Bir şeyi olduğundan farklı göstermek diye bilinir büyü; bazen olmayanı bazen de olup da farkına varılmayanı… Bilmediğimiz, görmediğimiz ama derinden hissettiğimiz gayba taş atmanın ve gelen sese göre zırvalamanın hikâyesidir bu. Zamanı, dünyayı, cinselliği, madde ve manayı yorumlayan ve neredeyse söylenmedik hiçbir söz bırakmayan esrarengiz bir gayretin panaroması gibi: Hani, korkunun ürettiği yüzlerce mahlûkun, insanın yaratma zevkiyle şekillenip, devasını da, şifasını da kendinden menkul kurgulara terk ettiği korkunç tasavvurlar misali; bir şekilde uydurup, sonra kendisinin de inandığı ‘Hastaydım, iyi oldum.’ balonu. Ara sıra bir boğanın, hemen önündeki matadoru fark etmeden, kırmızıya lanet, kendisini yavaş yavaş öldürten, bazen fazla yiyen bir balıkla, çok koşan bir atı çatlatan ya da insan sandığı için kargayı bir korkuluktan korkup kaçırtan saf kanmışlığın izdüşümü, bazen de bir gülü sevgili, bir bakışı hançer, bir dağı düşman yapan hayalin; sevgiyi, korkuyu, ümidi, hasreti ifadelendiren senarist kabiliyetidir, sözü edilen. Bir şeyi olduğundan farklı göstermeye çalışanla, gerçekleri kabullenmenin sıkıntısından olsa gerek, kendini bu farkı kabullenmeye zorlayıp, bu seviyesizliğe alıştıran o kadar çok insan var ki.
Dil canlı bir organizma sanki düşünceyi nasıl da belirliyor. Düşünce, belli bir kıvama gelip, zihniyeti dönüştürmeye başladığında, yani var olanı ve değerleri yeniden inşa edip tanımladığında ise ancak yeni sistemler ve düzenler kurulabiliyor. Antik Yunan’dan Hint’e, Çin’den Mekke’ye varıncaya kadar, kadim medeniyetlerin oluşumuna bir bakın, arka planda ciddi fikri birikimlerin barındığını ve sadece kuvvetli, yoğun zihni oluşumların, toplumları değiştirip/dönüştürebildiğini göreceksiniz.
Üç yıl yattım. ….. 1981′de girdim, 1984′te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi’ne girdiğimde 20 yaşındaydım. ….. Biz sülale olarak seyyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980′i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP’liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani’nin partisine sempatim vardı ve ‘KDP’liyim’ diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin’de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır’a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım.
Sekiz milyar mı?’ dedi. Yok, daha neler. Servis parası, kılık, kıyafet ve ayda bir kere sağa sola yapılan gezilerle harcamalarının yıllık on milyarı bulacağını hesapladı. Ama değerdi be. Tek gerçek sermayem çocuğum diye geçirdi içinden. Yüzme, tenis, folklor ve ana dili gibi İngilizce konuşabilmek gibi imkânları düşününce karar vermesi pek de zor olmadı.
Cahiliyyeden kurtulmuş, kabile ve soy asabiyetini aşmış olsaydı Afganistan, müslümanların deneyim kazandığı, her yerden bir sürü inanmış insanın pek çok tecrübe kazanarak, tanışarak, yardımlaşarak ve savaşarak piştiği-yetiştiği iyi bir arenaydı. Orayı müslümanların buluştukları ya da kendi ülkelerinden kaçtıklarında sığındıkları bir saha olmaktan çıkarmak lazımdı. Öyle de oldu. Önce saldırılan sonra güya nefsi müdafaa hakkını kullanan sığır çobanlarının işgali bir puştun yönetmenliğinde senaryolaştı. Bu arada akıllı köylü efendisinin önünde yerlere kadar uzanır ama bu arada sessizce gaz çıkarır diyen Afrikalılar gibi, Afganlılar da geceleri fotosentez yapmaya başladı. Muhalefeti gaz çıkarmakla eşdeğer sayan bu, halkı İslam, yönetimleri Hacivat yığınların gözü önünde, şu sözler neonlarla dağlara ve taşlara yazıldı.
Kafası boylamasına uzun, çenesi oldukça düşük ve iri, burun deliklerinin büyüklüğü sayesinde, bilardo masasına benzeyen dikdörtgen bir yüze sahipti.
1921 doğumlu. Annem. İlkokul mezunu bile değil. Çevre şartlarından dolayı biyolojik ömrünü tamamlayamadı. Biri Erzincan depreminde yaşadıklarından, diğeri kocasının kendisini sık sık yalnız bırakmasından olmalı, devamlı bir korku mirası vardır. Bir Belçikalı kadar özgür bir Hollandalı kadar sağlıklı ve bir Amerikalı kadar insan olamadı. Onun bu halini görmek istemeyenlerin elinde dikkat çekmeden yaşadı. Önce babasının, sonra kocasının en sonra da devletin gözetiminde kimine kul, kimine ezik, kimine bağımlı olarak inisiyatif kullanma zevkini hiç tadamadı. Uzun ve soğuk bir kış günü, kardan kapalı bir şehir yolunda zoraki yetiştirildiği hastane gibi bir yerde, batıdan tercüme kitapları ezberleyen doktorlar elinde can verdi.
İnsanın bu dünyada çektiği sıkıntıların, günahlarının dökülmesine vesile olduğu, hatta hukuki anlamda öngörülen infazların, adaletin bir gereği olarak, insanı temizlediği kabul edilir. Nitekim normal şartlarda ceza, işlenen suça uygun olduğunda, suça konu olan fiilin bireyde pişmanlık oluşturması ve tekrar etmemesi gerekir. Bu anlamda fert suçu işlemekle kendini haklı görse bile, verilen cezanın hafızasında uyandıracağı kötü bir etki ile söz konusu fiilin tekrarının önlenmesi, caydırıcı bir unsur olarak hedeflenir.
Tarihin devralım süreçleri, ne kadar da sancılıdır. Bunlar eğer siyasi manipülelerin yol açtığı suni sancılar değilse, bu süreçte evrimsel değişimlerin yol açacağı acıları azaltmanın en sosyolojik ilacı, her defasında ‘taklit etmek’ olmuştur. Taklit, bilindiği gibi “uydum kalabalığa” mantığıyla insanoğlunu şahsiyetinden soyarken, ona sorumluluklarını devrettiren bir rahatlama da sağlıyor. Tekerrürü mü dür bilinmez ama, ya eskatolojik ‘son şeyler’ e ya da apokratif ‘gelecek beklentileri’ ne ait kaygıları, tarihin spekülatif malzemeler yığınına dönüşümünü de bir hayli hızlandırıyor.
