayın ki: Allah’ı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlardır ki hep fâsık/(itaatten çıkmış)lardır. Ashâb-ı nar (ateş ehli) ile ashâbıı cennet (cennet ehli) müsavi olmaz. Ashâb-ı cennettir ki hep murada ermişlerdir. Biz bu Kur’anı bir dağın üzerine indirseydik her hâlde (şüphesiz) sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, çatlamış görürdün. O temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz gerek ki tefekkür ederler. O öyle Allah ki: O’ndan başka Tanrı yok; gaybı (hazırda olmayanı) da bilir şehadeti de (hazırda olanı da), o rahman/(rahmet kaynağı)dır, rahîm/(merhamet eden)dir. O öyle Allah ki; O’ndan başka tapılacak (ilah) yok, öyle melik (padişah) ki kuddûs (mukaddes), selam(et/esenlik kaynağı), iman ve emniyet veren/mü’min, gözeten-koruyan/müheymin, azîz (üstün/mağlup olmaz bir galip), cebbar (eksikleri tamamlayan, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, dilediğini yapmaya ve yaptırmaya kâdir olan), mütekebbir (ululuk ve azamet kendisinin hakkı olan). Tenzih o Allah’a (münezzeh ve yücedir Allah) müşriklerin şirkinden. O öyle Allah ki: hâlik, bârî, müsavvir. O, en güzel isimler (en mükemmel vasıflar) O’nun; bütün göklerdeki ve yerdeki(ler, dilleri veya lisân-ı hâlleriyle) O’na tesbih eder; (çünkü) O öyle azîz, öyle hakîm/(hikmetli)dir.” (Haşr suresi, 19–24. ayetler. Elmalılı Meali).
22. Kur’an, bir dağa indirilseydi, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olacağı dile getirilir. Kur’an ile amel etmenin sorumluluğu ağırdır. Dağları yıkan bu ağır sorumluluk, insana bir şey yapmaz. Çünkü kişi bundan kaçar ve günah işlemenin kolaylığını tercih eder. Fakat bu şekilde kişi Rabbini de tanıyamaz. Oysa eğer bu sorumluluğun altına girip vahyin rehberliğini izleseydi Rabbini; Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr ve Mütekebbir olarak bulacaktı. Allah, Hâlık, Bârî ve Musavvir di. Fakat o en güzel vasıflara sahip Rabb’iniden yüz çevirerek günahların içine batmayı tercih etti. Müminler, bu kimseler gibi olmamaya dikkat etmelidir.
23. Son olarak “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu tesbih ve tenzih eder.” ifadesi, Allah’ın varlığının delillerinin çokluğu nispetinde muhatabın unutkanlığının akıl almaz bir cehalet örneği sayılabileceğine işaret etmektedir.
24. En güzel isimlerin Allah’a ait olduğunun vurgulandığı her yerde Kur’an’dan bahsedilmesi, Allah’ın tanınması açısından kitabın tek kaynak kabul edilmesinin gereğini ortaya koyar. Allah, ancak onun Kitap’ta kendisini tanıttığı gibi tanınmalıdır. İşin hakkı budur. Bağlam, bizi Kitap ile Allah arasında bu şekilde bir ilişki kurmaya yönlendirir. Bunun yanı sıra Allah’ın doğru ve güzel yani en iyi şekilde anılmasının, hakkında zanlara ve özellikle kötü düşüncelere yer verilmemesinin önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bağlam, sure bütünlüğü içinde ele alınan konulardan hareketle Allah’ı en güzel vasıflar dışında anmanın doğru olmayacağını öğretir.
25. Bilindiği gibi Allah hakkında kötü zan beslemek çok tehlikelidir. Kur’an’da bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara; (Allah’a) ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara da azâbetsin. (Onların, müslümanlar için istedikleri) Kötü olaylar, kendi başlarına gelsin. Allah, onlara gazabetmiş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası da ne kötü bir yerdir!” (Fetih suresi, 6. ayet. S. Ateş Meali).
26. Bu hususta şu ayet hatırlanmalıdır: “De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’raf suresi, 33. ayet. Diyânet Vakfı Meali).
27. Bu konuda şu ayet hatırlanmalıdır: “Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, «Bu işten bize ne!» diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. «Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik» diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.” (Âl-i İmran suresi, 154. ayet. Diyânet Vakfı Meali).
28. A’raf suresi, 180. ayet. (M. Esed Meali).
29. Yâsin suresi, 47. ayet. (M. Esed Meali).
30. Mâide suresi, 64. ayet. (H. B. Çantay Meali).
31. Kalem suresi, 35, 36. ayetler. (M. Esed Meali).
32. A’raf suresi 28. ayet. (S. Ateş Meali).
33. Âl-i İmran suresi, 75. ayet. (Diyânet Vakfı Meali).
34. Yunus suresi, 68. ayet. (A. Bulaç Meali).
35. En’am suresi, 93. ayet. M. Esed Meali; Benzer bir ayet de şu şekildedir: “Onlardan öylesi de var ki, (söyledikleri) Kitab-ı Mukaddes’den olmadığı hâlde ondan olduğunu düşünesiniz diye dilleriyle Kitab-ı Mukaddes’i çarpıtırlar ve Allah’tan olmadığı halde, “Bu, Allah’tandır!’ derler; böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.” (Âl-i İmran suresi, 78. ayet. M. Esed Meali).
36. A’raf suresi, 169. ayet. (Diyânet Meali).
37. Bu mevzuda şu ayet hatırlanmalıdır: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Muhammed suresi, 30. ayet. Diyânet Meali).
38. Bakara suresi, 14. ve 15. ayetler.
39. Fetih suresi, 6. ayet. (M. Esed Meali)
40. Kâinattaki ölçülü düzen âlemin bir yaratıcısı ve yol göstericisi olduğunu tereddütsüz bir şekilde haykırır. Buna göre yaratılmış ama sistem içinde kendisine belli bir anlam ve amaç çerçevesinde sorumluluk yüklenmemiş hiçbir canlı yoktur. Bu yüzden insanın istisnasız her söz ve hareketi bu sistem içerisinde bir yere oturur. Oturduğu yer, onun âlem içinde kendine biçtiği değerle ilişkilidir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Ey insanlar, yerdeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyla, yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakikaten apaçık bir düşmandır. O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara suresi, 168, 169. ayetler. H. B. Çantay Meali); Ayet, kötülük yapıp, iğrenç ve kötü işler yapmanın, ardından Allah’a bir şeyler isnat etmekle sonuçlanabileceğini ifade eder.
41. Meryem suresi, 65. ayet. (M. Esed Meali).
42. En güzel isimlerin geçtiği yani Allah’ın nitelenmesinin söz konusu olduğu her yerde vahyin dile getirilmesinin sebebi, insanların Rablerini tanımalarının en doğru yolunun bu rehberlikten kaynaklanması gerektiğine dairdir.

Not: Bu makâle “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilerek düzenlenmiştir.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Tegâbun Suresi ve Önemli Bir Mesaj

  Surenin bir ayetinde şöyle buyrulmaktadır: ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَاْتٖيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا …