<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İCTİHAD</title>
	<atom:link href="http://www.ictihad.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ictihad.com</link>
	<description>www.ictihad.com</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Feb 2011 22:13:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>İstemesek de mi?</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/135</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/135#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:44:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=135</guid>
		<description><![CDATA[—İnananlar susarsa kıyamet kopacak— İlah-İnsan İlişkisi İnsanın; yaşamını, tutarlı ve anlamlı kılabilmesi, kendisi ve çevresiyle ilgili pek çok soruya cevap arama gayretleriyle, paralellik arz eder. Bu anlamda, onu en çok meşgul eden sorunların başında, İlah-insan ilişkisi gelir. İnsanın; kazanırken, harcarken, tatile çıkarken ya da çocuğunu okula yazdırırken hatırlamadığı “Tanrı”, özel gün ve gecelerde günahlarını affetmek, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>—</strong>İnananlar susarsa kıyamet kopacak<strong>—</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İlah-İnsan İlişkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın; yaşamını, tutarlı ve anlamlı kılabilmesi, kendisi ve çevresiyle ilgili pek çok soruya cevap arama gayretleriyle, paralellik arz eder. Bu anlamda, onu en çok meşgul eden sorunların başında, İlah-insan ilişkisi gelir. İnsanın; kazanırken, harcarken, tatile çıkarken ya da çocuğunu okula yazdırırken hatırlamadığı “Tanrı”, özel gün ve gecelerde günahlarını affetmek, sıkıntılarını gidermek ve ona ikram etmek için, behemehâl kapısında biter. İnsanın zevklerinin lokomotif olduğu bu parçacı yaklaşımında, “Tanrı”ya ayrılan kompartıman, nedense hep son vagon olmuştur. Bu son bölümde, insanın kapsamını ve yetkilerini kendi belirlediği bir Tanrı’ya biçtiği rol, laik bir tavır olarak hemen beliriverir. Sanki insan; o dürzü tarafıyla, Tanrısından dünyaya gönderilişinin öcünü almaya ve onun vasıflarıyla donanıp egemenliğin tahtına oturmaya çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-135"></span>Hıristiyanlar, Tanrı’yı insan formunda yere indirip dünyada olup biten bütün kargaşalar için çarmıha gerdirerek kendilerinden özür dilettiler. Üstelik bunu, işledikleri bütün günahlar için kefaret sayarak. Tanrı’nın güya savaşlara ve hastalıklara düçar ettiği insanlık, zamanla kilisenin, “Pavlus” yorumlarıyla ona ödettiği bu bedeli de yeterli bulmadı ve ismini, hayırsız bir mirası reddeder gibi, vicdanlara kilitleyip hapsetti. Nitekim insan; Tanrıyla ilişkilerinde, dünyaya gönderilmiş olmanın yarattığı mağduriyet hissinden hiç feragat etmedi. Tanrısının her defasında aşağıya yuvarladığı kocaman bir kayayı, bin bir zahmetle yüksek bir dağın tepesine tekrar tekrar çıkarmakla yükümlü kıldığı, “Sisyphos” gibi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yahudiler ise; hahamlarının da işgüzarlığıyla, hiç usanmadılar onunla didişmekten. Nitekim Yehova’nın Yakup’la tuttuğu güreş, baktığınız açıya göre, ya kimin kimi yendiği belli olmayan şikeli bir oyuna ya da dünya var oldukça sürecek gibi gözüken bir kaosa delalet etmiyor mu sizce de? Peki, bu kıran kırana mücadelede; Tanrı’nın, sadece seçilmiş kullarına bakan yüzüyle, diğer fanileri de görmesi, gözetmesi ve hele hele merhamet göstermesi mümkün mü?</p>
<p style="text-align: justify;">Kitaba dayalı bir kültürün, beşer eliyle bu kadar provoke edilmesi, insanı hayrete düşürüyor. Batı uygarlığı; Prometheus’a Tanrı’dan öç almak ve <a title="İnsan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nsan">insana</a> uygarlığı vermek için gökyüzünden ateşi çaldırdığından beri dünyaya rahat nefes aldırmıyor. İnsan; ateşi elde ettiğinden bu yana, aydınlığı da ışığı da yakalayamıyor. Nedense bu ateş, -hırsızlık malı olduğundan mıdır nedir?- yalnızca yeryüzünde haksız yere büyüklenen zalim elebaşlarını ısıtıyor. İnsanın, Tanrı’yı gökten indirmekle kalmayıp onu günlük hayatından da uzaklaştırırken amacı, boşalan egemenlik tahtına tasasızca kurulmak ve orada sonsuza değin özgür olmaktı. Fakat modern hayat ve devasa makinelerin vardiyalar boyu sürüp giden homurtuları, insana umduğu özgürlüğü bir türlü sunamadı. Tam tersine, yeni köleler yarattı. Zira pek çok kişi, hâlâ yeterince beslenemiyor, barınamıyor ve insana yakışır bir şekilde yaşayamıyor. Üstelik özgürlük alanlarımız, git gide daha fazla yok ediliyor. Ne diyordu şair: “Köleler gördüm, karavaşlar/ hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Özgürlük alanlarımızı daraltan saiklerden birisi ve belki de en önemlisi Allah’ı doğru dürüst tanımayışımız olamaz mı? Doğru bir “İlah” tasavvuru olmadan sağlıklı bir din anlayışına sahip olmak mümkün müdür? Sağlıklı bir “din” anlayışı yoksa hayatı anlamlandırma çabaları, suistimallere açık hâle gelmez mi? Bu soruları cevaplamanın yegâne yolu, Allah’ı yine kendisinin anlatımıyla tanımaktan geçiyor. Ancak, ‘Kur’an’da Allah tasavvuru’ konusunda yeterli araştırmaların olmadığı da bir gerçek. Öte yandan sayısız dış etkiye maruz ve çok yönlü şekillenebilen insan zihninin, Allah hakkındaki düşüncelerini, kuşkudan müstağni saymamız da mümkün değil. Nitekim insanın, Allah hakkında beslediği kötü zanlar, geri dönüşlü olduğundan her zaman ciddi bir tehlike oluşturuyor. Örneğin;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın…” (Haşr, 59 / 19)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Yahudiler ‘Allah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir)’ dediler. Kendi elleri bağlandı…” (Mâide, 5 / 64)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de; içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.”<strong> </strong>(Enbiya, 21 / 41)<strong> </strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ve Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah&#8217;tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları azaba uğratmayı dilemiştir. Bunların tümü; Allah hakkında, kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. 0 kötü zanları, kendi başlarına gelsin!” (Fetih, 48 / 6)</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Unutursan kendine unutturulursun.</p>
<p style="text-align: justify;">Cimri dersen cimri kılınırsın.</p>
<p style="text-align: justify;">Alay edersen alay edilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’in için ne düşünürsen</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şey, senin vasfın olsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve o kötü zanların, kendi başına gelsin!</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ve Rabb’iniz hakkında taşıdığınız bu düşünce (kötü zan), sizi helake uğrattı, böylece kendinizi hüsrana uğrayanlar arasında buldunuz!” (Fussilet, 41 / 23)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsan; suistimal ettiği “Allah” düşüncesi ile beraber merhamete, güzelliğe, doğruluğa ve iyiliğe olan inancını da yitiriyor. Demek ki; insanın, mükemmelliğe ait bütün yetkin sıfatları kendisinde toplayan “Tek İlah” tasavvurundaki kusurlu ve çarpık düşünceleri, kendisine ayna etkisi yapıyor. “İlk Sebep” e yapılan bunca olumsuz yaklaşımlar, tutarlı bir sonuca varmayı engelliyor. Üstelik bütün diğer sebepleri de anlamsız ve tutarsız kılıyor. İnsan, ondan çaldığı her vasıfla (rol), aslında kendi sonunu hazırlıyor. Zaten günahkâr bir benliğin çizdiği, “Tanrı” resminden, daha fazlasını bekleyemezsiniz. Anlaşılan insan, Allah için ne düşünürse o başına geliyor. Onun hakkında ileri geri konuşmak, kötü düşünmek ve insanın bilmediği şeyleri ona izafe etmesi, muhatabına ağır bir bedel ödetiyor. Onu iyi tanımayınca, ortada kalan “yücelik”, birilerinin boynuna gerdanlık olunca da bütün dengeler altüst oluyor. Kabul ya da reddettiğiniz vasıflar, onun bunun eline geçmeye görsün, bir hükmetme yarışı başlayıp insan insanın kurdu olarak birbirine saldırıyor. İnsanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atması, bu olsa gerek. Zira Allah, olup-bitene seyirci kalmıyor. Müdahalesi, çoğu kez insanın hiç hesap edemediği taraftan geliyor. Nitekim bu denli canlı bir ilişkiyi anlamak için bizzat hayatın da buna şahitlik etmesi gerekiyor. Ayrıca Allah, sadece kendisi için değil, inanan kullarına yapılan haksızlıklara da aynı şekilde karşılık veriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…’Biz ancak onlarla (inananlarla) alay ediyoruz.’ derler. Gerçekte Allah, onlarla alay eder…” (Bakara, 2 / 14, 15)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsan; çoğu zaman kendi sahip olduğu olumsuz vasıfları, Tanrı’ya atfederek, yaptığı ya da yapacağı haksızlıkların vicdani alt yapısını inşa ediyor. Bazen de onu aşırı kutsayarak dünyadan koparıyor; hatta Tanrı’yı işsiz dahi bırakabiliyor. Öyle ya, yüceler yücesi, eşsiz ve erişilmez Tanrı’nın, şu kahrolası dünyanın fuzuli ve pis işlerinden uzak durması gerekmez mi? Kutsa ve gönder. Rencide etmeden işine son ver. Teması kesme fakat ulaşılamaz ölçüde yücelt ki ikide bir gelip seni rahatsız etmesin.</p>
<p style="text-align: justify;">Şehirden dağlara gönderilip bahçıvan rolüne sokulan ve sokaktan mabedlere kapatılıp vicdanlara hapsedilen şifacı görüntüsüne bakılırsa insanın Rabb’ine yaptığı haksızlıkların sonu gelmeyecek gibi gözüküyor. Nitekim Tanrı’yı dünyevî alanlara sokmayıp kapıları tutar ve içeriye sadece bencil, çıkarcı, kıskanç ve zevk düşkünü benliği alırsanız adaletin ve özgürlüğün yerini, zulüm ve mahrumiyetlerin alması kaçınılmaz oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan zihni, yanlış anlamlar yüklediğinden olsa gerek, kendisini sınırlayacağını düşündüğü bir yaratıcı fikrinden uzak duruyor. <em>“Allah&#8217;ın huzurunda yere kapanmaktan kaçınmaları gerektiğine inanıyorlar…” (Neml, 27 / 25)</em> Oysa insanlar, en azından suçladıkları konularda, failin Allah olamayacağını fark etmiş olmalıydılar. Tam tersine gerçekleri ortaya çıkaran gücün kaynağını bulabilmeleri gerekiyordu. Hiç değilse gerçeklerin, su üstüne hangi saikle çıktığına bakmalıydılar. Güya özgür olmak için Allah’tan uzaklaşanlar, İlah edindikleri arzular, kendilerinin de başkalarının da olsa sonuçta her hâlükârda bir dolaba beygir olduklarının farkına varamıyorlar. Allah’a yakıştıramadığı büyüklük, insanın kendisine sıfat olunca da diğerlerini aşağılamaya dönüşüyor. Öyle ki insan, Tanrı’dan çaldığı müstağni, cebbar ve kahhar rolüyle hayat sahnesinde perdelerden birini kapatıp diğerini açıyor. Ve hemcinslerine özgürlük ve adaletin sadece gölgelerini, bir gösterip bir kaybediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İlah-insan ilişkisinin doğru belirlenmesi, özellikle insanın özgürlük alanıyla ilgili olarak önem arz ediyor. Zira insanlaşan Tanrıların ve Tanrılaşan insanların boy gösterdiği tarih sahnesinde biri diğeri adına yok sayılan ya da küçümsenen bir sürü kavram ve kargaşa üretiliyor. İster ruhu alın maddeyi gereksiz görerek; ister maddeyi alın ruhu yok sayarak; ister cinsellik deyin hayatın belirleyici gücü; ister sermaye birikimini orijine koyun. Gerek gaddar Tanrı Yahve elinde mağlup ve suçlu insanı gerek hedonist insan önünde zaaflarına yenik düşen Yunan Tanrılarını seçin. Panteist, politeist, deist ya da antropomorfist bir dizi sorunsalla yatıp kalkın. Fark etmediğini göreceksiniz. Bu arena, pek çok Tanrılaşma hevesini ve heveslisini barındırdığından, galibi olamayacak kadar değişken. Nitekim insanı Tanrı yapıp yukarı çekmekle, Tanrı’yı insan yapıp aşağı indirmenin zevkine doyum olmuyor, insan için. Öyle ki bazen Tanrı olmuş caka satıyor bazen kul olmuş hazır asker, kurşun gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak Kur’an, birini diğeri adına küçük görmeden ya da yok sayıp feda etmeden, bir armoni içinde bütün kavramlara hakkını veren yönüyle erişilmezliğini koruyor. Hayatın dengesini bozmuyor. Her şeyin; İlah karşısında, ancak “yaratılmış” ve “yaratılmaya değer” olduğunu vurgulayarak…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Özgür Olmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İlk inen suredeki vurgular dikkate alındığında, Allah’ın özgürlüğe verdiği önem açıkça ortaya çıkıyor. Hira’da ilk inen surenin (Alak) içeriğine bakılırsa, Peygamberimizin de benzer soruların cevapları peşinde olduğu anlaşılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Hira’dan kuş bakışı Mekke’ye bakıp</p>
<p style="text-align: justify;">Haksızlık ve zulümle dolu bir ortamı seyrederken</p>
<p style="text-align: justify;">Soruların yine aynı olduğunu görebilirsiniz;</p>
<p style="text-align: justify;">—Bu dünya neden böylesine kötü?</p>
<p style="text-align: justify;">—Ve Allah, bu kötülüğe neden izin veriyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Bakın; ilk inen vahiy bu soruları nasıl cevaplıyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı “Alak” dan yarattı.” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Alak; yani sevgiden…</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Oku, çünkü Rabb’in sonsuz “Kerem” sahibidir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kerim; yani cömert…</p>
<p style="text-align: justify;">Yani, cevap şu:</p>
<p style="text-align: justify;">“Zihninde taşıdığın ve cevabını aradığın sorulara, bu sefer Rabb’inin adıyla bir daha göz at. Bu kez, yaratan Rabb’inin adıyla hayatı oku. İnsanı sevdiğim için yarattığımı ve ona çok cömert davrandığımı anladığında, yanıtlarının farklı olduğunu göreceksin. Adil bir paylaşımla dünya neden kötü olsun?  İnsanın daha uzun yaşama arzusu, hayatın gerçekten güzel olduğunu göstermiyor mu? Her şeyi insan için yarattığımı, yeryüzünü onun için nasıl yayıp döşediğimi ve bu nimetlerin herkese yeteceğinden daha fazla olduğunu görmüyor musun?”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>………..</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gerçek şu ki;  insan, fütursuzca azar, ne zaman kendini yeterli görse.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Kimseye ihtiyacı olmadığını düşünen ve dolayısıyla sorumluluklarını askıya alan insan elinde, bu nimetlerin nasıl gasbedilerek çarçur edildiğini ve servetlerin tekelleşip bir güç gösterisine dönüştüğünü biliyorsun. Dünyanın bu adaletsiz hâlinin faturasını, sakın Rabb’ine kesme.”</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hiç düşündün mü şu engellemeye kalkışanı (Allah&#8217;ın) bir kulunu namazdan?”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Namaz kılmaktan</p>
<p style="text-align: justify;">Başını örtmekten</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’ine yönelmekten</p>
<p style="text-align: justify;">İstediğini düşünmekten</p>
<p style="text-align: justify;">Düşündüklerini yaşamaktan</p>
<p style="text-align: justify;">İnandığı yolda yürüyüp bildiği kötülüklerden sakınmaktan</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlardan engellenenleri düşün ve insanın özgürlüğüne kota koyanlara bir bak. Onlar Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyorlar mı? Ne cesaretle, bu engelleyici tavırlarını sürdürüyorlar. Onlardan uzak dur ve sakın onlara boyun eğip itaat etme. Allah’ın, insanın özgür iradesine verdiği önemi ve bu iradesiyle dünyayı yaşanmaya değer bir yer yapacağına dair ümidini gör. Meleklere karşı sizin yaratılışınızı savunduğunu öğren. Dünyanın bu bozuk hâlinin, özgürlüklerin sınırlarını çıkarlarına göre belirleyerek kendilerini Allah yerine koyan birilerinin yasakçı tavırlarından kaynaklandığını anla. Bu tavrın, bizzat onu da yalanlama anlamına geldiğini bil.”</p>
<p style="text-align: justify;">Devam eden süreçte; vahiy, benzer soruları cevaplanmaya devam etmekteydi:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Eğer (insanların, doğru ile yanlışı ayırt edememelerini) dilemiş olsaydık, onları görüp anlama melekesinden yoksun bırakırdık da (doğru) yoldan hep şaşarlardı: ama (öyle olsaydı) (doğruyu) nasıl görebilirlerdi? Eğer (doğru ile yanlış arasında, seçim yapma özgürlüğünden yoksun olmalarını) dilemiş olsaydık, onları kesinlikle farklı bir tabiatta yaratırdık ve bulundukları yerde (dondururduk ki) ne ileri gidebilsinler, ne de geri dönebilsinler.” (Yâsin, 36 / 66, 67)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Dileseydi, sizi robot yapabilirdi. Ama yapmadı, yapmıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Eğer Allah, insanları, yaptıkları (her) haksızlıkla cezalandırsaydı, yeryüzünde tek canlı bırakmazdı…” (Nahl, 16 / 61)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">“Suç işleyenleri anında cezalandırabilirdi. Lakin fırsat tanıdı, tanıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Şayet Allah dileseydi, onları işitme ve görme yeteneklerinden yoksun bırakabilirdi&#8230;” (Bakara, 2 / 20)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“İsteseydi, size verdiği kabiliyetleri yok edebilirdi. Fakat etmedi, etmiyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“İnsanın; özgürlüğünü, kendi aleyhine kullanmasına rağmen, Rabb’in dondurulmuş benliklerle, kurulmuş robotlar edinmek istemediğini anlamalısın. İyiliğin, kötülüğü yenerek anlam kazandığını görmelisin. Şerrin, hayrın yokluğuyla oluştuğunu fark etmiyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">Bilakis;</p>
<p style="text-align: justify;">O; hiçbir insanı, korunmasız bırakmadı. (86/4) Kimseye kaldıramayacağı bir yük, yüklemedi. (2/286)) İnsanı, zorluklarla baş edebilecek kabiliyette yarattı. (90/4) Ona, özgür bir alan oluşturdu. Seçme hakkı tanıdı. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırdı. Gerçeği güçlü kıldı. Kötülük, bu kadar aktif ve yaygın iken, sonuç itibarıyla; hakkın, batıla karşı nasıl galip gelebildiğini zannediyorsunuz? Kimseyi çaresiz ve rehbersiz bırakmadı. Peygamberler ve kitaplar göndererek uyardı. Kendisini size göstermeyerek özgürlük alanınızı genişletti. Fakat bunu da inkârlarına vesile yaptılar. Hanginizin daha güzel işler yapacağını göstermek için ölümü ve hayatı yarattı. Sadece ölüm bile elinizdekileri paylaşmanız gerektiğini söylemiyor mu? Ama doksan dokuz koyunu olan, kardeşinin bir koyununa da göz dikiyor. Dünyayı kirlettiniz, hastalıklar çoğaldı. Hepsinin çaresini yarattı. Lakin sizin için yarattığı çözümleri bulmak yerine, silahlanmayı ve daha fazla savaşmayı seçtiniz. Haramları olabildiğince azaltarak hareket kabiliyetinizi arttırdı, önünüzü açtı. Pek çok konuda konuşmayarak neyi nasıl yapacağınıza dair kararları size bıraktı. Sadece ona kulluk etmenizi istedi ki başkalarının önünde eğilip küçük düşmeyesiniz. Çünkü onurlu ve şerefli olmanızı istedi. Yalnız kendisinden yardım istemenizi dileyerek kimsenin yardıma muhtaç bırakılmayacağı bir ortamda yaşamanızı arzuladı. Nimetleri önünüze sererek sizi sevdiğini her defasında gösterdi. Özgür olmamızı istediğini ve zorla yapılan işlerin bir kıymeti olmadığını anlamıyor musunuz? İçinizdeki özgürlük duygusunun nereden geldiğini sanıyorsunuz? Kur’an’da size neredeyse her konuda örnek sundu, benzetmeler yaptı. İsrailoğullarını görmüyor musunuz? Her şeyi rahatlıkla elde edebilecekleri cennet gibi bir ortamda kudret helvasıyla, bıldırcın eti yerken dahi, soğan ve sarımsak istediler. Mısır’da yedikleri soğan ve sarımsağı, Firavun’un baskısı ve aşağılaması olmadan özgürce yaşamaya, tercih ettiler. Onunla pazarlığa oturdular. Rahat durmadılar. Açgözlülükleri onları, pek çok şeyden yoksun bıraktı. Hırsları ve arzuları, insanın yakasını bırakmıyor ve insanın taleplerinin sonu gelmiyor ki. İnsan özgürlüğünü kısıtlayan şeylerin kendi elleriyle oluştuğunu görmüyor mu? Dünyayı altüst eden şeylerin, yaptığı kötü işlerden kaynaklandığına bakmadan, sürekli yaratılmış olmasını Rabb’inin başına kakıyor. Yoksa her istediğinin olacağını ve bunun ona bir sorumluluk yüklediğini mi düşünüyor ve onu sürekli borçlu çıkarıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da; İsrailoğullarının, sürekli Allah’ı inkâra varan nankörce teşebbüsleri karşısında, Hz. Musa’nın daha fazla dayanamayarak şöyle söylediği anlatılır;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Musa, demişti ki: ‘Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile (ne olur ki) şüphesiz Allah, hiç bir şeye muhtaç değildir&#8230;’ ” (İbrahim, 14 / 8 )</em></p>
<p style="text-align: justify;">Mekke müşriklerine de, benzer bir karşılık verilmiştir;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>“…Ve siz, (Allah&#8217;ı) aciz bırakacak değilsiniz.” (Hud, 11 / 33)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın emir ve yasaklarının tamamının, insanların mutlu olması ve huzur içinde yaşaması için geldiğini herkes bilir. Hatta bu emir ve yasaklar, o an için istenen olumlu sonuçları doğurmayacaksa ertelenebilir. Ömer (ra.) in yaptığı gibi. Buna rağmen ön yargılarından bir türlü kurtulamayan kötümser ve inatçı kimselerin, Resullere, “Doğru söylüyorsanız, başımıza taş yağdırsanıza!” diye karşılık vermeleri, iyi niyetli bir anlama çabası içinde olmadıklarını gösteriyor. Bu yaklaşımları,<strong> </strong>“ Allah, kötüleri anında niye cezalandırmıyor?” sorusunun tekrarı gibi duruyor. Ve ardından şöyle cevaplar veriliyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Eğer, onların iyilik (olarak gördükleri şeyin kendilerine) ulaşmasını aceleyle istedikleri gibi, Allah, insanlara (günahları yüzünden hak ettikleri) şerri acele verseydi, onların sonu çarçabuk gelmiş olurdu.” (Yunus. 10 / 11)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Muhakkak ki bu zulmedenlerin de (geçmiş) arkadaşlarının payı gibi bir azap payı vardır, (ötekilerin başına gelen azap gibi bir azap bunların da başına gelecektir), acele etmesinler.” (Zâriyat, 51 / 59)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yol Üstünde Oturanlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Allah, gerçeği kutsamıştır. Bu; doğru olanın, her halükarda galip geleceğine inanmaktır. İnananlar, gerçeğin bir gün mutlaka galip geleceğini bilirler. Bunu sağlayan ise, Allah’ın apaçık müdahalesidir. Görünmez bir el; sonuç itibarıyla doğru olanı, yanlışın hep üstüne çıkarır. Bu sebeple, Kur’an’da; <em>“Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki siz az (ve güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu? Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen gerçeğe inanmış, bir kısmı da inanmamışsa artık Allah, aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (A’raf, 7 / 86, 87)</em> denmiştir. Bu ayetler, insanları inandıklarından vazgeçirmek ve özgürce yaşamalarına engel olmak için yol üstüne oturanları kınamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin&#8230;”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Eğer o, bir yalancı ise yalanı kendi aleyhine dönecektir&#8230;” (Mü’min, 40 / 28)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Allah’tan gelen) her haber belli bir süreç içinde gerçekleşir: ve siz zaman içinde (hakikati) anlayacaksınız.” (En’am 6 / 67)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İnsan çok aceleci (tez canlı) yaratılmıştır. Size yakında mesajlarımı(n işaret ettiği gerçeği) göstereceğim. Şimdi acele etmeyin.” (Enbiya, 21 / 37)</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Buradaki anlamlar, çok canlıdır:</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Bırakın, hak ortaya çıksın. Gerçek çok güçlüdür. Ona karşı konulamaz. Zaman içerisinde; hak, batılı ve doğru, yanlışı her zaman yener. Bekleyelim, çok uzun sürmez. Kim haklı ise zamanla anlaşılsın. Kimin iddiası doğru ise, o endişe etmesin. Sabretsin, dirensin. Ancak yalan söyleyenlerin ve zalimlerin korkması gerektiğini, bilmiyor musunuz?”</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın ve özellikle inananların gerçek arayışı tamamıyla saygıdeğerdir. Bu arayışın en can alıcı noktası; “Düşünmek ve bunu başkalarıyla paylaşabilmektir.” denilebilir. Nitekim Kur’an anlatımında; peygamberler, baskı altına alınıp tebliğden engellenince, azap inmektedir. Sırf bu yüzden; inanmak, inandığını yaşamak ve özellikle tebliğ yapmak yani düşüncelerini özgürce açıklayabilmek, yaşamsal bir önem taşır. Hatta İslam terminolojisinde, “Cihat”; konuşan ile dinleyen arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik bir teşebbüstür. Zorla inandırmak için değil, dinleyene önce anlama sonra özgürce kabul ya da reddetme imkânı vermek için. Nitekim özgürce “inkâr etmek” de, en az özgürce “iman etmek” kadar önemlidir. Allah; insanları, sadece inkâr ettikleri için asla helak etmemiştir. Bu inkârlarıyla suç işlemedikleri sürece…</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Yoksa senin Rabb’in, halkı (birbirlerine karşı) dürüst davrandıkları sürece, bir toplumu (sırf) (çarpık inançları) yüzünden asla helak etmez.” (Hud, 11 / 117)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Ancak inananlar susarsa, kıyamet kopar. Düşünce özgürlüğünün bittiği an, kıyamet vaktidir. “Kıyamet, asla müminler üzerine kopmaz.” anlayışı da bu gerçeği ifade eder. Başka bir deyişle; düşünce ve ifade özgürlüğü, dünyada yaşamın devam etmesi için zaruridir. Bunun tamamen engellenmesi, dünyanın sonunu getirecektir. İnsanlar; hayatlarının, inananların doğruyu söylemeye devam etmesine borçlu olduklarını bilmelidirler. Onlar, sustuğu ya da susturulduğu an; yaşam, anlamını yitirip Allah’ın yaratmaya devam etmesi için haklı bir gerekçe kalmaz. Küstahça böbürlenenlerin elinde dünya cehenneme döner. Ve her şeyin sonu gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin bu engelleme Hz. Nuh’a yapılmıştı;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“… Ve o(na çeşitli eziyetler yapılarak tebliğden) menedildi.” (Kamer, 54 / 9)</em></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hz. Lut’a yapılan da aynı şeydi;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Biz seni, el âlemin işine karışmaktan menetmemiş miydik?” dediler.(Hicr, 15 / 70)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Musa’ya da;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Musa:) ‘Ve eğer bana inanmıyorsanız, (hiç olmazsa) yolumdan çekilin!’ (dedi.)” (Duhan, 44 / 21)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Daha önce yaşamış toplumlar, kendi içlerinde inananları susturdukları için helak olmuşlardır. Özellikle peygamberleri, konuşturmadıkları için. Yani zulme karşı çıkıp doğruları söyleyen kimse, kalmadığı için. Bugün bu helakler, ölüm ve doğal afetlerle kısmen tekrarlansa bile topyekûn insanlığın yok olmasına sadece zemin hazırlıyor. Üstelik bu afetlerin neredeyse tamamı, bizzat insanın kendisinin yol açtığı sebeplere dayanıyor. Bütünüyle kıyametin kopması ve genel bir cezanın gerçekleşmesi için, ya dünyada doğruları söyleyen hiçbir müminin kalmamış olması ya da inananların zorla susturulması gerekiyor. Şimdi, gerçeğin ve gerçeği özgürce ifade etmenin ne kadar önemli olduğunu anlıyor musunuz?..</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>“Rabb’im, Allah’tır.” Dediği İçin, Bir Adam Öldürülebilir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kendilerini otorite yerine koyanlar, neye, nasıl ve ne kadar inanacağımızı, bizim adımıza kararlaştırırlar. Onların bilgisi altında olduğu sürece, sizin neye ve nasıl taptığınız, hiç önemli değildir. Din, bu gibilerin elinde, sadece kullanılabilirlik açısından bir değer taşır ve uyuşturucu gibidir. Dinin doğru anlaşılması ve insanların gerçeğe ulaşması gibi bir dertleri yoktur. Halktan çaldıkları, kendi yaşam standartlarında, bir değişme ya da gerileme olmadığı sürece, kimin ne kadar ve neye inandığını önemsemezler. Tolstoy’un “Diriliş” adlı eserinde anlattığı gibi, onlar için din; böcek, kurtçuk ve solucan gibidir ve sadece tavuklar sevdiği için katlanılabilir bir şeydir. Çünkü tavuk gibi gördükleri halklara, ihtiyaçları vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Adı ne olursa olsun bu sistemler, tehlike gördükleri her şeye, sınırlama getirirler. Çerçevesi onlar tarafından belirlenen ve kurdukları düzenin bekasına uyarlanmış bir özgürlük alanı, oluştururlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Firavun şöyle dedi): ‘Ben size izin vermeden ona inandınız ha?’…” (Taha, 20 / 71)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hâlbuki özgürlük sahası, ontolojik bir alandır. Yani kişi, doğuştan bu haklara sahip olmalıdır. İnsanı tarih sahnesine çıkaran şey, var oluşsal güvenlik ve özgürlük arayışıdır. Özgürlük ve güvenlik yoksa insan da yoktur. İnsan taklidi yapanlar ise, her yerde bulunur. Her dönüşümün ve ilerlemenin temelinde, zihnî faaliyetler yatar. Özgürlük bunun için gereklidir. Özgürlüğe engel olmak ya da sınır koymak beşer eliyle yapılabilecek bir şey olmamalıdır. Allah’ın kulları için belirlediği özgürlük alanı, başkasına zarar vermediği sürece, insanların kazanabileceği en geniş çerçevedir. Tarih de buna şahittir. Zira bin dört yüz sene önce müşrik Mekke’de, bugün en az Newyork’ta olduğunuz kadar özgürdünüz. Belki daha da fazla. Müşrik Mekke’de her türden inancın tezahürü görülür ve kimse kimseye karışmazdı. Örneğin “Hanif” denilen tek Tanrı anlayışının sahiplerine de dokunulmazdı. Mekke’de sorun, vahyin, sosyal hayata müdahalesi ile başlamıştı. İnandığı şeyleri sosyal hayatında görmenin doğallığı bir tarafa, bugün müslümanlar, Amerika’da kanun koyucunun hangi alanına müdahale ettiler de Ortadoğu kan gölüne dönüyor, Guantamola’da işkenceler sürüyor ya da işgallerin biri bitip diğeri başlıyor. Üstelik “Asrı Saadet Medinesi”ndeki özgürlüğünüzü, bugün dünyanın hiçbir yeriyle mukayese edemezsiniz. Aklı başında herkes için; 11 Eylül saldırılarının ardından müslümanlara yapılan baskılar, Batı’nın özgürlük anlayışının ne kadar sanal ve sahte olduğunu göstermeye yetiyor olmalıdır. Sizi kendi menfaatleri açısından “tehlikeli” saydıkları an, onlar için hiçbir hakkınız söz konusu değildir. Zira taassup, onların göbek adıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Geçmiş vahyin izleyicilerinden bazısı (birbirlerine) şöyle der: ‘(Muhammed&#8217;e) inananlara günün başında vahyedilene inandığınızı söyleyin, daha sonra geleni ise inkâr edin ki (inançlarından) belki geri dönerler; ama sizin inancınıza uymayan hiç kimseye (gerçekten) inanmayın…’ ” (Âl-i İmran 3 / 72, 73)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Özgürlüklerin insan eline terk edildiği zamanlar, çoğu kez mahrumiyet ve mahkûmiyetlerle sonuçlanmıştır. Allah’ı bile göz ardı edebileceğiniz bir saçmalama özgürlüğünüz vardır ama ihtirasların egemenliğini sorgulandığınızda onlar, insanda kişilikten eser bırakmazlar. Kendi bacağına kurşun sıkmak, hangi yiğidin harcıdır. Baskı ve işkence altında insanlığınızı kaybetme korkusu, size öyle bir fatura çıkarır ki onlara üye, mürit ve mensup olmanın zorluğunu, Allah’a kul olmanın kolaylığına değişmezsiniz. Zamanla bundan zevk almayı bile öğretirler size. Önceleri mahkûmiyet, basit bir alışkanlıkken, ardından insanın yapı taşları hâline gelip hayata bakışınızı belirleyen ilkelere dönüşüverir. Arkaya bakınca, kendinizi tanıyamazsınız. Sonrasında işin belki de en sıkıcı tarafı, birbiriyle çekişen pek çok “Tanrıcık” önünde, bir onun bir bunun dediklerini yapmaktan ibaret kalır. Nede olsa artık Tanrılarınızın izni ve şerefiyle varsınızdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Baskıcı ve despot sistemlerin yaptıkları hep aynı şeylerdir. Örneğin kendileri gibi düşünüp inanmayanları;</p>
<p style="text-align: justify;">Rahatsız etmek ve dışlamak:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>“…’Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur.’ dediler.” (Yasin, 36 / 18)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Ya sev ya terk et anlayışı ile kovmak;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ama hakkı inkâr eden toplumlar, elçilerine şöyle dediler: ‘Ya bizim yolumuza (dinimize) dönersiniz, ya da kesinlikle sizi ülkemizden sürüp çıkarırız.’…” (İbrahim, 14 / 13)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bölerek “öteki”leri oluşturmak;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“O ülkede; Firavun, kendini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını; kastlara, sınıflara ayırmıştı…” (Kasas, 28 / 4)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Tehdit etmek;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kavminden, hakkı inkâra şartlanmış olan elebaşları, (Şuayb’ın yandaşlarına:) ‘Doğrusu, eğer Şuayb’a uyarsanız, bilin ki kaybedenlerden olacaksınız!’ dediler…” (A’raf, 7 / 90)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Zorbalık yapmak;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ve ( siz başkalarının hukukuna) el uzattığınız zaman, hiçbir sınır tanımadan, hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?” (Şuara, 26 / 130)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bölücü ilan ederek öldürmeye yeltenmek;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Firavun, dedi ki: ‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabb’ini yardıma çağırsın! Çünkü ben; onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.’ ” (Mü’min, 40 / 26)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hatta Allah adına bile şiddet üretmek;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Allah adına yemin ederek aralarında antlaşıp ‘Ona ve ailesine geceleyin baskın yapalım ve onların hepsini öldürelim…’ ” dediler. (Neml, 27 / 49)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Verdiklerini sürekli başa kakmak;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Fakat Musa, mesajını Firavun&#8217;a tebliğ edince, Firavun:) ‘Biz; seni, çocukken yanımızda yetiştirmemiş miydik? Ve sen, ömrünün pek çok yılını bizim aramızda geçirmemiş miydin? Ama sonunda yapacağını yaptın ve nankör biri olduğunu gösterdin!’ dedi.” (Şuara, 26 / 18, 19)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Firavun’un, şu başa kakmasına bir bakın;</p>
<p style="text-align: justify;">Elimizde büyüdün, yemeğimizi yedin. Hastanelerimizden faydalandın, yollarımızdan geçtin, sularımızdan içtin. Polisimiz, askerimiz seni korudu. Bütün devlet imkânlarını önüne açtık. Buna rağmen baş kaldırıp isyan ediyorsun ha! Tek kelimeyle sen nankörsün.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Musa’nın cevabı, enteresandır;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ve o başıma kaktığın iyiliğe gelince, bu İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?” (Şuara, 26 / 22)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Sen bu zulümleri yapmasaydın, ben annemin kucağında nazlı nazlı büyüyecektim. Verdiğini söylediğin imkânlar karşısında köleleştirdiğin bu millet, sana her yerde gerekli ihtişamı sağlamadı mı? Hiçbir şeyi babanın hayrına yapmadın. Ben ne zaman bu ülkeyi bölmeye çalıştım? Bu âlemin hepsi nasıl ve neden senin oluyor? Sen, bizim Rabb’imiz değilsin. Özgürlük alanlarımızı, sen belirleyemezsin. Biz, senin saltanatını değil, adalet istiyoruz. Şimdi doğruyu söylediğimiz ve hakkımızı aradığımız için mi nankör oluyoruz?”</p>
<p style="text-align: justify;">Mekke müşrikleri de halkı tahrik ve provoke ederek aynı şeyi söylüyorlardı;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İçlerinden önde gelen eşraf takımı, derhâl harekete geçip; ‘Hâlâ mı duruyorsunuz, kalkın yürüyüp gösteri yapın ve ilahlarınıza sahip çıkın! Sizden beklenen şey, şüphesiz budur.’ dediler.” (Sad, 38 / 6)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Onlara, “Vatandaşlık görevi, size böyle bir sorumluluk yüklüyor.” denilerek sahte Tanrılarının gölgesinde oluşturdukları ideolojilerini sahiplenmeleri ve korumaları istenmişti. Hâlbuki ekmeği, aslanın ağzına koyup insanların hayatını zorlaştıranlar bunlardı. Ayrıca zalimlerin yönetiminde, onlara ait olmanın var olmaya eş değer tutulduğu bir ortamda, yedirdikleri yemeğin hakkını istemek de buydu. Onların iktidarı için, gerektiğinde ölmek adına…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu katil ruhlu insanlara sorulması gereken en önemli sorulardan bir kaçı şöyledir;</p>
<p style="text-align: justify;">İnandığını söyleyen bu insanlar size ne yaptı?</p>
<p style="text-align: justify;">Borç mu istediler?</p>
<p style="text-align: justify;">Mallarınıza mı dadandılar?</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl bir yük altında kaldınız da canınız yanıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“O anda, inancını (o güne kadar) gizlemiş olan Firavun ailesinden bir mümin (şöyle) haykırdı: ’Rabb’im Allah&#8217;tır dediği için adam mı öldüreceksiniz?..’ ” (Mü’min, 40 / 28)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Benzer bir olay Mekke’de gerçekleşmişti;</p>
<p style="text-align: justify;">“…Resulullah (sav) çıkageldi. Çekirge sürüsü gibi başına üşüştüler ve çevresini kuşattılar. ‘Şöyle şöyle diyen, Tanrılarımızı ve dinimizi eleştiren sen misin?’ dediler. Resulullah (sav) de: ‘Evet, onları söyleyen benim.’ cevabını verdi. O zaman, bir adam, gömleğinin yakasından tuttu. Ebu Bekir, ağlayarak onun üzerine dikildi ve: ‘Rabb’im Allah diyen bir adamı, öldürecek misiniz?’ dedi. Bu söz üzerine, oradan ayrılıp gittiler…” (İbn İshak, Akabe Yay, 1991, s. 292)</p>
<p style="text-align: justify;">İnancın, insan onuruna yaptığı katkıyı inkâr edenler, zor zamanda haysiyeti kimlerin yerden kaldırdığını hiç hatırlamıyorlar. Bu ülkeyi kurtarmak adına kimlerin savaştığını unutuyorlar. Zor zamanda namusu, onuru ve bu toprakları kimin savunduğunu göz ardı ediyorlar. Öleceğini bile bile insanı siperden çıkartıp düşmana saldırtan saik, hangi modern kültürün parçası olabilir? Hangi gazino ya da tavernadan hangi caddenin çocuklarından böyle yiğitler yetişmiştir?</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, inandığını söyleyen insanların verdikleri akıl almaz tavizlere rağmen, onlara karşı bir türlü yumuşamayan çevrelerin, ön yargılı ve bağnaz tutumlarının altında ne yatıyor olabilir? Allah’a inanmanın ve bu inancın gereğini yapmak istemenin suç olduğunu kim söyleyebilir? Dininizi değiştirmedikçe, onları memnun edemiyorsunuz. Asla razı olmayıp küçümsemekten ve alay etmekten geri durmuyorlar. Kaba ve mütecavizler. Oldukça günaha dadanmış ve saldırganlar. Nitekim içten içe suçlu olduklarını bildiklerinden olsa gerek neredeyse münferit her olayı ve çıkan her gürültüyü kendi aleyhlerine değerlendiriyorlar. Israrla onlar gibi düşünmenizi istiyorlar. Anlaşılan bunlar, tarihteki benzer yoldaşlarından daha hayırlı değiller. Çünkü benzer tavırlar takınıyorlar. Ülkeyi “alan”lara bölüp inancınızı hangi alanda ne kadar yaşayabileceğinize onlar karar veriyorlar. “Sonra daha fazlasını isterler.” diyerek özgürlüklere kota koyabiliyorlar. Nitekim bir hakkı tartışma konusu yapmaları, beraberinde o hakkı yok saymaları veya başa kakmaları anlamına gelmiyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bir mümin hakkında; onlar, ne bir yemine saygı gösterirler ne de bir antlaşma şartına ve hukuka. Onlar düşmanlık dolu, saldırgan kişilerin ta kendileridir.” (Tövbe, 9 / 10)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İstemesek de mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Salih insan kendisiyle barışık insan demektir. Düşündüğü ve inandığı gibi yaşamak anlamında. Dolayısıyla salih insan, özgür olmalıdır. Özgür olmadan insanın salih olması mümkün değildir. Kendisiyle barışık olmayan insanlardan, mutlu ve sağlıklı bir toplum da oluşamaz. Özgürlüklerini kısıtlayarak insanları inandıklarıyla yaşadıkları arasında tercih yapmaya zorlayanlar, tek bir gönlün dahi sarsılmasının nelere mal olacağını önemsemez ve düşünmezler. Nitekim bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibiyse, bir insanı üzmek de hepsini üzmek gibidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu üzüntüler bir gün toplanır</p>
<p style="text-align: justify;">Salih amellerle göğe yükselir</p>
<p style="text-align: justify;">Meleklere gözyaşı olur da</p>
<p style="text-align: justify;">Rahmeti ve gazabı coşturursa</p>
<p style="text-align: justify;">Belki dünyaya özgürlük getirir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu özgürlükleri engelleyici tavırların sahiplerinin, Hz. Şuayb’ın cevabı karşısında ne hale düştüklerini görmek gerekiyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Şuayb’ın kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb! Andolsun, ya kesinlikle bizim dinimize dönersiniz ya da mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkarırız.’ Şuayb; <strong>‘İstemesek de mi?’ </strong>” dedi.” (A’raf, 7 / 88)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Şuayb’ın cevabı tam yerindedir;</p>
<p style="text-align: justify;">İstemesek de mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Zorla mı ve siz zorba mısınız?</p>
<p style="text-align: justify;">Atalarınızın peşinden gitmek,</p>
<p style="text-align: justify;">Sizin ilahlarınızı kabullenmek,</p>
<p style="text-align: justify;">Çağdaş diye önümüze koyduğunuz ilkelere katılmak,</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları uyutmak için oluşturduğunuz dinlere inanmak,</p>
<p style="text-align: justify;">Halkı soymak ve sömürmek için yaptığınız işlere katlanmak,</p>
<p style="text-align: justify;">İdeolojilerinizi hiç sorgulamadan tasdik etmek zorunda mıyız?</p>
<p style="text-align: justify;">İstemesek de mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Ek: Özgürlüğü çalınanlar adına aşağıda bir suç duyurusu örneği verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Suç Duyurusu:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Yeryüzü halkına,</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları üzen, eziyet eden, işkenceyle zulmeden ve kendine kul köle edinen Firavun, Haman, Belam, Nemrut ve Ebu Leheb gibilerini, zihninizde derhâl mahkûm ederek bir tarih şuuru oluşturmanız…</p>
<p style="text-align: justify;">Ve hâlen arzularını ilah edinerek özgürlüklerimizi sınırlama hakkını kendilerinde görenlerle onlara kuyruk olanların, insanlara çektirdiği sıkıntıların farkına varmanız, servetlerini tekelleştirerek bir güç gösterisine dönüştürenleri görmeniz, halkı soyan ve zevkleri peşinde maymuna dönüşenleri tanıyıp onlardan sakınmanız ricasıyla…</p>
<p style="text-align: justify;">Gereğini arz ederim.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Konu içinde geçen ayetlerin tefsirine yönelik kurgular, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamak adına yapılan bize ait beşeri yorumlar olarak görülmelidir. Her şeyin en iyisini Allah bilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/135/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Put</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/132</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/132#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:40:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=132</guid>
		<description><![CDATA[—prematüre kutsalın gayrı meşru çocuğu— Bir Şeye Dokunmak Kutsal, sözlükte; saygı uyandıran, yolunda can vermeye değer olan, bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış ya da Tanrısal olan vb. anlamlara geliyor. Halk nezdinde bunların hepsinin bir karşılığı bulunduğu gibi değer atfedilen her şeye de ayrıca kutsal vasfı verilebiliyor. Konuşma veya yazı dilinde edebiyatın bir unsuru [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—prematüre kutsalın gayrı meşru çocuğu—</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir Şeye Dokunmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kutsal, sözlükte; saygı uyandıran, yolunda can vermeye değer olan, bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, Tanrı’ya adanmış ya da Tanrısal olan vb. anlamlara geliyor. Halk nezdinde bunların hepsinin bir karşılığı bulunduğu gibi değer atfedilen her şeye de ayrıca kutsal vasfı verilebiliyor. Konuşma veya yazı dilinde edebiyatın bir unsuru olarak ona pek çok anlam yükleniyor. Bu yazı içinde bizi ilgilendiren karşılığı ise daha çok arka planında bir mantık yattığını düşündüren “dokunulmaz”, “sorgulanamaz”, “ve “masum” anlamına gelen ıstılahî tarafı. Çünkü bu yönüyle “put”a dönüşebilen karşılıkları bulunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-132"></span>Bir şeyin Tanrısal olmasının yolu, Tanrı’nın gücünü parçalayıp dağıtmakla başlar. Bu dağıtım, “Tanrı gibi” hareket edebilen bir sürü “Tanrıcık” oluşturur. Kimi devletini kimi şeyhini kimi gözünde büyüttüğü bir objeyi Tanrı ile ilişkilendirerek anlamlandırır. Böylece bu şey, her neyse; sorgulanamaz, dokunulamaz veya uğrunda bir ömür feda etmeye değer bir anlam kazanır. Tanrı ile ilişkilendirme sonucu ortaya çıkan bu değer atfı, bir şeyi önemli kılmak adına tamamen kötü sayılamazsa da içinde kişisel ön kabulleri ve sübjektif yorumları barındırdığından suistimallere oldukça açıktır. Bunun önüne geçmek için “Kutsal olan sadece Allah’tır.” denilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dokunulmazlık ve sorgulanamazlık önemli bir ayrıcalıktır. Beşere sıfat olması tehlikelidir. Tarihte ve bugün hemen her şeye dokunarak ve sorgulayarak yaklaşmak daha güvenli bir yoldur. Bunu bize Kur’an ve peygamberimiz öğretmiştir. Kur’an’da anlayarak/bilerek iman etmenin önemi ve gereği özenle vurgulanmaktadır: <strong><em>“İçimizde, (Allah&#8217;a) teslimiyet gösterenler de hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler; işte onlar, doğru yolu aramışlardır.”</em></strong> (72/14) Teslim olmak isteyen, sorgulayarak ve araştırarak doğru olanı arayıp bulmalıdır. Aksi takdirde, hak yoldan sapanlardan yani, zalimlerden olur. İnsanın içinde bulunduğu durumun vahametini anlaması da ancak bu şekilde mümkündür. Başkalarını doğru olana çağırmanın ilk aşaması yanlış olanı açık seçik ortaya koymaktır. Sorgulamadan bunu yapamazsınız. Ayrıca hemen her konuda basiretle hareket etmek esastır (12/108). “Basiret üzere olmak” demek; “Bilerek, akla uygun, bilinç ve duyarlıkla donanmış bir kavrayışla, bir delile dayanarak, insanların idraklerine hitab ederek, inandırıcı kanıtlar göstererek, düşünmeksizin ve taklit yolu ile değil, sorgulayarak…” anlamlarına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların Allah’ın yanı sıra kutsal saydıkları sorgulanamaz şeyler, çoğu zaman bir değer atfedilmenin de ötesine geçer. Eğer Tanrı formuna sokulmadılarsa yarı Tanrı şekillerde en iyimser yaklaşımla Allah’a yaklaşmak için vesile edinilirler (39/3). Bu anlamda; bir sorunu çözmek, bir derde çare bulmak veya hayatın merkezine oturtulmak gibi bir içerik kazandırılan kutsal, hemen puta dönüşür. Bu dönüşüm; önceleri, insan nezdinde soyut bir telakkiyken elle tutulabilecek somut bir objenin cazibesine evrilerek çözüm üretme aceleciliğiyle ortaya çıkar. Sonra bir ömür aldanma ve aldatmanın konusu olagelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemdeki putları kırdığını bilirsiniz. O, bu fiilî eyleminin öncesinde ve sonrasında özellikle kendi toplumunun bir takım heykel ve sembollere yüklediği anlamları eleştirmiştir. Bu sorgulama neticesinde kırılan putlardan ziyade sarsılan o toplumun ideolojisi olmuştur. Putların yenisini yapmak mümkün olduğu hâlde onları asıl kızdıran şey kendi zihinlerinde tutarlılığını yitirerek tartışma konusu haline gelen kabulleri/itikatlarıdır. İşte “Bunu İlâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?..” (21/62) demelerinin ya da heykel kırma eylemi karşılığında onu ateşe atmak gibi oldukça ağır bir cezayı öngörmelerinin altında bu öfke yatar. Normal şartlarda bir putu balyozla kıramazsınız. Kırsanız bile yeniden veya yenisini yaparlar. Bir putu kırmanın tek yolu onu sorgulamaktır. Eleştirerek putu ancak sarsarsınız. Eğer sorgulama, beraberinde Hz. İbrahim’in ki gibi ahlakî bir duruş da barındırıyorsa putu yere yatırmanız işten bile değildir. Bu durumda sarsılan ve yere yatan aslında onun arkasındaki önyargı ve kabullerdir. Zira gerçek bir imanla desteklenen sağlam bir ahlakî yapının gücü karşısında uzun süre hiçbir şey duramaz ve dayanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi aşağıdaki şu ayetlere dikkat edin;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hani, o babasına ve kavmine; ‘Nelere kulluk ediyorsunuz?’ diye sormuştu. Onlar da: ‘Putlara kulluk ediyoruz ve her zaman, kendini onlara adamış kimseler olarak kalacağız!’ diye karşılık verdiler. (İbrahim:) ‘Peki, yalvarıp yakardığınız zaman sizi işittiklerine yahut size fayda ya da zarar verebildiklerine (gerçekten inanıyor musunuz)?’ dedi. ‘Ama’ diye çıkıştılar, ‘Biz atalarımızı da bunu yapıyor gördük!’ (İbrahim:) ‘Peki (bu) taptığınız şeylere (başınızı kaldırıp da) hiç bakmadınız mı, sizler ve sizden önceki atalarınız? İmdi, (bana gelince, ben biliyorum ki,) şüphesiz (bu düzmece tanrılar) benim düşmanlarımdır (ve benim için) âlemlerin Rabb’inden başka (İlah yoktur); beni yaratan da, bana doğru yolu gösteren de odur ve beni yediren de, içiren de odur ve hasta olduğum zaman beni iyileştiren ve beni öldürecek olan ve sonra yeniden diriltecek olan (hep) odur. Ve hesap günü&#8217;nde hatalarımı bağışlamasını umduğum kimse de odur. Ey Rabb’im! Bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna) hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat ve gerçeği benden sonrakilere ulaştırabilme gücü ver bana ve beni o nimetlerle dolu bahçenin varislerinden biri yap! Ve babamı bağışla; çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlar arasında. Ve o herkesin kaldırılacağı gün beni utandırma.’ dedi.”</em> (Şuara, 26/70–87)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ayetlerde, Hz. İbrahim’in Rabb’ini tanımlarken kurduğu cümlelere dikkat ederseniz tersinden muhataplarının kendi putlarına yükledikleri anlamları bulabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Âlemlerin Rabb’i;</p>
<p style="text-align: justify;">Yaratan,</p>
<p style="text-align: justify;">Doğru yolu gösteren,</p>
<p style="text-align: justify;">Yediren ve içiren,</p>
<p style="text-align: justify;">Hastalıkları iyileştiren,</p>
<p style="text-align: justify;">Öldüren ve sonra yeniden diriltecek olan,</p>
<p style="text-align: justify;">Ve hesap gününde hataları bağışlaması umulan odur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuların hepsi, insanlar için hayati bir önem taşır ve bir takım sembollerle Allah dışında bir şeylere yakıştırılması haksızlıktır. Demek bu cahil halk; doğru yolu bulmak, rızkını temin etmek, hastalıklarını iyileştirmek, ölüm korkusundan kaçmak ve umduklarına kavuşmak için bu putlara bazı anlamlar yüklemektedir. Kaynağı beşerî olan bir düşüncenin bütün bu talepleri karşılaması nasıl beklenebilir? Hangi ideoloji insana bu kadar geniş bir çerçevede cevap verebilmiştir? Sonuçta insanlar, bu taleplerini karşıladıklarını düşündükleri şeyler önünde boyun eğmek zorunda kalmayacaklar mı?</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların bu taleplerini karşılamak adına yöneldikleri şeyler, mistik bir kurgu içinde kutsanmadan ilgi çekemeyecekleri için olağanüstü şekillere sokulur. Hiç değilse yenilmez kahramanlar, alçak düşmanlar ve cesaret öyküleriyle dolu masallar kurgulanır. Çoğu zaman bu kurgunun içeriğine mitolojilerden ya da dinden de eklemeler yapılır. Bu çaba sadece türbe, yatır, kabir, fal, nazar, büyü hikâyeleriyle oluşturulmaz. Anıt, heykel, uzay, burç, astroloji, enerji gibi çağdaş formları da vardır. Amaç bunlar üstünden hayata veya hayatta olanlara dair mesajlar üreterek insanları güdülemek ve mevcut yapıyı korumaya yönelik kazanımlar elde edilmesine imkân vermektir. Dinin böylesine çıkar ilişkilerine alet olmasını önlemek için şüphesiz doğru anlaşılması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sâmiri Çabası</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Put oluştururken dinden yardım almaya “Sâmiri çabası” demek yerinde olur. Kur’an anlatımında Sâmiri, Hz. Musa’nın yokluğunda oluşturduğu puta anlam ve içerik kazandırırken “Elçi’nin İzi” nden almış/çalmıştır. Şöyle ki;</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Sâmiri): ‘Ben, onların görmediklerini gördüm. Elçi’nin eseri (izi)nden bir avuç aldım da attım; nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi.’ dedi. &#8220;</em> (Taha, 20/96)</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ben onların görmediklerini gördüm&#8230;”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Herkesin tapınma ihtiyacı var.</p>
<p style="text-align: justify;">Gizemli şeyler de merak uyandırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha iyi ve daha çok yaşama arzusu kimde yok ki?</p>
<p style="text-align: justify;">İstediği anlamı yükleyebileceği bir sembol kimin işine gelmez?</p>
<p style="text-align: justify;">Dokunabileceğin somut bir Tanrı figürünün kandıran cazibesi ve</p>
<p style="text-align: justify;">Yaptırımları olmayan eğlencelik bir dinle tatmin olmak da cabası.</p>
<p style="text-align: justify;">Baktım sorumluluğu üstlerinden atacak bir kutsal ikon işlerine gelecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Boğa kültünün tarihlerinde ısrarla tapınmalarına konu olduğunu da bildiğimden,</p>
<p style="text-align: justify;">Mısır’dan çaldıkları ziynetlerden katıp karıştırıp bir buzağı yapmaya karar verdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Zaten Musa’nın yüklü bir dinî yaptırımla geleceğinden korkup sızlanıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Elçinin eserinden bir avuç aldım da attım…”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Musa’dan öğrendiğim bir sürü şey vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hiçbir insan kulluk etmeden duramazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’in vasıflarından bir kısmını çalıp</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece onlara ait olacak bir din oluşturdum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun içinden de sorumluluğun baskısını atıp</p>
<p style="text-align: justify;">Arzuların İlah olduğu bir kutsal alan peydahladım.</p>
<p style="text-align: justify;">Milletin altınlarını toplayarak yaptığım altın buzağı heykeli,</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında insanların ihtiraslarının şekle bürünmüş somut haliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendine tapınmanın daha uygun ve kolay bir yolunu bulamadım.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Nefsim bana böyle (yapmayı) hoş gösterdi…”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Herkes bir tiyatro oynamıyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Din de insanların elinde,</p>
<p style="text-align: justify;">Bir avunma aracı olabiliyorken,</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlu olmak adına,</p>
<p style="text-align: justify;">Aldanmanın kime ne zararı var?</p>
<p style="text-align: justify;">Ne olmuş sanki!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sefer senaryoyu ben yazdım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sâmiri; insanların ihtiraslarını tapınma ihtiyaçlarıyla birleştirmişti. Yaptığı düzmece şey, İlah’ın vasıflarından bir kısmını, oluşturduğu sembole eklemlemekten ibaretti. Dahası, onların beklentilerinden oluşturduğu bu sembole elçinin öğretilerinden aldığı bilgi ve değerlerden bir kısmını yükleyerek onu meşru bir zemine çekmiş yani ona din aşısı yaparak kutsamıştı. Hesap sormayan, soramayan bir Tanrı ile onları rahatlatmıştı. Onlara göre imtihanı ve sorumluluğu olmayan bir alandı bu. Hâlbuki bu satın aldıkları puta karşı ödedikleri bedel çok ağırdı. Kaybettikleri şey kişilikleriydi. Bir istek, İlahlaşma iddiasına soyunduğu zaman kendi gibi pek çok İlah ile savaşmak zorunda kalır. Adalet ve eşitlik mumla aranır hale gelir. Yükselen ve alçalan benlikler oluşur. Tanrı olmak kolay mı? Kişinin put yontarken yaptığı inşanın yapı taşları, kendinin ya da başkalarının şahsiyetinden çaldıklarıdır. Nitekim “Tanrı” fikri, gücünü kendinden almadığı zaman vampire dönüşür. Bilindiği gibi sahte Tanrılar, insanlardan beslenir ve onlara ağır bedeller ödetir. İnsanların kanını emer, bitirir. Dünyada ki hükmetme yarışlarının ne kadar kanlı sonuçlandığını söylemeye bilmem gerek var mı?</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, yaşadığı hayatın risklerinin farkına vardığı an, tehlike saydığı şeylerden kendisini koruyacak surlar inşa etmeye başlar. Hayatın olası risklerinin oluşturacağı tehlikelere karşı kendine tutunacak dallar arar. Bazıları daha ileri giderek bu surlara kendi bayrağını diker. Kendi yazdığı senaryoda kendini kahraman ilan eder. Kendi için yaptığı bu kalenin bütün taşlarını kendi emeği ile imal edemez. Başkalarının taşlarından çalmaya başlar.(4/78, 33/26, 59/2) Bu gayretini neredeyse ölünceye kadar devam ettirir. İnsanın kendi arzu ve isteklerini gerçekleştirmeyi umduğu sahada edindiği sembolleri puta çevirmesi ya da bu uygun zemini kaybettiğinde alan değiştirmesi an meselesidir. Beklentilerin oluşmadığı zamanlarda bu yer değiştirmeye “Putunu yemek” denilebilir. Sadece bu açgözlülüğü bile insanın ne kadar kaygan bir zeminde hareket ettiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Put, sadece menfaati simgeler. İnsanların ortak beklentilerinden yola çıkar. Beklentileri, odak noktası haline getirir. Her sahaya ve topluma ait özel biçimleri vardır. Umut aşılar. Fakat ulaşılmazdır. Çünkü ulaşıldığı anda gizemini kaybeder. Kur’an bu putlaştırılan obje ya da düşünce biçimlerinin insanların sorunlarına cevap verip çözüm üretememelerini onların sahte oluşlarıyla ilişkilendirir (7/194, 35/14, 18/52).</p>
<p style="text-align: justify;">Kişinin yetiştiği muhitten tutun aile içinde ve dışında aldığı eğitime kadar pek çok şeyin insan zihnini oluşturduğu ve yönlendirdiği bilinir. Sahip olduğu dünya görüşü bu çevrelerden aldıklarıyla şekillenir. Bu şekillendirme ve yönlendirmelerle beraber insanın objektif kalmasının ve sağlıklı sonuçlara varmasının güçlüğünü fark edersiniz. Buna rağmen kaynağı beşerî olan bir düşüncenin herkes için her zaman geçerli olduğu varsayımı, kutsallaştırmanın ilk adımı sayılır. Bu anlamda bütün ideoloji sahipleri de mümindir. Zira bir şeylere inanma ihtiyacı fıtrîdir.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk olarak bir şeyin put olması için önce ulaşılmaz olması gerekir. İdeolojiler bu anlamda sürekli vaat eden ama ulaşılmaz, ulaşılamaz olarak kalırlar. Birileri tarafından verilecek bir hak görüntüsündedirler. Hiçbir yerde doğru dürüst uygulama alanı bulamazlar. Hep aşama aşama varılacak bir sonuç, bir amaç olarak kalırlar. Bu ulaşılmaz halleriyle toteme dönüşürler. İnsanların daha iyi yaşama taleplerini emer ve özgürlükleri pervasızca tüketirler. İkinci olarak, dokunulmazdırlar. Eleştirilmelerine müsaade etmezler. İde iken erk olurlar. Zamanla derinlemesine bir kapsam kazanarak ikonlaşırlar. Asla tartışamayacağınız ilkelerle beslenir ve evrensel olma iddiasına sarılırlar. Sınırlar çizerler. Belli bir çizginin üstüne çıkmak için sizden itaat ve iman beklerler. Dışına çıkamayacağınız alanlar belirleyerek kendilerine özel kapsamlar oluştururlar. Normal şartlarda, insanların ortak beklenti ve menfaatlerinin bir yaşam ya da yönetim biçimine dönüşmesi yanlış değildir. Yanlış olan asla ulaşılamayacak bir hedef uğrunda sorgulanamaz ilkeler edinerek bir ömür tüketmek halidir. Bugün için insanların ulaştığı seviyede, edindikleri ideolojilerin bu dünyanın zulüm ve yokluk altında inleyen insanlarına faydalı olmasını beklerken çıkar çevrelerinin ve put yapıcılarının elinde bir oyuncağa dönüştüğünü görmek üzücüdür. Nitekim hiçbir kavram kendi kendine konuşamaz. Dolayısıyla bu kavramları oluşturup, isimlendiren ve ona içerik, anlam ve amaç kazandıran yine insanlardır (7/71, 12/40, 53/23).</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kim Sorgulanır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hangi din anlayışı; yetim, yoksul ve ezilen insanları göz ardı edip emperyalistlerin ekmeğine yağ sürecek hurafe ve batıl inançların kaynağı olma yolunda afyona dönüşmeyi kabullenebilir? Bu anlamda; türbe, anıt, kabir veya diğer sosyal ve siyasal semboller üzerinden hayatın somut problemlerine nasıl çözümler üretilebilir? Ekonomik ve sosyal hayatın sıkıntıları karşısında reel açılımlarla sorunlarına çözüm bulamayan insanların; doğru dürüst yaşamak, geçinmek ve düşünmek gibi haklı taleplerini çözmeye çalışmak yerine tarihe gömülmüş ya da ölmüş kişileri, görüşlerini veya ideolojileri halkın gündemine taşıma çabaları sağlıklı olabilir mi? Eğer bunlara sembolik anlamda bir fikri yaşatma çabası olarak bakılacaksa daha vahim sonuçlar beklenmelidir. Nitekim tarihin bir bölümünde kendi indî şartları içinde gerçekleşmiş düşünce ve olayları –doğru olsalar bile- ilkeleştirip bugüne ait sorgulanamaz gerçekler olarak ortaya koymak ve bunları evrensel saymak tehlikelidir. Aradaki zaman farkından dolayı bu yaklaşım tarzları içinde ister istemez mukayeseler ve yorumlar barındıracaktır. Ve belki de zaman ve şartlarla kayıtlı bu özel tespitler, herkes için kabul edilmesi gereken dayatmalara dönüşecektir. Üstelik dayatma olduğu anlaşılmasın diye tartışılmasına ve sorgulanmasına müsaade edilmeden mistik anlamlarla süslenebilecektir. Bilindiği gibi bir şeyi mitolojiye çeviren şey basit ve kurgulanmış olaylar üstüne metafizik anlamlar yüklemektir. Allah için öngörülen bütün taleplerin sadece insanların yararına olduğu düşünülürse Allah’a rağmen oluşturulan bu efsanelerin neredeyse tamamının birilerinin çıkarlarına hizmet etme şüphesi her zaman vardır. Bu şüpheden dolayı put için, “İnsanın ihtiraslarının arkasında gizlendiği yine kendi tarafından kutsanmış örtüdür.” tanımı uygun düşmektedir. Unutulmamalıdır ki put üreten sistemler, Allah’tan rol çalar ve onunla kandırmayı da deneyebilirler (31/33, 35/5). Saltanatların veya iktidarların güdümüne girmiş ve kitabına uydurulmuş bir “din” den kimseye hayır gelmez. Söz konusu şey “Hükmetme” olduğunda “Allah” diyene bile şüpheyle yaklaşılması gerekirken kaynağı “beşerî” olan bir iddia hayli hayli sorgulanmalıdır. Tarih bu tezlerin altından bir çapanoğlu çıktığına çok defa şahittir. Herkes için adalet, eşitlik ve özgürlük getirmeyen her düşünce ne adına ve kim için olursa olsun reddedilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca putların gölgesinde oluşan sanal gündemlerin meşguliyeti oldukça zaman alır ve sizi reel dünyadan öylesine uzaklaştırır ki gerçeğin ne ve hangisi olduğuyla uğraşmaktan başka bir şeye bakmaya mecaliniz kalmaz. İnsanlar aç ve açıkta iken onlara ilke ve ideoloji dayatmanın ya da cin ve büyü hikâyeleriyle oyalamanın onları kandırmak ve uyutmaktan başka ne anlamı olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">İslam düşüncesinde, dokunulmaz ve sorgulanamaz olan sadece Allah’tır. Sadece o “la yusel” sayılmalıdır. Kutsal, bir şeyi önemli kılmak ise onun dışında her şey ona yakınlığı nispetinde değer kazanır. Allah, her şeyi yerli yerinde ve amacına uygun bir şekilde yaratmıştır. Birden fazla İlah anlayışı, bu düzenin bozulmasının en önemli sebeplerinden biri sayılmıştır. Dolayısıyla insanın gerek dış gerekse iç dünyasındaki düzen ve disiplini sağlamak için tek İlah kabul etmesi konusunda ısrar edilmiştir.  Kaosa gelince, Allah’ın yaptığı hiçbir şeyden “suç” ya da “kusur” sayılabilecek bir şey hâsıl olamayacağına vurgu yapılarak olup biten olaylarda sorumluluğun insanda olduğu açıkça dile getirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.”</em> (Enbiya, 21/23)<em></em></p>
<p style="text-align: justify;"> “O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?”</em> (67/3)</p>
<p style="text-align: justify;">“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü;</p>
<p style="text-align: justify;"><em> “…Hiç kimse Allah kadar güvene layık olamaz.”</em> (4/132)</p>
<p style="text-align: justify;">“O, yaptığından dolayı sorgulanamaz…”</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü;</p>
<p style="text-align: justify;"><em> “Dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir…”</em> (28/68)</p>
<p style="text-align: justify;">Sorgulanamaz;  herhalde buna gücünüzün yetmeyeceğinin de farkındasınız. Sorgulanamaz; çünkü eksik bir şey bırakmadan üstüne düşen her şeyi zaten yapıyor. Sorgulanamaz; zaten her şeyi belli bir ölçü, düzen ve denge içinde amacına uygun şekilde yaratıyor. Sorgulanamaz; zira başınıza gelen bütün musibetler kendi ellerinizle yaptıklarınızdan kaynaklanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, samimi ve dürüst davrandığı sürece ileri sürdüğü şikâyet ya da mazeretlerin tamamının aslında Rabb’iyle bir ilişkisi olmadığının farkındadır (75/14, 15). Çünkü O; rızık verenlerin (62/11), yardım edenlerin (3/150) ve hükmedenlerin (10/109) en iyisidir. Adalet ve merhametini sizin için sonuna kadar kullanır. Zihninizdeki mükemmelliğin tam karşılığı odur. Bu durumda onun sorgulanması ve sonuçta suçlanması düşüncedeki bütün saf iyilik ve güzellikleri sarsacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Masum Değiliz Hiç Birimiz</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Herhangi bir şey, beşeri ya da dünyevî vasfını yitirmeden kutsallaşamaz. Dokunulmazlık ve masumiyet yani günah ve hatalardan uzak kalmak kimsenin harcı değildir. Söz konusu peygamberler (a.s.) olduğunda da durum böyledir. Kur’an, elçiler de dâhil olmak üzere pek çok insanın yaptığı hatalı ya da yanlış şeyler için uyarı ve öğütlerle doludur. Ancak peygamberlerin Allah tarafından seçilmeden önceki hayatlarının, olabildiğince düzgün olduğu düşünülmektedir. Nitekim dürüst ve güvenilir yapıları, onların seçilmelerinde de rol oynamış olmalıdır. Risâlet sonrası peygamberler, vahyin eğitiminden geçmiş olmaları ve edindikleri yüksek ahlaklarıyla büyük günahları/suçları zaten işlemezler. Tamamen iyi niyetlidirler ve kasıtlı olarak kötü bir şey yapmış olabilecekleri düşünülemez. İşledikleri muhtemel hatalar, engellenmez ama bizzat İlahî irade (vahiy) tarafından düzeltilir. Çünkü örnek konumundadırlar. Bu örneklikleri hasebiyle İslam uleması da haklı olarak onlara toz kondurmamıştır. Onlara duyulan saygıdan dolayı yaptıkları hatalara “günah” yerine “zelle” demeyi tercih etmişlerdir. Saygıya layık olan budur. Ama bu yaklaşım dahi onları masum yapmaz ve beşeri yönlerini ortadan kaldırmaz. Uygun olan da budur. Bir şeyin kutsallaştığı oranda uzaklaştığı unutulmamalıdır. Resulleri insanüstü kılmak onları örnek almayı önleyecektir. Zira onları beşer vasfından soyutlayacak her teşebbüs, örnek alınmalarını zorlaştıracak hatta imkânsızlaştıracaktır. Bir saygı ifadesini olağanüstü insan formuna dönüştürmek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Peygamberi öveceğim derken ulaşılmaz kılarak göğe yükseltmek onu hayattan koparmak anlamına gelir. Hâlbuki bize örnek olacak ve önderlik yapacak kişinin yerde yürümesi, çarşı pazar gezmesi ve bizim gibi yaşaması gerekir (25/7). Örneğin hakikati inkâr etmekte ısrar edenlerin, peygamberlerin yanında bir melekle dolaşması ya da bizzat kendilerinin “Melek” olmaları gerektiği hususundaki iddialarının arkasında “hileli” bir anlayış vardır (6/9, 11/12, 17/95). Melek bir peygamber istemek laik bir tavırdır. Hayattan kopuk ama kutsal veya örnek alınamayan ama mübarek bir kişi tasavvuru, yarı İlah görüntüsüyle dünyalı olamaz. Dolayısıyla “melek” istemek; “Yaşadığımız dünyaya ait olmayan birinin emir ve tavsiyeleri de bizi bağlamaz.” veya “Bir meleğe nasıl ayak uyduralım!” anlamında gizli bir reddediş içerir. Sorumluluktan kaçmanın yolu budur. Bu bir tuzaktır. Bu yüzden bütün peygamberlere ait ortak bir cümle hep kurula gelmiştir; “Ben de sizin gibi bir insanım.” (41/6). Nitekim bütün ömürleri insanları sorumluluğa davet etmekle geçen peygamberlerin kendilerini kutsayıp bu yaklaşımın dışında tutmuş olmaları düşünülemez (3/64, 79). Ayrıca Kur’an’da, peygamberlere dahi hesap sorulacağından bahsedilmesi kayda değerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak hesaba çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka hesaba çekeceğiz.”</em> (A’raf, 7/6).</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında peygamberlerin cennete gireceği “neredeyse” bellidir. Buna rağmen ayetteki “hesap sormak” tan kasıt, bu yolda birilerinin -özellikle yöneticilerin- kendilerini bu hesap verme anlayışı dışında tutmalarını önlemek için olmalıdır. Dolayısıyla kendisinden hesap sorulamayacak hiç kimse yoktur. İslam’ın diğer sistemlerden ayrıldığı önemli noktalardan biri, toplumda en üstteki ile en alttaki kişinin hukuk karşısında eşit olduğu anlayışının uygulamada bizzat karşılığının bulunmasıdır. Bu uygulama, bütün bireylere sorumluluk yükler. Özellikle yöneticiler, halka karşı sorumludurlar. Tarihte “masumiyet” anlayışındaki aşırılıklar yüzünden pek çok yönetici ya da lider, bu düşünceyi kendisine zırh yaparak sorumluklarını askıya alabilmiştir. Çünkü nihayetinde peygamberlere yakıştırılan bu vasıf zaman içerisinde onlara da yapışıp kalmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim olursa olsun şahısların kutsallaştırılarak kurtarıcı rolüne sokulması ve insanın bu vehmettiği sorgulanamazlıklardan kendisine pay veya nasip çıkarması makul değildir. Ayrıca Peygamberimizin, kızıyla ( Buhari; Vasiye, 11), Hz. İbrahim’in, babasıyla (60/4), Hz. Lut’un da hanımıyla (66/10) ilişkilerindeki “…Seni kurtaramam…” ya da “Allah’tan sana gelecek şeye engel olamam.” yaklaşımı dikkate alınırsa insanın sorumluluklarını başkasına yükleyerek hiçbir gayret göstermeden hesaptan kurtulmayı düşünmesi de doğru olmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Arkadaşlarının ara sıra “Bu bir vahiy mi yoksa kendi görüşün mü ya Rasûlullah?” diye sormalarına bakılırsa son derece nezaket taşıyan bu yaklaşım, onların İlahî olanla beşerî olan ayrımına dikkat ettiklerini gösterir. Eğer “Hayır, kendi görüşüm.” cevabını alırlarsa, gerekli gördüklerinde; “Müsaade ederseniz ben de görüşümü söyleyebilir miyim?” şeklinde konuya katılmak istemeleri takdire şayandır. Bu tarz, onların neye karşı çıkabileceklerini ve nerede söz sahibi olduklarını bildiklerine işaret eder. Hatta iniş sebepleri söz konusu edildiğinde bazı ayetlerin; arkadaşlarının peygamberimize yaptıkları itirazlar karşısında onları haklı çıkaracak şekilde gelmesi de bunu teyit eder. Onlar; Allah konuştuğunda susmayı, peygamber konuştuğunda ise kendi düşünce ve yorumlarıyla katkıda bulunmayı seçmişlerdir. Kutsal olanla olmayanı ayırt etmek tam anlamıyla budur. Nitekim peygamberimizin, arkadaşlarının sözüne böylesine değer ve önem veren tavrını da örnek almak gerekir. Yeryüzünde yönetici olduğu halde böyle davranabilen çok az kişi vardır. Ayrıca gerçek görüş alış verişi (istişare) de budur. Yoksa sadece danışmak ve sonunda kendi bildiğini okumak değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Peygamberimizin arkadaşları için de aynı durum söz konusudur. Gösterdikleri liyakat ve fedakârlıklar açısından hepsi saygıdeğer insanlardır. Onların gayreti; İslam’ın anlaşılmasına, yaşanmasına ve yayılmasına katkı sağladığı için rahmetle anılmaları gerekir. Yine İslam dininin bize kadar ulaşması onların vesilesiyle olmuştur. Onlar, hak-batıl mücadelesinin öncüleri olarak tarihe geçmişlerdir (9/100). Her türlü iyilik ve hayırda öne geçemeye çalışarak topluma örnek olmuşlardır (23/61). “…Allah onlardan razı olmuş; onlar da ondan razı olmuşlardır…” (9/100, 58/22) ayetlerinde sözü edilenler yine onlardır. Peygamberimizle beraber mücadele etmiş, eziyet çekmiş, hicret etmiş ve ona yardım etmiş olmaları bütün müslümanlar nezdinde onları saygın kılmış ve cennetlik olduklarının düşünülmesine neden olmuştur. Doğrusu da budur. Hatta bir kısmına “Aşere-i Mübeşşire” yani “Müjdelenen On Kişi” yani bu anlamda bazıları için “Cennetle Müjdelenenler” denilmesinin altında bu sebep yatar. Bu, “Onlara bakın cennetin yolunu bulursunuz.” anlamında toplum açısından peygamberimizin uyguladığı bir eğitim yöntemi olarak anlaşılmalıdır. Buradaki amaç, halk içinde örnek alınabilecek bireylerin sayısını arttırarak insanların doğru yolu bulmalarını kolaylaştırmaktır. Nitekim çeşitli vesilelerle bir arkadaşını göstererek “Cennetlik birini görmek isteyen ona baksın.” şeklindeki yaklaşımları, insanları onlar gibi iyi davranışlar geliştirmeye teşvik etmek içindir. Nitekim Kur’an öğretisinde; insanın kendisini ya da bir başkasını, hesap vermeden daha dünyadayken cennete girme garantisinde görmesi (recâ) doğru bulunmamıştır. Ayrıca benzer bir yaklaşım içinde “Nasıl olsa affedileceğiz.” (7/169) diyerek cenneti parselleyen ehl-i kitap taraftarları da kınanmıştır. Sonuçta biz bütün sahabeleri sever, hayırla ve rahmetle anarız. Tabiî ki onları örnek almak imkânı açısından kutsamadan ve insan olduklarını unutmadan…</p>
<p style="text-align: justify;">Peygamberimizin sakalı ve hırkası için de aynı tutarlı yaklaşımı sergilemek gerekir. Onları kutsamak ve çevresinde tavaf ederek bir sorunu çözmek ya da Allah’a yaklaşmak için vesile kılmaya çalışmak yanlıştır. Peygamberimize ait olan şeyler, bize onu hatırlatır. Zemzem’in Hz. İbrahim’i, hanımını, İsmail’i ve onların mücadelelerini hatırlatması gibi. Onları bize hatırlatan her şey, değerlidir. Bu değerin büyüklüğünü ifade etmek açısından peygamberlere ait olduğu düşünülen eşyalara “Kutsal Emanetler” denilmiştir. Bu sadece bir saygı ve hatırlama ifadesi olarak kalmalıdır. Aksi halde bir eşyanın kutsanmasının bireyi o eşyadan medet umar hale getirmesi söz konusu olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada Ehl-i Kitab’ın “Kutsa ve gönder.” tavrıyla bir şeyi erişilmez ve olağanüstü yaparak ondan uzaklaşmak istemelerini hatırlanmalıdır. Kitap ehlinin, bütünüyle kutsal edinmeye dayalı ve sayısız aziz üretmiş bir yaklaşımın sahipleri olarak, dünyadan bu kadar kopuk bir tasavvur benimsemeleri düşündürücü değil mi? Dikkat edilirse put edinme gayreti sadece din dışı alanlarda değil bizzat dinin içinde hortlatılan bir olgu olarak bütünüyle cehaletin eseridir (7/138). Tabiat boşluk kabul etmez. İnsanın zihni de öyle. Doğrunun girmediği yere yanlış yerleşir. İnkârla nitelenebilecek sahte davranışlar, sonuçta sahibini esir alan batıl inanışlara kapı aralar. Şu ayette anlatıldığı gibi; “Zira hakikati reddetmeleri yüzünden bunların kalplerini (altın) buzağı sevgisi kaplamıştır.” (2/93). Ve bu sevginin âhirette herhangi bir karşılığı olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Puta Tapmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Allah dışında veya yanı sıra bir şeyin dokunulmaz ya da sorgulanamaz olması onu putlaştırır. Put, sahte İlah görüntüsü demektir. Doğaüstü etkileri olduğuna inanılan güçler gibi. Özellikle Kur’an’ın indiği dönemde “Put” anlayışının taşa-toprağa tapma olarak anlaşılması, farkında olmadan nüzul ortamını fazlasıyla ilkel kılmaktadır. Mekke cahiliye devri yeterince iyi tahlil edilseydi, putlara taptığı söylenen insanların aslında sanıldığı kadar ilkel olmadığı bilinirdi. Nitekim Kur’an’ın indiği ortamın onun içeriğini anlamayı vacip kıldığı düşünülürse en azından bu seviyeye uygun bir kültürel ortam var saymamız gerekecektir. Bazılarının dediği gibi Mekke müşriklerinin hemen her birinin kendilerine özel kitap ya da sahifeler indirilmesini istemeleri, bilinenin aksine o ortamdaki okuma yazma oranının çokluğuna işaret eder (17/93, 74/52). Üstelik söz konusu ilkelliğin görüntüsü konumundaki putçuluk, zannedildiği gibi sadece bir taşa tapma eylemi de değildir. Her put, arkasında gizemli ya da yarı açık bir düşünce taşır. Bu düşünce, saf anlamıyla bazen bir ideolojiyi içerebileceği gibi süslenmiş ilkeler altında bir menfaat beklentisini de barındırabilir (53/27–29). Hatta bu sembolün oluşmasına kaynaklık eden saikler irdelendiğinde; ekonomik, sosyal ya da siyasi bir arka planla karşılaşırsınız. Günümüzde de bu arka plana sahip pek çok putlaştırılmış şey bulabilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Risâletin başladığı ilk yıllarda Kâbe’de bulunan üç yüz altmış küsur putun her biri aslında bir kabilenin sembolüydü. Mekke site devleti, her kabilenin kendi putunu Kâbe’de temsil etmesine izin vererek kendi çapında bir  “Birleşmiş Milletler” oluşturmuştu. Bu temsil, orada düzenlenen panayır türü etkinliklerle ticari ve siyasi olarak Kureyş’in liderliğini pekiştiriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">O günlerde amcasının peygamberimize söylemeye çalıştığı şey şuydu;</p>
<p style="text-align: justify;">“Yeğenim, gel anlaşalım. Her millet kendi Tanrısına tazim için buralara kadar geliyor. Panayırlar ve pazarlar oluşuyor. Tapınıyor ve alışveriş yapıp gidiyorlar. Biz de para ve itibar kazanıyoruz. Üstelik bu sayede ortak kültürel bir mirasın sahibi olarak hem atalarımızla aramızda bir bağ kurabiliyor hem de toplumsal birlik ve bütünlüğümüzü sağlıyoruz. Sen şimdi bu put dediğin şeyleri kırıp kaldırmamızı ve İbrahim’in dininin tek Tanrı anlayışına geri dönmemizi mi istiyorsun? Dediğin gibi yapsak nereden gelir elde edeceğiz? Karnımızı nasıl doyuracağız? Halkımızı bir arada nasıl tutacağız? Kâbe bu tapınmalara kaynaklık etmez ve buraya kimse gelmezse itibarımızı nasıl koruyacağız? Aç ve açıkta kalmaz mıyız? Bu durumda kim bizi doyurur ve kim bizi korur?”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yaklaşımın ardından şu sure indirilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kureyş&#8217;e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için onlar, kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kılan şu evin Rabb’ine kulluk etsinler.” </em>(Kureyş Suresi)<em></em></p>
<p style="text-align: justify;">Cevap anında geldi;</p>
<p style="text-align: justify;">Yani</p>
<p style="text-align: justify;">Korkmayın.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben doyuracağım ve ben koruyacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse sadece Kâbe’nin Rabb’ine kulluk edin.</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman içerisinde Kâbe’nin Rabb’i, sözünü tuttu. Oraya gerekli ihtimamı gösterdi ve itibarını yükseltti. Ancak ne yazık ki sonradan Kâbe, inandığını söyleyen insanlar elinde esas fonksiyonlarını yine kaybetti. Hac, inananlar için ortak bir platform olmaktan çıkıp tekrar bir sülalenin itibarına ve servetine hizmet eder oldu. Kureyş gitti. Suud geldi. Belki taştan putlar kalktı ama yerine başka semboller geçti. Hala aç kalmaktan korkuyorlar ve hala güvenlik sorunları var.  Bu yüzden emperyalist güçlerle kol kola geziyor ve bir türlü İbrahim’in dinine geri dönmüyor, dönemiyorlar. Haccı ve hacısı çok milletlerin bu kadar haksızlıklarla hemhâl ortamların bireyleri olması bunu göstermiyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Put;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan zihninin ürettiği totem,</p>
<p style="text-align: justify;">Sahte ya da sanal İlah görüntüsü,</p>
<p style="text-align: justify;">Beklenti ve tutkuların altında yattığı örtü,</p>
<p style="text-align: justify;">Aldatmak kastıyla şahsi çıkarların arkasında gizlendiği kutsallaştırılmış şey,</p>
<p style="text-align: justify;">Arkasına sığınılarak kendi taleplerini meşrulaştırma çabasına hizmet eden sembol demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir duygu ya da düşünceyi puta çeviren şey onu kutsamaktır. Kutsamak, onu dokunulmaz ve sorgulanamaz kılarak her şekilde size emretmesine imkân tanımaktır. Buradaki emretmek; basit alışkanlıklar, disiplin ve düzen sağlama anlamında değildir. Bilakis; dünya görüşü, hayat algısı ve otorite edinmek türünden bütün davranışlara kaynaklık edip yönlendiren bir güç ya da güçler telakkisidir. Hatta bu otorite, güvenlik ve özgürlük alanlarını belirleyen bir kabul/iman zemininde hareket eder. Örneğin herkes gibi bir şeyleri seversiniz. Ama hiçbirini Allah yerine koyamazsınız. Ayrıca bir sevgiyi Allah’a rağmen başlatamazsınız. Allah gibi sevemezsiniz (2/165). Sevginin başka bir objeye yönelerek emretmeye başlamasıyla insanın özgürlük alanları daralır. Hayat algınızda bir objenin sevgisi size emrediyor ve arkasından neyi nasıl yapacağınızı ya da yapmayacağınızı söylemeye başlıyorsa orada “şirk” var demektir. İnsanın bütün varlığını uğruna adamasına bakılırsa sevginin tutunduğu objenin değeri epey büyük gibi gözükmektedir. İşte Hz İbrahim’in uyarısı, tam bu noktadadır: &#8220;Siz Allah&#8217;ı bırakıp putlara taptınız. Tek sebep, bu dünyada kendinize (ve atalarınıza) karşı duyduğunuz sevgiye esir olmanızdı…” (29/25). Söylenen şey şudur: Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir muhabbet (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz ve bunları aranızdaki ilişkinin ve bağın ortak noktası saydınız. Hâlbuki insanların sahip oldukları hiçbir özellik Allah’ a iman kadar birleştirici ve tatminkâr değildir. Hiçbir şey onun yerini tutamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Korku da böyledir. Emretmemelidir. İnsan, doğal olarak bir sürü şeyden korkabilir. Ancak o korku, hayatın merkezine oturup diğer bütün ilişkileri belirleyen emredici bir güç haline gelirse şirke konu olur. Şirk, ortaklık demektir. Ortak kılarak güç edinme gayreti, aslında bir hedeften sapmadır (36/74, 75). Bu anlamda, yaratma da emretme de Allah’a aittir. Emreden sevgi ve korku ondan başkasına yönelmemelidir. Bir güç gösterisine dönüşüp hayatın merkezine oturarak emretmemelidir. Reel olarak sevgiyi ya da korkuyu abartarak kutsamak -edebî bir anlatımın konusu olmanın dışında- insanın özgürlük alanlarını yok ederek onu “kukla”ya çevirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün ibadet örnekleri, insanı kukla olmaktan kurtarmayı hedefler. Örneğin; Hac ibadeti esnasında yapılan “tavaf”, her şeyi dışarıda bırakıp yalnızca Allah’ın merkeze alınması ve böylece insanı büyüleyen şeylerden onu özgürleştirmek için yapılır. Bu eylemle sembolik olarak anlatılmak istenen şey, tam olarak budur. İnsanın hayatının merkezine koyması gereken şey “Allah” düşüncesidir. Emreden sevgi ona aittir. Yani, herhangi bir şeyin sevgisi tercih sebeplerinizi ortadan kaldırmamalıdır. Seçim yapmak, insan iradesinin en ayrıcalıklı tarafıdır. Dahası insanı insan yapan şey budur. İnsanın tercihlerinin yok edildiği alanlar, onun için “esaret” anlamı taşır. Özgürlüğünü yok eder ve başkalarının önünde küçük düşürür. Bu yüzden bir şeyi “Allah gibi sevmek” yasaklanmıştır (2/165). Kâbe yerine parayı, makamı ya da sevilen herhangi bir şeyi hayatının merkezine alıp onun etrafında dönmek doğru değildir. İnsanın hayatın merkezine aldığı şeyler, çevresinde dolap beygiri olacağı bir sömürüye ya da çıkar ilişkilerine dönüşmemelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şahsi isteklerine, vahyedilmiş ahlakî ölçülerin üstünde bir yer veren insanlar, put edinerek kendilerini kaçınılmaz olarak yok oluşa götürecek bir hayat tarzı benimsemiş; boş, anlamsız ve değersiz bir yaşam şekli seçmiş olurlar (7/139). Üstelik semboller konuşamadığı için onları konuşturan birilerinin çizdiği çerçeveyi, kendi kaderleri sanarak aldanırlar. Kur’an, vahyi görmezden gelerek insanın peşinden koşup hayatının merkezine koyduğu şeylerin, onun açlığını asla gidermeyeceğini söyler (7/194). Kişinin Rabb’ine yönelmesi dışında tam olarak tatmin olamayacağından bahseder (13/28). Öyleki her türlü kutsamanın altından beşerin pespaye arzularının çıktığına dem vurarak insanın kendini kandırmamasını ister. Nitekim “konuşamayan”  ve  “karşılık veremeyen” ölü ideolojilerin ikonları yerine her an yaratmaya devam eden gerçek İlah’a yönelmelerini önerir (21/63).</p>
<p style="text-align: justify;">Yeryüzünde açan her çiçek, Rabb’in hala bu dünyadan ümit var olduğunu gösterir. Puta tapan bir toplumda yaşıyorsanız her güneş doğduğunda bunu düşünmeniz size iyi gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/132/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taklit</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/130</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/130#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:37:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[—Takip güvenli değildir— Bir darb-ı meselde yaklaşık olarak şöyle anlatılır; “Bir zamanlar ormanın en güzel yürüyen kuşu ‘saksağan’ mış. Bir gün leyleği görmüş. İncecik bacaklarıyla çıtı-pıtı yürüyüşünü çok beğenmiş. Onun gibi olmak istemiş. Başka bir gün, serçeyi görmüş, zıp zıp zıplıyor. Çok hoşuna gitmiş ve onun peşine takılıp onu taklit etmiş. O gün bu gündür [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—Takip güvenli değildir—</p>
<p style="text-align: justify;">Bir darb-ı meselde yaklaşık olarak şöyle anlatılır;</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir zamanlar ormanın en güzel yürüyen kuşu ‘saksağan’ mış. Bir gün leyleği görmüş. İncecik bacaklarıyla çıtı-pıtı yürüyüşünü çok beğenmiş. Onun gibi olmak istemiş. Başka bir gün, serçeyi görmüş, zıp zıp zıplıyor. Çok hoşuna gitmiş ve onun peşine takılıp onu taklit etmiş. O gün bu gündür saksağanın artık kendisi gibi yürüyemez olduğu söylenir.”</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-130"></span><strong>Kamuoyu Oluşturma</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Taklidin, insanın acizliğini gizleyen bir kalkan olduğunun anlaşılmasının üstünden epey zaman geçti. Şimdi tembellik rolünü üstlenmiş ve güvenlik şemsiyesi altında gizlenmiş gibi duruyor. Ayakları üstünde durabilen ve kendi olabilmiş bir benliğin oluşması önündeki en büyük engellerden biri hâlâ. Belki de ikiyüzlü insan, hataları ve sorunları bir başkası olarak yaşayınca bilinçaltında güya asıl kendisini saklayıp her an temiz bir başlangıç yapabilme ümidini taze tutmayı deniyor. Bu arada Allah’ın emrettiğiyle atasından öğrendiklerini örtüştürme gayretine bakılırsa eylemlerini meşru kılmak adına dinden kopya çekmeyi de ihmal etmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah&#8217;a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”</em> (7/28)</p>
<p style="text-align: justify;">Taklit, gelişmenin önündeki en büyük engellerden biri olarak öylesine kuvvetli bir aidiyet hissi kazandırır ki taklit edilen şey etrafında oluşturulan hayat algısı ve kutsallar insanın varlık sebebi haline gelebilir. Nitekim menfaat duygusuyla çok az şey baş edebilir. Zira insan, battığı yerden çıkabilecek ve taklit etmeyip karşı koyabilecek olsaydı kendisine verilen nimetlere had konulmayacaktı. Kur’an’da, insanların servet sahiplerini ve görüşlerini taklit etmekteki ısrarlı tutumun ne kadar etkili olduğu şöyle dile getirilir;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Eğer, bütün insanların dinsizliğe imrenecek bir tek ümmet haline gelme mahzuru olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine kurulacakları koltukları hep gümüşten yapardık. Onları altına, mücevhere boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metaından ibarettir. Âhiret ise Rabbinin nezdinde Allah’a karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.”</em> (43/33–35)</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, tehlikeden kaçmak için elinden geleni yapar. Güvenlik onun en önemli konusudur. Firavun’un bürokratlarına; “Ne dersiniz?” diye sorarken veya Belkıs’ın meclisine; “Size sormadan bir şey yapmıyorum.” diye danışırken yaptığı şey bu güvenlik endişesidir. Liderler, kendi düzenlerini korumak için otoritelerini paylaşmayı ya da aynı arpalıktan beslenen şımarık zenginlerin sayısını arttırmayı denerler. Böylece hem savunma alanlarını genişletmiş hem de muhataplarını ürkütmüş olacaklarını sanırlar. Rahat etmeleri için halka önerdikleri tek şey taklittir. Seçilmişleri ve aydınlanmışları izlemek ve onlar gibi davranmak. Ancak bu şekilde güvende olabileceklerine inandırmak. Birbirine baka baka kararan bu üzüm taneleri zenginlerin sofrasında bir nimet ve çiftliklerinde birlikte hareket eden bir “sürü” oluştururlar. Bunun bugünkü adı “kamuoyu”dur. Bu açıdan Kur’an’da anlatılanlara bakılırsa ilk kamuyu oluşturma çabalarından birini zulmüyle meşhur Firavun başlatmıştır. Musa ile buluşurken meydanda halkın toplanmasını isteyen odur. O, Musa’nın yenilmesi ve halkın onu linç etmesi ümidini son ana kadar saklı tutmuştur. Musa’yı ülkenin topraklarında gözü olduğu iddiasıyla bölücü ilan ederek halkı galeyana getirmek ve ona karşı kamuoyu oluşturmak istemiş ve sokaklara davetçiler çıkarmıştır. Tarihte bir “münadi” ile başlayan bu türden kamuoyu duyuruları şimdilerde medya ile yapılmaktadır. Medyanın gündem oluşturan yönüyle insanları nasıl etkilediğini bilmeyen yoktur. Kamuoyu oluşturma hedefinin nerede ve nelere hizmet edeceğinin planı böylece yapılır. Bu yöntem tutar ya da tutmaz ama oldukça işlevsel ve tarihte de çokça örneği görülmüş bir metottur.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan iradesinin bilinçli seçimlerine verdiği değerden olsa gerek Kur’an’da yöneten yönetilen ilişkileri açısından “ ‘Bizi güt.’, demeyin.” diye önerilmesinin sebebi insanın bu sürü olma hevesini kırmak içindir (2/104). Ayrıca Kur’an’da kâfirlerin, “Yürüyün.” diye başlayan ve sisteme sahip çıkmaya çağıran tahrik ve dolduruşuna gelmelerini önlemek için halkı koyun sürüsü olmaktan çıkarıp bireyi inşa etmeye çalışan yüzlerce ayet bulabilirsiniz (38/6).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu anlamda insanları korkutmanın ya da yönlendirmenin olumsuz sonuçları ve bu hengâmeden doğacak ağır faturaları dikkate aldığı için Kur’an’da haberlerin test edilmeden gelişigüzel yayılması doğru bulunmamıştır (49/6). Zira toplumları sarsan ve korkutan haberlerin sorumsuzca ortaya konması ciddi tehlikeler oluşturabilir. Kur’an’da bu türden toplumu olumsuz yönde etkileyebilecek haberlerin yayılmaması konusunda özel bir hassasiyet gösterilmesi istenmiş ve bu haberleri yayanlar azapla tehdit edilmişlerdir (24/19). Bilindiği gibi bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir(4/83).</p>
<p style="text-align: justify;">Mekke şairlerinin, şarap, kadın ve savaş içeriğiyle ünledikleri sokak ve panayırlarda yaptıkları da bir anlamda kamuoyu oluşturma işidir. Toplumda yaşanan başıbozukluğu sanatlarıyla pekiştirmek için her vadide başıboş gezen onlardır. Şiirin hası, büyünün okkalısıdır. Hayat algısını, ekmek parası kazanmaktan kız tavlamaya çevirmenin o gün için daha etkili bir yolu yoktur. Adına kandırılmışlık bile dense bir arada top yekûn savrulmanın tadı veya kurda kuşa karşı sürüye katılmanın güvenliği ve tatmini başka bir şeyde pek bulunmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu çoğunluk oluşturma çağrılarına en iyi cevap veren bu hazır kurşun askerler, lider ve önderler sultasından pay kapıp hayatlarını yaşamaya değer bir amaç etrafında şekillendirmek isteyenlerdir. Bu amacın olası berbat içeriği, kişiye tattırdığı “ bir işe yarama” güdüsü yanında devede kulak kalır. Zaten bu tipler kim galip gelirse o taraftadır (26/40). Öyleki aldanmış bir benliğin takip ve taklit macerasındaki faydacı yönü, zaman zaman ölmüş liderler peşinde dolaşmasını dahi kendine mazur ve makul gösterebilmiştir. (36/75).</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Uydum Kalabalığa</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tek başına; “Hayır, ben öyle düşünmüyorum.” dediğiniz anda başınız belaya girer. Savunduğunuz şeyi delillendirmek gibi bir zorlukla karşılaşır ve olmadık hücumlara göğüs germek zorunda kalırsınız. Hatta duruma göre “hain” muamelesi bile görebilirsiniz. Toplumu karşınıza alırsanız yalnızlaşırsınız. En iyisi “Uydum kalabalığa.” deyip en arkada sıraya girmektir. Herkesin yaptığını yapmak her zaman daha temkinlidir. Böylelikle başınız hiç belaya girmez ve kendinizi güvende hissedersiniz. Hâlbuki bu güvenlik hissi geçicidir ve çoğu zaman insanı yanlış yönlendirip aldatır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“De ki: &#8220;Size bir tek öğüdüm var; ister başkalarıyla birlikte iken ister yalnız, Allah&#8217;ın huzurunda (bulunduğunuzun bilincinde) olun ve sonra kendi kendinize, (bu elçi olarak görevlendirilen) arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşünün! O, yaşayacağınız şiddetli azaba karşı sizi uyarmaktan başka bir şey yapmıyor.&#8221; </em>34/46</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Ey taklit ve takip ediciler;</p>
<p style="text-align: justify;">İster tek başınıza ister bir başkasıyla</p>
<p style="text-align: justify;">Ama her halükarda çıkın içinde bulunduğunuz o gruptan</p>
<p style="text-align: justify;">Birer, ikişer</p>
<p style="text-align: justify;">Kurtulun şu uydum kalabalığa tavrınızdan</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız ya da bir başkasıyla</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçeklerin çok farklı olduğunu göreceksiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın karşısında olduğunuzu düşünebilseniz,</p>
<p style="text-align: justify;">Yalan dolan şeyleri anlayıp hemen fark edeceksiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu Lehep ya da Ebu Cehil öyle istediği ya da</p>
<p style="text-align: justify;">Birilerinin oluşturduğu gündeme angaje olmak için değil</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi düşüncenizle vardığınız sonuçlar öyle çıktığı için bir şey söylemelisiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle iman” konusunda taklit caiz değildir. Kur’an’da verilen örneklerde Peygamberlerin dahi, koruyucu ya da kurtarıcı olamadığı hatırlatılarak insanın sorumluluklarını tek başına üstlenmesi gerektiği hatırlatılır (66/10, 11). Bu bağlamda eşlerini dahi kurtaramayan peygamberler (Hz. Nuh ve Hz. Lut) hatırlanırsa bireyin kendi iman ve eylemini özgürce oluşturması gerektiği yeterince açıktır. Böylece sorululuklarını başkasına devretmesinin imkânsızlığı ortaya çıkar. Hz Peygamber’in kızına (Buhari; Vasiye, 11) ve Hz. İbrahim’in babasına söylediği gibi (60/4).</p>
<p style="text-align: justify;">Topluluk hissi öyle bir cesaret verir ki en korkak ve cahil insanı bile kahraman yapabilir. Aslında gücünü başkalarından alan cehalet tek başına bir hiçtir. Taklit bireyi zayıflatır ve devasa birlikteliklerin zayıf noktalarını çoğaltır. Nitekim bir zincirin kuvveti en zayıf halkası kadardır. Bu açıdan bireyi sağlam yere basmayan toplumların güç gösterileri de kalıcı olamaz. Sorumlulukların sürekli olarak birlikteliklerin ortak paydasında toplanması bireyin payını küçültür. Küçük bir payla büyük işler başarılamaz. Bu yüzden Kur’an’da kişisel sorumluluk öylesine vurguludur ki kimsenin bulunmadığı zor durumlarda bile Allah kendi Resulü’nden tek başına gerçeği duyurmaya devam etmesini ve bunun gereğini yapmasını istemiştir;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.”</em> (4/84)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Etrafta kimse yok!</p>
<p style="text-align: justify;">Biri bir şey yapsa!</p>
<p style="text-align: justify;">Ben mi kurtaracağım?</p>
<p style="text-align: justify;">Neden kimse anlamıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Demeden yoluna devam etmelisin.</p>
<p style="text-align: justify;">Korkma sadece biraz zamana ihtiyacın var.</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’in sana verecek ve sen memnun kalacaksın.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah, otoriter seçkincilerin nüfuzu altında ezilen Mekke halkına “Firavun” un yaptıklarından bir kesit sunarak horlanıp aşağılanan bu kesimlerin hakları konusunda bilinç kazanmalarını istemiştir. Söz dinleyeceğim derken küçülmesinler, istikrar ararken onurlarını kaybetmesinler, kargaşa ve düzensizlikten kurtulalım derken bunalıma girmesinler ve dahi artık aklıselim olmayan ve doğruya ulaştırmayan bir yolla acizliğin mazeretine sığınıp boyun eğmesinler diye.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik. Ama berikiler, Firavun&#8217;un hükmüne boyun eğdiler. Oysa Firavun&#8217;un hükmü hiçbir şekilde sağduyu ürünü değildi (doğruya ve güzele ulaştırmıyordu).”</em> 11/97</p>
<p style="text-align: justify;">Taklit edenler, yeni olan şeylere tepkilidir. Değişimi kolay kolay kabullenemezler. Taklit ettikleri kişi ya da kurumlardan onay beklerler. Yeni olan şeyler konusunda ki telaşları düşmanlığa kadar varabilir (72/19). Bir başkasının peşine takılma veya eteğine tutunma isteği insanın ihtiyacı olmadığı halde onun yakasını bırakmayan sorunsallardan biridir. Hâlbuki sorumluluklarını atarak rahatlamak isteyişinden kaynaklandığını düşündüren bu tavrı insan için onur kırıcıdır. Kur’an bu kolaycı yaklaşımının insanın başını belaya sokacağını söyler. Nitekim bu “taabiyet” ilişkisinin ahirette “sorgulama” konusu haline geleceğini söyleyerek insanın bundan vazgeçmesini ister.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ve ‘Ey Rabbimiz!’ diyecekler, ‘Biz liderlerimize ve ileri gelenlere (büyüklerimize) uyduk, bizi doğru yoldan uzaklaştıranlar onlardır! Ey Rabbimiz! Onlara iki misli azap çektir ve rahmetinden tamamen mahrum bırak!’ &#8220;</em>  33/67, 68</p>
<p style="text-align: justify;">Bir insanın bütün dünya görüşü ve hayat algısını başka bir hemcinsinin peşinden giderek ona dayandırması olacak şey değildir. Hele hele ideolojilere kaynaklık eden yönüyle bir insanın her şeyiyle başka bir insana teslim olması akla zarar bir şeydir. Kur’an’da, öğrenirken örnek almak önerilir ama bilinçsizce taklit etmek asla uygun görülmez. İnsanların sorgulamadan birbirlerinin peşine takılması doğru bulunmaz. Rabb, herkesin Rabb’idir. Allah, insanların sadece ahlakını tartar. İnsanlar, eşittir. Hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Bu yüzden kimse, körü körüne birbirini taklit etmemelidir. Kur’an, bu dünyada sorgulamadan başkalarını körcesine takip edenlerin ahirette de kör olacaklarını bildirir. Hesap vermeyen sadece Allah’tır. O’nun dışında herkes sorgulanabilmeli ve hesap verebilmelidir. Zira Peygamberler dahi yapıp-ettiklerinden sorulacaklardır (7/6). Hesap sorulamayan liderler elinde maymuna dönmek insana yakışmaz. İnsan kimin peşinden ve niçin gittiğini bilmelidir. Ahirette bundan sorguya çekileceğini de unutmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bütün insanları kendi önderleriyle birlikte çağıracağımız günü hatırla… Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”</em> (17/ 71, 72)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Herkesi;</p>
<p style="text-align: justify;">Peşine takıldıkları,</p>
<p style="text-align: justify;">Eteğine yapıştıkları,</p>
<p style="text-align: justify;">Arkasından koştukları,</p>
<p style="text-align: justify;">Bilinçli eğilimleri, şuurlu yönelişleri,</p>
<p style="text-align: justify;">Ve bu uğurda yapıp ettikleriyle yargılayacağız.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim idrakini böyle bir derekeye sokup gözünü kararttıysa,</p>
<p style="text-align: justify;">Hesap vereceği hiçbir konuda kendisine ışık yakmayacağız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda taklit edilmek de bir taleptir ve bizzat müşriklerden gelmiştir. Taklidi kolaylaştıran şey günaha dadanmaktır. Boyun eğmelerin arkasında küçümsemeler vardır (43/54).  Aşağılamanın en kolay yolu muhatabını suçlu (günahkâr) kılmaktır. Günah, benliği parçalar. Parçalanmış benliğin meşru zemin arayışlarından biri de kendi gibileriyle beraber olmaktır. Aslında bu ortak zemin arayışı, içten içe insanın yaptıklarının hatalı olduğunun itirafıdır.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kâfirler, iman edenlere: ‘Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’, derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.” </em>(Ankebut, 29/12)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Günahını çekeyim</p>
<p style="text-align: justify;">Günahı varsa benim</p>
<p style="text-align: justify;">Günahı benim boynuma</p>
<p style="text-align: justify;">Diyerek suçlarına ortak edip</p>
<p style="text-align: justify;">Rahatlamak istediklerini görmüyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı yollarla zengin olup refah ve sosyal aktivitelerin artınca</p>
<p style="text-align: justify;">İnandıklarından vazgeçeceğini ümit etmeleri ne kadar da aşağılayıcı…</p>
<p style="text-align: justify;">Taklit, insanı kendisine yabancılaştırır. Bütün hayat pandomim oynayarak geçemez. Başkalarının kuyruğu olmak insanı geliştirmez. Arkadan giden insan hiçbir zaman öne geçemez. Kendisi olmadığı sürece insanın değeri başkasının takdir ettiği kadar olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Körle Yatan, Şaşı Kalkar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da “Sizi cehenneme sokan nedir?” diye sorulduğunda verilen cevaplardan biri de <em>“Batıla (boş şeylere) dalanlarla birlikte dalardık.” </em>(74/45) olmuştur. İşte, taş gibi yuvarlanmak, sorgulamadan kabullenmek, zevklerinin esiri olmak ve herkesin yaptığını yapmak budur. Toplumsal reflekslerin oluşumunda kültürel değerlerin etkisi göz ardı edilemez. Bunun için en kullanışlı değer “atalar kültü”dür. Geleneğin kutsanarak dokunulmaz kılınmasının altında birilerinin bu refleksleri gerekli gördükleri anda kullanabilme isteğinin yattığı unutulmamalıdır. Kur’an, bir ayette insanların peygambere; <em>“Sen bize tek Allah’a ibadet edelim, atalarımızın ibadet ede geldiklerini bırakalım diye mi geldin?&#8230;”</em> (7/70), dediklerini anlatır. Bu yüzden toplumu bir arada tutan en önemli kültürel saikler aniden toplumun gelişmesi ve ilerlemesinin önündeki en büyük engellere dönüşüverir. <strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ama onlara, ‘Allah&#8217;ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde bazıları: ‘Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!’ diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve doğru yoldan nasip almamış iseler?”</em>  (Bakara, 2/170)</p>
<p style="text-align: justify;">Atalara saygı duymanın, onlara tapınmaya evirilmesi, aslında bir ilizyondur. Doğru olan; siyasi ve ekonomik çıkarları elinde bulunduranların mevcut düzeni koruma çabalarından ibarettir. Nitekim hak-batıl ölçüsünü elinden bırakmadığı yani adaletten sapmadığı ve zulme batmadığı sürece bu saygı ve sevginin bir zararı yoktur. Fakat ne yazık ki tarih küçük de olsalar imtiyazlı konumda olan azınlıkların çoğunluğun refahını bütünüyle gözettiklerine şahit olmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kuşkusuz onlar atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler.”</em> (Saffat, 37/69, 70)</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumu bir arada tutan bazı şeylerin aslı olmasa da sağladığı birlik ve bütünlük duygusu yüzünden katlanılabilir şeyler olduğu düşünülür. Ancak çerçevesi hurafelerle yüklü bir kurgunun kimin ekmeğine yağ sürdüğünü anlama çabası hiçbir zaman iyi sonuçlar vermemiştir. Çünkü toplum hafızasında yer işgal eden geçici ve sahte oluşumların hayatın gerçek yüzünü örten bir yönü her zaman vardır. Bu yüzden Peygamberlerin tarihi anlamda toplumsal kabullerin sömürüye konu olan alanlarına yaptıkları “sorgulayıcı” yaklaşımları çok defa tepki görmüştür. Hemen hepsi geçmişi yok saymak, fitne çıkarmak, toplumun birlikteliğine kastetmek, ataları küçümsemek ya da geleneği altüst etmekle suçlanmışlardır;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Andolsun biz bu Kur&#8217;ân&#8217;da insanlara her çeşit misali getirip anlattık. Onlara bir ayet getirdiğin zaman inkâr edenler: ‘Siz (geleneklerimizi) iptal edenlerden başka bir şey değilsiniz.’ derler.”</em>  (Rum, 30/58)</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar bir arada yaşamanın güvenli olduğunu medeniyet kurdukları ilk yıllardan beri biliyorlar. Hatta güya bu sebeple toplu halde yaşıyorlar. Gitgide ortak paydalarını olabildiğince arttırmanın yollarını aramaya daha çok gayret ediyorlar. Irk, dil ve din gibi müşterek bağlayıcı unsurlara sarılıyorlar. Doğal olan da bu elbette. Bir toplumu bir araya getiren kültürel unsurların kuvveti nispetinde güç kazandığı açık olmasına rağmen suni olarak oluşturulan bu birlikteliklerin güçlü ve haklı olması her zaman söz konusu değildir. Bir ayette; “(Ey Muhammed!) De ki: <em>“Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile…”</em> (5/100) denmiştir. Bireylerinin birbirine kuşkuyla bakarak kriz anlarında birbirlerine yardım etmekten kaçındığı ve herkesin kendini ya da kendi gibilerini kurtarmaya çalıştığı bir toplumun sağlıklı ve güçlü olduğu söylenemez. Normal şartlarda sorun yokken güçlü gibi görünen bu yalancı birliktelikler toplumsal güçlerini sahip oldukları imkânlarla özdeşleştirmişlerdir. Oysa bu seçkinci ve varlıklı tavırları uzun süre birlikte hareket etmelerine fayda sağlayamamıştır. Aksine ortak menfaatlerine kaynaklık eden imkânlar daraldığında onları bir araya getiren bağlar da zayıflamış ve dağılmışlardır (59/14).</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hal böyleyken, ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine ulaştırılsa, hakkı inkâra şartlanmış olan kimseler imana erişenlere: ‘(Bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi daha iyi/daha seçkindir?’ diye sorup dururlar. Oysa biz onlardan önce gelip geçen nice kuşakları helak ettik; öyle ki, onlar dünyevi güç ve dış görünüş olarak berikilerden daha üstündüler!” </em>(Meryem, 19/73, 74)</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların, özgün bir var oluş gerçekleştirebildikleri anlar, dünya tarihinin sıçrama zamanlarına denk gelir. Taklit ederek öğrenmenin çocukluk aşamalarından kurtulamayan nesillerin olgunlaşması için ya tarihten ders almaları ya da kendilerini kemiren hemcinslerinin İlah olma arzularını fark etmeleri gerekir. Nice safi gönüller taklit belasına ömürlerini heba etmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/130/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gayb’a Çilingir Bulunmaz</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/127</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/127#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:35:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[Toplumsal sözleşmeler, insan iradesini sınırlayıcı buyurucu bir güç olabilir mi? Akıl ile arzuların çatışmasını ya da arzuların beklentilerini akla uygun hale getiren aldanmışlığı ne engelleyebilir? Hissettiğim bu sonsuzluk duygusu bana nereden geliyor? İçgüdülerimi kendi haline bırakıp faytona koşsam arınmak endişesine kapılmadan nasıl yaşayabilirim? Bilinç dışından bana saldıran şeylerin doğru tanımlanmasının yolu ve değeri nedir? Arayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Toplumsal sözleşmeler, insan iradesini sınırlayıcı buyurucu bir güç olabilir mi? Akıl ile arzuların çatışmasını ya da arzuların beklentilerini akla uygun hale getiren aldanmışlığı ne engelleyebilir? Hissettiğim bu sonsuzluk duygusu bana nereden geliyor? İçgüdülerimi kendi haline bırakıp faytona koşsam arınmak endişesine kapılmadan nasıl yaşayabilirim? Bilinç dışından bana saldıran şeylerin doğru tanımlanmasının yolu ve değeri nedir? Arayan ve araştıranlar için gerçeğin insanın gördüklerinden daha fazlasını ihtiva ettiğini tarih binlerce kez göstermediyse bu soruların zihne hücumunun nedeni daha ne olabilir ki?</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-127"></span>Benzeri soruların olası cevaplarıyla her şeyi anlamlandırmaya ve zihnimizde tutarlı bir bütün kılmaya çalışıyoruz. Edindiğiniz zemine göre bir taş parçası bazen basit bir kayaya bazen de Allah korkusundan dağdan yuvarlanan bir olguya dönüşüveriyor. Bir sineği İlahî hikmetin gereğine ya da bir depremi ibret almanın gerekçesine çeviren şey bu anlam arayışı değil mi? Görmediğimiz ama adımız gibi bildiğimiz şeyler var. Duygularımızın ve sezgilerimizin feveran ettiği alanlarda dengeli ve tutarlı olmanın yolu nedir? Hayatı bir bütün içinde kavrayamadığı sürece insan için yapıp etmelerinin anlamı kaybolup gider mi? Bir düşünceyi dünya görüşü içinde ideolojilerin konusu yapma ihtiyacı da bu kayıp hissinden kaynaklanıyor olmasın!</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, zihnini kuşatan kavramlarla baş başa kaldığında erişebildiği her şeyi tanımlama gayreti içine giriyor. Buradan “Yaşama ait ilkeler edinmeliyim.” anlayışına ulaşılıyor ve bunu da tutarlı ve dengeli bir bütün içinde kalarak yapması gerekiyor. Kişi hayatı boyunca yakalayabileceği üç beş teori ya da pratikle; aklın hisleri itmediği ve sezginin akılla çelişmediği bir anlam dünyası bulduğunu sandığı her yol üstüne bir anıt dikip kendisi dışındakilerle yarış içine giriyor. Nitekim yüz yıldan fazla varlığını sürdüremeyen ideolojilere rağmen hayatı bütün yönleriyle kavradığı iddiası insanın hala yeterince akıllanmadığını gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Taraf ya da karşı olun sadece zannederek hayatın her yönünü kurgulayamazsınız (4/157, 6/148). Yarım yamalak bilgilerle oluşturacağınız kavramların içini, tam olarak dolduramazsınız (68/47). Özellikle gayb alanı size ne kadar aciz olduğunuzu hissettirir. Evet, somuttan soyuta dimağımızı geliştirir, derinlik kazandırır ve maddenin sınırlarında kalmaktan kurtarır. Ama sonsuz açılımları içinde aradığı adresi bir türlü bulamayan bir şaşkına da çevirebilir. Çerçevesi insan idrakine terkedilmiş tasavvurların nerede hangi egoları besleyeceğini bilemezsiniz. Artık insan, asla bilemeyeceği bu alanda gezinmenin arka planında sadece merakının giderilmesine değil arzu ve isteklerinin Tanrılaşma sevdasına da hizmet ettiğini, üretilen sahte din ve ideolojilerden öğrenmiş olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Müşrik Mekke aristokrasisinde gayb kapısını açtığı kabul edilen büyücü, kâhin ve arraflar, sonsuzlukta çizdikleri resimlerle, oligarşik devletlerinin yüksek menfaatlerine katkı yapıyorlardı. Toplumun geleneksel değerlerine yükledikleri anlamlara gaybtan olduğunu iddia ettikleri sembol ve haberlerle destek veriyorlardı. Mekke seçkinlerinin isteklerini, sosyal ve siyasi anlamda toplumun gündemi haline getirme görevi onlarındı. Bir şeyi olduğundan farklı göstermenin bu mahir kurgucuları, ezilen ve horlanan kesimlerin kaderi üzerine düğüm üstüne düğüm atarak üflüyorlardı. Neticede oluşturdukları piyasa hâsılatının kaymağı Mekke ağalarının cebine girerken işlerin kötü gitmesinin faturasını bildikleri en büyük İlah’a yani Allah’a kesiyorlardı. Hz. Muhammed’in yaptığı ilk işlerden biri bu hâsılatı paylaşma tekliflerini reddederek “tenzih” çerçevesinde bu faturalara yeni ve doğru bir adres bulmak olmuştur. O düğümlere üfleyen ve hemen her şeyi Mekke aristokrasinin çıkarlarına göre kurgulayan büyücülerin şerrinden, bir yandan Allah’a diğer yandan toplumun müşterek çıkarlarına ve ortak aklın çıkarımlarına sığınıyordu. Zulmün diz boyu gezindiği bir sahada, yüksek ahlakıyla ekmeğini bölüşerek büyü bozuyor ve sahte kurgularla sindirilmiş halka, statükonun ürettiği öcülere karşı cesaret aşılamaya çalışıyordu. İşte, Mekke sokaklarında yalınayak gezen siyahî bir Habeşliyi, Ebu Cehil’le eşit kılan düzey, bu çabaların sonunda gerçekleşebilmiştir. Müşrik seçkinciliği kahrettirip belini kıran şey, bir gömlek ve çarıkla yola çıkıp günde bir iki hurma yiyerek şehirlerin anası Mekke’yi fetheden bir çobanın, onurlu yürüyüşüdür. Nasıl olmasın ki? İyilik ve adalet karşısında, küstahlık ve zulmün kazandığı nerede görülmüştür?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gayb’ı Bilmek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İman, bir anlamda “emniyet” demektir. Allah’a güvenmek. Bu güven aynı zamanda imana konu olabilecek bilginin düzeyiyle de ilgilidir. Nitekim bu bilginin zandan uzak kalarak “kesinlik” ifade etmesi gerektiği bilinir. Bu anlamda, şüphe edilemeyecek kesinlikte elimizdeki tek bilgi kaynağının, ancak; Kur’an olduğu söylenebilir. Bir şeyin imana konu olabilmesi için Kur’an’da yer alması gerekir. Kur’an dışında bir kanaat, görüş ya da yorum sahibi olabilirsiniz. Ama iman sahibi olamazsınız. Bu yaklaşım, inanma eğiliminde olan bir insanı korur ve muhafaza eder. Abuk sabuk şeylere inanmak zorunda kalmaktan kurtarır. Hurafe ve batıl şeylere inanmasını önleyerek rahatlatır. Daha da önemlisi; inandıklarıyla yaşadıkları arasında olumlu ve birebir ilişki kurabilir. Böylece iki yüzlülükten ve benlik çatışmalarından kurtulur. Artık anlamsızlığın kara deliklerinden ve ümitsizliğin dalga üstüne dalgayla gelen derin gölgelerinden güvenli bir limana sığınabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gayb, insan idrakinin dışında kalan konulara verilen addır. Geçmiş ve gelecek bilgilerini de içerir. Fakat biz gayb derken genellikle algılarımızın dışında kalan varlık türlerini konu ediniriz. Bunlar hiçbir şart altında insan kavrayışına giremeyecek konulardır. Gayb, imana konu olan yönüyle önemli ve temel konulardan biri olarak karşımıza çıkar. Bu sahanın görülmeyen boşluklarını doldurma çabaları beraberinde kaş yapayım derken göz çıkarılan bir tehlikeyi davet etmektedir. Ayrıca insanların beklentilerini seslendirebileceği yönüyle de spekülasyonlara dönük bir tarafı olduğu çok açıktır. Hâlbuki inançla olan ilişkisi onu dikkatle ele almayı gerektirirken maalesef hemen herkesin konuşabileceği ve konuştuğu bir alan konumundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Neyse ki Kur’an’ın söz konusu ettiği gayba ait her bir objenin inanç sahibine olumlu bir geri dönüşü vardır. Kimse inandığı şeyler uğruna bir kayıp yaşamaz. Bunun tek şartı, meselelerin doğu anlaşılması ve gayb konularının Kur’an’la sınırlı kalmasıdır. Kur’an’da söz konusu edilen gayba ait verilerin doğru anlaşılması hayati bir öneme sahiptir. Bu çerçeveyi aşmadığı sürece bu alanın en azından insan psikolojisinde müspet bir karşılığı vardır. Kur’an’da öncelikle gayb alanına giren konularla ilgili olarak verilen bilgiler özenle seçilmiş ve muhatabın zarar görmeyeceği sınırda tutulmuştur. Nitekim Kur’an’da; gaybı bilmek, öğrenmek ve ona muttali olmak gibi bir amaç da asla gözetilmemiş ve gösterilmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın kendisi de “gayb” dır. Böyle olması insan özgürlüğü açısından gayet olumludur. Kendini göstermemesi, kullarına tanıdığı özgürlük alanının olabildiğince geniş algılanmasına neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah dışında kimse gaybı bilemez. Allah’ın vahiy indirdiği süreçte Resulleriyle girdiği ilişki sadece “emr” iletmeye dayalı donuk ve kuru bir ilişki olmayabilir. Nitekim adına ister ilham ister sezgi isterse öngörü ya da ikram deyin onun inanan kullarıyla sayısız ilişki biçimi geliştirebileceği de bir vakıadır. Ancak sözlü olarak başlayan ve devamında yazıya dökülen “vahiy metinleri”yle ilgili olarak konuştuğumuzda elimizde “Kitap” dışında bir vahiy yoktur. Bizi bağlayan taraf Allah’ın elçileriyle girdiği ve belki de önemli bir kısmı o günün şartlarında onlara yardım etmek maksadına matuf özel diyaloglar değildir. Aslolan işlevsel ve bize örnek teşkil edebilecek konulardır. Bizim için önemli olan şey öncelikle Kur’an’a denk başka bir sözün olamayacağıdır. Nitekim Allah’ın onlarla girdiği bu ilişki biçiminin sadece Kitab’a yansıyan yönü bizim için bağlayıcı bir veri olabilir (3/179, 72/26–27). Kur’an’dan çıkarılacak ilkeler ışığında herkes kendi özel ilişkisini ayrıca inşa eder. Başka bir ifade ile Allah’ın size yardım edeceği durumları daha önceki uygulamalardan hareketle kestirebilirsiniz. Ama bunun nasıl, ne zaman ve ne şekilde gerçekleşeceği, size ait yepyeni bir tecrübedir. Ayrıca bütün saygıdeğerliğine rağmen Kur’an’da ki gayba ait bilgiler dışında Resullere yakıştırılacak ve vahiy ürünü sayılabilecek bir “bilgi”, beraberinde insanlara da vasıf olacaktır. Burada vahyi “ilham”a mucizeyi de “keramet”e dönüştürmeye hiç gerek yoktur. Zaten Rabb’iyle ilişki kurabilmiş herkese onun yardım ettiği çok açıktır. Zira Allah’ın gazabında olduğu gibi rahmetini gerçekleştirme şekillerinin çokluğu bu konuda özel bir tanım yapmamızı neredeyse imkânsız hale getirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“… O, her gün kendini bambaşka (şaşkınlık verici) bir yolla ifade eder.”</em> (Rahman, 55/29)</p>
<p style="text-align: justify;">Gayba ilişkin geçmiş ve gelecek bilgisinin bir güç gösterisine dönüşerek insanlar arsında sınıf ve statü farklarının doğmasına yol açmasına müsaade etmemek için gaybın kapısı kapatılmıştır (7/188). İnsanların kandırılması ve sömürülmesine yol açmasın diye bu kapı mühürlenerek Kur’an’daki bilgiler dışında bilinemezliğin üstüne bir din ve iman kurgulanması yasaklanmıştır. Bu gün yaşadığımız ortamda pek çok grup ya da akımın mistik kurgularla tanımladıkları yeşil, kırmızı ya da özel kitap tasvirlerini hatırlamak gerekir. Herkes, şifreli ve gizemli hakikatlerin bilgisine sahip olduğunu bu yollarla anlatmak istemektedir. Sonuçta böylesi iddia sahiplerinin; bu yolla, itaat bekledikleri müntesip, mürit veya üyelerini motive etmeyi ve kendilerine bağlamayı hedefledikleri bellidir. Kur’an’da vahye rağmen herhangi bir şekilde bu bilgileri elde etme teşebbüslerinin mümkün olamayacağı mecaz yoluyla şöyle anlatılmıştır;</p>
<p style="text-align: justify;"><em> “Ve (zaman oldu) biz göğe uzandık ama onu güçlü muhafızlar ve alevlerle dolu bulduk.”</em> (Cin, 72/8)</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gerçekten de, Biz gökyüzüne büyük takımyıldızları serpiştirdik ve onları, seyredenler için süsleyip bezedik. Ve onları kovulmuş her türlü şeytani güce karşı koruma altına aldık; öyle ki, ((göğün) sırlarını) çalmaya kalkışacak olan(lar)ın ardına hemen parlak bir alev takılır.”</em> (Hicr, 15/16–18)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ayetlerle anlatılmak istenen muhatapların sadece Kur’an’a yönelmelerinin gereğidir. Onun dışında gerçeği ya da geleceği yakalama teşebbüslerinin atıl kalacağıdır. Nitekim Allah’ı dikkate almayan onun indirdiği vahyi önemsemeyen ve sonuç itibariyle vahyin dışında bir alana yönelerek hayat algısı, dünya görüşü veya geleceğe yönelik menfaat beklentisi içinde sorun çözmek ya da çözüm üretmek isteyenlerin düş kırıklığına uğrayacakları ifade edilmek istenmiştir. Ayrıca cahil ve müşrik insanların Kur’an’ın indirilişi ile ilgili olarak kurguladıkları vehimlerin aslının olmadığı ve olamayacağı dile getirilmiştir (41/42). Böylece duyuları ile kavrayamadıkları güçlere (körcesine) tapanların (34/41) ve ürettikleri senaryolardan hareketle insanları sömürenlerin gaybı betimleme çabalarının önüne geçilmek istenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Yoksa (bütün mevcudatın) gizli gerçekliğinin, (zamanı geldiğinde) yazabilmeleri için kendi kavrayış alanları içine gireceği(ni mi sanıyorlar)?”</em> (Tur, 52 /41)</p>
<p style="text-align: justify;">Gayb’a Kitap’ın verdiği haberler dışında eklemeler yapmak vahyin yanı sıra ona denk bir güç ya da güçlüler sınıfı edinmek anlamına da gelecektir. Hem veren hem de alan tasavvuru açısından bu böyledir. Allah dışında gabya ait fenomenlere onunla soy bağı kurarak güç atfetmek insanın başını belaya sokar. Bir şeye tapınmanın ilk merhalesi bu güç atfıyla ortaya çıkar. Nitekim “Allah’tan başka İlah yoktur.” derken bu sözün geçerliliğini saha olarak görülen ve görülemeyen âlemlerin her ikisini de hesaba katarak söylemek icap eder. Ayrıca Kur’an ile sınırlı tutulmadan oluşturulacak gayba ait bilgi düzeyinin “yeni” verilere dayanması durumunda bu bilgileri edindiği var sayılacak kişiler için de ayrı bir “değer” ölçüsü ortaya çıkacaktır. Hâlbuki sübjektif görülere dayanacak böylesine teşebbüslerin hiçbir ayarı yoktur. Zira bilgili bir kişinin değeri ve önemi; Allah ile özel bir ilişki içinde olmasından ziyade bu bilgisinin fert ve topluma kattığı artı değerlere göre ölçüldüğü zaman bir anlam taşımalıdır. İnanan biri nezdinde bir yetimi sahiplenmek ya da komşusu açken tok yatmamak, cin çıkartmaktan ya da geleceğe ait şifreli çıkarımlarda bulunmaktan daha kıymetli olmadığı sürece gerçek erdem ve buna dayalı bir başarı asla yakalanamayacaktır. Gayb’ın kapısı açık durdukça oluşacak cereyandan en ziyade yine inandığını söyleyen insanlar zarar görüp hastalanacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gayb’a Yönelmek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Din, sadece inandığı iddiasında olanlara ait ve hayatın bir kısmında yaşanılacak bir olgu değildir. Bu anlamda inkâr etmekte olduğu gibi Allah’a teslim olmak da bir süreçtir. İman iddiası, başlangıç ve temel bir saiktir. Eylemden yoksun kuru kuruya bir iman ölçü tutmaz. Dinin varlık sebebi, bu dünyada insanların mutlu ve huzurlu olmasıdır. Zaten Kur’an’ın amacı yaşadığımız dünyayı şekillendirmektir. Nitekim insan ve toplum ilişkilerine dair yüzlerce ayet bulabilirken gayba ait konularda Kur’an’da fazla bilgi verilmemesi onun yüzünün dünyaya yönelik olduğunu gösterir. Kur’an’da insanın dünyasını anlamlandırmasına, şekillendirmesine ve bunu sağlamak adına onu güdülemesine yetecek kadar gayba ait malzeme sunulmuştur. Ayrıca insanın kendi hayatıyla ilgili ahlakî sorumluluklarını bir tarafa bırakarak kendi başına gayba ait sahaya girmek istemesi samimi bulunmamıştır. Mekke müşriklerinin tavrı tam olarak budur. Onlar, yaptıkları haksızlıklar ya da ihmal ve tehir ettikleri sorumluluklarıyla ilgili olarak sürekli olarak topu taca atmışlar ve tartışmaların zeminini gayba taşımaya çalışmışlardır. Hatta bu hileli ve tartışmacı tutumlarından olsa gerek peygamberimizin gayba ait verdiği bilgileri az bulmuşlar ve alaycı bir üslupla ondan daha fazla bilgi talep etmişlerdir. Güya bu samimi talepleriyle Resul’ün olağanüstü ketum tavrını eleştirdiklerinde onlara şu cevap verilmiştir;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“O, gayb hakkında cimri değildir.” </em>(Tekvir, 81/24)<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">O, gayb hakkında kıskançlık yapmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">O, gaybın bilgilerini (sizden) esirgemez.</p>
<p style="text-align: justify;">O, gayb hakkında töhmet altında tutulamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">O, gayb hakkında (verdiği haberlerden dolayı) suçlanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu kadar. Daha fazlası yok. O’nu bu konuda suçlayamazsınız. O da sizin gibi bir insan. Biz anlatmadığımız sürece o nasıl bilebilir ki? Bizce en değerli şey yüksek ahlak ve sorumluluk sahibi olmaktır. Gaybı daha fazla bilmenizin size bir faydası yok. Bir yetimin başını okşamayı, bir fakiri doyurmayı ve zulme karşı olup adaleti savunmayı ilke edinmediğiniz sürece din ve insanlıkla da alakanız olmayacak. Bunu böyle bilin.” denmek istenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gayb, aynı zamanda geçmiş ve geleceğin bilgisidir. Zira müşriklerin gayb ile ilgileri öylesine alaycı ve çıkarcıdır ki Allah onların bu beklentilerini kırmak ve hasbi bir tavır almalarını sağlamak için Resul’üne şöyle demesini emretmiştir;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Size ben, ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır.’, demiyorum; gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum.”</em> (Hud, 11/31)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Ben sizi zengin ve dokunulmaz yapmayı değil,</p>
<p style="text-align: justify;">Onurunuzu kurtarmaya çalışıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Göremediğiniz şeyleri önünüze koyacak değilim.</p>
<p style="text-align: justify;">Tam tersi, dünyada ilkeli bir duruş öneriyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de lütfen kusurlarımı dini yalanlamak için gerekçelere dönüştürmeyin.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki ayetin çevresine bakıldığında;</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın Resul’ü (Nuh);</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Allah’tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum.”</em> (11/26) diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Sizin içinde bulunduğunuz durumun kötü sonuçlar doğuracağından endişeleniyorum. Saygı ve sevgilerinizin odaklandığı şeylerin sizi körü körüne taklide ittiğini görmüyor musunuz? Kendinize layık görmediğiniz ortak ilişkileri Allah’a yakıştırmak da ne demek oluyor? Gelin, Allah dışında kimsenin başka bir hemcinsi önünde eğilmek ve küçük düşmek zorunda bırakılmayacağı bir dünya kuralım, ne dersiniz?” diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Biz senin kişiliğinde bizim gibi ölümlü bir insandan başka bir şey görmüyoruz.‘Üstelik hemen ilk bakışta, içimizde, aşağı tabakadan bir takım (dar görüşlü) insanların dışında kimsenin seni izlediğini de görmüyoruz; dolayısıyla, bize karşı bir üstünlüğünüz olduğu görüşünde değiliz; tersine, yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz!’ “</em> (11/27) diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Gökten haber veren bir ölümlü ha! Köle ve fakir insanlarla bizi eşit sayan bu tavrın da neyin nesi? Gücümüzü ne diye başkaları ile paylaşalım ki? İki hurmayla kandırılabilecek bu garibanları arkana taktın diye kendini ne sanıyorsun? Basit görüşlü bu ayak takımının desteğinden ne umuyorsun? Anlaşılan sen başa geçip güçlü olmak için bahaneler ve gerekçeler uyduran bir yalancısın.” diyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın Resul’ü (Nuh);</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“ ‘Ey kavmim!’ dedi, ‘Ne dersiniz, ya benim, Rabb’imin katından apaçık bir kanıta dayandığım; Onun katından bana (aydınlatıcı) bir rahmetin, (bir vahyin) bahşedildiği doğruysa ve siz de buna karşı kör kalmışsanız, söyleyin, hoşunuza gitmediği halde onu görüp fark etmeniz için sizi zorlayabilir miyiz? Ey kavmim; üstelik bu mesaj(ı size ulaştırdığım) için sizden bir çıkar da ummuyorum (bir ücret de istemiyorum), benim (çabalarımın) karşılığı ancak Allah katındadır.“</em> (11/28, 29) diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Adaleti sağlamak adına huzur ve mutluluğu herkesin hak ettiğini düşünüp kabul etmeniz dışında sizi herhangi bir şeye zorluyor muyum? Ne zaman kendim için sizden bir şey istedim de beni böyle samimiyetsizlikle suçlayabiliyorsunuz? Gene siz iktidar olun yine zengin kalın ama insanlar açlıktan ölmesin, güçlü olan zayıfı ezmesin, ezemesin. Devlet, birileri elinde bir güç gösterisine dönüşmesin. Fırsatları paylaşalım da tekeller oluşmasın. Hadi böyle bir toplum kuralım ve siz bizim onurlu ve şefkatli büyüklerimiz olarak kalın. Olmaz mı?” diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Onlar;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…Ey Nuh, bizimle çok tartıştın, tartışmayı (gereksiz yere) fazla uzattın. Eğer doğru sözlü kimselerdensen artık getir şu bizi tehdit edip durduğun şeyi!“</em> (11/32) diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Tartışmayı fakir fukaraya getirip canımızı sıkma. Ezilenlerin avukatı sen misin?  Sen dünyayı bize bırak. Biz kime ne kadar ne vereceğimizi biliriz. Üstelik bu zavallılara sağladığımız istihdam ve imkânları ayrıca tapınmalarına tanıdığımız özgürlüğü görmüyor musun? Allah’ı inkâr mı ettik? Kâbe’nin kapısına kilit mi vurduk? Senin bu sosyal adalet, özgürlük ve eşitlik söylemlerinin arkasına sığınarak asıl niyetini sakladığını düşünüyoruz. Sen ‘Şu helak olursunuz.’ diyip durduğun şeyi bir gerçekleştir de Allah dediğinin katındaki itibarını ve gücünü bir görelim. Mesela başımıza taş yağdırsan da bir anlasak neyin ne olduğunu.” diyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dikkat ederseniz burada Resul’ün dilinde; toplumda kimsesiz, fakir ve sahipsiz insanlara yönelik sınıfsal bir tavrın reddedilişi vardır. Ama her zaman olduğu gibi müşrikler yaptıkları haksızlık ve zulümlerden vazgeçerek sosyal adaleti gerçekleştirmek yerine gayba ait bir tartışma başlatmak istemektedirler. Gökten bir müdahale olmadan gerçeği kabul etmeyeceklerini söylemektedirler. İnsanın doğru olanı kabul etmesi için başına taş yağması gerektiği nerede görülmüş? Allah yeryüzünde konuşmak istedikçe onlar bu tartışmaları gökyüzünde sürdürmek eğilimindedirler. Çünkü gayb yeryüzünde haksız yere büyüklenenlerin istedikleri gibi şekillendirebildikleri bir saha görünümündedir. Onlar Allah’ı gök tanrısı, dini de gayba ait veriler dünyası kılınca egemenliklerine bir zarar gelmeyeceğini düşünerek kasıtlı olarak böyle hareket etmektedirler (6/50). Din edinmek adına gaybı boş ve anlamsızlığın zararsız bir karşılığı olarak görmektedirler. Böylelikle dini inkâr etmenin ince ayar başka bir yolunu bulmuş gözükmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Müşriklerin kendilerine doğru yolu gösteren muhataplarının samimiyetlerini gayba ait bir sahneyle tamamlamalarını istemeleri hakikate dair bir arayışlarının olmadığını yeterince gösterir. Aslında onlar için sözün ve gerçeğin kendilerine menfaat sağlamadığı sürece kıymeti yoktur (24/49). Kulağına kar suyu kaçmış bu tipler, anlamak şöyle dursun, dinlemek zahmetinde bile bulunmazlar.</p>
<p style="text-align: justify;">O tarihte Mekke’de geziyor olsaydınız onlarca evde karı-koca kavgası, yüzlerce evde kimsesizliğin baskısını ve sokaklarda kurumuş bir kemik parçası bulurum ümidiyle toprakta gezinen binlerce göz bulabilirdiniz. Resul; onlara, “Bir toplumun helakinin sadece başlarına taş yağmakla olmayacağını nasıl anlatabilirim?” diye çırpınıyordu. Fakat ne sahipsiz bir yetimin iç çekişi ne de karnı guruldayan bir yoksulun sönük bakışlarından çıkan yetersiz bir ışık onların vicdan ve insafını harekete geçirmeye ve aydınlatmaya yetmiyordu. Yaratılışın seyredebilecekleri hiçbir ayetinin değeri, onların zihninde Ümmü Cemile’nin boynundaki meşhur gerdanlığın sağladığı itibara bir türlü denk düşmüyordu. İşte onların doğruyu söyleyen insanlara karşı gündem saptıran bu pişkin tavırlarıyla yaptıkları haksızlıklara meşru bir ayar çekememeleri için gayb kapısı kapatıldı. Bundan sonra her ne oluyorsa sorumluları bu dünyada aransın ve gerçeği söyleyenlerden artık gayba ait veriler istemekten ümitlerini kessinler diye.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’ın pek çok yerinde aynı tavrı ve izleri görebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Haksızlık yapmayın.” der</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Bize Allah’ı göster.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Ölçüyü kaçırmayın, adaletli olun.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Bize melekleri göster.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Emanetlerinizi koruyun.” der</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Başımıza taş yağdırsana.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “İnsanları küçük görmeyin.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Sen yalancısın.”derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Allah’tan başka İlah edinmeyin.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Sen büyü yapıyorsun.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Yetimi itip kakmayın.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Din insanı geri bırakıyor.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Dürüst olun, doğru davranın.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Sen bir göğe çıksana.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “Nimetlerle şımarmayın, elinizdekileri paylaşın.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Sen niye zengin değilsin.” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Resul; “ Beni biraz dinler misiniz.” der.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlar; “Her birimize özel açık sahifeler indir, öyle gel” derler.</p>
<p style="text-align: justify;">Peygamberler ne zaman toplumu ıslah edecek bir öneride bulunsalar, hakikati inatla inkâr edenlerin tavrı olağanüstü bir hal beklentisine girip gökten özel bir muamele talep etmek olmuştur. Herkesin gözünün önünde insanların ortak değerleri ve servetleri çalınıp dururken peygamberlerin zulme karşı çıkışlarını mucizeyle ispat etmesini istemek küstahlıktan başka bir şey değildir. Örneğin Peygamberimizin arkadaşlarından hiçbirinin böylesine bir mucize talebi ve beklentisi olmamıştır. Nitekim sözün doğrusunu arayanlar nezdinde; peygamberlerin dediklerini yapmak için onlardan olağanüstü davranmalarını istemeye gerek de yoktur. Üstelik onlar yaşantıları ile samimiyetlerini göstermiş ve bir çıkar peşinde olmadıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Söyledikleri her şeyin insanların yararına olduğu ve toplumu ıslah etmenin dışında bir amaçlarının olmadığı da ortadadır. Zira o günden bugüne Kur’an’ı her defasında hakikatin sözcüsü olarak tescil eden önemli argümanlardan birisi de söz konusu ettiği şeylerin yaşanılan hayatta reel ve müspet bir karşılığının olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk bakışta dürüst davranmak ya da adaleti sağlamak için gayba yaptıkları güya zorunlu her atıftan müşriklerin sanki namuslu olmayı Allah’ın varlığına bağlamak istedikleri anlamı çıkar. Ancak Kur’an’da bu konuya yapılan atıflara ve ortak aklın Rabb’in varlık tezahürlerine defaatle şahitlik etmesine rağmen yola gelmemeleri bu ilişki biçiminde de samimi olmadıklarını göstermektedir. Nitekim mucize olarak geçmiş peygamberlere verilen onca şey, bu olağanüstü ve gayba ait beklentilerini gerçekleştirmiş olmasına rağmen atalarının onlarınkine benzer tavırlarını samimiyet ve imana dönüştürmeyi becerememiştir. Burada ki başarısızlık, geçmişte olduğu gibi yine ve tamamen onlara aittir. Nasıl olmasın? Pek çok kevnî ayetten yüz çeviren birinin Kitab’a sarılması için kendince geçerli sebepler bulması kolay mı sanıyorsunuz. Bu kadar haksızlık karşısında irkilmeyen veya bunca mağdur ve mazlumun iniltileri karşısında incelmeyen vicdan, ibret alması gereken ölümün dahi felsefesini kendine uygun bir metafora çevirmiyor mu sanki?</p>
<p style="text-align: justify;">Belki de İlah’ı olmayan bir tavrın namusu da olmayacağını düşündüklerinden bilinçli olarak şirk koşmaktadırlar. Paradoksun bu kadarı her yerde görülmez. Bir yandan “Allah” derken öte yandan ona ortak değerde güç ya da güçler üretmenin samimiyetle alakası yoktur. Anlaşılan müşriklerin gayba dair ürettikleri asılsız ucubeler, namuslu davranmalarına zaten yetmiyor ve bunların düzmece şeyler olduğu açıkça sırıtıyordu. Üstüne üstlük herkesin doğru bildiği şeyleri yapmaları için Hz. Peygamber’e koştukları şartlar, onları komik duruma düşürüyordu.  Zaten baştan inkâr ettikleri soyut şeyleri somuta indirgeme talepleri, sorumluluktan kaçmaları adına durmadan mazeretlere dönüşüveriyordu. Aslında ortak kılarak buharlaştırdıkları Allah anlayışı, yeri geldiğinde ayak takımı dedikleri ezilen halkları gütmek için işlerine yarıyordu. İnkâr edenler, samimi olsalar, vahyin kişi ve topluma ait somut önerilerine kulak vermeleri gerekirdi. Eğer gerçekten dinleselerdi, Hz. Peygamber’in iyilik ve adaletten başka bir şey istemediğini anlayacaklardı. Peki, somut öneriler dışında gayba ait alanda konuşarak işi çıkmaza sokan ve tartışmayı başlatan kimdi? Kesinlikle müşrikler. Bu sahaya ilişkin spekülasyonlar yaparak insanların duygu ve düşüncelerini sömürmeye kapı aralamasalar ve rahat dursalardı İlahi vahyin temsilcileri bu konulara belki de hiç girmeyecekti. Hatta vahyin, bütün tahriklere rağmen olabildiğince bu sahadan uzak durması ve az bilgi vermesi bu anlamda kayda değerdir. İnsanın yapı taşları, fıtratı, iç sesi, sezgileri ve duygu dünyası dikkate alındığında ona Allah’ı ve ahiret gününü hatırlatmanın yaşamsal değerde bir ihtiyaç olduğuna hemen herkes şahittir. Nitekim sözü edilen alanda asgari düzeyde bilgi verilmesi de malum ihtiyaçlarını karşılaması ve zararlı şeylere yönelmesini önlemek için olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıdaki ayetlere dikkat ederseniz meleklere dişi isimleri verenler ahirete inanmayanlardır. Devamında bunu yapanların dünya hayatından başka bir şey istemeyenler olduğu tespiti yapılıyor. Açık söylemek gerekirse dünya hayatını inanan inanmayan herkes ister ve istemelidir de. Ancak dünya; günaha, kötülüğe ve şerre batarak elde edilince yaşanılası bir yer olmaktan çıkıyor. Sadece dünyayı istemek eşyaya değer katan kabuğu yok edip soyulmuş portakala çeviriyor. Arzu ve istekler, bir kere ısırılıp bırakılmış bir meyve gibi dizginlenemiyor. Bu yüzden bütün iyilik ve kötülük tanımlamalarının dünyaya ait bir karşılık taşıması ve kötü olan şeylerden kaçınılması gerekiyor. Bu anlamda inkâr edenlerin tartışmaları gayba ait alanda sürdürmek istedikleri buna karşılık Allah’ın iyi ve kötü hareket etme düzleminde olayı dünyaya taşımak istediği görülüyor. Gayb insan idrakine kapalı bir alan olduğu için dini kendi çıkarları doğrultusunda tasarımlamak isteyenlerin taktiği bu. Hurafe ve hikâyelerle destekledikleri anlatımları din yerine koyarak imanı hayatın dışına atmak istiyorlar. Dine; zevklerine, eğlencelerine ve harcamalarına karışmayacak bir alan tahsis ederek parçacı bir yaklaşım öngörüyorlar. Kutsalı bol, seremonisi bol, tatmini bol bir çerçeve çizerek dine dünyadan uzak bir saha peydahlıyorlar. Onlar için bu saha, işlenen günahların sonsuz merhamet havuzunda hoş görülüp affedildiği bir rahatlama zemini ve sadece bir vicdan temizleyici olarak kalıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Şüphesiz âhirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez. Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’an’dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması için (böyle)dir. Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.”</em> (Necm, 53/27–32)</p>
<p style="text-align: justify;">Ahirete inanmayanların meleklerle ne işi olabilir? O gün, insanların ihtiyaçlarını ve olası meraklarını gidermek için hâkim güçler, sahte bir din oluşturup içini istedikleri gibi dolduruyorlardı. Bu faaliyetlerinin özellikle gayb alanına yönelik olduğu görülüyor. Zaman içerisinde müslümanlarla kâfirler yer değiştirdi. Yahudileşme temayülünde olduğu gibi karşı çıkmaları gereken şeyleri kendileri savunur oldular. Hurafelerle donanmış, mübarek gecelerle sarmalanmış, cami ile sınırlandırılmış, yatır ve türbelerle aldanmış, cin, büyü, cifr, efsun, ebcet, nazar hikâyeleriyle beslenen pek çok garip konuları bizzat müslümanlar savunur veya anlatır hale geldi. Hâlbuki din, yetimin başını okşamak ve açın halinden anlamaktı. Emek sömürüsünün, tartı ve ölçüyle aldatmanın, insanları küçük görmenin karşısında olmaktı. Nitekim inananlar nezdinde de haklı olmanın karşılığı, gayba ait bir işaret beklemek olmamalıdır. Sonuç almak açısından ahlakî bir davranışın önem ve etkisi, gayba dair beklentilerin önünde tutulmalıdır.<strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong>Örneğin Müddesir suresinde şirkten uzak durmak, iyiliği bir kazanç aracı yapmamak, servet içinde yüzerken toplumundan yüz çevirmemek gibi nasihatlerin ardından gelen cevap şudur;<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: ‘Bu, ancak nakledile gelen bir sihirdir.’ ”</em> (Müddesir, 74/23, 24)</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyayı daha yaşanılır bir yer yapmanın sihirle ne alakası olabilir? Gündem saptırma veya provoke etme denilebilecek bir tavırdır bu. Şirkin insanı küçük düşüren tavrına karşı çıkmaktan aklı başında olan biri şikâyet edebilir mi? Nitekim devam eden ayetlerde insanı cehenneme sokan eylemlerinin tamamının dünyada yaptığı kötülükler olduğu anlatılır;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Onlar (cennet) bahçelerinde (oturarak) soracaklar günahkârlara: ‘Sizi bu cehennem ateşine sürükleyen nedir?’ Berikiler ‘Biz’ diyecekler, ‘Ne namaz kılanlardan idik, ne de yoksulları doyururduk ve kendilerini günaha kaptıran (diğer) günahkârlar ile birlikte günaha dalmıştık ve hesap günü&#8217;nü yalanlamıştık.’ ”</em> (Müddesir, 74/40–46)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gayb’ı Taşlamak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Gayb’a ait yeterince bilgi verirken dahi Kur’an’ın amacı, dünyaya ait hayati öğütler vermektir. Bizim ait olduğumuz yer en azından şimdilik dünyadır. Ahiret ve onun içeriği ile ilgili bilgiler, insanın bu dünyada sorumluluk sahibi olarak hesap vereceği bilincini edinmesi ile ilgilidir. Kur’an’da ahirete yönelik anlatımların hepsi insanın yeryüzündeki davranışlarını olumlu yönde etkileyerek sorumluluk sahibi ve mutlu olmasını temine yöneliktir. Bu sebeple Kur’an’da tarihte olmuş bir olay sunulurken sadece verilen mesaja odaklanılır. Diğer pek çok unsur bilinçli olarak ihmal edilir. Bu durumda verilen mesajı göz ardı ederek ayrıntıda boğulmak abestir ve bu şekilde bilginin konusu olamayacak yaklaşımlarla oyalanmak “gayb’ı taşlamak” olarak nitelendirilir. Örneğin;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: “Onlar üç kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. Yine, “Beş kişidirler, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Şöyle de diyecekler: “Yedi kişidirler, sekizincileri köpekleridir.” De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Zaten onları pek az kimse bilir. O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık tartışma(yı aktarmak) dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan hiçbirine bir şey sorma.”</em> (Kehf, 18/22)</p>
<p style="text-align: justify;">Burada vurgu, bir grup gencin kendi devirlerinde işlenen zulümlere karşı haksızlıkları kabul etmeyerek takındıkları erdemli, dürüst ve onurlu tavırlarınadır. Kaç kişi olduklarının önemi yoktur. Ne kadar zaman uyuduklarının da (18/25). Konuyu kişi adedine ve yıl sayımına indirgeyerek bilinmesi mümkün olmayan bir sahaya çekerek gündemi saptırmak, gaybı taşlamaktır. Ayrıca bu mücadele ve arkasından gelen İlahî yardımı göz ardı ederek onları “uyuyan yediler” gibi fantastik ve gizemli içeriğiyle kutsayarak ele almak büyük bir yanılgı olur. Amaç onların yattığı varsayılan mağarada kaya ve taşlara sürünerek derdine çare bulmak değil haksızlıklara karşı dik durabilmenin örneğini edinmek olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gayb’a ait tasavvurların hurafelerle donanmış yalancı karşılıkları insanlara geçici bir haz verebilir. Hatta bazen soru ve sorunları çözmüş gibi de gözükebilir. Ancak sahte çözümlerin gerçeğin yerine talip olması enerjinin boşa harcanması demektir. Kızını evlendirmek, üniversiteye girebilmek, oğluna iş bulabilmek gibi somut ve gerçek taleplerin bu türden yaklaşımlarla ortadan kaldırılmak istenmesi, bu konularda çözüm üretme sorumluluğu olan doğru adresleri göz ardı etmemize sebep olurlar. Hakkını aramak ve hesap sormak gibi erdemler konusundaki tembellik ve acziyetlerimizi yeni mazeretlerle besleyip büyütmemize yol açarlar. Hayata ait beklentilerini gerçekleştiremedikleri için buralara yönelen kimselerin bu yaklaşımlarının özellikle sorumluluklarını yerine getirmeyen yöneticilerin işine geldiğini de unutmamak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın bilmediği şeylerin peşinden koşması doğru değildir. Üstelik bir şey bilmeyenin “Bilmiyorum.” demesi de bir erdemdir. Allah’ın Resulü, bu konuda oldukça titiz davranmıştır. Nitekim kendisinden bu saha ile ilgili olarak bir şey bildirilmeyen konularda açıkça “Bilmiyorum.” denmesi istenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“De ki: ‘Ben (Allah&#8217;ın) elçilerin(in) ilki değilim ve (onların tümü gibi) ben de, bana ve size ne olacağını bilemem, sadece bana vahyolunana uyuyorum çünkü ben sadece açık bir uyarıcıyım.’ ”</em> (Ahkaf, 46/9)</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Peygamber’in gayba dair bildiği şey sadece kendisine bildirilendir. Bu da Kur’an’da verilen bilgi kadardır. Dünya’ya ait işlevsel bir değeri olmadığından olsa gerek bu konularda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmamıştır. Nitekim ya müşriklerin yanlış bir tasavvurunu düzeltmek veya inananları motive etmek için verilen bilgiler yeterli görülmüştür. Hz. Peygamber’in dahi bilmediği bir konuda akıl yürüterek sonuç almanın imkânı yoktur. Allah, gayb kapsını kıyamete kadar kapatmıştır. Böylelikle birilerinin sahte din oluşturmasına ve insanları kandırarak sömürmesine fırsat verilmemiş, imkân tanınmamıştır. Din sadece onundur. Ve artık gayb, çilingiri olmayan bir kapının ardındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’n açtığı alan dışında gayba yeni bir saha oluşturmak yerine dünya da olup biten şeylerin farkına varmaya ve nerede nasıl davranacağımıza dair ilkeli bir duruş için gerekli zaman ve cesareti bulmaya çalışmak önemini hâlâ koruyor. İnsanlar, gabya ait tasavvurları Kur’an’ın çizdiği sınırlar dışına çekerek çeşitlendirme gayretlerinden şimdiye kadar fayda görmemişlerdir. Ayakları yere basmadığı sürece hiçbir çözüm önerisi de işlevsel değildir. Unutulmamalıdır ki; insanların gerçek ve somut sorunlarına -Kur’an’da verilen bilgiler dışında- gabya ait kurgularla yaklaşanların art niyetlerinden şüphe etmek inandığı şeyleri ciddiye alan herkes için bir gerekliliktir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/127/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cehalet Egemen Olursa Cehennem Kıpraşır</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/124</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/124#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:32:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[—Zalimlerin canı cehenneme— Cehalet sadece bilgisizlik değil, haddini aşmak anlamına da geliyor. Haddini bilmeyen insanlar elinde özgürlük, adalet ve eşitlik gibi hayati değerler hala yeterince anlaşılamıyor ve yaşanamıyor. Bu yüzden her şeyden korkan ve birbirine şüpheyle bakan insanlar olarak bir türlü tam bağımsız ve yeterince özgür olamıyoruz. Ne tam laik ne tam sünni ne tam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—Zalimlerin canı cehenneme—</p>
<p style="text-align: justify;">Cehalet sadece bilgisizlik değil, haddini aşmak anlamına da geliyor. Haddini bilmeyen insanlar elinde özgürlük, adalet ve eşitlik gibi hayati değerler hala yeterince anlaşılamıyor ve yaşanamıyor. Bu yüzden her şeyden korkan ve birbirine şüpheyle bakan insanlar olarak bir türlü tam bağımsız ve yeterince özgür olamıyoruz. Ne tam laik ne tam sünni ne tam alevi ne tam liberal ne de tam solcu olamadan yaşayıp gidiyoruz. Birbirimizi korkutmaktan geri durmuyoruz. Bu korku yüzünden pek çoğumuzda çift kişilikler oluşuyor. Olmadığımız gibi davranmak zorunda kalıyor, inanmadığımız gibi yaşıyor düşünmediğimiz şekilde konuşuyoruz. Bu yüzden insanlarımız hasta oluyor. Ve pek çoğumuz hasta olduğunun farkına bile varamıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-124"></span>Artık sosyal, siyasi ve ekonomik olayların çok sebepli ve çok yönlü olduğunu herkes biliyor. Üstelik sürekli bilinçli bir yaratma eylemi içinde olan Rabb’in müdahalesiyle bu tesadüfî gibi gözüken ancak harikulade ve ulaşılmaz bir planın işlemesi söz konusu. Bu planın belki de küçük bir parçası birbirini etkileyen ve tetikleyen olaylardan oluşuyor. Buna “Kelebek Etkisi” deniliyor. Bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isim. İsmi, Edward N. Lorenz&#8217;in hava durumuyla ilgili olarak verdiği örnekten geliyor. Yani; “Amazon Ormanları&#8217;nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa&#8217;da fırtına kopmasına sebep olabilir.” şeklinde.</p>
<p style="text-align: justify;">Fizik dünyamızda varsayılan bu etkinin insanların ekonomik, sosyal veya siyasal hayatında karşılığı olmalı. İnandığı gibi yaşayamayan, düşündüklerini açıklayamayan, basit ve gülünç sebeplerle özgürlükleri kısıtlanıp işkence gören milyonlarca insan var. İnsanlara tuzak kuran, aldatan, onların kişilikleriyle, düşündükleriyle ve inandıklarıyla alay edip küçümseyenlerin yaptıkları zulüm ve çektirdikleri acıların hiçbiri yanlarına kâr kalmıyor. En azından kötü bir şöhret kazanıyor ve lanetle anılıyorlar. Nitekim bu lanet, zulme sessiz kalanları da yakaladığı gibi insanı ve toplumu hiç fark edemedikleri şekillerde ve bazen zulmün vaki olduğu zamanın çok ilerisinde kendini gösterip yakalıyor. Sadece tanımlanmadığı, adının konmadığı, altının veya üstünün çizilmediği ve insanların vicdanında mahkûm edilmediği sürece fark edilmesi gecikebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim olursa olsun birilerine karşı yapılan haksızlık veya işkencelerin “Kelebek Etkisi” bugün içinde yaşadığımız kargaşa ve kaosu başlatan bir şey. 12 Eylül döneminde Diyarbakır Hapishanesi’nde yapılan işkencelerin yol açtığı/açacağı etkiler gibi. Örgüt üyesi vs. adı altında müslümanlara yapılan işkence ve eziyetler gibi. Türk veya Kürd diye ölen binlerce gencin yakınlarının feryatları gibi. Başını örttüğü için okula gidemeyen genç kızların bunalımları gibi. Evine ekmek götüremeyen bir babanın iç çekişi gibi. Fakir ya da aciz olduğu için adalet yüzü görmeyen nice insanlar gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">Üç-beş kişi masa başında karar alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyarbakır cezaevinde</p>
<p style="text-align: justify;">Birileri de bu kararı uygulayarak işkenceye başlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">O sene PKK dağa çıkıp silahlı eylem kararı alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ardından yaklaşık 40 bin kişi ölüyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Üç-beş kişi masa başında karar alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Başörtülüler okullara alınmayacak deniliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Açsa bir türlü kapasa bir türlü çelişkiler içinde</p>
<p style="text-align: justify;">Binlerce kız bunalımda</p>
<p style="text-align: justify;">Anneler etkisiz</p>
<p style="text-align: justify;">Babalar aciz</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’la devlet arasında</p>
<p style="text-align: justify;">İnancıyla istikbalini çarpıştırıp</p>
<p style="text-align: justify;">Her yönden başarısız ve yenik bir toplum oluşturuluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın insanları kardeş yapan yönünü görmeden sahip olduğumuz değerlere savaş açan bu zihniyetin yaptığı tahribat çok büyük. Batı ile doğu arasında sıkışmış ne olduğu belli olmayan bir kimlik dayatılıyor. Yöneticilerinin yetersizliği ve hamakatı yüzünden bu toplum ciddi bedeller ödüyor. Batı’ya âşık Doğu’ya küs, Doğu’ya müptela Batı’ya düşman gerekçeleri olmayan içgüdüsel tavırlar alıyoruz. Kendi kültüründen, tarihinden, dininden habersiz özenti züppeler oluşturmada üstümüze yok. Talan etmeyi, kapıp kaçmayı, birden zengin, aniden mutlu olmayı istiyoruz. Bedel ödemeyi sevmiyoruz. Komşumuz açken tok yatıyoruz. Domuz gibiyiz. Kıskanmadan, utanmadan, haksızlıkları haykırmadan, zulme karşı tavır almadan yaşıyoruz. Sadece yemek için. Daha fazla yemek. Birbirimize karşı merhametimiz gittikçe azalıyor. Kavga etmek için bahaneler arayan kimselere döndük. Karısının yanında dayak yiyen kocalar, babasının yanında laf atılan kızlar, çocuğunu kesen anneler, annesini boğan çocuklar ve daha nice saçma sapan olaylarla karşılaşıyoruz. Kimse yaşadığımız toplumu bu hale getiren şeyleri ve getirenleri sorgulamıyor, sorgulayamıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıda vereceğimiz örnekle; önce bir insanın, sonra oğlunun devamında uzak/yakın çevresinin akabinde torunlarının ve onların arkadaşlarının zihninde ve kalbinde yer eden bir nefretin sebebini anlatmaya/anlamaya çalışalım. Siz beraberinde bir kelebeğin kanat etkisiyle kıyaslayarak bu üzüntünün nelere yol açtığını/açabileceğini kendiniz kurgulayın:</p>
<p style="text-align: justify;">1928 doğumlu. 10 yaşında hafız olmuş, 18 yaşına kadar İspir’de ve Rize’de kıraat ve Arapça dersleri almış. 18 yaşından vefat ettiği 2005 yılına kadar doğduğu köyde imamlık yapmış. Bu süre içerisinde 2 yıllık askerlik dönemiyle, bir yıllık kıraat eğitimi de yer almakta. 1973’e kadar köylünün yılda hane başı verdiği 1 god (yarım teneke) arpa karşılığında çalışmış. 1973’te sınav sonucu kadroya geçmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">İmamlığa başlamasıyla birlikte halk, köhne bir caminin açılmasıyla bir araya gelmiş. Ara sıra kamu görevlilerinin köyde bulundukları zamanlarda Türkçe ezanın okunduğu bir köy olmasına ve dini eğitimin yasak olmasına rağmen göreve başlamasıyla beraber bu yasakların hiç birisine uymamış. İlk göreviyle birlikte caminin bitişiğinde yer alan medresede köyün çocuklarına elif cüzünden başlamak suretiyle Kur&#8217;an eğitimi vermeye başlamış.  Kur&#8217;an eğitimi yasak olduğu için çocuklar medreseye geldiği andan itibaren köyü ilçeye bağlayan yolu görecek bir tepeye nöbetçi konulurmuş. Bu nöbetçiler eğer resmi bir görevli veya asker kıyafetli birilerini görürlerse hemen haber verirler ve çocuklar evlerine gönderilirmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Kendisinden önce köyde yaşamış ve dini ilimlerle meşgul olmuş birkaç kişinin kitapları kendisinde bulunmasına rağmen Osmanlıca yazılı olduğu için bu kitapları uzun yıllar bir hazine gibi eski bir çeyiz sandığı içerisinde kimsenin ulaşamayacağı mahzen türü yerlerde saklamış. (Bu kitapların bir kısmı halen mevcut olmakla birlikte önemli bir kısmı saklı kaldığı dönemde ya farelerin yemi olmuş ya da küflenip çürüdüğünden dolayı imha edilmiştir.) Latin harfleriyle okuma yazmayı çok iyi bilmesine rağmen 90’lı yılların başına kadar genelde eski yazıyla yazılmış kitaplara itibar edermiş.</p>
<p style="text-align: justify;">1997 yılında yaş haddinden emekli olmuş. Toplam görev süresi 49 yıl. 1994 yılında yakalandığı Parkinson hastalığıyla birlikte daha önce hiç kimseyle paylaşmadığı pek çok sıkıntısı da gün yüzüne çıkmaya başlamış. Bilindiği gibi bu hastalığın yol açtığı en büyük olumsuzluk, unutkanlık, zihnin bir takım fonksiyonları yerine getirememesi ve dolayısıyla insanda oluşturduğu şuur kaybıdır. Bunların sonucunda daha önce bilinçaltına attığı bir takım problemler kendini göstermeye başlamış.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi bizzat oğlundan dinleyelim:</p>
<p style="text-align: justify;">“Televizyonda devlet adamlarından veya üniformalılardan birisini gördüğü zaman eski yazıyla yazılmış kitapları saklamaya kalkışırdı. Evde kitaplarının görünür bir yerde olmasından rahatsız olurdu. Çünkü eve gelen yabancıların bu kitaplar yüzünden onu şikâyet edeceğinden korkardı. Televizyonda yapılan konuşmaları bazen anlayamazdı. Bu durumda kendisinin suçlandığını ve tutuklanacağını zannederek televizyonun karşısına geçip kendini onlara karşı savunmaya çalışırdı. Kendini savunamayacağını hissettiği zamanlarda televizyonun olduğu odayı terk ederdi. Çoğu zaman televizyondakilerin kendisini gördüğünü zannederdi. Evine kravatlı ve tanımadığı birisi geldiğinde durum kendisine izah edilinceye kadar korkulu bir tedirginlik yaşardı. Evde çok sıkılmasına rağmen balkonda oturmak istemezdi. Çünkü yoldan geçen bir polisin onu görüp tutuklayabileceğini düşünürdü. İş dönüşü biraz geciksem hemen beni polislerin tutuklayıp götürdüğünü zanneder, panik yapar, telaşlanırdı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Kayıtları tutulamayan bu türden pek çok faili meçhulün yaşandığı bir ülke burası. Olup biten bu durum karşısında insanın tüyleri diken diken oluyor. İnsanlara bu zulmü reva görenlerin kimler olduğu tespit edip, onları tarih sahnesinde mahkûm etmeden bu zulümlerin tekrar etmesi önlenemeyecek gibi gözüküyor. Binlerce insanına işkence yapan, öldüren ya da aşağılayarak insanlıktan çıkaran bir kültürün parçası olmamak için insanın mazisini sorgulaması gerekiyor. Ne yazık ki kendi halkına bu muameleleri reva görenler, yine bu halkın içinden çıkıyor. Bir ülkeyi kendi kendine bu kadar düşman yapan ve bu bedelleri ödetenlerin bunları nasıl yapabildiklerine insan hayret ediyor. Bu zulümler; annelerinden hiç ninni dinlememiş, sevgi ve ilgiden nasibini almamış dolayısıyla vicdanı ve kişiliği gelişmemiş birilerinin elinden çıkmışa benziyor. Üstelik bunlar; patates baskı yapmadan, salıncak kurup sallanmadan, dua edip yatmadan yani çocukluğunu adamakıllı yaşamadan aile kavgaları içinde büyümüş olmalılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalpleri hasta bu tiplerin, çevrelerinde olup biten şeyleri gereği gibi değerlendirmekten yoksun, önyargılı ve cahil oldukları anlaşılıyor. Yüzyıllardır kazandığı değerleri küçümseyerek yok saymış olmalarından bu milleti anlayamamış oldukları çok açık. Bazı kesimler tarafından benzer durumların bugün dahi sürdürülüyor olması insanı hayrete düşürüyor. Duydukları her basit olayı ya da buldukları her önemsiz haberi kendi aleyhlerine düzenlenen bir komplo teorisinin parçası haline getirmeleri ilginç değil mi? Sürekli rejim tartışmalarının insanı bunaltan tarafı bu hasta insanların kuruntularından kaynaklanmıyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kadar vehim sahibi olmalarının herkesin huzurunu kaçırması bir yana sistemi muhafaza etmekten ziyade bizzat kendi menfaatlerini korumaları adına yaptıkları bir faaliyet olduğu da belli olmuyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Şimdi sen onları gördüğünde dış görünüşleri hoşuna gider ve konuştuklarında ne söylediklerine kulak vermek istersin. Onlar, yere (sağlam şekilde) dikilmiş kütükler gibi (olduklarına emin görünseler de) her çığlığı/gürültüyü kendilerine (yönelik) sanırlar. Onlar (bütün inançlara) düşmandırlar, öyleyse onlara karşı dikkatli ol. (Ve bedduayı hak ederler:) &#8220;Allah onları kahretsin!&#8221; Akılları nasıl da (hakikatten) sapıyor!”</em> (Münafikun, 63/4)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumu izaha ya da tenkide namuslu kelimeler yetmiyor. Geriye sadece bir durum tespiti yaparak biraz olsun teselli bulmak kalıyor. Anlaşılan insanları tehdit edip korkutarak güya düzen sağlamaya çalışanlar, özgürlük alanlarını insanlık dışı yöntemlerle yok etmeye çalışmışlar. Belgesellerde izlemiş olmalısınız. Vahşi hayvanlar, sahayı kendilerine ait kılmak için belirli bir alanda çeşitli yerlere işerler. Böylelikle “diğer” lerine karşı bir “egemenlik” alanı oluştururlar. Yasakladıkları Kur’an’ın onlara benzettiği bu tipler, tarihte kendilerine alan açmak ve orada hâkim olmak adına küçücük beyinleriyle özgürlükleri yok sayarak bu halkın değerlerine pervasızca saldırıp sağa sola işemişler. Şimdi artık bu işkenceci ve zalim insanlar pisuvara döndürdükleri toprağın altındalar. Ve umarım korku artık onları takip ediyor. Ne diyelim cehenneme kadar yolları var…</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi. Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık. Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca da onlara “aşağılık maymunlar olun” dedik.”</em> (Araf, 7/164–166)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Öneri:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi bazı sivil toplum örgütleri zulme veya haksızlığa uğrayan insanlarla ilgili çalışmalar yapmakta, kamuoyunu bilgilendirmekte ve gerekli gördükleri hallerde suç duyurusunda bulunmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı hassasiyeti yukarıda anlatılan olay gibi tarihte vuku bulmuş zulümlere de göstermelidirler. Kime, nerede ve nasıl yapılmış olursa olsun. Böylelikle yapılan haksızlıkların unutulmadığını göstermiş olacak, hiç değilse vicdanları rahatlatacak ve belki de tekrar etmesini önlemiş olacaklardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/124/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sorular Cevapsız Kalmayacak</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/122</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/122#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:30:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=122</guid>
		<description><![CDATA[—henüz vakit kaldıysa— Haram Tehlike Demektir İnsanlar, düzenli ve disiplinli yaşayabilmek için kurallara ihtiyaç duyarlar. Pek çok şeyi, kendilerine yasaklarlar. Fakat bu yasaklar, zamanla insanların yaşam alanlarını daraltan duvarlara dönüşür. Özellikle despot idareler elinde; bu kısıtlamalar, çekilmez hâle gelebilir. Zamanla bu yasakları, inanç konusu dahi yaparlar. Nitekim tarihte pek çok örneğine rastlandığı gibi, yöneticilerin halka [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—henüz vakit kaldıysa—</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Haram Tehlike Demektir</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar, düzenli ve disiplinli yaşayabilmek için kurallara ihtiyaç duyarlar. Pek çok şeyi, kendilerine yasaklarlar. Fakat bu yasaklar, zamanla insanların yaşam alanlarını daraltan duvarlara dönüşür. Özellikle despot idareler elinde; bu kısıtlamalar, çekilmez hâle gelebilir. Zamanla bu yasakları, inanç konusu dahi yaparlar. Nitekim tarihte pek çok örneğine rastlandığı gibi, yöneticilerin halka yaptıkları zulmü, Allah ile ilişkilendirdikleri ve böylece kendilerine meşru bir zemin oluşturmayı amaçladıkları bilinmektedir. Yasakların harama dönüştürülerek dinleştirildiği ortamlarda; devlet-vatandaş ilişkisinin İlah-kul ilişkisine evrildiği gözlemlenebilir. Bu yüzden; “Allah’tan başka kimse haram koyamaz.” denilerek bu suistimallerin önüne geçilmek istenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-122"></span>Bir yasağın üzerinden süreklilik bağı kalkmadığı ve tarihsel olarak zamanla kayıtlanmadığı sürece harama dönüşme tehlikesi her zaman vardır. Yasaklar; tarihseldir ve zamanla kayıtlıdır. Zira buna bağlı olarak değişkendir, değişebilir ve hatta değişmelidir. Nitekim yasaklar, herkes tarafından anlaşılabilir haklı bir gerekçeye dayanmalıdır. Öyleki şartlar değiştiğinde ve gerekçeler haklılığını yitirdiğinde, yasaklar ortadan kalkabilsin ya da şartlara uygun olarak yenilenebilsin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hâlbuki haramın sahası, daha ziyade yaşamsaldır. İnsanın fıtratını, korumaya yöneliktir. Daha çok insan haklarının zirvesi olan konulara hastır. Bu yönüyle de evrensel sayılmalıdır. Fıtrata müdahale anlamında haram, gerçekten bir tehlikeyi haber verir. Kaçınılması gerekir. Aksi hâlde kişiliği böler. Şahsiyeti bozar. Aslında insanların harama ihtiyaç duymayacakları kadar çok helal vardır. Zaten haramların sayısı, oldukça azdır. Bu yüzden sadece bir şeyin, haram olmasına, delil aranır. Helallerin, delili olmaz ve asıl olan haram olduğu konusunda hakkında bir “nas” olmayan her şeyin, helal olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat ne yazık ki kalk arasında, haramlar çok zannedilir. Bu yüzden insanların önemli bir kısmı, özgürlük alanlarının daralacağı ya da pek çok zevkten mahrum kalacakları endişesiyle iyi bir müslüman olamayacaklarını düşünürler. Çoğu kez, İslam’ı yaşamayı ruhbanlıkla karıştırdıkları için olsa gerek kulluklarını ileri bir tarihe ertelerler. Nitekim bu tarih, çoğunlukla yaşlılık ya da emeklilik gibi insanın istese de pek çok şeyi yapamayacağı bir zaman dilimine denk düşer. Böylelikle hem kendilerini hem de çevrelerini çocukça kandırmayı denerler. Hâlbuki ortaya koydukları mazeretlere rağmen bu ertelemenin haklı bir gerekçesi olamayacağını basbayağı bilirler. Bu yüzden, Kur’an’da; haram anlayışı, olabildiğince sınırlandırılmış ve böylesi mazeretlerin önüne geçilmek istenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Önemine binaen haram kılma konusunda, peygamberler dahi yetkili kılınmamıştır.<em> </em>(66/1) Onlar, yönetici vasıflarıyla, kötü gördükleri şeyleri, gerekçelerini sıralayarak yasaklama yoluna gitmişlerdir. Bu durumda gerekçeler ortadan kalktığında yasaklar da değişebilmektedir. Nitekim hayatın sürekli değişen yönünün idareciler elinde bir takım düzenlemelerle karşılanması, böylece mümkün olabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların özgürlük alanları söz konusu olduğunda, Allah’ın insanlara açtığı alanın genişliği başka hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bu yüzden Allah’a kul olmak, çok kolaylaştırılmıştır. Allah’ın zorluk istemediği ve insanların hayatını kolaylaştırmayı amaç edindiği açıkça ortadadır. Öyleki herhangi bir şeye gelişigüzel haram demek, Allah’a yalan isnat etmekle bir tutulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Buna göre, artık, kendi yalanınızı (âdeta) Allah&#8217;a isnat ederek öyle dilinize geldiği gibi yalan-yanlış ‘Bu helaldir, şu haramdır.’ demeyin; çünkü haberiniz olsun, Allah&#8217;a yalan isnat edenler asla kurtuluşa erişemezler!” (Nahl, 16 / 116)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bir şeyi yasaklamak ya da haram kılmak ve bunu da haksız yere Allah’ın yaptığı bir şeymiş gibi sunmak, büyük bir zulümdür. İnsanın kendi elleriyle yaptığı şeyleri, Allah’ın takdiri ile ilişkilendirmesi ve dolayısıyla doğabilecek haksızlıkların sorumluluğundan sıyrılarak faturayı ona kesmesi, tarih boyunca yönetenlerin yaptığı bir şeydir.<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gerçekten ziyana uğrayanlar o kimselerdir ki dar kafalı cahillikleriyle çocuklarını öldürürler, Allah’ın onlara rızk olarak sağladığı şeyleri yasaklarlar ve (bu tür yasakları da) haksız yere Allah’a yakıştırırlar: Onlar sapkınlığa düşmüşler ve doğru yolu bulamamışlardır.” (En’am, 6 / 140)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an’da En’am suresinin 144-146. ayetlerinde; “Bana vahyedilenlerde….dışında yenmesi yasak olan hiçbir şey görmüyorum/bulamıyorum.” buyrulması dikkate değerdir. Böylece, haram kılmanın yol açacağı dar alanın önüne geçilmek istenmiş olmalıdır. Yahudilerin katı şekilciliği ile hukuki metinler uydurarak aşırı gitmelerinin nelere mal olduğu hatırlanmalıdır. Nitekim onların bu konuda ki ruhsuz şekilciliği, dinlerinin tahrif olmasına, yeni bir din oluşmasına ve sonuçta cezalandırılmalarına ortam hazırlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar arası ilişkilere dair düzenleyici ilkelerden yoksun bir “Allah” ya da “ahiret” anlayışı, anlamını yitirir. Nitekim insandan yapması istenilen kulluk görevlerinin tamamen onun faydasına olduğu da bilinir. Haramlar, dikkat edilmediği ve umursanmadığı durumlarda, insanda çift kişilik oluşmasına zemin hazırlar. Örneğin; hakkında herhangi bir kısıtlama olmamasına rağmen Ramazan ayının oruç gecelerinde kendi kendilerine cinsel ilişkiyi yasaklayan ancak buna da hakkıyla riayet edemeyenler için; “…Allah bu konuda kendinizi sıkıntıya sokacağınızı bilir&#8230;” (2/187) denilerek bir yasaklama olmadığı bildirilmiştir. Böylece bu çift kişiliğin oluşması, engellenmiştir. Çünkü bir şeyin haram olduğunu bile bile ondan müstağni kalamamanın oluşturacağı  “kayıtsızlık”, insan için çok yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Hatta zamanla insanı, kendi kendinin haini dahi yapabilir. (4/107, 7/58) İnsanın, kendisinde çift kişilik oluşmasına imkân vermemesi gerekir. Bu yüzden insan; öğrendiği şeyleri, eyleme dökmeden önce doğru bir “anlama” çabası içinde olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anlamaya Çalışmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, bildiğini sandığı şeyleri, iyice anlamadan eyleme dökerse, içselleştiremediği kabullerinin esiri olur. Zamanla; saçma sapan da olsa, bedelini ödediği konular yüzünden, geriye dönüşü zorlaşır. Çünkü bedelini ödediği için hak ettiğini düşündüğü şeyleri, gerçeğin ta kendisi sanır. Sonrasında; doğru ya da yanlış, mazide yaşadıklarıyla anlamlandırdığı hayatını, bir çırpıda tövbenin konusu yapamaz. Bu yüzden, insan için başlangıçlar, çok önemlidir. Nitekim tecrübelerin, yanlış yaşanmış bir olguyla şekillenmesine nispetle, hiç yaşanmamış olması daha ümit vericidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an, araştırmadan, bir şeyi kabullenmeyi doğru bulmaz. Hele söz konusu kabul; iman ise, bu fazlasıyla önemlidir. Çünkü iman, sahibini sonsuzlukla karşılaştırır. Zira ebedîlik düşüncesi, insanın kendisine malzeme yapabileceği ve dünyada karşılaşabileceği en riskli sahalardan biridir. Öyle ki İlahî vahyin kontrolü dışında gerçekleşen bir içerikle oluşmuş sonsuzluk düşüncesinden canavar bir insan tipi de ortaya çıkabilir. Onun için bir şeyi kabullenmeden önce “sorgulamak” gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sorgulamak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün peygamberler, Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasaları dikkate alarak ve bunlara atıf yaparak yaşamışlardır. Pek çok doğruyu, içinde bulundukları şartları sorgulayarak yakalamışlardır. Sebeplere sarılmış, akıllarını sonuna kadar kullanmış ve karşılarında cahilce davranan insanları yeri geldiğinde akılsızlıkla suçlamışlardır. Bu anlamda; girdikleri diyaloglarda, insanları ikna etmek için delil getirmişler ve muhataplarından da delil istemişlerdir. Zira kanıt olmaksızın canının istediği gibi davranmak ve olağanüstü şeyleri, inanmak için şart koşmak, inkâr edenlerin ahlakıdır. Peygamberler, Allah’ın kanunlarında bir değişme olmayacağını bildikleri için, karşılaştıkları olayları, olağan şekillerde değerlendirmişlerdir. Amaçları; hemen her şeyi, iyice anlamak ve doğru anlatmaktan ibaret olmuştur. Onların insanlara örnek olması gereken en önemli özelliklerinin başında, hemen her şeyi sorgulamaları gelir. Bizzat kendileriyle ilgili konularda dahi bu “sorgulayarak anlama” çabalarına örnek olarak şu ayetleri takip edebilirsiniz:</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Zekeriya, alâmet istiyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><em>(Zekeriya) şaşkınlıkla: &#8220;Ey Rabbim!&#8221; dedi, &#8220;Yaşlılık beni yakalamışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?&#8221; (Ona): &#8220;Pekâlâ olabilir!&#8221; denildi, &#8220;Allah dilediğini yapar.&#8221; (Zekeriya) yalvardı: &#8220;Ey Rabbim! Bana bir işaret göster!..&#8221;(Al-i İmran, 3 / 40, 41)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. İbrahim’in hanımı, yadırgıyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“’Vah bana!’ dedi, &#8220;Ben yaşlı bir kadın, kocam da yaşlı bir adam iken, hâlâ çocuk mu doğuracağım? Doğrusu, şaşılacak bir şey bu!&#8221; (Hud, 11 / 72)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Meryem annemiz sorguluyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Meryem, ‘Ey Rabbim!’ dedi, ‘Bana hiçbir erkek dokunmadığı hâlde nasıl oğul sahibi olabilirim?’&#8230;’ ” (Al-i İmran, 3 / 47)</em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peygamberlerin Soruları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Peygamberler, bir insanın sorabileceği en uç soruları sormuşlar ve gerektiğinde serzenişte de bulunmuşlardır. Bilindiği gibi cevap vermek, muhatabını dikkate almak demektir. Her seferinde bu sorulara samimiyetle cevap verilmiş ve bu serzenişler, olgunlukla karşılanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Musa Allah’ı görmek istiyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…’Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim.’ dedi…” (A’raf, 7 / 143)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. İbrahim, mutmain olmak istiyor;<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster’ demişti…” (Bakara, 2 / 260)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Hz. Musa serzenişte bulunuyor;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Musa: ‘Rabbimiz dedi, sen Firavun&#8217;a ve adamlarına yakın hayatta süs ve nice mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi?..’ ” (Yunus, 10 / 88)</em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çok Soru Sormak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Soru sormak, öğrenmenin ilk şartıdır. Bu yüzden teşvik edilmiştir. Nitekim öğrenme merakı olmadan, bilgi sahibi olunamaz. Bilgi yoksa gelişme ve ilerleme de yok demektir. Kur’an, bilgiye ve bilgili olmaya değer verir. Ayetlerin önemli bir kısmı, bu konuda insanları teşvik eder. Bilenle, bilmeyeni bir tutmaz. Ve en önemlisi ilim, Allah’ın vazgeçilmez bir sıfatı olarak Kur’an’ın her zaman gündemindedir. Soru sormakla ilgili olarak yanlış anlamlandırılan ayet, mealen şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Siz ey imana ermiş olanlar! (Kesin hukuki kurallar şeklinde) açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira Kur’an vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size (hukuki kurallar şeklinde) açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda (sizi her türlü yükümlülükten) azat etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halimdir. Sizden önceki insanlar da böyle sorular sormuş ve sonuçta hakikati inkâra varmışlardı.” (Maide, 5 / 101, 102)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Burada; Kur’an’ın, soru sormayı yasaklamasındaki amaç, tamamen insanın özgürlük alanı ile ilgilidir. Öğrenmek ve doğru olana ulaşmakla ilgili değildir. Burada “soru sormak”, hayatın her cephesi ile ilgili “kanun/hüküm istemek”tir. Yoksa vahiy inerken soru sorup hemen ardından “cevap beklemek” değildir. Kur’an’ın rehberliği; inanan insanlara oldukça rahatlama getirmiştir. Özellikle ayetlerinin yaşandığı ve adına “Asr-ı Saadet” dediğimiz zamanda, bu rahatlama ve kolaylık had safhadadır. Bu sebeple insanlar, vahyin kanatları arasında, yaptıkları ve yapacakları her şey için bir emir ya da tavsiye beklentisine girmişlerdir. Sağlam ve güvenilir bir otoritenin belirleyiciliği altında yaşamanın zevkini tattıklarından olsa gerek, Allah’ın Resulü’ne daha fazla müracaat etme ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu ayetteki; soru-cevap ilişkisi, vahiy ile yaşanılan hayat arasında oldukça canlı bir diyalog olduğunu göstermesine karşılık ayetlerin nüzul sebeplerini oluşturan olaylarla ilgili olarak Kur’an’ın seçiciliği, özel bir anlam taşır. Bu seçicilik, bir yandan indiği toplumun sorunlarını dikkate alarak çözüm üreten diğer yandan başka toplumlar için de evrensel mesajlar taşıyan bir yapı arz eder.  Nitekim ayetlerin, hemen her tespitinin, insanlar açısından bağlayıcı olduğu da bilinmektedir. Bu yüzden; “Soru sormayın.” demek, “Vazedilecek hukuki kurallarla hayatınızın daralmasına, dolayısıyla özgürlüğünüzün kısıtlanmasına elverişli bir ortam hazırlamayın.” demektir. Bu da “Benden daha fazla bağlayıcı kural talep etmeyin.” demekle aynı şeydir. Nispeten hukuki kuralların, indi şartlara bağımlılığı dikkate alınırsa çok sayıda kuralın, o an için getireceği rahatlamanın ardı sıra ileride oluşması muhtemel farklı şartlar için bir sınırlama ve sorun üreteceği de varsayılmalıdır. Bu sebeple, Kur’an’daki hukuki kaidelerin olağanüstü azlığı, hemen göze çarpar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an; yaratılışın amacı, hayatın anlamı ve insan idrakini aşan olaylar gibi önemli konularda, sadece gerektiği kadar bilgi verir. Şüphesiz verdiği bilgiler, hayatidir. İnsanların mutlu olmalarına ve barış içinde yaşamalarına yetecek kadar bilgi aktarır. İhtiyaç duyulacak ana konulardan yeterince bahseder. Geride, “bilinçli boşluk” denilebilecek geniş bir alan bırakır. Kur’an; bu alanda, kasıtlı olarak konuşmaz. Bu alan, içini müslüman bireylerin düşünerek doldurulacakları, geniş bir çerçevedir. Allah tarafından bırakılan bu “bilinçli boşluk”, insana rahat ve özgür bir alan açar. Ayrıca değişen ya da gelişen hayat şartlarına uygun çözümler üretebilmeyi de mümkün hâle getirir. İşte akıl, yaratıcısını unutmadan ve Kur’an’a ters düşmeden bu boşluğu, doğru bir şekilde doldurmakla yükümlüdür. Hayat, boşluk kabul etmez. Akıl, bu boşluğu doldurmazsa onun yerine; kötü arzu ve istekler yerleşir. İnsanın hayatına bunlar hükmetmeye başlar. Dünyada huzur bulunmayışının sebebi de budur. Akıl, Kur’an’ın rehberliğinde hareket etmeli ve bu boşluğu mutlaka doldurmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir şey de akla terk edilen alanın, kutsanmamasıdır. Burada da özgürlük alanlarının, insan eliyle sınırlandırılma tehlikesi vardır. Nitekim resmi ideolojilerin “kutsal” alan belirleme gayretleri, bu sınırlandırmalarda başrolü oynamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anlaşılacağı üzere Kur’an’da soru sorulmasının o an için yasaklanması ile insanın özgürlük alanının olabildiğince geniş tutulması amaçlanmıştır. Hukukî kurallarla insan hayatını daraltmamak adına…</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bütün Sorular Cevaplanacak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için bir çaba içinde olmanın önemini herkes bilir. Bunun için insanın, sorduğu sorulara, doğru ve tatminkâr cevaplar bulabilmesi gerekir. Bu anlamda; aklımızın yetersiz kaldığı yerlerde, Rabb’imizin yardımına ve rehberliğine ihtiyaç duyarız. Her seferinde zihin, ancak onun indirdiği kitabın yani Kur’an’ın cevaplarıyla mutmain olmuştur. İnsanın özellikle “gayb”a ait konularda, onun verdiği bilgilerle yetinmesi en sağlıklı yoldur. Çünkü duyularımızın ötesi, bilgi edinebilmemizin imkânsız olduğu, en zayıf noktamızdır. İnsanlar; hiçbir zaman diliminde, dinsiz yaşamamışlardır. Nitekim sahte ve sanal dinlerin oluşumu, bu bilinemez saha ile ilgili spekülasyonlar üretilerek sağlanmıştır. Bu yüzden Kur’an’ın verdiği bilgiler dışında bu saha ile ilgili konuşmak “gaybı taşlamak” anlamına gelir. Bu kapı kapatılmış ve mühürlenmiştir. Allah dışında kimse bu gizliliğe hâkim ve muttali olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatın işleyişinin nasıl olduğunu bütünüyle bilmek mümkün değilse de gerek Allah’ın müdahalesinin gerekse olup-biten şeylerin anlamlı bir izahını yapabilmek için iyi niyetli bir anlama çabası gerekmektedir. Yaratıcı ve düzenleyici bir iradenin varlığından şüphe etmeyen akıl, böylesine büyük bir gücün yarattığı şeylere karşı kayıtsız kalamayacağını da itiraf eder. Ancak insanın, bu iradeye ve güce saygı duyması ve ardından teslim olması kadar olmasa da inkârına sebep gösterebileceği gerekçeler edinmesi de olasıdır. Bu olasılık, reel cevaplar bulamayacağı zannından hareketle aklı, derin ve karanlık bir tünele sokar. Sonu görünmeyen bir tünele…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle Kur’an, insanın içine düşebileceği bu karanlıktan kurtarmak için çırpınır. İnsanın hayatın işleyiş planına tümüyle vakıf olamayacağından hareketle hiç değilse gördüğü olumsuzluklardan yaratıcısına bir pay çıkarmasını haklı bulmaz. Bu merak ve arayışları doğal kabul ederek, bütün soru ve sorgulamaları olgunlukla karşılar ve sahibini iman dairesi dışına çıkarmaz. Hayatı anlamlandırma çabası içinde olan bir insanın değerini olsa olsa en iyi Rabb’i bilir. Nitekim benzer soruları, peygamberlerin dahi sorduğunu söylemiştik. Nitekim Kur’an; Hz. Musa’nın, muhtemelen dünyada olup biten şeylerin nasıl gerçekleştiği ile ilgili olarak, bir anlama çabası içinde olduğundan bahseder.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“(Salih kul:) ‘İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?’ dedi. Musa, ‘İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim’ dedi. O da şöyle dedi: ‘O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana anlatıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.’ “ (Kehf, 18 / 68–70)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Ayetin son cümlesinin; “Ben sana anlatıncaya (haber verinceye, söz edinceye, kendisinden bahis açıncaya, o konuda bilgi verinceye) kadar<strong> </strong>bana soru sormayacaksın.” şeklinde olması ilginçtir. Aynı ibare dünya hayatının sonu için de geçerlidir. Bu durumda; şimdilik anlamlı ve tutarlı bir cevabı bulunamayan şeylerin, aslında tatminkâr bir cevabının olduğu ve hiçbir haksızlığa mahal kalmayacağı söylenebilir. Bu cevapların bir kısmının ahirete kalması da mümkündür. Ancak bu imkân dahi dünya hayatında önümüze çıkacak anlamsız ve tutarsız kabulleri içermez. Körü körüne bir taklide kapılmamızı ve anlaşılmayan hikmetlere dayalı gizli ve gizemli şeyleri kabul etmemizi gerektirmez. Bu sadece Allah’ın asla haksızlık yapmadığının ve yapmayacağının resmidir. Eğer bir sorun varsa bunun sorumlusu o değildir. Böylece olup-biten şeylerde bizim için geçerli olan Musa’nın yaptığıdır. Yani her şeyi sorgulamak ve olayların sorumlularını bulup hesap sormak…</p>
<p style="text-align: justify;">İman, dürüstlüğün ve güvenliğin olmadığı yerde barınmaz. Hiç kimse, Allah kadar güvene layık da olamaz. Bu anlayış; inananları, sonuç itibarıyla, hiçbir sorunun cevapsız kalmayacağı ve mutlaka doğru bir cevabının olduğunu kabule götürür. Başka bir deyişle; ahiret hayatı, kimseye haksızlık yapılmadan bütün soruların tam olarak cevaplanacağı yerin adıdır. İyi niyet taşıyan biri için, bundan daha güzel bir karşılık da olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Cevabı var aslında her şeyin</p>
<p style="text-align: justify;">Cevap isteme hakkı da var insanın</p>
<p style="text-align: justify;">Cevaplarını buluncaya kadar soruların</p>
<p style="text-align: justify;">Hepimiz Musa’yız nasıl olsa, sorgulamaya devam…</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">İnanan biri, doğru olanı arar. İnsanların mutlu olmasını arzular. Kimseye haksızlık yapılmasını istemez. Herkesin eşit olduğu, adaletin uygulandığı ve özgürlüklerin kısıtlanmadığı bir dünya özler. Bütün bunları gerçekleştirebilmenin yolunun ise Allah’ın iradesine uygun davranmaktan ve onun sözünü dinlemekten geçtiğini kabul eder. Anlamaya çalışmak ve sorgulamak, körü körüne taklit ve itaat etmeden sorularına cevaplar aramak insan hayatını önemli ve değerli kılan şeylerdir. İnsanın kendisi olması için…</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan için, İlahî rehberlikten yoksun ahlaki bir alan açabilmek, tarih boyunca mümkün olamamıştır. Bugün yaşadıklarımız bunun en açık örneğidir. Nitekim insanların, Allah’ı dışarıda bırakarak kurguladıkları hayatın nelere mal olduğunu düşünmeleri gerekir. Hayatını mutfakla tuvalet arasında geçiren ve bir anlama çabası içinde olmayanlar, anlamadıkları şeyleri daha baştan reddederler. Anlamaya çalışmazlar. Ön yargılarının esiridirler. Onlardan hiç değilse yaşadıkları toplumun değerlerine saygı duymalarını beklersiniz. Onu dahi halka çok görürler. Tarihi, toplumu ve değerlerini küçümsedikleri için bilgi düzeyleri de oldukça sınırlıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, Rabb’ine kul olmaktan kaçınmak adına gerekçe yaptığı olası soru ve sorunlarının makul bir cevabı olduğunu bilseydi, hiç değilse onu suçlamaktan vazgeçebilirdi. O zaman kendi ön kabullerinden kaynaklanan anlamsızlığın ve kayıtsızlığın inkâr desenli örtüsünü yüzünden çekip ayaklarının altına serebilirdi. Zira hiçbir sorunun cevapsız kalmayacağı bir ortamın şaşkını olmaktan kurtulmak için biraz iyi niyet biraz insaf biraz da gayret göstermek için henüz vakit geçmemiş olabilir…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/122/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aç Gözlülerin Ahlakı</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/120</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/120#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:28:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=120</guid>
		<description><![CDATA[—bin yıl yaşamak — “Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen –Rabb’inin nimeti sayesinde- mecnun (deli) değilsin… Kalem suresi, ilk inen surelerden biri. Çok erken bir döneme ait olmasına rağmen ayetteki suçlama konusuna bakılırsa tebliğin başladığı ve hatta yoğunlaştığı bir dönemin ardı sıra gelmiş olmalı. Zira neredeyse bütün surenin bağlamı “mecnun” suçlamasından peygamberimizin aklanması [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—bin yıl yaşamak —</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Nun. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki (Resulüm), sen –Rabb’inin nimeti sayesinde- mecnun (deli) değilsin… </em></p>
<p style="text-align: justify;">Kalem suresi, ilk inen surelerden biri. Çok erken bir döneme ait olmasına rağmen ayetteki suçlama konusuna bakılırsa tebliğin başladığı ve hatta yoğunlaştığı bir dönemin ardı sıra gelmiş olmalı. Zira neredeyse bütün surenin bağlamı “mecnun” suçlamasından peygamberimizin aklanması ile ilgili.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-120"></span>Buradaki “mecnun” kelimesinin bugünkü karşılığının meallerde “deli” olarak verilmesi ya da bizzat kavramın “cinlenmişliği” ifade etmesi yeterli gözükmüyor. Çünkü bugünkü toplum nezdinde bu karşılıklar, o günkü toplumun bu kavramlara yüklediğinden farklı bir içeriğe sahip. O gün için bu iddianın sahipleri, “mecnun” tanımıyla Hz. Muhammed’in ağzından çıkan olağanüstü sözleri muhtemelen kendi zihinlerinde mahkûm etmeye çalışıyorlardı. Kuşkusuz önyargılıydılar. Zira inkârlarını gerekçelendirerek rahatlamaları gerekiyordu. Onların “mecnun” dediği şey, bugün aklın yok sayılması anlamında “deli” denen şey değildi. Onlar “mecnun” tanımlamalarıyla peygamberi şairlere denk düşürmeyi ve vahyi inkâr etmeyi amaçlıyorlardı. Nitekim bir sözün kaynağı cin olduğu varsayılınca ancak diğerleri kadar bir değeri olabilecekti. Bu durumda bu sözler ciddiye alınmaya bilecekti. Bir yandan oluşmasına zemin hazırladıkları cin hikâyeleriyle ürettikleri “din” aracılığıyla kendi toplumlarının tapınma ihtiyaçlarını karşılarken diğer yandan peygamberi cinlenmişlikle suçlamak onlar açısından ciddi bir paradokstur. Bu aynı zamanda onların efsunlu din anlayışlarının sahte olduğunu itiraf etmeleri anlamına da gelir. Nitekim içeriğini göz ardı ederek kategorize edip mahkûm etmeye çalıştıkları sözlerin -peygamberin cinlenmiş olması hasebiyle- İlah ile bir ilişkisinin olamayacağını vurgulamak istiyorlardı. Kur’an’da onların düşüncesindeki şeytanî güçlerin bu vahiy metinlerinin oluşmasında hiçbir katkısı olamayacağı üzerinde ısrarla durulmuş olması da bunu göstermektedir. Hakikati inkâr etmeye şartlanmış olanlar, o gün de hedef saptırmada mahirdiler. Tebliğin içeriğinden ziyade kaynağını sorgulamayı seçmeleri bunu gösteriyor. Hâlbuki Kur’an’ın değindiği konuların insanlara fayda vermekten, adaleti ve özgürlüğü savunmaktan başka bir amacı yoktur. Ancak bu bahislerin birilerinin menfaatini sarstığını görmek gerekiyor.  Bu sebeple peygamberlere her defasında neden siyasi ve ekonomik alanda toplumun ileri gelenlerinin karşı çıktığı da anlam kazanıyor. Zira peygamberler konuştukça onların menfaatleri sarsılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. Hanginizde delilik (hanginizin cinlenmiş) olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da. Doğrusu Rabb’in, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O&#8217;dur…</em></p>
<p style="text-align: justify;">Resul’üne yapılan ve sonu hakarete varan bu tanımlamaya Rabb’in nasıl kızdığına bakar mısınız!</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Senin sahip olduğun ahlakî seviyenin yüksekliğini nasıl da kıskanıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim sen bu tertemiz hâlinle kötü bir sonuçla asla karşılaşmayacaksın.</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi gaybî güç, iman eden ve kendiyle barışık birine musallat olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Senin söylediklerinin hangisinden nasıl bir fenalık hâsıl olmuş ve kime ne zarar gelmiş ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Onlara biraz zaman ver.</p>
<p style="text-align: justify;">Ahlakın ve erdemin yalan ve iftira karşısında ne kadar güçlü olduğunu yakında görecekler.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!</em> <em>İsterler ki sen gevşeyesin de, böylece kendileri de yumuşasınlar…</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Sürekli ithamlar altında senin kendini suçlu hissetmeni sağlamaya çalıştıklarını gör.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben ne diyorum, ne yapıyorum ki bu kadar şiddet gösteriyorlar diye geri çekilme.</p>
<p style="text-align: justify;">Seni dedikodu ve iftiralarla bunaltarak taviz vermeye zorladıklarını fark et.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyi pazarlık konusu yapmak istediklerini anla.</p>
<p style="text-align: justify;">Sakın bu düzenbazların oyununa gelme.</p>
<p style="text-align: justify;">Onları ciddiye alarak sakın gevşeme.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalana ve yalancılara asla boyun eğme.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Ayrıca, yemin edip duran alçağa uyma (yahut) iğrenç dedikodular yapan iftiracıya (yahut) iyiliğe mani olana (yahut) günahkâr zorbaya (yahut) ihtiraslarına esir olmuş zalime ve bütün bunların ötesinde (hemcinslerine) hiçbir faydası dokunmayana… </em></p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın, Resul’ünü bu derece savunduğunu ve her türlü baskı ve eziyete karşı onu ayakta tutmaya çalıştığını görmek insanı duygulandırıyor. Ayrıca inananlara da aynı desteği vereceğini düşündürdüğü için bir sevinç kaynağı oluşturuyor. Allah, Resul’üne yapılan bu iftiraya öylesine kızıyor ki, peygamberine bu suçlamayı yapan muhataplarının bozuk sicillerini bir bir ortaya dökmeye başlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Hey sen!</p>
<p style="text-align: justify;">Çok yemin edip duran ve bu haliyle yalancı olduğu belli olan alçak</p>
<p style="text-align: justify;">Yaptığın dedikoduları ve iftiraları sağır sultan duymuş,</p>
<p style="text-align: justify;">Zorbalığın ve günahkârlığın ayyuka çıkmışken,</p>
<p style="text-align: justify;">Hırslarının kölesi olmuş bu zalim halinle,</p>
<p style="text-align: justify;">Neden senin iyilik yaptığını kimse bilmez ve</p>
<p style="text-align: justify;">Niçin kimseye faydan dokunmuyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de kalkmış bu zaaflarının gölgesinde küstahça benim elçimi suçluyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Sen ne hakla benim vahyimi cinlerin eseri sayıyor hangi yüzle Resul’üme çamur atıyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Onun mal-mülk ve çocuk sahibi olmasından mıdır ki ne zaman mesajlarımız böyle birine iletildiyse, ‘Bunlar eski zaman hikâyeleri!’ demişti? (Bu yüzden) Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!..</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Resul aralarında. Samimiyeti de ortada. Hasır üstünde yatıp yetim ve yoksul için ağlarken,</p>
<p style="text-align: justify;">Kurumuş et yiyen bir kadının çocuğu olarak bir gömlekten başka neyi var?</p>
<p style="text-align: justify;">Mekke’nin gayri safi milli hâsılasından inandığını söyleyenlere ne düşüyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Açlık ve sefaletten kum üstüne yığılmış zavallıları hanginiz fark ediyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Günahla sulanmış topraklarınızda neden adalet ve özgürlük boy atamıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Kâbe’yi arpalık yaparak panayırlardan elde edilen turizm gelirlerini yiyenler kimler?</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlarla ceplerinizi doldurduğunuzu görmüyor muyuz sanıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Hurafelerle oluşturdukları dinin insanlara verdiği sahte huzura bakınca,</p>
<p style="text-align: justify;">Bu halkın kendine okunan masallarla nasıl uyuduğunu anlamak zor olmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Asıl hikâye dedikleri şey toplumlarını uyutmak için ortaya koydukları kendi ideolojileri.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylesine kabadayı kesilmelerine yol açan şey ne acaba?</p>
<p style="text-align: justify;">Doğru olanı savunmaları ve haklı olmaları mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksa servetle şımarmaları, çocukları ve çevreleriyle övünmeleri mi?</p>
<p style="text-align: justify;">O eski zaman hikâyesi dedikleri şeyler, yakalarına yapışıp,</p>
<p style="text-align: justify;">Yakında kimin yalandan medet umduğunu ortaya çıkaracak, bekleyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Allah, onların kirli, çamaşırlarını ortaya koyduktan sonra bir özelliklerine daha vurgu yapmak istiyor. Bu husus önemli olduğundan olsa gerek sona saklamış. Önemine binaen de bu konuyu tek bir kelimeyle geçiştirmeyip “bahçe sahipleri” denilen bir vakıa şeklinde naklediyor. Öyle ki peygamberi suçlayanların toplum nezdinde işledikleri kayda değer bir suçları daha var. Yaşadıkları toplumda sosyal adaleti sağlamaya çalışmamak. Yani paylaşmamak. Bunca iyi niyet ve merhamet karşısında karıncayı dahi ürkütmeyen bir peygambere karşı yapılan bu haksızlıklar insanı korkutmuyor değil. Düşünüp anlamaya çalışmadığı zaman cehalet ve ihtiraslarının elinde kişinin nasıl canavarlaşabildiğini görünce insanın kanı donuyor. Birini bu derece küstahlaştıran şeylerin başında kendini güçlü hissetmesi geliyor. Ve maalesef bu hissi besleyen şey, insanın sonsuza kadar sahip olacağını sandığı serveti.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Ve Biz o (günahkâr)ları (sadece) sınayacağız, tıpkı ağaçtaki meyveleri ertesi gün kesinlikle toplayacağına yemin eden bazı bahçe sahiplerini sınadığımız gibi ve onlar (Allah&#8217;ın iradesi ile ilgili) hiçbir istisnai kayıt da koymamışlardı: bunun üzerine, onlar uykudayken Rabbinden (gelen) bir salgın o (bahçeyi) sarmıştı ve ertesi gün (bütün bitkiler) sararıp kurumuştu. Sabah erken kalktıklarında birbirlerine seslendiler: ‘Meyve toplamak istiyorsanız erkenden tarlanıza gidin!’ Derken yola koyuldular, giderken fısıldaşıyorlardı: ‘Bugün hiçbir yoksul, bahçeye girip (siz habersizken) yanınıza (sokulmayacak)!’ ve amaçlarına ulaşmaya kararlı bir şekilde erkenden kalkıp gittiler. Ama bahçeye bakıp onu (tanınmaz halde) görünce: ‘Herhalde yolumuzu şaşırmış olacağız!’ diye bağırdılar (ve sonra da) ‘Hayır, galiba elimizden çıkmış!’ (dediler). Aralarındaki en akl-ı selim sahibi olanı, ‘Ben size, Allah&#8217;ın sınırsız şanını yüceltmelisiniz demedim mi?’ diye sordu. Onlar: ‘Rabbimizin şanı yücedir! Doğrusu biz zulüm işliyorduk!’ diye cevap verdiler ve sonra dönüp birbirlerini suçlamaya başladılar. (Sonunda) ‘Yazıklar olsun bize!’ dediler, ‘Gerçekten biz küstahça davranmıştık! (Ama) belki Rabbimiz yerine daha iyisini bize bağışlayacak: Biz de ümitle O&#8217;na yöneleceğiz!’ İşte (bazı insanları bu dünyada denemek için verdiğimiz) azap böyledir; ama öteki dünyada (günahkârların uğrayacağı) azap daha şiddetli olacak; keşke bunu bilselerdi!.. </em></p>
<p style="text-align: justify;">İşte Allah’ın Resul’ünü suçlayanların en önemli ahlaksızlıkları budur. Paylaşmamak. Servetlerini güç gösterisine dönüştürerek tekelleştirmek. Toplumdan uzaklaşmak. Yoksul insanları hesaba katmamak. Serveti elde ederken Allah’ı anmamak “Hiçbir fakir yanımıza sokulmasın.” demekle aynı şeydir. Göz ardı ettikleri şey, fakirin hakkıdır. Bu suça “Allah’ı analım” yani “Elde ettiklerimizi yoksullarla da paylaşmalıyız.” diyen ama onlarla aynı suça iştirak eden kardeşleri/ortakları da katılmıştır. Hani doğru olmadığını bile bile bir sürü haksızlığa seyirci kalan ve böylece olup bitenlere imza atanlar gibi. Ayrıca burada gösterilen pişmanlık ve ahiretteki azap vurgusu, bu yanlışlardan dönmeleri için insanları teşvik ederken beraberinde olup bitenin farkına varmalarını da istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Çünkü (yalnız) Allah&#8217;a karşı sorumluluklarının bilincinde olanları Rableri katında mutluluk bahçeleri beklemektedir: yoksa Bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı neye dayandırıyorsunuz? Yoksa dönüp baktığınız (özel) bir kitabınız mı var, içinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz (bir kitap)? Yoksa vereceğiniz her hükmün sizin (meşru hakkınız) olacağına dair Kıyamet Günü&#8217;ne kadar Bizi bağlayan sağlam bir vaat mi aldınız? Onlara sor hangisi bunu yüklenecek! Yoksa görüşlerini destekleyen bilge kişiler mi var? Peki, iddialarında samimi iseler kendilerini destekleyenleri göstersinler, insan bedeninin bir kemik yığınından ibaret hale getirileceği gün ve onların, (şimdi hakikati inkâr edenlerin, Allah&#8217;ın huzurunda) secde etmeye çağrılacakları ama onu yapmaya güçlerinin yetmeyeceği gün: (işte o gün) gözleri zilletin ağırlığıyla ürkekleşip durgunlaşacaktır; çünkü hayatta iken (Allah&#8217;ın huzurunda) secde etmeye çağrılmaları (boşa gitmişti)…</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Siz haklıyla haksızı birbirinden nasıl ayırıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a teslim olmayı suç saydığınıza göre,</p>
<p style="text-align: justify;">Yargılarınızı hangi temele dayandırıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Yaratıcı iradeye boyun eğmediğinize ve</p>
<p style="text-align: justify;">Kötülüğe avukatlık yaptığınıza bakılırsa,</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumdaki ahlaksızlıkları sahiplenecek gibisiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Başkalarına düşünme ve yaşama hakkı tanımadan,</p>
<p style="text-align: justify;">Her konuda kendinizce hükümler veriyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey nasıl sizin istediğiniz gibi olacak?</p>
<p style="text-align: justify;">İlahî irade sizin arzularınızın peşine mi takılacak?</p>
<p style="text-align: justify;">Siz hiç açgözlülüğün kazandığını gördünüz mü?</p>
<p style="text-align: justify;">Teslim olanlarla suçlulara aynı davranmadığımızı bile bile,</p>
<p style="text-align: justify;">Hangi cesaret sizi sorumsuz ve dokunulmaz kılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Sizin neyiniz var?</p>
<p style="text-align: justify;">Cehaletin de suyunu çıkarıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları mutlu etme iddiası büyük bir lokmadır. Vahyi ve onun getirdiği ahlakı yok sayarak ortaya konacak teşebbüsler büyük bir vebal oluşturur. Ahlakı kişinin sadece bireysel sorumluluğuyla sınırlayıp kalbi eylemlerine indirgeyerek dini vicdanlara hapsetmenin faturası hep ağır olmuştur. Dünyaya ait işlevselliğinden soyutlanmış yalnızca ahiret bahisleriyle süslenmiş bir anlayış sağlıklı olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…O halde bu haberi yalanlayanları bana bırak. Onları, ne olup bittiğini fark etmeyecekleri şekilde, yavaş yavaş alçaltacağız: çünkü onlara bir süre belli bir üstünlük versem de Benim ince planım son derece sağlamdır! Yoksa (ey Peygamber,) onlardan bir karşılık isteyeceğinden ve böylece (seni dinledikleri için) borç yükü altında kalacaklar(ından mı korkuyorlar)? Yoksa (bütün var oluşun) gizli gerçekliği(nin) kendi kavrayış alanları içinde (olduğunu), böylece (zamanla) onu yazabilecekler(ini) mi (zannediyorlar)?.. </em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Gayb’ı biliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Hayır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse bu cin anlayışınız neyin nesi?</p>
<p style="text-align: justify;">Din anlayışınızın nereden kaynaklandığının farkında mısınız?</p>
<p style="text-align: justify;">Hayır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse bildiklerinizin doğru olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Kabullerinizin zandan öteye geçmediğini anlamıyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Hayır.</p>
<p style="text-align: justify;">O zaman böyle bir dinin kime ne faydası var?</p>
<p style="text-align: justify;">Suçladığınız kişi sizden kaldıramayacağınız bir şey mi istiyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Hayır.</p>
<p style="text-align: justify;">O halde neden ona düşmanlık yapıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">“Onları bana bırak.” sözüyle Allah, bütün yaratıcı eylemleriyle devreye girer. Resul’ün aradan çekilmesi istenir. Muhataplar, inananların kabahatleri saydıkları şeyleri inkârlarına gerekçe yapmamaya davet edilirler. Peygambere yakıştırdıkları şeyleri bir an olsun bırakmaya ve Rabb’lerini düşünmeye çağrılırlar. Bir iç hesaplaşmaya davet edilerek…</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Gel bakalım!</p>
<p style="text-align: justify;">Sen zulme karşı çıkacaksın, adaleti ve özgürlüğü savunacaksın,</p>
<p style="text-align: justify;">İçkiyi, kumarı bırakıp, kendin için arzuladığın şeyleri, başkaları için de isteyeceksin,</p>
<p style="text-align: justify;">Yetim, yoksul mutlu olmadan asla rahat etmeyeceksin. Demek ki sen iyi bir insansın.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısacası Rabb’ine teslim olacaksın da.</p>
<p style="text-align: justify;">İnandığını söyleyenler mi seni bunlardan alıkoyuyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Muhammed mi sana engel oluyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksa kendini mi kandırıyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">Bununla birlikte bu baş başa görüşme daveti; onların samimiyetsizliğini ortaya çıkarır çıkarmaz bir tehdide dönüşecektir. Burada onların derdinin inananlarla ya da peygamberle değil bizzat Allah ile olduğu gösterilmek istenmiştir (6/33). Böylece gerçek ortaya çıkar ve en azından Resul, kendi davranışlarının onların inkârının gerçek sebebi olmadığını anlayarak rahatlar. İçinde birilerine tehdit, birileri için de teselli barındırması açısından bu ayetler, belagatin gerçek birer örneğidirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Öyleyse, Rabb’inin hükmüne sabırla katlan ve öfkeye kapılıp da sonra (ızdırap içinde) haykıran büyük balık sahibi gibi olma. (Ve hatırla:) ona Rabb’inin rahmeti ulaşmamış olsaydı mutlaka aşağılanmış bir şekilde ıssız bir sahile atılmış olurdu: ama (bilindiği gibi,) Rabb’i o&#8217;nu alıp dürüst ve erdemliler arasına koydu…</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların hakikate karşı bu kadar önyargılı ve inatçı davranabilmesi peygamberimizi oldukça şaşırtmış olmalı. Onun ince ruhlu ve beyefendi kişiliği dikkate alındığında bu suçlamaların oldukça canını sıktığı belli oluyor. Anlaşılan bu iftiralar, ona ağır gelmiş ve bu işi başaramadığını, sorumluluklarını yeterince yerine getiremediğini ve toplumunu terk etmeyi düşünüyor olmalı. Ardından kendisine hemen balık sahibi (Hz. Yunus) hatırlatılarak bu düşüncelerden vaz geçiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu derece tepki alacağını düşünmemiştin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu karşı çıkışları anlamlandırmada zorlanıyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">Haklısın.</p>
<p style="text-align: justify;">Yetimi ezmeyin diyorsun; bağnaz diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulu doyuralım diyorsun; gerici diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlara zulmetmeyin diyorsun; terörist diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Atalarınıza körü körüne bağlanmayın diyorsun; ayrılıkçı diyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kadar saçma ve yoğun tepkiyle kim karşılaşsa “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye döner kendine sorar. “Ben bu işi başaramıyorum.” diye kendini umutsuzluğun girdabına sokar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ümitsizliğe kapılma. Ben sana doğru yoldasın diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilik bununla yetinmeyi öğren.</p>
<p style="text-align: justify;">Tekrar Hira’ya geri dönmek yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekleri öğrendiğine göre,</p>
<p style="text-align: justify;">Artık yalnızlık da seni koruyamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’in sana verecek ve memnun olacaksın.</p>
<p style="text-align: justify;">Haydi kalk. Üzülmeyi bırak. Anlatmaya devam et.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>…Bu nedenle, hakikati inkâra şartlanmış olanlar bu uyarı ve öğüdü her duyduklarında gözleriyle seni yiyecek/öldürecek gibi olsalar ve ‘(Muhammed mi?) o kesinlikle (cinlenmiş) bir delidir!’ deseler/demeye devam etseler bile, (sabırlı ol/dayan.) Çünkü bu, (Allah&#8217;tan) bütün insanlığa yönelik bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir.”(Kalem Suresi)</em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Burada surenin başındaki hakikati inkâra şartlanmış insanların “mecnun” nitelemesine geri dönülüyor. Bu tavırlarından geri adım atmayabilecekleri hatırlatılarak peygamberin bu iftiralara dayanması gerektiği belirtiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Anlattığın şeylerin insanlar için sadece bir öğüt olduğunu görmeden,</p>
<p style="text-align: justify;">Sana böyle söylemeye ısrarla devam edecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sabretmen gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İmkân bulsalar seni bir kaşık suda boğacaklar.</p>
<p style="text-align: justify;">Dayanmalısın.</p>
<p style="text-align: justify;">Gözlerindeki hain bakış seni ürkütmesin.</p>
<p style="text-align: justify;">Üzülme.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunu hak edecek hiçbir şey yapmadığını ben biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece ellerinden kaçmakta olan iktidar için köpürüyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bekle, sakın pes edeyim deme.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlara karşı seni ben koruyacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinde bulunduğun nimetleri düşün ve anla.</p>
<p style="text-align: justify;">Seni kimseye lokma yapmayacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Dikkat ettiyseniz “Kalem suresi”, hakikati inkâra şartlanmış olanların “mecnun” suçlamasıyla başladı. Ardından Allah, elçisinin yüksek bir ahlak sahibi olduğunu vurgulayarak onu bu suçlamadan akladı. Devamında suçlamayı yapanların kirli çamaşırlarını ortaya döküp buna hakları olmadığını belirtti. Bu arada “bahçe sahipleri” örneğini getirerek onların özellikle “paylaşmayan” küstah tavırlarına dikkat çekti. Böylece bir yandan Resul’ünü teselli ederken diğer yandan ahlaksızlığı ve sahiplerini mahkûm etti. Sonrasında peygambere yapılan nitelemenin aslında bir bahane olduğunu ve bu davranışların arka planında vahyi inkâr olduğunu öğrendik. Dahası Rabb’in Resul’ünü nasıl hararetle savunduğunu gördük.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi, inananları yapmadıkları şeyler yüzünden kınayan ve sonu iftiraya varan bu eziyetleri yapanların nasıl olur da böylesine cesaret gösterebildiklerini anlamak istiyorsanız; onların kazançlarını bir güç gösterisine dönüştürerek fütursuzca nasıl şımardıklarına bakmalısınız. Allah rızasına dayanmadığında sahip olduğu şeylerin insanın ahlakî zaaflarını oldukça besleyip büyüttüğünü fark etmiş olmalısınız. Bu anlamda servet edinmenin, onu kutsayıp meşrulaştırarak paylaşmamanın ve bu halde bin yıl yaşayacağını zannetmenin söz konusu edilmesi gerekiyor. Tabi ki sözüm meclisten dışarı…</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Servet Edinmek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsan için önce kazanmak sonra kazandıklarını muhafaza etmek epey vakit alır. Sonrasında elde ettiklerinin çevresinde bir çit örerek kimseyi oraya yaklaştırmaz ve fedakârlıklarının neredeyse tamamını bu çit dışında yapar. Yardım, iyilik ve infak, artık bu çitin dışında planlanır. Bu ve benzeri yaklaşımları, insanın sahip olduğu “mülkiyet” düşüncesine göre şekillenir. Örneğin; Kur’an; kişinin, sahip olduğu şeyleri tamamen kendinin sayarak paylaşmak ve harcamaktan kaçınmasını ahireti inkârla bir tutmaktadır (41/7).<em>   </em></p>
<p style="text-align: justify;">“Mülkiyet” anlayışı, toplumu şekillendiren önemli bir argümandır. Kur’an, ısrarla mülkiyetin ve mülk üstündeki hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu söyler. Yeryüzündeki her şeyin asıl sahibinin o olduğunu ve sonunda yine ona miras kalacağını vurgular. İnsanın neredeyse ölünceye kadar süren aç gözlülüğünün hayatını cehenneme çevirdiğini görmesini ister (102/1–8). Kur’an, aslında mülkiyetin Allah’a ait olması ilkesiyle; bireyin sahip olduğunu düşündüğü şeylerle dünyaya dalıp ahireti unutmamasını ve çevresine karşı bir sorumluluk duygusu oluşturmasını bekler. Böylelikle elde ettiği nimetleri, başkalarıyla paylaşmasını mümkün hâle getirmeye çalışır. “Mülk, Allah’ındır.” demek, “Herkesin bu mülkte hakkı vardır.” anlamındadır. Gerçekten de dünya malının kimseye kalmadığı bilinir. Sorun, bu mallar üzerinde gelişi güzel kullanılan tasarruf hakkıdır. Örneğin vahiy, “Hiçbir fakir yanımıza sokulmasın.” anlayışını ve bu bencilliğin diğerler insanları kendinden uzaklaştıran küstahlığını eleştirir (68/24). Serveti ile sınıf edinme gayreti içinde olanların başkalarını aşağılayıp küçük gören tavırlarını doğru bulmaz<em> </em>(11/27).</p>
<p style="text-align: justify;">Servet, öyle bir metadır ki, insanın yürüyüşünü değiştirir. Boyunu uzatır. İnsan birden çevresini kuşbakışı izlemeye koyulur. Uçmayı öğrenince bir daha yere konmak istemez. Kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmeye başlar. Ardı sıra fakirliğin el açan ve sülük gibi yapışan tarafına tanık olunca onlardan uzaklaşıp kendi ayarında bir statü edinme gayreti oluşturur. Böylece sahte bir huzur peydahlamaya çalışır. Bir zaman sonra tanıdığı fakir sayısı azalarak oturduğu yerdeki kapıcıdan ibaret kalır. Arkasından yapacağı iyilik ve yardımları, dernek ya da vakıflar aracılığı ile sürdürmeyi daha anlamlı bulur. Artık hayat algısı ve dünya görüşü değişmiştir. İnsanın bu kapitalist haliyle kendisi gibi olanları bulması uzun sürmez. Bu konuda kabiliyetlidir. Arayışları neticesinde çok geçmeden benzerlerini bulur. Bilindiği gibi bu zenginler, kaybetme korkuları yüzünden kendi aralarında paslaşmayı mümkün kılmak için dernek veya klupler kurarak organize olurlar. Böylelikle hem güç kazanırlar hem de birbirlerine kaliteli tüketim ve eğlencenin yollarını açarlar. Zira bütün ömrü bir çift kunduranın hayaliyle geçen bir fakirin ne muhabbeti olur ki? Artık onların nezdinde salya sümük ağlayan bir yetimin fotoğrafının da hiçbir değeri yoktur. İnsan, bu müstağni ve her halükarda kazan kazan tavrıyla “Solucan” taklidi yapar. Bilindiği dibi solucan, bağımsız ve kendi başına yaşayabilme yetisine sahip “segmentlerden” oluşur. Bu nedenle bir solucanı ikiye bölmek ölümüne neden olmaz. Yaralar hızla kapanarak iki ayrı solucan ortaya çıkar. Bu haliyle yumurtalarını tek bir sepete koymamayı öğrenen müstekbirler solucan taklidi yaparlar. Bir yerde kaybetseler diğerinden kazanırlar. Dokuz canlı, aç gözlü ve hedonisttirler. Öylesine faydacıdırlar ki, onlar için bir şeyin doğru ya da yanlış, haram ya da helal olması önemli değildir. Kâr getirmesi ve kullanılabilir olması yeterlidir. Zaman içerisinde bu iştahlı hâlleriyle insanî özelliklerini gitgide kaybederek yozlaşırlar<em> </em>(47/12).</p>
<p style="text-align: justify;">Paranın sağladığı gücün büyüsü o kadar etkilidir ki bunu bozmak için ya iflas ya da ciddi bir dert sahibi olmak gerekir. Bütün ilişkilerinde para ve ona sahip olma güdüsü başrolü oynamaya başladığında buna paralel olarak korkuları da artacaktır. Çünkü servetiyle edindiği itibarını ve mevcut konumunu kaybetme endişesi, zamanla var olmanın gerekçesine dönüşüverir. Servetin kazandırdığı statüyü kaybetme korkusu ahlakî sorumlulukları unutturur. Böylece dostları ve dostlukları, sanallaşır. Akraba ilişkileri, kaypaklaşır. Zulüm altında inleyen ve yardım bekleyen zavallıların sesini duymamak ve kendine “Nereye gidiyorum?” sorusunu sorup vicdanıyla hesaplaşmanın ağırlığından kurtulmak için sürekli değişim içine girer. Arabasını, evini, koltuk takımlarını, çevresini ve eşini değiştirmeyi dener. Durmadan seyahat eder. Şikâyet ettiği iş yoğunluğu aslında en büyük kurtarıcısıdır. Çünkü bu meşguliyetler, onu adamakıllı düşünmekten azad eder. Ara sıra yaptığı iyiliklerin geçici mutluluğunu ve çevresindeki dalkavukların yaltaklanmalarını içten içe sever ve arar hale gelir. Bütün bunlardan kendilerine bir biyografi çıkarırlar. Bu kitabına uydurulmuş biyografide zamana zemine ve vatana millete faydalı tipler çizilmiştir. Sıkıldıkları anlarda şu kadar işçi çalıştırmanın ve aileleriyle birlikte onca kişiye ekmek kapısı olmanın hazzını kendilerine hatırlatırlar. İşçilerine vermedikleri paylardan ayırarak yaptıkları hayır hasenatla cennetten arsa almayı da ihmal etmezler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonrasında merkezinde menfaat olan bir ortam ve çevre edindikleri için herkesi servet düşmanı olarak görmeye başlarlar. Bu arada çevresindekilerin ahlakını da bozdukları için tamamen haksız da sayılmazlar. Zaman içerisinde hiçbir yoksulla karşılaşmadan uzaktan kumandayla insanlara destek olmayı seçmeleri kalplerini ve vicdanlarını çürütür. Nitekim yoksulluk ve yoksunluğun vicdanı yumuşatan yönleriyle karşılaşıp tanışmadan, karşılıksız sevgiye ve ilgiye ihtiyacı olduğunu itiraf etmeden, edemeden yaşamak bir hayli zordur. Fakirle karşılaşmayan ya da haksızlıklara seyirci kalan bir kalp zamanla yaptığı yanlışlar için kendini kınamayı terk edip kaskatı hâle gelecektir. Bütün sorunlarını servetiyle çözebileceğini düşünenler böyledir. Kur’an’da uzaktan uzağa sadece parasıyla iş bitirme ahlakı, Zulkarneyn örneğinde olduğu gibi kabul görmemiş ve şöyle dile getirilmiştir;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman karşılığında sana bir vergi verelim mi?’ (Zulkarneyn:) ‘Rabb’imin bana sağladığı güvenli durum (sizin bana verebileceğiniz her şeyden) daha hayırlıdır;’ dedi, ‘Bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım!’ ” (Kehf, 18/94, 95)    </em></p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi burada parayı veren düdüğü çalamıyor. Kendini hiç riske sokmadan ve taşın altına elini koymadan “Parayı verelim işi sen bitir.” anlayışı kabul görmüyor. Bilfiil işin içinde olmak gerekiyor. Derdi ve tasayı birlikte yüklenmek gerekiyor. Burada<em> </em>cami veya mescitlerin yüklendiği önemli fonksiyonlardan birini hatırlamak gerekiyor. İnsanlar arası ilişkilerde sınıf ayrımına ve paraya endeksli soğukluğun yerini omuz omuza beraberliğin sıcaklığı alması gerekiyor. Dinin “kardeş” olmayı öğütlemesinin sebebi bu olmalı. Nitekim bu sıcaklığın oluşması için servet sahiplerinin öncelikle paylaşmayı öğrenmesi gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Serveti Paylaşmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar, bağlı oldukları konumun gereği olarak fakir ya da zengin bir ortamda doğarlar. Özellikle zenginlik insana verilmiş bir şans gibi görülür. Bu kazanım, insanın sahip olduklarına eş değer bir sorumluluk alanı varsayılarak güya bir nimet-külfet dengesine oturtulur. Kısmen haklı gözükmekle beraber hiçbir insan, doğuştan böyle bir artı değeri hak etmez. Zira bu aşamada, insan için sorumluluklarını yerine getirebileceği bir zorunluluk düşünülemeyeceği gibi nimetlerin hak edilebileceği bir emek alanı da yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Mülkiyetin eşit dağılımı, emeğin eşit oluşmasını gerektirir. Emeğin eşit oluşması ise mümkün gözükmemektedir. Gerek insanın kabiliyetlerinin farklılığı gerek iş sahalarının çeşitliliği ve gerekse hesaplanamayan psikolojik seviye ve sosyal şartlarının sübjektif karakteri, emeğin objektif ve her sahada eşitlenebilecek bir karşılığının olamayacağını gösterir. Nitekim kazanma ve elde etme şekillerindeki bu ölçülemeyen değerleri yüzünden, çoğu kere fırsat eşitliği de anlamını yitirir. Bu yüzden emek sarfıyla elde edilen sonuçlar, birebir eşit bir yaşam kalitesiyle de sonuçlanmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar arasındaki ilişkiler, öylesine karmaşık bir yapı arz eder ki söz konusu emeğin tatminkâr ve adil bir karşılığını bulmak neredeyse imkânsızlaşır. İnsan zihninde bir karşılığının olmasına rağmen reel alanlarda bir türlü tam olarak gerçekleşmeyen bu adalet düşüncesi, zaruri olarak âhiretin varlığını da gerekli kılmaktadır. İlişkilerde; görülemeyen, hesaplanamayan ve ölçülemeyen bir açık her zaman vardır. Bu açık; insanlar arasında “merhamet” le karşılanabilecek düzeyde ahlaki bir etkileşimi zorunlu hale getirir. Ayrıca erdemli davranışlardan yoksun ve sadece eşit paylaşıma uyarlanmış bir emek taksimi, beraberinde engel olunamayan açıkların oluşturacağı kıskançlık ve ihtirasları davet edecektir. Öyle ki “Ben kazandım, istediğim gibi harcarım. Bu benim hakkım.” düşüncesi, kendini temize çıkarmak adına ihtiyaç duyacağı meşruiyeti “din” ile ilişkilendirerek sağlamayı da seçebilir. (28/78) Şöyle ki;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kendilerine, ‘Allah&#8217;ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!’ denildiğinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, ‘Rabb(in) dileseydi (kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!’ derler.” (Yasin, 36/47)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu ayette, yoksulluk ve yoksunluğu “kader” sayan bu müptezel düşüncenin sahiplerine dikkat edilirse bunlar, işlerine geldiğinde dini terminolojiyi kendi menfaatleri için kullanmaktan çekinmemektedirler. Aslında kısaca “Allah versin.” diye anlamlandırılabilecek bu yaklaşım, dünyanın mevcut halini vahyin değer atıflarından soyutlayarak materyalist bir yaklaşım izler. Ayrıca buradaki servet sahiplerinin bu kadar açık bir çelişkiyi böylesine dile getirmeleri, muhataplarıyla alay ettiklerini de göstermektedir. Demek istedikleri şey şudur; “Madem Allah diyorsunuz! Öyleyse o doyursun fakirleri de görelim.” Bu yaklaşımın temelinde Allah’ın inkâr edilmesinin yanı sıra alttan alta “Bize tabi olun biz sizi doyuralım.” teklifi de var gibidir. İnsanın elindekileri paylaşmamak için sonu iftiraya varan son derece aşağılık bu tavrı düşündürücüdür. Bilindiği üzere Allah’a iftira zulmün en büyüğüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyada kendisine sunulan her şey insan için rızıktır. İnsanın bu durum karşısında yaratıcısına minnettar olması ve teşekkür etmesi beklenir. Ancak rızkın elde edilmesi insanın işidir. “Onun için çalıştığından başkası yoktur.” (39/53) ilkesini koyan yine Allah’tır. Her insanın yeterince iyi yaşama hakkı vardır. Bu anlamda mağdur ve mazlum olanların korunması da ayrı bir sorumluluktur. Rızkın dağılımı konusunda Allah’ın fail olarak zikredilmesi, insandaki sahiplenme duygusunun oluşturacağı olumsuzluklardan onu kurtararak elde ettiklerini paylaşmasını sağlamak içindir. Kur’an’da “eşit olma korkusu” ile servetini paylaşmayan hatta bu korku yüzünden çalıştırdığı kimselere hak ettikleri karşılığı vermekten kaçınanlar kınanmaktadır. Şöyle ki;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Rızık konusunda, kiminize kiminizden fazla veren Allah&#8217;tır: hal böyleyken, kendisine fazla verilmiş olanlar, rızıklarını -aralarında eşitlik olur korkusuyla- sağ ellerinin malik olduğu kimselerle paylaşmakta isteksiz davranıyorlar. Peki, (böyle yapmakla) Allah&#8217;ın nimetini (bile bile) inkâra mı kalkışıyorlar?” (Nahl, 16/71)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Rızık konusunda, kiminize kiminizden fazla veren Allah&#8217;tır</em>.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Doğanın ve sizin tabiatınızın bütün kanunlarını koyan o.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaratan siz misiniz, yoksa o mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Buna göre kiminiz kiminizden farklı ve çeşitli uğraşlar içindesiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha çok kazanmanız daha farklı olduğunuz anlamına gelmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Elinize geçen nimetler sizi diğerlerinden üstün yapmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimsenin kanı diğerinden daha kırmızı değil.</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse bu kabiliyetleri size verenin o olduğunu bilin de böbürlenmeyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha fazla kazananlar az kazananları küçük görmesin diye;</p>
<p style="text-align: justify;">Elde ettiklerinizi mümkün mertebe paylaşmanızı istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bak, kanunları o koyduğu için dürüstçe kendini fail olarak anıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı dürüstlüğü sizden de bekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Rızkı ben dağıtıyorum.’ havasına girmeyin diye uyarıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakir fukarayı geçim derdiyle imtihan etmek sizin ne haddinize!</p>
<p style="text-align: justify;">Serveti bir güç gösterisine dönüştürüp kendinizi ya da başkalarını onun yerine koymayın artık</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Aralarında eşitlik olur korkusuyla.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Eşit olma korkusunun sizi nimet gaspına götüreceğini görün.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu korkunun sizi esir almasına müsaade etmeyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Paylaştıkça arttığını görmüyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Emeğe ve emekçiye saygınızı yitirmeden,</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlara hakkını vermekten sakın geri durmayın.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Allah&#8217;ın nimetini (bile bile) inkâr mı ediyorlar?”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">Yaratan ve size bol bol nimetleri sunan o olduğuna göre,</p>
<p style="text-align: justify;">Paylaşmanız gerektiğini fark etmelisiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçek mülk sahibinin o olduğunu bile bile,</p>
<p style="text-align: justify;">Hak edenin ücretini nasıl kesersiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tavrın bizzat onu da yok saymak anlamına geleceğini anlamıyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Paylaşmak, bir erdemdir. Emeğe saygı duymak ve hak edene hakkını vermek ise çok önemlidir. İnsana yaraşır şekilde yaşamak herkesin hakkıdır. Bu hakkı bile bile gasp etmek zulümdür. Herkesin insanca yaşaması adına top yekûn bir çaba oluşmadığı sürece, günübirlik yardımların sorunları çözemediğini de görmek gerekir. Bu durumda; adalet, eşitlik ve özgürlük gibi temel sorunları herkes için anlamlı hale getirme çabasından yoksun bir yardım anlayışı, gösteriş ve tatmin aracı olmaktan öteye gidemeyeceği gibi bu yardımları yapanları da erdemli ve iyilik sahibi kılmaz. Üstelik sadece insan olmak hasebiyle zaten yapılması gereken yardımları marifet saymanın da anlamı yoktur. Kalıcı iyilikler peşinde bedeli ödenerek yapılan eylemlere yönelmek her zaman daha tutarlı sonuçlar verecektir. Aksi halde insan, elde ettiklerini afiyetle yemek için arayacağı bir meşruiyet zemini oluşturma çabasından bir türlü kurtulamayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Serveti Meşrulaştırmak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın çevresi, sadece toprağa endeksli coğrafi bir tanımın konusu değildir. Sosyal ve özellikle kültürel bütün yapıları da içine alır. Bu anlamda insan için; kâr elde ettiği ve itibar kazandığı çevre çok önemlidir. Çünkü bu alanda kendini güçlü ve mutlu hisseder. İnsan çoğu zaman yaşadığı çevrenin olabilecek en iyi ortamlardan biri olduğuna kendini inandırır. Karşılaştığı olumsuzluklara haklı ve uzun gerekçeler üretir. Sonuç alamadığı durumlarda işi tarihe, zamana ya da Allah’a yıkar. Bir süre sonra insanın kendini anlamlandırdığı ve aidiyetini oluşturduğu çevre o kadar önemli hale gelir ki insanın diğer düşüncelerinin de çıkış noktasını oluşturur. Artık bu zemin doğduğu ve büyüdüğü bir alan olmaktan daha öteye geçer.  </p>
<p style="text-align: justify;">İnsan, en kalın örtüyü de örtse fıtratından kaynaklanan olumlu dürtüleri yok edip vicdanının sesini tamamen kısamaz. Çoğu kez bu sesi bastırmak için elindeki serveti kullanır. Parasıyla ses ayarı yapar. Ara sıra okul, cami, hastane yaptırmayı dener. Bazen tespih koleksiyonu yapar. Olmadı lüksünden kısar. Böylece rahatlamayı dener. Zira iyilik, bazen kötülüğe örtü olur. Aşevi açarak “israf”a hak kazandığını düşünmek gibi. Bilindiği gibi müsrifliği hoş gördüren şey, oldukça çok infak etmektir. Ya gerçek gıdasından yoksun bırakıldığından ya da sürekli ihmal edildiğinden olsa gerek vicdan bazen sapıtır. Ardından hayattan kendisi için, başkalarına yaptığı iyiliğin en az on katı, şımarma kredisi satın alır. Yaptığı yardımların her birinin, kendi sınır aşımlarını bire on affettireceği vehmine kapılır. Buna vicdan aklama veya benlik tazeleme de denilebilir. Batı’da ki adı günah çıkarmadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal adaletin olmadığı bir ortamda rekabete dayalı bir piyasadan devşirilmiş servetler, kirlenmeden sahiblerine ulaşamazlar. Kirliliğin asıl nedenleri üzerinde durmak ve bu oluşturulmuş bataklığı kurutmak yerine sineklerle uğraşmak beyhudedir. İnsan yaşadığı ortamı derinlemesine sorgulayarak onu aklama çabası içine girmemelidir. Şikâyet etmeli, üzülmeli ve çözümler önermelidir. Çünkü refah, iki şeyi örtmeye çalışır. Allah ile ilişki ve sosyal adalet. İyilik yapmak ve başkalarına yardım etmek, özveri isteyen bir iştir. Ortada bir musibet geziyorsa bu herkesi ilgilendirmeli ve yine herkesten uzak kalmalıdır. Çünkü sadece sadaka verenden uzaklaşan bir belanın biraz ileride bir başkasının zararına yol açabileceği de düşünülmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an, herkesi kölelikten kurtarmak, yetime sahip çıkmak ve yoksulu doyurmak gibi niyet ya da amacı olmadan insanın girişeceği müspet teşebbüslerin dahi atıl kalacağını söyler (90/10).  İyi niyetle “Allah rızası”na oturmayan eylemleri sonuç itibarıyla rüzgârda savrulan saçılmış toz zerrelerine benzetir (25/23). Şüphesiz Allah, kimseye kaldıramayacağı bir sorumluluk yüklememiştir. Nitekim insanın bir güç gösterisine dönüştürüp tükettiği servetini sorgulanamaz sanarak Rabb’ini razı edemeyeceği de bellidir (90/6).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Serveti Kutsamak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mülkiyetin Allah’a ait olması, ahlaki anlamda serveti kutsanmaktan korur. Çünkü insan zihninde kutsanmış bir mülk, sadece bireye ait olan tarafıyla paylaşılmayı kabul etmez. Dokunulmaz hâle gelir. Şirki reddeder. Mülkiyet anlayışında olduğu gibi hâkimiyetin de sadece Allah’a ait olmasından kasıt, servetin sadece belirli bir zümre elinde tekelleşerek başkalarına baskı aracı olarak kullanılmasının önüne geçmektir (59/7). Bu anlayış, insanın sahip oldukları üzerinde dilediği gibi hareket etmesini önler. “Dilediği gibi hareket etmek” anlayışı, insanın ilk planda sosyal adaleti yok sayan tasarruflarını hatırlatmalıdır. Başka bir ifade ile başkalarının mağduriyeti yanında insanın sahip oldukları üzerinde istediği gibi davranabilmesinin ahlakî bir tutum olmayacağı vurgusu vardır. Kur’an, Hz. Şuayb örneğinde yaşadıkları toplumun sorunlarına gözlerini kapayarak servetlerini bir güç gösterisine dönüştüren kimselerin “diğer” insanları dışlayan keyfi tasarruflarını kınamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“ ‘Ey Şuayb!’ dediler, ‘(Şu) senin namazın (ya da dua alışkanlığın) mı, atalarımızın tapına geldiği şeyleri bırakmamız ve malımız mülkümüz üzerine keyfi tasarruflarda bulunmamamız yönünde bizi uyarmanı zorunlu kılıyor? Çünkü (biz) sen(i) aslında yumuşak başlı, aklı başında biri (olarak biliriz).’ ” (Hud, 11/87) </em></p>
<p style="text-align: justify;">Burada söz konusu edilen insanlar tamamen dinsiz değildir. Hatta kendilerine göre dindar bile sayılabilirler. Geleneğe sıkı sıkı yapışırlar. Adet haline gelmiş bir dindarlık kimseye zarar vermez. Onların dindarlıkları; farenin, bulduğu kaşar tekeri içinde girdiği itikâfa benzer. Aslında dinin kişisel çıkarlara alet edilmesi bal gibi budur. Onların zihninde; “Allah” anlayışı, zayıf insanların, hayatın güçlükleri karşısında sığınmak için korkudan uydurdukları bir şeydir. Çoğu kez bundan da emin olamazlar. Gerek içten gelen vicdanlarının rahatsız eden sesi gerekse dış dünyalarında karşılaştıkları soru ve sorunlar yakalarını bir türlü bırakmaz. Üstelik iyi bir insan görüntüsünde; tarihe, kültüre ve geleneğe saygı yattığını düşündüklerinden özellikle kalabalıklar arasında konjektüre uygun davranırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Din; onlar için, bir kültürel öğe olarak onların hayatına müdahale etmediği sürece saygı görebilir ve ancak bu şekilde kabul edilebilir bir şeydir. Bu yüzden dinin sosyal ya da siyasal form kazanmış yönlerini ayıklamak isterler. Batı düşüncesi dini kiliseye hapsederek aynı şeyi yapmış ve dinin, kişiye ait özel alanlar dışında etkili olmasını engellemeye çalışmıştır. Bunlar genellikle “Allah insana hiçbir şey indirmemiştir.”(6/91, 67/9) diye düşünürler. Zaten kendilerini mecbur edebilecek hiçbir ahlaki sorumlulukları yokmuş gibi davranır ve yaşarlar. Aslında hiçbir insan dinsiz değildir. Bir şeylere inanır. Servet sahipleri de bundan tamamen müstağni kalamazlar. Kendilerine şu ya da bu şekilde bir din aşısı yaparlar. Bilindiği gibi aşı, zayıflatılmış mikroptur. İçi boşaltılıp ayin mantığında özel gün ve gecelere indirgenerek zayıflatılmış bir dinin kendilerine zararı olmadığı gibi faydası olacağını düşünürler. Bu dozu ayarlanmış seranomiler de insanlar, kendilerine format atarlar. İnsanları uyuşturucuya başlatan sebepler ve bundan gördüğü zararlar düşünülürse din bu gibilerin elinde en zararsız araçtır.</p>
<p style="text-align: justify;">Güç, merhametten yoksunsa zulme dönüşür. Özellikle para, insana güçlü olduğunu düşündürerek onu hak ve hukuk tanımaz hale getirebilir. Bu durumda kanunlar, sadece fakir ve kimsesiz insanları yola getirmek için bir araç olarak görülecektir (9/8–10). Kazanma ve kazandıkları muhafaza ederek arttırma hırsı insanı sorumluluklarından soyarak çıplak bırakabilir. Nice dev kaftanlar içinden kişiliksiz cücelerin çıktığına tarih şahittir. Lüks hayatların debdebesi, insanın güvenliği için yeterli olamamıştır. Kur’an’da vahyin öğütlerinden yüz çevirerek elindeki nimetler için teşekkür etmeyen şımarık zenginler, uyarılmıştır. Burada “teşekkür etmek” demek fakirin hakkını gözetmek ve toplumsal sorumluluklarını üstlenmek anlamındadır<em> </em>(16/112). Kişinin paraya olan yakınlığı onu ahlaktan ve infaktan uzaklaştırmamalıdır. Zenginlik, çoğu zaman tarife muhtaçtır. Mutlu olmak için tek başına yeterli bir sebep de değildir. Zaman her şeyi eskitir ve yok eder. Sonuçta insanın elinde hiçbir şey bırakmaz. Hızla akıp giden zamana direnen tek şey insanın yaptığı iyiliklerdir. Zira insanın refah düzeyinin artması, bazen hayırlı bir sonuç da vermeyebilir<em> </em>(6/42–45).</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar, şarabı İsa’nın kanı yapıp ekmeği ona batırıp kutsayan Batı kültürünü bu yönde takip etmeyi sürdürdükçe ağzına bir parmak bal sürülüp kavanozu dışardan yalamaya alıştırılan kitleler oluşturup kazandıklarını kutsamanın farklı yollarını yine bulacaklardır. Ölümün insanları eşitleyen yanını görmedikleri sürece…</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bin yıl Yaşamak</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Vahyin kontrolünden çıkmış ve Yahudilerde olduğu gibi içeriği kişisel kabullerle özelleştirilmiş bir inanç, sahibinin dengesini bozabilir. İçeriği bir ırkın, bir cemaatin ya da şahsın menfaatlerine indirgenmiş bir iman evrensel yönünü yitirir. Bu durumda imanla ilişkilendirilen kavramların anlamı ve kapsamı bireye göre değişecektir.  Böylece hayır ve şerre, dost ve düşmana farklı anlamlar yüklenir. Hatta mümin ve kâfirin kim olduğunda dahi ittifak sağlanamaz. Başka bir ifade ile sahası ve çerçevesi vahyin rehberliği tarafından belirlenmemiş bir iman; bencillik, kıskançlık ve nankörlükle bir araya gelirse asıl tehlike o zaman ortaya çıkar. İman o bozuk haliyle insanın korkularını gidereceği yerde onları beslemeye, ihtiraslarını gemleyeceği yerde kamçılamaya başlar. Sonrasında müşriklerden daha beter bir adam oluşur. Bakın;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…De ki: &#8220;Eğer inanan kimseler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor. ‘De ki: &#8220;Eğer Allah katındaki ahiret hayatı, başka hiç kimseye değil de yalnız size mahsus ise ve kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?’ Ama kendi elleriyle yapıp-ettikleri ortadayken bunu hiçbir zaman temenni etmeyecekler: Allah zalimleri her halleriyle bilmektedir. Ve sen onları başkalarından daha ihtirasla hayata sarılmış göreceksin, hatta Allah&#8217;tan başkasına ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlardan (müşriklerden) bile daha çok. Onların her biri bin/binlerce yıl yaşamak ister; hâlbuki uzun yaşaması, böyle birini (ahirette) azaptan kurtarmaz; zira Allah onun bütün yapıp-ettiklerini görmektedir.” (Bakara, 2/93–96)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Seçkincilik öyle bir beladır ki Allah’ı da ahireti de özelleştirir. Sadece kendine has kılar. Cenneti dahi kendisi için kapattırır. Bu durumda diğer insanlar için gidecek bir yer kalmaz. Nitekim gidecek bir yeri olmayan insanları da adam yerine koymazlar. Onlar adına herhangi bir sorumluluk duymazlar. Ayrıca “Onları müşriklerden daha fazla hayata bağlı bulursun. Bin/binlerce yıl yaşamak isterler.” sözüne dikkat edilirse bu uzun yaşama isteği insanı arzularının esiri yapar. Daha çok yaşamak için her şeyi göze alabilirler. İnandığını söyleyen bir insanın bu tavrı içler acısıdır. Vahiy, onların yalanını ortaya çıkarmak için bu kabullerinin gereği olan sözlerini devam ettirir. Sözün namusu denen şey işte burada gündeme getirilir.</p>
<p style="text-align: justify;"> Şöyle ki;</p>
<p style="text-align: justify;">“Kanaatinizde samimi iseniz o zaman ölümü arzulamanız gerekmez mi?”</p>
<p style="text-align: justify;">Burada “Gidip ölün.” demek istemiyor. Fakat “Ölecekmiş gibi yaşasanıza, ölmeyi ve ahirete kavuşmayı arzulasanıza…” demek istiyor. Ölümden bu korkunuz ve kaçışınız niye? Dünyaya haram helal demeden bu bağlanışınız niçin? Başkalarını umursamadan zevklerinize bu kadar düşkün olmanızın sebebi ne? Hiçbir şeyinizi paylaşmıyorsunuz. Sadece dünyayı istiyorsunuz. Hep kendinize yontuyorsunuz. Başkalarını yok sayarak menfaatlerinize bu kadar çok düşkün olmanızı nasıl izah ediyorsunuz? Samimi olmadığınızı biliyorsunuz aslında. Yaptığınız şeylerin suç olduğunu ve suçlu olduğunuzun farkındasınız belli ki.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan için dünyada sonsuza kadar yaşayacağını düşünmek ciddi bir yanılgıdır (21/34, 44). Edindiği servet ile ebedî yaşayacağını zannetmesi de büyük bir bedbahtlıktır (104/3). Ölümü göz ardı edip düşünmemeye çalışarak insan güya güvenlik yüzdesini arttırmaya çalışır. Hâlbuki o ana kadar donanmadığı sorumluluk elbisesinden yoksun kalarak çırılçıplak ölmek üzere olduğunu fark edemez. Bu üryan haliyle çekeceği hasret ve pişmanlıkların ona ödeteceği bedeli ve rahmetten uzak kalarak üşüyeceğini düşünemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Aç gözlülüğünün insanın hayatını cehenneme çevirdiğini görünce sağlam bir inancın hemen arkasından ahlakî davranışların gelmesi gerektiğini anlarsınız. İnsan neden marketten aldıklarının bilinmesini istemez? Ya da “Misafir geliyor çabuk sofrayı toplayalım.” der. Lüks yaşıyor görünmek insanı niçin rahatsız eder? Paylaşması gerektiğini bildiği için olabilir mi? Her halükarda siz siz olun “Gel beraber yiyelim.” deyin. Çünkü paylaşmak daha bir güzel. Ne de olsa kefenin cebi yok. Bin yıl yaşayamayacağına göre paylaş paylaşabilirsen.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/120/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şeytan Üçgeninin Suç Ortakları</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/118</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/118#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:22:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=118</guid>
		<description><![CDATA[—Krallar bir ülkeye girerse…— Son yüzyılda, halk iradesi ile yönetilen ülke görüntüsü vermelerine karşın, dünyamızdaki mevcut yönetim şekillerinin, içten içe birer krallık olduklarına, hatta kendilerini elit veya aristokrat sayan kesimlerin, bazen feodal ya da monarşik sistemlerde dahi görülmemiş yetkilerle donandıklarına şahit oluyoruz. Tarihte krallar, isyanlar karşısında tek hedef olmaktan çıkmak için saha genişleterek kendilerine yakın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—Krallar bir ülkeye girerse…—</p>
<p style="text-align: justify;">Son yüzyılda, halk iradesi ile yönetilen ülke görüntüsü vermelerine karşın, dünyamızdaki mevcut yönetim şekillerinin, içten içe birer krallık olduklarına, hatta kendilerini elit veya aristokrat sayan kesimlerin, bazen feodal ya da monarşik sistemlerde dahi görülmemiş yetkilerle donandıklarına şahit oluyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-118"></span>Tarihte krallar, isyanlar karşısında tek hedef olmaktan çıkmak için saha genişleterek kendilerine yakın bir sınıf oluşturmuşlardı. Firavun’un yaptığı gibi. Bugün de aynı ayrıcalıklı blok mevcuttur. Kur’an terminolojisinde bunun adı “Mele” dir. “Gözdeler” denilen ve soylu kılınan bu sınıf, iktidara yakın olup bürokrat kesimi oluşturur. Siyaset bunların elindedir. “Şımarık zenginler” diye isimlendirilebilecek “Mütref” ise, bu grupla dirsek teması kurar. Bunlar da Karun’un alt tabakası olup sermayeyi ellerinde tutarlar. Bir de “Belam” denilen ve ilmiyle sistemin işleyişine meşruiyet kazandırma görevini üstlenenler vardır. Hepsi kariyer sahibidirler. Alt tabakaları ise, “Haman” dır. Bazen zulmün emrinde teknoloji üreten mühendis takımı, çoğu zaman da ilk ikisinin yapıp-ettiklerini Allah’ın iradesi ile örtüştüren “ilim” ve özellikle “din adamı” sınıfıdır, bunlar. Böylece bütün âlemi paylaşırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları kategorize eden ve kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan çevreler dediğimiz; Firavun, Karun ve Belam’ın sembolik tiplemelerinde kendini gösteren bu istilacılar, bir şeytan üçgeni oluştururlar. Bu üçgende, ahlaki kaygılardan uzak bir şekilde, amaçlarına ulaşmak için her yolu mübah görerek aralarında paslaşırlar. İçinde halkların ezildiği bu mengenede; siyaset, sermaye ve bilgi, birer silahtır. Örneğin, bunlar açısından “Küreselleşme” denilen şey, paranın egemenliğinin, akıl-bilim-ilerleme barkoduyla demokrasi patentli olarak sunulmasıdır. Böylelikle krallar, aralarında olası riskleri paylaşırlar. Kendi dışındakiler için sorumluluk duymayan ve adaleti indi yorumlarıyla çarpıtan bu emperyalist sömürgecilerin ortak tavrı, tamamen insanları kendi çıkarları için kandırmaya ve yalana odaklanmıştır. Bunun için; halkları bölebilir, birbirine düşürebilir ve ayaklanmamaları için görüntüde de olsa iktidarlarının bir kısmını onlarla paylaşabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugünün dünyasında da yorumları ve en azından uygulamaları yönünden bütünüyle mevcut statükoları korumaya yönelik olarak kurgulandığı vehmini veren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başlangıç metninin, insan haklarının hukuk düzeniyle korunması gerekliliğini; “ İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için…” yaklaşımıyla gerekçelendirmesi ilginçtir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmamak…</p>
<p style="text-align: justify;">Krallar, her zaman haklı ve dokunulmazdır. Yaptıkları iyilikler birer lütuftur ve bu cömertlikleri onlara tekrar suç işleme hakkı kazandırır. Zaman içerisinde krallar; işledikleri suçlar ve hak ihlalleri sebebiyle, muhtemel bir karşı ayaklanmaya mahal vermemek için, perde arkasına gizlenip yönetimi paylaşacakları alanı genişletmeyi, daha da iyi öğrenmişlerdir. Alan genişlediği için, insanlar haklarını talep edebilecekleri bir muhatap bulmakta zorlanırlar. Örneğin, demokrasilerde halklar, ideolojik kamplara bölünür. Bu parçacı yaklaşımda, hiçbir görüş, isteklerini tam olarak gerçekleştiremez. Biri, diğeri için neredeyse düşmandır ve hak talepleri, mücadele alanında sürekli ertelenerek beklemeye alınır. Bu ideolojik arenada, ortak bir tavır geliştirilemeyeceği için, hiç biri tam anlamıyla iktidar olamaz ve diğeri ile dengelenir. Ama krallar, hep iktidardadır. Dahası, tüketim alışkanlığının büyüsüyle, sisteme sahip çıkacaklarını bildikleri bir orta sınıf oluştururlar. Ne zaman devrimci bir çağrı görseler, hemen karşısına, bu sınıftan kendilerine şu ya da bu kılıf veya adla askerler üretirler. Bu yüzden, bugün demokrasi ile yönetildiği halde açıkça kendi halkına ya da başkalarına zulmeden pek çok ülke yönetimi bulabilirsiniz. Nitekim düzeni tehdit eden durumlarda, “Orta sınıf” denilen ve az buçuk palazlandırılmış kesimlerin beklentileri ile mevcut yapının çıkarlarının ortak paydası arttırılarak sistemin işleyişi, yönetenler açısından daha güvenli hale getirilir. Üstelik insanlara yönetimde açılan iktidar alanı; ülke menfaatleri, asla değiştirilemeyecek ilkeler ve istikrar gibi gerekçelerle, çoğu kez çerçevesi belirlenmiş bir hattır. Bunun dışına çıkılamaz. Halkın iradesinin iktidara yansımamasının benzer sebepleri her zaman bulunur. Çünkü cahil sayılan halk, hiçbir zaman kendi kendini yönetemez. Halk, bunlar için köle, işçi ve yeri geldiğinde tetikçi olmak için vardır. Ve bunların nezdinde insan, yalnızca bir tüketici olarak değer taşır. Bu yönetimler, öylesine çıkarcılardır ki, muhalefeti ve sözde emek savunusu yapan sendikaları dahi, kendileri için bir emniyet supabı haline getirmişlerdir. Örgütsüz bir toplumun doğuracağı kaoslardan kurtulmak ve olup-biteni bilmek adına, her şeyi kendileri kurgulayıp örgütlerler. Hatta terör ve teröristi bile.</p>
<p style="text-align: justify;">Saltanatın soya dayalı olduğu dönemlerde sultanlar, Tanrı’nın gölgesiydiler. Menfaatleri gereği bu gölgede ara sırada olsa tebaalarını güneşten korurlardı. Kendileri Tanrı olunca, tamamen görünmez hale geldiler. İnsanların feodal düzenlere karşı seslerini yükseltmeye başladığından beri krallar, çoğu kez kendilerini hemen hiç göstermezler. Bu gizlilikleriyle cin gibidirler. Ortalarda görünmezler. Bugünkü kalkanları, cinlenmiş gizemli demokrasidir. Örneğin, bu sistemde işlenen suçların önemli bir kısmı, faili meçhul kalır ve bu “cin krallar” tarafından tasarlanır. İnsanların Allah’tan geldiğini zannettikleri kaderin resmini, bu “cin krallar” ın çizdiği çerçeve belirler. Bu resmin içinde, harikulade evler ve yemyeşil bahçelerle parsellenmiş cennetler satılır. Herkesin bu resimde bir rengi ve ümidi vardır. Ve insanların içinde kaybolacakları derinlikte, geniş bir “fırsat” alanı açılır. Bu, insanın kayıtsız kalamayacağı değerler alanıdır. Bu sahaya; emek, hak ve hürriyetlerle sıvanmış neon ışıklı tabelalar ve kralların ihtiraslarıyla gübrelenmiş, kelepir vesile ağaçları dikilir. Bu ağaçlardan devşirilecek her meyve, iktidara yakınlaşmaya vesile olur. İktidara yaklaştıkça da yaşam kaliteniz yükselir. Fakat sadece hayalleriyle ulaşabilenler için dahi bu ağaçlar, kartondandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kartondan oyuncaklarla oynayan insanlar, bir süre sonra çocuklaşırlar. Bu olgunlaşmamış ve kandırılan çocuklar elinde yönetim işi, bir oyun ve eğlenceye dönüşür. Bilindiği gibi çocukların ilgilerini, belli bir konu üzerine yoğunlaştırma süreleri, çok kısadır. Sıkıldıkları anda, onlara sanal veya sahte yeni bir alan açmak ve farklı bir gündem oluşturmak yeterlidir. Örneğin, az önce ağlarken gördüğünüz bir çocuğu biraz sonra güldürebilirsiniz. Sömürge güçler, yöneten-yönetilen ilişkilerinde, her türlü haklı gerekçelerden uzak istilacı tavırlarıyla onurlu insanları aşağılayıp çocuklaştırarak toplumun yozlaşması için ellerinden geleni yaparlar. Koskoca toplumu, resmi tarih masallarıyla uyuturlar. Bilindiği gibi bütün sevimliliklerine rağmen çocuklar, ülke yönetemezler. Bir toplum, uyuyarak asla büyüyemez. Mele’lerin çizdiği kırmızı yatay çizgilerle, haman’ların çizdiği dikey yeşil çizgileri birbirine ekleyip kulluktan bozma bir sürü vatandaşlık görevi oluştururlar. Başka bir ifade ile vatandaş olmakla kul olmayı birbirine katıp karıştırırlar. Bir sürü haram ve yasak üretirler. Öyleki bunların elinde vatandaş olmak, Allah’a kul olmaktan daha zor hale gelir. Aşağılanmanın tek yolu hakaret edilip horlanmak da değildir. Baba rolündeki devlet elinde, düşündüğü ya da konuştuğu için çocuk gibi azarlanmak veya cezalandırılmak da toplumu kişiliksizleştirebilir. Aslında yeni yüzyılda gerçek savaş, psikolojiktir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>&#8220;…Gerçek şu ki, krallar bir ülkeye girdiklerinde orayı tarumar ederler; oranın onurlu insanlarını aşağılarlar. İstilacıların davranış tarzı (her zaman) böyledir.” </em></strong><em>(27 Neml / 34)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Görünmez krallar, sorgulanamazlar…</p>
<p style="text-align: justify;">Hâlbuki İslam anlayışında sorgulanamayan sadece Allah’tır. Onun dışındaki herkes yaptığı şeylerin hesabını verebilmeli ve kendisine hesap sorulabilmelidir. Bu yargıdan peygamberler dahi hariç tutulmamıştır. Hesap sorulamayan kesimler, cahil saydıkları halka karşı diledikleri gibi davranabilir ve böylece sorumluluklarını askıya alarak zulmedebilirler. Nitekim bu sahte güçlerin Allah gibi davranması, maiyeti saydıkları insanları, kulları gibi görmelerine ve onları küçümsemelerine yol açar. Bu yüzden, Kur’an’da Allah’a eş/ortak edinmek en büyük zulüm sayılmıştır. Onun “tek” kabul edilmesindeki ısrarın veya bu gibi durumlarda çokça “tenzih” in sebebi budur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Geçmiş vahyin izleyicileri arasında öylesi var ki, kendisine bir hazine emanet etsen sana (sadakatle) iade eder ve öylesi de var ki ona ufak bir altın sikke emanet etsen, başında dikilmedikçe sana geri vermez; bu, onların, ‘Kitap ile ilgisi olmayan bu halk(a yaptığımız hiçbir şey)den dolayı bize bir suç yüklenemez (sorumluluğumuz yoktur.)’ şeklindeki iddialarının bir sonucudur: (Böylece) onlar, (bile bile) Allah hakkında yalan söylerler.” </em></strong><em>(3 Al-i İmran / 75)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu ayette, halkı kandırmanın veya onlara karşı herhangi bir sorumluluk duymamanın, Allah hakkında yalan söylemekle aynı şey sayılması, ilginçtir. Burada, Allah hakkında söylenen yalan, yeryüzünde küstahça büyüklenenlerin işine yarayan çarpık adalet anlayışını onaylamaktır. Hâlbuki diğerlerinin haklarını yok sayan bir adalet anlayışı, hiçbir yerde tutunamaz. Allah ise, böyle bir haksızlığı asla onaylamaz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ama gerçek (verilen hüküm sadece) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler.” </em></strong><em>(24 Nur / 49)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Önemli olan Allah’a rağmen güvende olunamayacağının şuuruna varmaktır. Dahası iman, Allah’ın yeryüzünün yaşanılabilir bir yer olması için gönderdiği kitaplarla çizdiği çerçevenin, güvenlik için zaruri bir şart olduğunu tasdik etmek demektir. Adalet, güvende olmanın ilk şartıdır. Güvenlik ise, ancak tek İlah anlayışıyla mümkündür. Bir yönüyle iman, emniyet demektir. Güvende olunacak bir ortam talep etmek. Güven ise, adaletle mümkündür. İnanan biri için Allah’ın adaletini istemek kadar makul bir talep olamaz. Bu bağlamda iman etmek, adalet istemek anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güç gösterisi yapmak sadece Allaha yakışır. Nitekim sosyal sınıf farklarının oluşmaması ve insanların birbirlerine haksızlık etmemeleri için eşit olmaları gerekir. İnsanın kendini güçlü bulduğu her alan, baskı ve zulme dönüşebilirliği açısından tehlikelidir. Zira patron-işçi, karı-koca ya da yönetici-yönetilen ilişkilerinin, Allah-kul ilişkisine dönüşmesi, zulüm doğuracaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Allah’tan başka kimseye kul olmamak” demek, kimsenin kimse üzerinde tahakkümünün olmaması ve kimsenin bir diğerine nasıl yaşaması gerektiğini söyleyememesi demektir. Hakları bağlamında bütün insanlar eşittir ve adalet, herkes içindir. Tevhit; adalet, adalet ise toplumun refahı içindir. Yani tevhit, insanların mutluluğu için vazgeçilmezdir. Ayrıca tek İlah’a kulluk etmek, insanın iç bütünlüğü için yani kişisel güvenliği için de zaruri bir şarttır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Allah size bir örnek olay anlatmaktadır: tümü birbiriyle ihtilaflı birçok ortağı olan kimsenin emrindeki adam ile tamamen bir kişiye bağlı bulunan adam(ın hikâyesi): içinde bulundukları şartlar açısından bu iki adam eşit olabilir mi? (Hayır,) bütün övgüler (yalnız) Allah&#8217;a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamaz.” </em></strong><em>(39 Zümer / 29)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Özlenen ve istenen matematiksel sıfır adalet değildir. Adil olmaya gayret etmek ve adaletin gerçekleşmesini dert edinmektir. Asıl sorun, dünyanın kendi haline bırakıldığında insan dışındaki varlıklara ait gözlemlenen kuralların, insan için de geçerli olduğu varsayımındadır. İlahi rehberlik ve aklıselimin yönlendirmesi olmadan, var olanın mevcut halini, Allah’ın iradesinin reel karşılığı saymak, haksızlık olur. İlahi rızanın gerçek iz düşümü; biri gönderdiği vahiylerde diğeri de ortak aklın vicdanla yapacağı birlikteliğin sonucunda aranmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“(Her konuda) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. Bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun.” </em></strong><em>(6 En’am / 152)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Kur’an, ekonomik ve sosyal adaletin olmadığı bir yerde, haksızlıklara gözünü kapayarak yapılan tüm Allah’a kulluk edimlerini, gösteriş olarak nitelemektedir (Mâun). Dolayısıyla kulluk bilincinin temelinde, adalet yer almalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca Kur’an, bilinçten yoksun bir imanı kabul etmediği gibi resullerin dahi taklit edilmesini değil, örnek alınmasını önerir. Körü körüne itaat, kimseye fayda getirmez. İçselleştirilememiş bir bağlılık, kapsamı sorgulanamaz bir bağımlılık oluşturacaktır. Nitekim ilişki boyutunda sorgulanamazlık ona ait olmasına rağmen, Allah bile, kendisine yapılacak kulluğu gerekçelendirmiştir. Zaten ibadet formlarının tamamı, geri dönüşlü ve yalnızca insanın faydalanacağı türdendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ve (gerçek şudur:) dilediğini yaratan ve (insanlar için) en iyi olanı seçen senin Rabbindir…”</em></strong><em>(28 Kasas / 68)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların, ibadetin “niçin” ine ilişkin faydaları anlaması, beraberinde tefekkürü davet edecektir. Bilinçli bir kulluk, ön yargılardan arınmış ve içselleştirilmiş bir kabulle mümkündür. Bu anlamda, yaşadığımız olaylarla ayetler arasındaki ilişkiyi kurabilmeye, vahiy kültürü denir. Bu kültür; sürekli yaratılışla canlılığını koruyan gerçekler olarak benzerlerini kendi dünyamızda yakalamamız gereken ilkelerden oluşur. Dolayısıyla kitabî ve kevnî ayetler, evrensel anlamda hayatı doğru algılamamıza yardımcı olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan-insan ilişkileri açısından; tâbi olan ile olunan arasındaki olumsuz yaklaşımlar, bir sürü mazlum ve mağdur üretmiştir. Kur’an’ın, birbirinin peşine takılan ve sonuçta birbirinden beslenmeyi varlık sebebi sayan insanlar için açtığı konular ve bahsettiği tipler, dikkate şayandır. Bilindiği gibi her zulüm, mazlum yaratır. İçinde bulunduğu mağduriyetten dolayı mazlum, ilk bakışta sevimli ve cana yakın bulunur. Hatta sadece bu zayıf yönüyle dahi merhameti hak ettiği ya da edeceği varsayılır. Oysa direnmeyi, dayanmak veya katlanmakla karıştırmalarından olsa gerek; Kur’an, bunların önemli bir kısmının sevimsiz olduğunu ve kötü bir sonuçla karşılaşacaklarını söyler.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sevimsiz Olanlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İçinizde bazılarını şöyle bulursunuz;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“(Ama) hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘Biz ne bu Kuran&#8217;a inanırız, ne de önceki vahiylerden bugüne kalanlara!’ dediler. Sen (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman bu zalimleri(n halini) bir görseydin! Güçsüz olanlar küstahça böbürlenenlere: ‘Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!’ diyeceklerdir. Küstahça böbürlenenler ise güçsüzlere: ‘Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!’ diyeceklerdir. Ama güçsüzler, küstahça büyüklük taslayanlara: ‘Öyle değil! (Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah&#8217;ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah&#8217;ı tanımamaya ve O&#8217;na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!’ diyeceklerdir. Ve onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce (derin) pişmanlıklarını ifade etmeye imkân bulamayacaklar: çünkü biz hakikati inkâra şartlanmış olanların boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?” </em></strong><em>(34 Sebe / 31–33)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Güçsüz olanlar, küstahça böbürlenenlere:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“‘Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!’ diyecekler.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Siz bizi imandan saptırdınız, sizin yüzünüzden inanamadık. ” diyecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Küstahça böbürlenenler ise, zayıf düşürülenlere:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“’Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!’ diyecekler. ”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Siz bir gün bu yaptıklarımız günah, ayıp, yanlış ve yapmayın, yapmayalım dediniz mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç şikâyet edip Allah var, vicdan var, insaf var, durun, diyerek karşı çıktınız mı?</p>
<p style="text-align: justify;">İman ettiğinizi söylediniz de, biz mi engel olduk?</p>
<p style="text-align: justify;">Beraber haram, helal demeden eğlenerek yiyip içiyorduk.</p>
<p style="text-align: justify;">Belki de bizim aşırılıklarımızın arkasında sizin desteğiniz yatıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün suçları beraber işliyorduk, siz de en az bizim kadar suçlusunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Artık sızlansak da, sabretsek de birdir; kaçıp sığınacak bir yerimiz yok!” diyecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Küçük görülenler, küstahça büyüklük taslayanlara:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“’Öyle değil! Bizi ondan alıkoyan, sizin gece gündüz Allah&#8217;ın mesajlarına karşı yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; tıpkı Allah&#8217;ı tanımamaya ve O&#8217;na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz gibi!’diyecekler. ”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Öyle bir dünya tasavvur edip öylesine büyüleyici kapılar açtınız ki…</p>
<p style="text-align: justify;">Zevk içinde barlarda, pavyonlarda eğlenirken Allah aklımıza mı geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sizin kurguladığınız yaldızlı hayatta gerçekleri göremedik.</p>
<p style="text-align: justify;">Sizin bu konularda yalan söyleyebileceğinizi düşünemedik.</p>
<p style="text-align: justify;">Rahmeti, rızkı, özgürlüğü ve adaleti sizin dağıttığınızı sanmıştık.</p>
<p style="text-align: justify;">Nerede o alımlı, mağrur ve her şeyi bilen tavrınız?</p>
<p style="text-align: justify;">O inananlarla alay eden, küçümseyen haliniz?</p>
<p style="text-align: justify;">Anlaşılan bizi kandıran, sizin gibi şeytanlarmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Din diye karşımıza çıkardığınız gizemli ve şifreli anlayışlar ve bol ifritli çarpan güçler, baksanıza yalanmış. Nerede o bağlanılan sahte tanrılar, bol ebcetli muskalar, büyü bozucular, üfürülen suratlar? Artık kim efsun yapıp bizi kurtaracak? Kim bize şefaatçi olacak? Hani büyük ataların şad olmuş yardıma koşan ruhları? Şimdi kim bizi savunacak? Acaba yapılan iyiliklerin hiç mi karşılığı olmayacak? Biz size uymuş kimselerdik. Şimdi en azından, şu üstümüze gelecek ateşin bir kısmını bizden uzaklaştırabilecek misiniz?” diyecekler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“(Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).”  </em></strong><em>(25 Furkan /  23)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Her ikisi içinde;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Biz hakikati inkâra şartlanmış olanların boyunlarına demir halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Kula kulluğun karşılığı…” denilecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada dikkat çekici olan, zavallıların şu son itirazlarıdır:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>‘Hayır! (Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah&#8217;ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah&#8217;ı tanımamaya ve O&#8217;na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!’</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu diyalog, yöneten &#8211; yönetilen ilişkilerinin, dinden bağımsız gelişmediğini gösteriyor. Belam ve Haman’ların elinden çıktığı anlaşılan bu sahte din örgüsü, hemen her zaman Samiri’nin yaptığına benzer şekilde “Elçi’nin İzi”’nden de örnekler taşıyor. İşin kötüsü, bu uyuşturma faaliyetleri; bazen hurafelerle sulandırılmış bazen koyu bir milliyetçilik aşısı yapılmış bazen de ahlaktan yoksun ve salt sistemin bekasına uyarlanmış bir dinle yapılıyor. İlahi rehberlik altında oluşmuş peygamberlerin mirasından çalarak oluşturulan söylemlere, biraz pragmatizm, azıcık ajitasyon, bolca hurafe ve epeyce de resmi ideoloji katılarak insanların tapınma ihtiyacı geçici de olsa karşılanıyor. Böylesi bir büyü içinde, kalabalıkların insanı güdeleyen yönüne bir de ait olma hissi katıldı mı, artık on yıllarda yeni bir nesil yaratmanın önü açılmış oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan hareketle: <strong><em>“De ki: &#8220;Size bir şeyi öğütleyeyim: &#8216;Allah için, ikişer ikişer ve teker teker durup düşününüz! Arkadaşınızda cinlenmişlikten eser yoktur. O, çetin bir azabın öncesinde sizin için bir uyarıcıdır.&#8221;</em> </strong><em>(34 Sebe / 46)</em> ayeti, “uydum kalabalığa” dediğimiz anlayışı eleştiriyor. Körü körüne taklidi içeren bu seviyesiz birliktelikler, özgür ve özgün düşüncelere engel teşkil ediyor. Toplumun elit bir sınıf tarafından güdülmesi sonucunu doğuran bu teşebbüsler, sınıfsal ayrım oluşturan haksız uygulamalara kapı aralıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Birer ikişer kalkın ve düşünün.</p>
<p style="text-align: justify;">Muhammed’in cinlenmiş olmadığını biliyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ebu Lehep öyle istediği ve öyle dediği için böyle konuşuyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında O; dürüst, güvenilir ve tanıdığınız biri.</p>
<p style="text-align: justify;">Birer ikişer kalkın ve düşünün.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam’ın gericilik, karanlık ve öcü olmadığını,</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında rahmet, aydınlık ve barış olduğunu biliyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Birer ikişer kalkın ve düşünün.</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında haklarınızı gasbedenlerin kimler olduğunu</p>
<p style="text-align: justify;">Rabb’inizin size asla haksızlık yapmayacağının farkındasınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu diyaloğun ana fikri şudur:</p>
<p style="text-align: justify;">Çıkın içinde bulunduğunuz gruptan birer ikişer</p>
<p style="text-align: justify;">Kurtulun şu taş gibi kalplerinizle yuvarlanıp gitmekten</p>
<p style="text-align: justify;">Beyni yıkayan, günaha bulanmış yalan haberlerden</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünün, gerçeğin çok farklı olduğunu göreceksiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar; günahta birbirleriyle yarışıp yeryüzünde sürekli savaş için ateş yakan, ikiyüzlü ve kıskanç azgınların izinde, iştahlarının sonu olmayan dalkavuk tiplerdir. Tıpkı sefil bir maymun gibi…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“De ki: ‘Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size söyleyeyim mi? Onlar, Allahın lanetledikleridir; onlar Allahın gazap ettikleridir ve şeytani güçlere (tağut) taptıkları için Allahın maymuna ve domuza çevirdikleridir: Bunlar durumu en kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapanlardır’ &#8220;. </em></strong><em>(5 Maide / 60</em><em>)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Servet ve soylarını bir güç gösterisine dönüştürenlerin arzu ve isteklerinin peşinde, duyuları ile kavrayamadıkları güçlere körcesine tapan bu zavallı kimselerin, İblis’i haklı çıkaran böylesine davranışları içler acısıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Menfaati için kan döken</p>
<p style="text-align: justify;">Hayvanların kulaklarını delen</p>
<p style="text-align: justify;">Yaratılışı değiştiren</p>
<p style="text-align: justify;">Kuruntularının pençesinde</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist sömürgecilerin peşinde</p>
<p style="text-align: justify;">Şeytani güçlere taparak</p>
<p style="text-align: justify;">Bizi meleklere mahcup eden bunlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazılarını da şöyle bulursunuz;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: &#8220;Neyiniz vardı sizin?&#8221; Onlar: &#8220;Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük&#8221; diye cevap verecekler. (Melekler:), &#8220;Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?&#8221; diyecekler. Böylelerinin varış yeri cehennemdir, ne kötü bir varış yeri!” </em></strong><em>(4 Nisa / 97)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: &#8220;Dünyadayken durumunuz neydi?”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Onlar; ‘Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük.’<em> </em>diye cevap verecekler.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Zor şartlarda çalışan insanlardık. Ekmek aslanın ağzındaydı. Karnımızı zor doyuruyorduk. Pek çok şeyden yoksunduk. Nasıl ve neyin mücadelesini yapacaktık. Biz, kötü bir sonuçla karşılaşmayı hak etmiyoruz.” diye cevap verecekler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Melekler; ‘Allah’ın arzı, sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?’ diyecekler.”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Siz fakir ama ilkesiz, zayıf ama kişiliksizdiniz. Hiçbir şeyden şikâyet etmediniz. Kurtulmak isteyip buna yol aramadınız. Nasihat dinlemediniz. Elinize biraz para geçse kendilerine kuyruk olduğunuz kimselere yaltaklanmayı, hiç ihmal etmezdiniz. Hesap gününü unutarak sorgulamadan, batıla dalanlarla beraber dalıp gittiniz (74/45, 46).<em> </em>Sorun çıktığında sıvışmak ve sorumluluk gerektiğinde sıyrılmak, sizin en temel vasfınızdı (24/63). Yerinizi, işinizi, şartlarınızı değiştirmeyi, adaleti ve özgürlüğü istemeyi unuttunuz. Hatta kendiniz bir şey yapmadığınız gibi insani değerleri savunanları yok sayıp onlara yapılan haksızlıklara da seyirci kaldınız. Sadece bu güçsüz halinizden kurtulmak isteyip hakkı ve haklı olanı savunsaydınız. Gerçeği dile getirenleri alkışlasaydınız. Zulme ve zalime yüzünüzü çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranmasaydınız.</p>
<p style="text-align: justify;">İşkenceye mi karşı çıktınız?</p>
<p style="text-align: justify;">İşgallere mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Rüşvete mi direndiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">Adam kayırmaya mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Elçiler size hakikatin bütün kanıtlarını getirmemiş miydi? Allah’ın arzı geniş değil miydi? Kötülüklerden hicret etmeyi neden hiç düşünmediniz? Hiç değilse bağırsaydınız, olmadı konuşaydınız, olmadı fısıldasaydınız, olmadı sadece düşünüp kızsaydınız da azıcık kaşlarınızı çatsaydınız. Siz hangisini yaptınız?” diyecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim bunlar, hiçbir şekilde tahrik olmayan ve sahip oldukları hiçbir değer için bedel ödemeyi göze almayan, alamayan ve hiçbir işe yaramayan asalak tiplerdir. Tıpkı uyuşuk bir köpek gibi…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara: Şeytan yetişip yakalar onu ve o da, başka niceleri gibi, vahim bir sapışla sapıp gider. Biz eğer dileseydik (bize yaklaşsaydı), onu ayetlerimizle yüceltir, üstün kılardık: fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca kendi arzu ve heveslerinin peşinden gitti. Bu bakımdan, böyle birinin durumu (kışkırtılan) bir köpeğin durumu gibidir: öyle ki, onun üzerine korkutarak varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanmaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse, bu kıssayı anlat ki belki derin derin düşünürler.” </em></strong><em>(7 A’raf / 175, 176)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Sahip olduğu bütün değerlerin yerle bir edilmesine rağmen; tahrik olmayan ve tavır alamayan bu gibilerin, kendi haline bırakılması durumunda da sonuç değişmez. Bunlar itaat delisi ve güçlü hayranıdırlar. Yemekle donanmış bir masa, kariyerle sunulmuş bir makam ve bir maaş ikramiye, bunların vicdanını olabildiğince şekillendirilebilir. Hayat görüşlerinin sadece menfaatlerinin peşinde şekillendiği bu güruhun, hiç kemiği yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“İnsanlar arasında öyleleri var ki, &#8220;Biz, Allah&#8217;a inanıyoruz!&#8221; derler; ama Allah yolunda sıkıntıya düşünce insanlardan çektikleri eziyeti Allah&#8217;tan gelen bir ceza gibi, (hatta ondan daha korkutucu) görürler…”</em></strong><em> (29 Ankebut / 10) </em></p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak, yukarıda anlatılan iki zayıf güruhun ortak özelliği, aklını kullanmayarak körü körüne tabi olmaları ve taklit etmeleridir. Bunlar; büyük saydıkları önderleri ve liderleri peşinde, doğru yolu kaybedenlerdir. Başlarına gelen her türlü musibetin faturasını ona kestiklerinden, Allah ile araları iyi değildir. Bakan ama görmeyen, duyan ama dinlemeyen, ilgisi ve dikkati belden aşağısıyla midesinden öteye geçemeyen, güdülesi insanlardır, onlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Eğer (sınırsız zenginliklerin önlerine serilmesiyle) bütün insanlar (küfürde) tek bir (şeytani) toplum haline gelmeyecek olsaydı, (şimdi) Rahman&#8217;ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten çatılar ve tırmanacakları (gümüşten) merdivenler ile donatırdık; Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. Ve (sınırsız ölçüde) altın? Ama bunların tümü, bu dünya hayatının (gelip geçici) zevklerinden başka bir şey değildir; hâlbuki Allah&#8217;a karşı sorumluluk duyanları öteki dünyada Rableri katında (mutluluk) bekler. Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet (Zikrimize karşı körlük edip yoldan çıkan o adam) bize geldiği zaman (kötü arkadaşına) der ki: &#8220;Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık olsaydı (seni hiç görmeseydim); meğer ne kötü arkadaşmışsın sen!&#8221; Onlara, “(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız” denir.”</em></strong><em> (43 Zuhruf / 33–39)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Zayıf ama namussuz</p>
<p style="text-align: justify;">Fakir ama onursuz</p>
<p style="text-align: justify;">Mazlum ama sorumsuz</p>
<p style="text-align: justify;">Anlamış ama kabullenmiş</p>
<p style="text-align: justify;">Fark etmiş ama kabuğuna çekilmiş</p>
<p style="text-align: justify;">Taklit ederek kuyruk olan</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliği ve kişiliği olmadan</p>
<p style="text-align: justify;">Ve göze batmadan yaşayan tipler</p>
<p style="text-align: justify;">Başlarına gelen bütün musibetleri</p>
<p style="text-align: justify;">Sorumlularını arayacakları yerde</p>
<p style="text-align: justify;">Gaybı taşlayıp</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a fatura ediverirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Yoksa sen onlardan çoğunun (senin ulaştırdığın mesajı) dinlediklerini ve akıllarını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır, hayır, koyun sürüsü gibidir onlar: doğru yoldan hiç mi hiç haberleri yok!” </em></strong><em>(25 Furkan / 44)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Zalim kralların eğlencesi olmuş ve bu yüzden ilerlemiş yaşlarına rağmen ergenliklerini bir türlü atlatamamış zevk düşkünü bu insanlar için; dinlemek ve dinlediği şey üzerinde düşünmek ya da bakmak ve baktığını görmek, hiçbir zaman önemli olmamıştır. Bunlar dünyada mazlum olmalarına rağmen ahirette de memnun ve mutlu olamayacak kadar bedbahttırlar. Zira her ikisini de kaybederler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Kim bu dünyada gerçekleri görmede kör ise, âhirette de kördür…”  </em></strong><em>(17 İsra / 72)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Adalet istemek, insanca bir şeydir. Fıtri kabiliyetleri olgunlaşmamış birinin, mümin olmadan önce insan olması gerekir. Nitekim bütün yaşamsal ve olası teklifler, insani özellikler içerir. Sırf bu yüzden, Allah Resulü’nün arkadaşları için ;<strong><em>“ …Bizi güt demeyin…” </em></strong><em>(2 Bakara / 104) </em>ayeti inmiş ve onlara insan olarak değerli oldukları hatırlatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sevimli Olanlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bazıları ise şöyledir;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabb’imiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur) ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” </em></strong><em>(4 Nisa / 75)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur)…”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Lütfen yardım edin. Çocuklarım bana bakmıyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">“Param yok. Tedavi olamayacak mıyım?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Sokakta kaldım. Sesimi duyan kimse yok mu?”</p>
<p style="text-align: justify;">Halkının yanlışlara ve haksızlıklara duyarsızlaşıp -farkında olsun ya da olmasınlar- seyirci kalarak bir nevi zulme ortak olduğu toplumlarda bu haykırışlar, çok farklı şekillerde olabilir. Kur’an yaklaşımında; olası tek makbul zayıflık içinde bulunan bu insanların cihadı, asgari şikâyet etmektir. Zulmü dile getirmek ve çığlık atmak. Böylece, işlenen suçlara ortak olmaktan kurtulurlar. Nitekim Allah, kötü sözle bağırmayı, sadece zulme uğrayanlar için hoş görmüştür. Sıkışan her toplumda olduğu gibi çaresizlikleri, onları bir kurtarıcı beklentisine sokmuştur. Kurtarıcılarının, yanı başlarında yaşayan müslümanlar olduğunu bilmeden!</p>
<p style="text-align: justify;">Allah katında, tek sevimli mustazaflar, bunlardır. Bunların imkânları olmadığı halde, zulümden şikâyet edebilecek kadar kişilikleri oturmuştur. Kurtulmak istemeleri, onların olup-bitenin farkında olduklarını gösterir. Zayıf ama onurludurlar. Fakir ama gururludurlar. Örneğin; Kur’an’da, Firavun’un hanımı Asiye; zayıf, mazlum, mağdur ama onurlu ve kurtulmak isteyen insanlar için iyi bir örnek olarak anlatılır. Kocasını, onun yaptıklarını ve yaşadığı toplumu sorgulayan biri olarak…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Hakikati inkâra şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh&#8217;un karısı ile Lut&#8217;un karısını örnek getirmektedir: onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikâhı altında idiler, ama kocalarına ihanet etmişlerdi ve bu iki kadına (Hesap Günü): ‘Haydi bütün öteki (günahkâr) lar ile birlikte ateşe girin!’ denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır! İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun&#8217;un karısını örnek getirmiştir ki o: ‘Ey Rabbim!’ diye yalvarmıştı, ‘Senin katında cennette benim için bir ev inşa et, beni Firavun&#8217;dan, yaptıklarından ve şu zalim halkın elinden kurtar!’ “ </em></strong><em>(66 Tahrim / 10, 11)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın bağlandığı bütün geçmişinin, adalet beklentisine feda edilebilmesi kolay olmadığı için, zalim bir halkın elinden kurtulmak şuuru; ırk, dil, kültür ve tarih bilincinin üstündedir. Bu şuur, adaletin olmadığı yerde sahip olunan diğer her şeyin, anlamını ve değerini yitirdiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çağrıyı duyanların ise; bir şeyler yapmak için, kurtarıcı beklemeye hakları yoktur. Onlar için hiçbir mazeret, sürekli olarak insanın sadece kendisini düşünerek toplumunun sorunlarına ilgisiz kalmasını haklı çıkaramaz. Aksi takdirde zulmedenlerle aynı kötü sonuçları paylaşırlar. “Nitekim hiç kimse; bütün suçunun, statü olarak kendisinden üstte bulunan kimselerin verdiği emirleri, körü körüne yerine getirmek olduğu mazeretine sığınamaz.”(Esed)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“(Öyle) Bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.”</em></strong><em> (8 Enfal / 25)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın yaptığı bütün iyilikler, kendisi içindir. Dünyada mevcut bulunan imkânların, insanlar arasında adil olarak paylaşılması halinde herkese yeteceği düşüncesinden hareketle; Allah’ın kimseye borçlu kalmayacağı da kesindir. Nitekim Kur’an’da, servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir güç haline gelmesinin yasaklandığını da biliyoruz. .</p>
<p style="text-align: justify;">Havariler demişlerdi ki: ”Allah’ın yardımcıları bizleriz.” (61/14)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın yardımcısı olmak (3/52)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın sadaka kabul etmesi (9/104)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a borç vermek (2/245)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah yolunda sarf etmek (8/60)</p>
<p style="text-align: justify;">Malları ve canları satın alması ( 9/111)</p>
<p style="text-align: justify;">Beşte bir ganimeti alması (8/41)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlar, kimsesiz, yoksul ve mazlum insanlar içindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tıpkı bunun gibi;</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a eza etmek (33/57)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a hainlik etmek (8/71)</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’a savaş açmak (ribâ)</p>
<p style="text-align: justify;">Yine peygamberlerle beraber onlara yapılan haksızlıklara karşılık gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bunların yanı sıra Allah’a kurban kesmek, oruç tutarak hâlden anlamak veya zekât vermek de, bu insanlara yapılacak yardımlarla ilgilidir. Hatta cihad dediğimiz olgu dahi, bir anlamda onların esaretine ve ezilmişliğine son vermek için gösterilen gayretin adıdır. Başkalarının basit görüşlü ayak takımı dediği bu fakir, zayıf ve mazlum insanlar, Allah’ın kendilerine bu kadar sahip çıktığını ve iyilik ya da kötülük olsun onlara karşı yapılan her türlü davranışı, kendisine yapılmış saydığını keşke bilselerdi. Allah ile çaresiz ve yoksun bırakılmış insanlar arasında öylesine yakın bir ilişki vardır ki, bu yüzden halk arasında; “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.” denilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Fakat Biz istiyorduk ki, yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana çıkalım…” </em></strong><em>(28 Kasas / 5)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Kur’an’ın; insanların küçümsenmeden, aşağılanmadan adam yerine konmaları ve insanca yaşamaları için gösterdiği yolda günahtan uzak durmaya çağırmasının sebebi, günahın sahibinde oluşturacağı suçluluk hissidir. Zira bu his, kişiliği parçalayıp boyun eğmeyi beraberinde getirecektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış (fasık) bir kavim idiler.” </em></strong><em>(43 Zuhruf / 54)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı düşünüldüğünde “Allah için” demek; insanlar için, mazlumlar için ve özellikle mustazaf denilen zayıf, yoksul ve haklarından yoksun bırakılmış kimseler için demektir. Üstelik; <strong><em>“.…Allah&#8217;a ve insanlara karşı taahhütlerine (sadakatle) bağlanmadıkları sürece…” </em></strong><em>(3 Al-i İmran / 112)</em> ayetinde; insanların himayesinin, Allah’ın vereceği güvenin yanı sıra gelmesi de, bu ilişkinin önemini açıkça ortaya koyar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Allah, rızık konusunda kiminizi, kiminizden üstün kılmıştır. Fakat üstün kılınanlar, gözetimleri altında bulunanlara, kendileriyle eşit olurlar diye rızıklarını vermezler. Bile bile Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” </em></strong><em>(16 Nahl / 71) </em>ayetinin gösterdiği gibi, nankörlüğün inkâra bu kadar yakın durduğu en önemli saha, “emek” alanıdır. İnsanın üstünlük iddiasının, kıskançlık ve korkuyla nasıl bir hak gasbına yol açtığı ortadadır. Allah’ın emeğini göz ardı ederek inkâr yolunu inatla sürdürenlerin, insanların emeğine saygı duyması, pek mümkün gözükmemektedir. Dahası insanın emeğini sömürmek, beraberinde Allah’ı ve nimetlerini inkâr anlamına da gelir. Böylelikle toplumlar, ciddi bedeller öderler. Hâlbuki “Âdemoğulları” demek; “İnsanlar, eşittir.” demektir. Eğer bir menfaat söz konusuysa, bu herkesin faydalanacağı şekilde olmalıdır. Sanal ve sahte başka İlah edinmemeleri talebi, insanların gerçek özgürlüğü yakalayabilmesi içindir. Gücün sadece Allah’a ait kılınması ve bütün güç gösterilerinin yasaklanması, insanlar arasındaki eşitlik ve adaletin tesisi için zaruridir. Allah’ın samimiyeti, ortadadır. Kendisi için hiçbir şey istemez. Hâlbuki sahte Tanrıların kullarından beslendiği gibi, asılsız güç iddialarının yalancı sahipleri de halktan beslenirler. Bütün sahtekâr önder ve liderler gibi… Zira tarihte; Tanrılara sunulan yiyecek ve içecekler, bugünün çıkarcı emperyal “İnsan Tanrı” ları nezdinde, refah ortamına dönüşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“De ki: &#8220;Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat kendisi beslenmeyen Allah&#8217;tan başka dost mu tutayım?&#8230;” </em></strong><em>(6 En’am / 14)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Resuller de, hiç bir karşılık beklemeden aynı samimiyeti ortaya koymuşlardır. Kur’an’da hepsi için belirlenen ortak söz şudur: “Ben sizden bir ücret istemiyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">Tanrısız bir anlayışta, kurban da olmaz. Bu durumda; vatan için, ezilen halklar için, emeğin hakkı için vb. tabelaları ellerinde tutanlar, sonuçta kime ve niçin kurban olduklarını yani arka bahçede semirmiş bir takım “İnsan Tanrılar” ın çıkarlarının olmadığını söyleyebilmelidirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü gibi; aksine güç gösterisinde bulunan bu yalancı odakları besleyenler, onlara kuyruk olan insanlardır. Ne yazık! Peşinden koştukları ve yardımlarını umdukları şeye kendilerinin güç kattıklarını bilmeden…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“(O sahte Tanrılar) kendilerine yardım edemezler. Tersine kendileri onlar için hazırlanmış askerlerdir (onları besleyip, korumaktadırlar).” </em></strong><em>(36 Yasin / 75)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın yalnızlık hissi, öylesine güçlüdür ki onu bastırmak için elinden tutacağını umduğu her şeye sıkıca yapışır ve abartır. Aşkını, parasını ya da ümidini birdenbire somut bir objede odaklayarak yoğunlaşır. Bu, tersinden kendine tapınma hastalığıdır ve bir nevi insanın kendisiyle yaptığı rabıtadır. Çünkü yöneldiği şeylerin neredeyse hepsinin altında, kendi resmi saklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zayıflık ve zavallılık, sadece maddi imkânsızlıklarla oluşmaz. Şahsiyet noksanlığı ya da kişilik kaybı denilen durumlarda da bu marazı çokça görebilirsiniz. İçimizdeki bu zavallı hasta insanlardan bir kısmı; <strong><em>“Hem sizden hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen, (ama) kötülük eğilimi ile her karşılaştıklarında kendilerini gözü kapalı ona kaptıran başkalarını(n da var olduğunu) göreceksiniz…” </em></strong><em>(4 Nisa / 91)</em> ayetinde anlatıldığı gibi, çift yönlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazıları ise; <strong><em>“Kalplerinde hastalık bulunanların: «Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz» diyerek onların (Yahudi/ ve Hiristiyanlarrın) işine yarayan bir tavır sergilemekte yarıştıklarını görebilirsin.” </em></strong><em>(5 Maide / 52)<strong> </strong></em>ayetindeki gibi yaltaklanmayı âdet haline getirmişlerdir. Bunlar, yalnızca içlerinde aramaları gereken şeytanı, kötü bir değer olmaktan çıkarıp Allah ile savaşan “Şer Tanrısı” konumuna sokanlardır. Nitekim şerrin Allah’a izafesi, sırf bu zavallıların oyuna gelerek çareyi başka yerlerde aramalarına engel olmak içindir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“O halde sen Allah yolunda savaş çünkü sen, yalnızca kendi nefsinden sorumlusun- ve müminleri ölüm korkusunu yenmeleri için teşvik et! Allah, hakikati inkâra kalkışanların gücünü kırmaya muktedirdir; çünkü Allah iradesinde güçlü ve cezalandırmasında şiddetlidir.” </em></strong><em>(4 Nisa / 84)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Krallar bir ülkeye girdiğinde her şey tersine döner. Sorgulanamazlık, zalimlerin vasfı olur. Adalet, biter. Zihinsel (kalbî) hastalıklar, çoğalır. Vicdanlar, körelir. Herkesi ölüm korkusu sarar. Bu durumda; şeytanlar, insanların onurunu kapıp kaçırır. Güçsüz ve mazlum insanlar, şikâyet etmeyerek yeryüzünde haksız yere böbürlenenlere koruyucu bir kalkan olunca da; artık ne İbrahim ne Musa ne de Muhammed’in sesi duyulur. Bir Samiri çıkar, hepsini kandırır. Neleri varsa alır. Ellerindeki serveti toplayıp yine ona taptırır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Nice peygamber, arkasında Allah&#8217;a ram olmuş birçok insanla birlikte (O&#8217;nun yolunda) savaşmak zorunda kaldı: Onlar, Allah yolunda çektikleri sıkıntılardan dolayı ne korkuya kapıldılar, ne zayıf düştüler ve ne de kendilerini (düşman önünde) küçük düşürdüler, zira Allah sıkıntılara göğüs gerenleri sever.” </em></strong><em>(3 Al-i İmran / 146)</em></p>
<p style="text-align: justify;">İsyan etmiş tehdit almış</p>
<p style="text-align: justify;">Korkmuş dağa kaçmış</p>
<p style="text-align: justify;">Bir mağarada uyuya kalmış</p>
<p style="text-align: justify;">Ashab-ı Kehf’ten biri kadar olabilseydim</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç değilse</p>
<p style="text-align: justify;">Mahmur gözlerle bile</p>
<p style="text-align: justify;">Onurum kurtulacaktı</p>
<p style="text-align: justify;">Belki de uyandığımda</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya şu anki dünya olmayacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Konu içinde geçen ayetlerin tefsirine yönelik kurgular, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamak adına yapılan bize ait beşeri yorumlar olarak görülmelidir. Her şeyin en iyisini Allah bilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/118/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“ Kâlû Belâ ”</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/116</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/116#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:17:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/?p=116</guid>
		<description><![CDATA[— vicdan baskısı — Bir olguya değer katan ve onu anlamlı kılan en önemli şeylerden biri de zamandır. İnsanlar için süreklilik, önemli olagelmiştir. Uzun zamandır bir şey yapıyor olmak, istikrar demektir ve güven verir. Yaşam süresi çok uzun olmamasına rağmen insanın bu süreklilik algısı; bir anlamda geçmişine yönelik olarak bireyin varoluş serüvenini anlamlandırmasına diğer anlamda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>— </strong>vicdan baskısı <strong>—</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir olguya değer katan ve onu anlamlı kılan en önemli şeylerden biri de zamandır. İnsanlar için süreklilik, önemli olagelmiştir. Uzun zamandır bir şey yapıyor olmak, istikrar demektir ve güven verir. Yaşam süresi çok uzun olmamasına rağmen insanın bu süreklilik algısı; bir anlamda geçmişine yönelik olarak bireyin varoluş serüvenini anlamlandırmasına diğer anlamda da geleceğe yönelik olarak ölüm sonrası algısının gerçekliğine karşılık gelir.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-116"></span>İnsanların geriye dönük olarak “20 yıldır evliyim.” ve “9 yaşında okul merasiminde oynamıştım.” derken vurguladıkları şey, hep budur. İçinde zamana ait bir vurgu taşıyan soruların olası cevaplarında, bu devamlılık arzusu her zaman görülür. “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna verilen cevapta olduğu gibi…</p>
<p style="text-align: justify;">“Kâlu Belâ’dan beri.”</p>
<p style="text-align: justify;">Geleneksel anlayışa göre;</p>
<p style="text-align: justify;">Ruhlar âleminde daha bedenleşmeden çok ama çok önceleri verilen bir sözdür bu. Bu cevaptaki ruh-beden düalizminin oluşturacağı sorunları bir an için göz ardı edebilirsek gerçekte bir türlü hatırlanmayan bir söz olmasına rağmen kişinin reel âlemde ifade etmek isteyip de edemediği şeylerde olduğu gibi konu, algı düzeyinde abartılarak söz konusu olay, daha önemli bir hale getirilir. Böylelikle halk nazarında söz, süreklilik kazanarak güçlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çoğu kez duygu dünyamızın ifade şekilleri, olumlu ya da olumsuz motivasyonlar içindir. Bu anlamda; edebiyat, bir kültür ögesi olarak sevinçlerin, üzüntülerin ve ümitlerin dile getirilmesinin yolu olduğu gibi eleştirinin de (takdir/tenkit) tam yeridir. Bu yaklaşımlar, sözlü gelenekte olduğu gibi yazılı metinlerde de tamamen edebîdir ve bildiğiniz gibi edebî anlatım tarzları, abartı ile duygu yüklenir.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk edebiyatında da, bunun örnekleri çoktur;</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin peygamber, güle benzetilmiştir ve ter kokusu da, gül kokusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, bir sevgi gösterisidir. Ve objeyi değerli kılmak için yapılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kafdağı’na ulaşmak, imkânsız idealler içindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu da bir sıkıntının derinliğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ya da engellerin büyüklüğünü.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkülerde bazen bu dağlar, delik deşik edilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada da insanın ulaşacağı şey için mücadeleyi bırakmadığı, bırakmayacağı ya da başarısızlığının kendi sevgisine engel olmayacağı vurgusu vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Edebî tarz olmasaydı;</p>
<p style="text-align: justify;">Duygusuz bir varlık olarak objenin içine hapsolan zihin, onu anlamlı kılacak değerlerden yoksun kalır ve donardı. Hiç tat vermezdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak duyguların subjektif karakteri, bazen objeyle arasını da açabilir. Var olanı duyguyla süsleyelim derken, ondan uzaklaştığımız mesafe de çok önemlidir. Bu mesafe, varlığı “yok” ya da “hayal ürünü” sayacağımız bir kerteye varmamalı ve söz, hakikati buharlaştırmamalıdır. Duyguların olumlu ya da olumsuz bir sele kapılması, düşünceyi varlığa yabancılaştırmamalıdır. Kur’an’ın bazı şairler için “Her vadide başıboş dolaşırlar.” dediği şey budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kontrol edilemeyen, sürekli değişen ve ayağı yere basmayan telakkiler, sahiplerini maymuna çevirebilir. Dahası metin ya da kurgu, anlam bakımından her zaman müellifinin zihnine geri dönüşlü olmalıdır. Havada kalmamalıdır. Zira kendi elinden çıktığı halde, bir süre sonra sahibinin dahi anlayamadığı sonuçlar, yeryüzü tab’ı olmaktan çıkıp beşeri eğilimini kaybederek suni olarak kutsallaşabilir. Çünkü insan elinden çıkmış, geri dönüşsüz ve tüketilemeyen fikirler, evrensel taklidi yapan halleriyle, gerçek zihin kıymıklarına dönüşebilir. İnsan, indi anlamda algıladığı bir zevk olarak yaşaması gereken ferdi tasavvurlarına sınır koyamasa da, bu telakkilerini, herkes için kabul edilebilir nesnel bir zeminde olması gereken ölçülerle bir tutmamalıdır. </p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın bütün ihtiyaçlarını, tutarsızlıklardan azade bir denge içinde karşılayabilmesi kolay değildir. Bilindiği üzere insanın gerçek arayışında, hem aklını hem de vicdan dediğimiz kalbini doyuma ulaştırabilen bir kitap olarak Kur’an, Arap edebiyatının zirvesidir. Ancak onun edebî tarzının reel açılımları, akılla tasdik edilebilir bir dengeye sahiptir. Ortalama aklı esas alan, insanca bir dil kullanan ama semboller ve temsillerle üst aklı tatmine yönelik malzemeler taşımayı da ihmal etmeyen, harikulade bir kitaptır o.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ve senin Rabbin, her ne zaman Âdemoğullarının sulplerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye çağırır: &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onlar, cevaben: &#8220;Elbette!&#8221; derler, &#8220;Buna tanıklık ederiz!&#8221; (Bunu, böylece hatırlatıyoruz ki) Kıyamet Gününde, &#8220;Doğrusu, bizim bundan haberimiz yoktu&#8221; demeyesiniz yahut: &#8220;Aslında, önce (biz değil,) atalarımızdı Allahtan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıranlar; biz sadece onların izinden yürüyen bir kuşağız; öyleyse, batılı ihdas edenlerin işlediklerinden dolayı bizi mi helak edeceksin?&#8221; demeyesiniz.  İşte biz de bu ayetleri böyle açık açık dile getiriyoruz ki (günah işlemiş olanlar) belki (bizden yana) dönerler.”</em></strong><em> ( 7 A’raf  / 172 – 174  )</em></p>
<p style="text-align: justify;">Burada edebî yaklaşım, kişinin imanının sürekliliğine ve fıtrî yapısına vurgu yaparken, gerçek de bu anlatım tarzına eşlik eder. Aslında bu edebi anlatımda vurgu, tamamen insanı fıtratına döndürmek için ona Rabbini hatırlatmaktan ibarettir. Bu temsilî anlatım içinde ayet; öncelikle insanı, böyle bir söz verip vermediğiyle ilgili olarak Rabbi ile nasıl ve ne zaman karşılaştığını hatırlamaya çağırır. Onunla muhatap olmaya ve yaratılışına tanıklık etmeye. Verilmesi gerekli bir yanıtı, verilmiş bir cevap formunda ifadelendirerek zamanın kuvvetli vurgusunu yanına çeker. Böylece konunun önemi ve verilecek cevabın değeri artar. Belagat açısından, fiil kalıpları da, buna destek verir. Mazi fiilin süreklilik ve kararlılık özelliğidir, yardıma gelip olayı te’kid eden. Ve bu diyaloğun başladığı anı anlama çabasıyla algı, insanın kendini anlamlandıracağı bir ilk adıma dönüşür. Bir temsil olarak bu edebî tarz, diyaloğu başlatmak için muhataba yardım eder. Ama sonuçta istenen şey, insanın bu duygu iteklemesinin hemen ardından, reel âleme geçerek davranışlarına yansıyacak müspet bir karşılık bulmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradaki reel anlam, olabildiğince duygu yüklüdür. İç sorgulamaya giden bu yolda, edebî yaklaşımdan başka bir tarzda böylesine bir başlangıç yapmak neredeyse mümkün değil gibi gözükür. Bunun muhataba verdiği heyecan, öylesine bir ruh hali oluşturmuştur ki, bazen kişi, tefsirin sınırlarını, aklın anlayabileceği çizginin ötesine taşıyabilmiştir. İşte ruhlar âlemine kadar uzatılan sanal zaman algısı, bu heyecanın sonucu olmalıdır. Ancak tefsirinin, sadece zaman algılamasıyla sınırlanan sonuçlar içermesi ya da süreklilik duygusunun büyüsüyle anlamın gerçek vurgusunun terk edilmesi, müntesiplerinin evrensel saydıkları bir metne yorum katarken yapabilecekleri ciddi haksızlıkları da davet edebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca Allah’ın sınırsız kudretine olan iman, bu sınır aşımlarında kullanılan en önemli argüman olagelmiştir. Allah’ın gücüyle delil getirilemeyeceğini bilmelerine rağmen, aklın yetersiz kalmasıyla akılla çelişmek arasındaki farkı anlamayanlar, –Allah’a duyulan çokça sevgiden olsa gerek- yorumlarını bazen tefsirde aşırılık diyebileceğimiz noktalara vardırabilmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’ın, -akla seslendiği ve onu muhatap aldığı için- akılla çelişen ya da anlaşılmayacak bir şeyi konu edinmiş olduğu, düşünülemez. Anlaşılmak için gelmiş hatta anlaşılsın diye kolaylaştırılmış ve “Anlayan yok mu?” diye soran bir kitapta, akledilemeyecek şeylerin olduğunu varsaymak muhaldir. Bilindiği gibi her düşüncenin, tutarlı olmak gibi bir namusu vardır. Eğer bu akıl almaz yorumlar, ilmî yaklaşımlar yok sayılarak sadece edebiyatın elinde ve haksız yere “Allah’ın kanunlarında bir değişme görme arzusu” yla mitleştirilmek isteniyorsa, bu da ilmî faaliyetin namus ölçüsünü ihmal etmenin, iz düşümü sayılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim akıl dışı sayıldıktan sonra imana terk edilmek zorunda kalan sahalar, bireyi körü körüne itaate zorlayan yönleriyle, agnostik (bilinemezci) bir yaklaşım üstlenirler. Bu yönüyle de spekülasyonlara açık hale gelirler. Arkasından da “taklid”i önermek zorunda kalırlar. Takdis edeceğim derken, tenakuza düşüp tenkide kapı aralarlar. Üstelik pratik açıdan Allah’ın gücünü test etme talebi, müşriklere aittir. Onlarla ağız birliği yapmak ise, inananlara yakışan bir şey değildir. Aşağıdaki ayette vurgulandığı gibi; yeryüzünde oluşmuş pek çok örneği yok sayarak Allah’ın dilemesi ve gücünü yeni vesilelerle test etme gayreti sahici ve samimi görülmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ama onlar yine de şöyle diyorlar: &#8220;Bu nasıl peygamber ki (diğer ölümlüler gibi) yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor? Onunla beraber bir uyarıcı olarak (görünür) bir melek gönderilseydi ya! Yahut kendisine (Allah tarafından) bir hazine verilseydi yahut (zahmetsiz) yiyip içtiği (tılsımlı) bir bahçesi olsaydı ya!&#8221; Ve bu zalimler (birbirlerine): &#8220;Eğer (Muhammed&#8217;e) uyacak olsaydınız, büyülenmiş bir adamdan başkasına (uymuş, olmazdınız)!&#8221; diyorlar. (Ey Resul,) seni benzettikleri şeye bak! Zaten onlar bir kere yoldan çıkmış bulunuyorlar, bir daha da (doğru) yolu bulamayacaklar! Dilerse sana, (onların dile getirdiği) bu şeylerden daha hayırlısını -içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı has bahçeler- verebilecek ve senin için köşkler, konaklar yapabilecek olan (Allah) ne yüce, ne cömerttir! (O inkârcılara gelince;) onlar asıl ‘Son saat’ in (geleceğini) yalanladılar! Oysa biz son saat gerçeğini yalanlayanlar için harlı bir ateş hazırlamışızdır.”</em></strong><em>  ( 25 Furkan  / 7– 11 )</em></p>
<p style="text-align: justify;">“…Dilerse sana bu şeylerden daha hayırlısını verir…”</p>
<p style="text-align: justify;">Ama en azından dünyada müşriklerin olmasını istediği şeyleri vermemiştir. Delil, adı üstünde herkes tarafından akledilebilir ve açık/seçik olmalıdır. Her delil, karşısındaki başka bir argümanı silmek için kullanılır. Allah’ın gücünün sınırsızlığı ve tasavvurunun imkânsızlığı sebebiyle, Allah’ın dilemesiyle delil getirilemez ve getirilmez. Usul budur. Onun gücü mevzubahis olduğunda, akıl için hiçbir delil işlemez ve tartışma durur. Zira onun kudretinin söz konusu olduğu yerde diğer her şey anlamını yitirir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne yani yapamaz mı?” sorusuyla başlayan ve insanın açıklarını İlah’ın fiillerine kapattıran bu olağanüstü hâl beklentisinin sebep ve sonuçlarını bir başka tartışmaya bırakarak devam edersek; “Elest Bezmi” diye adlandırılan söz konusu ayette, ruhlar âlemi geçmemesine rağmen, tefsirine katılan bu türden yaklaşımlar, yukarıda sözünü ettiğimiz edebî okuma tarzı coşkusundan kaynaklanıyor olmalıdır. Zira coşku, olmayan anlamların metne yüklenmesiyle kendini gösterir. Edebî tarzdaki algılamaların bu aşırılığı, çoğu zaman anlamın reel karşılığını bulmayı zorlaştırmaktadır. Oysa Kur’an’da olduğu gibi konuyla ilgili hadislerin de olayı temsilî olarak anlattığını söylemek mümkündür. Nitekim temsilî anlatımda vurgu, sadece verilen mesajadır. Mesajların da evrensel bir amaç taşıdığı, unutulmamalıdır. Ayrıca bu mesaj yönü ihmal edilerek ortaya çıkan literal okumalar, bazen anlatımı yavanlaştırıp mecrasından çıkarabilir. Üstelik bu materyallerin yorumlarında ara sıra da olsa sosyolojik anlamda “ait olma” güdüsünü ortaya koyan “Benim dinim/peygamberim ötekinden daha üstün.” anlayışının tezahürlerini de görebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şey ilk yaratılan ruh anlamında peygamberimize (sav) de yapılmıştır. “Sen olmasaydın… hiçbir şey yaratmazdım.” sözüyle hadisleştirilen malum ilk yaratılış hikâyesi, onu diğerlerinden öne geçirme çabasının sonucudur. Beşer eliyle oluşturulan bu edebî anlam, bir şiir ya da naatta yalnızca bir duygu ifadesi olarak kalsaydı, tartışmaya gerek kalmayacaktı. Yanı sıra inanan biri için kendisini ümmetinden saydığı bir resule vereceği sevgi önceliği de, makul görülebilirdi. Fakat ilk bakışta; bir sevgi ifadesiyle muhatabın konumunu daha değerli kılma gayreti, yalnızca edebî bir ürünün konusu olarak katlanılabilir bir şey olabilecekken, hadis formunda varoluşu gerekçelendiren somut bir iddiaya evrilmiştir. Bilindiği gibi sevginin fazlası, duyguyla ifade edilir. Duyguların ifadesini de, edebiyat üstlenir. Edebiyata gelince onun tasavvurları, müspet ilimlerin kanun ya da iddialarının yerine geçirilmemelidir. Zevki selim, sevki tabiinin yerine göz dikmemelidir. Nitekim yaratıcı irade elinde her şeyin –peygamberimize (sav) olan bütün sevgimize rağmen- bir kişinin yüzü suyu hürmetine gerçekleşmesi, akıl dışıdır. Bu anlamda İlah-Resul diyaloğunu, Leyla-Mecnun ilişkisine indirgeyen bu yaklaşımdan, Allah’ı ve Resul’ünü tenzih etmek gerektiği de açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayette “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulup “Evet.” cevabı alındığı söyleniyor. Bu cevap, insanın içinde apriori olarak bulunan adalet, yardımlaşma ve doğruluk gibi içsel (fıtrî) değerleri gündeme getirip hatırlatır. İnsan bu değerleri taşıdığını fark ettiğinde anlam: “Yaratıcı iradenin varlığından haberim var” ile başlayıp “Öyleyse ben dürüst ve doğru biri olmalı değil miyim?” sorusuna evrilir. Cevap yine “Evet” olarak hemen arkasından gelmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın sahip olduğu bu değerlerin, içinde bulunduğu fizik âlemden kaynaklanıyor olamayacağı düşüncesi, hariçten bir etki ve müdahaleyi de zihne taşıyınca, soru cevabıyla birlikte bir ispat-ı vacip deliline dönüşür.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim bu yönüyle konu, Hz. İbrahim’in yaşadığı tecrübeyle de paralellik arz etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Bir zamanlar İbrahim; ‘Ya Rabbi, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?’ demişti. Allah: ‘Ne o, yoksa buna inanmadın mı?’ dedi. İbrahim şöyle cevap verdi: ‘Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.’ ‘Öyleyse’ demişti Allah, ‘Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret (onları kendine alıştır); sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir.’ ”</em></strong><em>  ( 2 Bakara  / 260 )</em></p>
<p style="text-align: justify;">Soru şu: “Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster?”<em></em></p>
<p style="text-align: justify;">Cevap, ölülerin nasıl diriltildiğine dair fizikî ya da biyolojik açıklamalar içerseydi, anlaşılmaz olurdu. Başka bir açıdan bu soruyu bugün sormuş olsaydık bile –ki buna hakkımız var- alacağımız cevap yine bu şekilde laboratuvar içerikli olamazdı. Üstelik böylesine kurgulanacak bir cevabın, ilk muhataplarınca anlaşılması da mümkün değildir. Bugün doğum olayının ayrıntılarının bilinmesine rağmen, hala pek çok insanın ilmî seviyesi, böylesine bir cevaptan tatmin olacak yeterlilikte değil. Nitekim Kur’an’ın anne karnındaki çocuk ile toprak altındaki tohumu, yeniden dirilişe örnek vermesine rağmen söz konusu soruyu tekrar zihne taşıması da bunu gösteriyor. Ayrıca pek çok tefsirde anlatıldığı gibi bu olayın herkes tarafından anlaşılabilirliği ihmal edilerek bir defalık bir tecrübe olarak olağanüstü – kes, parçala, koy dağ başlarına çağır gelsinler- şekilde gerçekleşmesi durumunda bu sefer de olay, sadece Hz. İbrahim’in bir defalık yaşadığı bir tecrübe olarak kalıp mesaj yönünü kaybediyor. Hedeflenen cevap, bir kişinin tatminine yönelik olunca da, evrenselliğin tekrarlanabilirlik yönü yok oluyor. İster Kur’an’ın konu seçiciliğini isterseniz evrensel amaç hedeflemesini dikkate alın; içinde bu konunun yer almasından maada söz konusu olayın benzer tatminsizliği yaşayanlar için de bir örnek oluşturması gerektiği ortaya çıkıyor. Yani olayın gerçekleşme seyri, sonuç olarak varsaydığımız “Evet tatmin oldum.” cevabından hareketle, anlamın herkes tarafından içselleştirilebilecek objektif bir yönü olması gerektiğini gösteriyor. Ayrıca bu olağan dışı yaklaşım tarzı, inanmak istemeyenlerin üslubuna yakın duruyor. Üstelik müşriklerin bu türden mucizeler talep ettiklerini ve samimi olmadıklarını görüyor ve Kur’an anlatımında bu türden sorulara verilecek cevapların büyülü addedileceğinden olsa gerek yanıtlanmadığını da biliyoruz. Bir inanan olarak Hz. İbrahim’in sorusunun sadece anlamaya yönelik ve kendisinden sonra gelenler için örnek olması gerektiğini düşündüğümüzde, olası cevabı bu yönde ve doğru kavramaya çalışmak gerekiyor. Zira cevap, “Nasıl”dan ziyade “Niçin” e ait gibi duruyor. Nitekim ardından gelen, “Yoksa inanmıyor musun?” sorusu, yaratılışın öğrenilmek istenen tarafının, biyolojik içeriğinden ziyade ikinci kez “Niçin” gerçekleşmesi gerektiği konusundaki tatminsizlikle ilgili olduğunu gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl ibadet ederim yerine niçin?</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl infak ederimden ziyade niçin?</p>
<p style="text-align: justify;">Nasıl bilebilirim yaratılışı değil niçin tekrar diriltilmem gerekiyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü “Niçin” sorusunun cevabı içselleştirildiğinde, “Nasıl” sorusunun cevabı kendiliğinden geliyor. Hem de katıksız bir teslimiyetle…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda, diğer cevaplar yanında en doğrusu şu gibi gözüküyor: Hz. İbrahim, kuşları kendine alıştırıyor. Dağ başlarına koyuyor. Ve kuşlar, alışık oldukları yere yani Hz. İbrahim’in yanına geri dönüyor. Kuşları geri döndüren şey, onların “alışkanlık” ve “ait olma” hissidir ki bu görünen fizik âlem dışında şekillenen bir artı değerdir. Bu durumda, Hz. İbrahim’in –bizim gibi- düşünmesi gereken tek şey kalıyor:</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu değer atfının nereden geldiği..?”</p>
<p style="text-align: justify;">Kuşları kendisine ne getirdiyse onu da Rabbi’ne aynı şey götürecektir. O şey, insanın niçin diriltilmesi gerektiğine cevaptır. Hz. İbrahim, kuşları besledi, büyüttü, sahiplendi, kendine alıştırdı. Kuşlarda rızıklandıkları bu yere ait olma hissiyle, alışık oldukları şekilde dönüp geldiler. Tekrar beslenmek için. Yeniden sevilmek için. O narin bedenlerini korkmadan kendilerinden yüz kat büyük bir insana teslim edercesine. İnsan da kendisini rızıklandıran Rabb’ine bir teşekkür etmek bir de yaptıklarının karşılığını görmek için tekrar dönmek ister. İyi insanların ait oldukları yer; tam adaletin, saf iyiliğin ve pür güzelliğin yanıdır. İmanın mükâfata dönüştüğü yer. Bu da Rabb’inin katıdır. O daha önceden cömert Rabb’inin ikramlarına alışmıştır. Zaten ilk defa yaratanın, bir daha yaratabileceğini bilir. . Tekrar rızıklanmak için. Yeniden sevilmek için. Alışık olduğu gibi. O narin bedenini, güvenle kendinden çok daha güçlü bir İlah’a teslim edercesine…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Hepiniz topluca O&#8217;na döneceksiniz: bu Allah&#8217;ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O (insanı) bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin&#8230;” </em></strong><em>(10 Yunus / 4)<strong></strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın “adalet” beklentisinin, ahiretin varlığının delillerinden sayılması gibi bir şeydir bu. Bu da bir ispat-ı ahiret delili. Görünen maddi âlemin dışında, varlığı hissedilen farklı bir mana.</p>
<p style="text-align: justify;">Vicdanın baskısı.</p>
<p style="text-align: justify;">Dahası yapıp-ettiklerinin karşılığını görememenin ümitsizliğini yok edip oluşması muhtemel bir umursamazlığı tamire yönelik bir teşebbüs…</p>
<p style="text-align: justify;">Hesap mantığı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster?”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Hiçbir şey, gelişi güzel olmuş gibi gözükmüyor.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Kuşları bana getiren şu alışkanlığa bakar mısın!”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Yaratan ve düzenleyen bir irade olmalı.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Böylesine bir güç, beni de başıboş bırakmış olamaz.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">İçimde şöyle olmalı dediğim bir sürü değer buluyorum.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Var olan her şeyin, bir karşılığı olduğuna göre bu değerlerin geçekleşeceği bir yer de olmalı ve ben dürüst biri olarak bu değerlerin dünyamı anlamlandırmasını sağlamalıyım. Hissettiğim değerler ve sorumluluklarım var, atalarımdan duymamış olmamın mazeretine sığınamam. Bir insan olarak bu değerlerin en önemlisi de benim. Yaratılmaya değer bulunmuş olmamla demek bu kadar önemli ve saygıdeğerim…</p>
<p style="text-align: justify;">İşte insana “Evet sen benim Rabbimsin” dedirten şey de aynıyla bu içsel bakış ve anlama çabasıdır. Her insan, küfür dediğimiz ve insanı kendine yabancılaştıran örtülerden kurtulduğunda, içinde bu soruyu cevabıyla birlikte bulabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Konumuza geri dönüp şimdi diyaloğu bu anlamda bir daha başlatalım:</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne zamandan beri müslümansın?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Kâlû Belâ’ dan beri.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne zamandan beri adam gibi yaşadığının farkındasın?”</p>
<p style="text-align: justify;">“Rabbimi tanıyıp sorumluluklarımın farkına vardığımdan beri.”</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim söz konusu ayetteki “Sonra haberim yoktu demeyesiniz.” ifadesi, olayın gerçekleşme ve anlaşılma zemininin, ne kadar reel bir çerçeveye oturtulması gerektiğini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu anlamda;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın yaratıcısının farkına vardığı andan itibaren söylediği “Evet” sözü, dünyayı yaşanmaya değer bir yer yapma adına bağlayıcıdır. Nitekim Allah’a verilen sözün sorumluluk gerektireceğini, herkes bilir. Yoksa şahsiyet, bölünür ve kişilik, parçalanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim İslam, insanın sahip olduğu bu değerlerden beslendiği ve onları korumaya çalıştığı için hala gündemini etkili bir şekilde koruyor. Bu anlamda, müslüman olmak demek; tevhit, özgürlük ve adalet gibi değerlere tabi ve teslim olmak anlamına geliyor. Ve bütün bu değerleri yaratan önünde eğilip ona ait olma hissiyle yürümek… Bilinçli yaratık…</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın bu yaratılmış haliyle düşünüp doğru kararlar verebilecek yeterli zamanı ve donanımı var. Zaten bunlar yoksa sorumluluğu da yok. Arayıp sorması halinde, var oluşunu anlamlandırabilecek bir değerler kuramına varması zor değil. Erdemli ve ahlaklı olmasının sayısız gerekçelerini bulabilecek kabiliyetleri de cabası. Sonuçta vereceği cevapla beraber, buradan, seçimlerini doğru yapmak adına bir söz vermiş ve kâinatın olumlu işleyişine katılmayı kabul etmiş anlamı çıkar. Bu adı konmamış sözleşmenin dindeki karşılığı, “iman” dır… Güvenlik ve özgürlük belgesi…</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca insanın büluğ çağı dediğimiz olgunluk (erginlik) döneminde, aklını sağlıklı kullanabilmeyi öğrendiği anda, çevresinde olup-bitenlere bakarak bir dünya görüşü oluşturması gerektiği de açıktır. Bu durumda, insanın hayatında gördüğü, dinlediği, anlamaya çalıştığı her şeyi bir daha ve bu sefer yaratan Rabbi’nin adıyla okuması gerekecektir. Bu da onun aidiyetinin gerçek adresi diyebileceğimiz, yaratılışa ait nüfus kütüğüdür… Fıtratın kimliği…</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde yer, gök ve ikisi arasındaki her şeyin Allah’ı tespih etmesi, yaratılışındaki harikuladelik sebebiyle bir yaratıcının varlığına işaret etmesi anlamdadır. Araştıran bir zihin için; bir uzvu ya da duygusu, bir böcek ya da bitki nasıl oluştuğuyla ilgili olarak onu aynı soruyla karşılaştırabilir. Bu sefer objenin “Benim bir yaratanım olmalı değil mi?” ile başlattığı soru, yaratılışı gündemine taşıyınca “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusu ile subjenin cevabını bekler hale dönüşüverir: “Evet sen bizim Rabb’imizsin.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hemen arkasından tekrar küfür denilen o illet; şehvet olup paylaşmayı, menfaat olup adaleti örtmek için saldırır. Çiçek ve böceklerin yerini duvar ve demir yığınları almaya görsün, artık insan, birden çevresindeki hiçbir materyalden yaratıcısına ulaşamayacak kadar körleşebilir… Plastik canavar…</p>
<p style="text-align: justify;">Hayatı anlama çabası içinde zihne hücum eden soruların yerini metal sesleri doldurunca da “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu bir çıtırtıya, kısık ve cılız bir sese dönüşür. Sonrasında yabancı kültürlerin sahte ilerici mitlerinin afyon etkisi, sahip olunan bütün sorumlulukları defedebilir… Hayal kırıklığı…</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca;</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal açıdan toplum içinde kendine biçilen rolü kabullenmesi, insanın “Kâlû Belâ” yı tersinden söylemesi anlamına gelebilir. Onun yaşantısı ile ilgili olarak inisiyatifi elinde bulunduranların belirlediği bir rol, insana herhangi farklı bir mecrada da evet dedirtebilir. Aslında buradaki diyaloğun soru-cevap kısmından, yaratıcı iradenin her insanda bulunması gereken bir kararlılığı amaçladığı açıktır. Olması gereken dik duruşun cevabıdır bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Unutulmamalıdır ki burada sorulan soruyla muhataba değer verildiği gösterilmiş olmasına rağmen, hiç sözü olmayan ya da örneğin geçim derdinden söz söyleyecek mecali kalmayanlar için verilecek doğru bir cevap dahi, çok anlamlı olmayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Ve (bize karşı isyankâr olduklarından,) onlara (şeytani dürtülerini) öteki kişilikleri (olarak) musallat ettik ve bunlar, önlerine serilmiş olan ile bilgi alanlarının dışında kalanı kendilerine güzel gösterdi…” </em></strong><em>( 41 Fussilet  / 25 ) </em></p>
<p style="text-align: justify;">Hayatını anlamlı kılmaya çalışmadığı için kendisiyle yabancılaşan kişi, zamanla kendi dışında birilerinin senaryolaştırdığı bir yaşam oyununda, edilgen bir rol edinse bile bu, korku elbisesi giydirilmiş bir figürandan öteye geçemeyecektir. Hatta tarihi bağlarından koparılmış sahte bir kimlik ve benlikle, yaratılışını değiştirmeye yeltenenlerin şeytan olduklarını bilmeden…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“…şüphesiz onlara emredeceğim de Allah&#8217;ın yarattığını değiştirecekler…”</em></strong><em> ( 4 Nisa / 119 )</em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçeği aramaya ya da beklemeye tahammül edemeyenler</p>
<p style="text-align: justify;">Musa gecikmeye görsün</p>
<p style="text-align: justify;">Samirilerin sanal putlarının böğürtüsünü</p>
<p style="text-align: justify;">Vicdanlarının sesi sanıp onun yerine geçiriverirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Maalesef</p>
<p style="text-align: justify;">Hayat algısı, bozuk bir içsel (fıtrî) yapıyla şekillendiğinde;</p>
<p style="text-align: justify;">Allah’ın Rabb’imiz olduğunu</p>
<p style="text-align: justify;">Ve sorumluluklarımızı hatırlatacak,</p>
<p style="text-align: justify;">Küfrün perdesini çekip yırtacak,</p>
<p style="text-align: justify;">Tek bir yol,</p>
<p style="text-align: justify;">İçimizdeki değerlerin dışarı çıkabileceği,</p>
<p style="text-align: justify;">Tek bir kapı kalır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sıkıntı…</p>
<p style="text-align: justify;">Bunalmış bir zihnin yardım bekleyen yanıtında,</p>
<p style="text-align: justify;">“Evet”’in yanından bir dert, altından başka bir İlah çıkınca da,</p>
<p style="text-align: justify;">“Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusunun cevabı:</p>
<p style="text-align: justify;">“Başım belaya girdiğinden beri” oluverir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tabi bela geçince teslimiyet de biter.</p>
<p style="text-align: justify;">Çoğu kere dertler insanı kabalaştırır.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlangıçta feryat eden vicdan,</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuçta “En kötüsüyle bile tek başıma baş ederim.” diye müstağni bir tavırla arsızlaşınca, vicdan baskısı yerini bencil ve azgın taleplere terk edip ansızın yakalanacağı ana mahkûm kalakalır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık. Ama tarafımızdan takdir edilen bir sıkıntıya uğratıldıkları zaman tevazu göstermediler, tersine kalplerinin katılığı arttı, çünkü şeytan bütün yaptıklarını onlara güzel gösterdi. Sonra, kendilerine yapılan uyarıları göz ardı ettiklerinde bütün (güzel) şeylerin kapılarını onlara ardına kadar açtık ve kendilerine bağışlanan şeylerden zevk alarak yararlanmaya devam ederlerken onları apansız yakaladık: işte o anda bütün ümitlerini kaybettiler.” </em></strong><em> ( 6 En’am / 42 – 44 )</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/116/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Diyalektik</title>
		<link>http://www.ictihad.com/archives/114</link>
		<comments>http://www.ictihad.com/archives/114#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 10:14:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Musa Şimşekçakan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ictihad.com/archives/114</guid>
		<description><![CDATA[—psuedo hayatlar— —Ömrünü kendini kanıtlamakla geçirmek insan için ne kadar yorucu bilemezsin. Durup dururken iyi biri olmak da mümkün değil üstelik. Bir şeyler yapmak lazım. İyilik yapmak hiç kolay değil. Başa kakmadan, hava atmadan, sevdiği şeylerden vererek ve hele bedel ödeyerek fedakârlık yapmak bayağı zor. —Zor ama abartmamak da lazım. Hayata bir kere geliyorsun. İyilik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">—psuedo hayatlar—</p>
<p style="text-align: justify;">—Ömrünü kendini kanıtlamakla geçirmek insan için ne kadar yorucu bilemezsin. Durup dururken iyi biri olmak da mümkün değil üstelik. Bir şeyler yapmak lazım. İyilik yapmak hiç kolay değil. Başa kakmadan, hava atmadan, sevdiği şeylerden vererek ve hele bedel ödeyerek fedakârlık yapmak bayağı zor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span id="more-114"></span>—Zor ama abartmamak da lazım. Hayata bir kere geliyorsun. İyilik yapacağım diye kendimi helak edemem. Zaten iyi biriysen kendiliğinden yapacağını yaparsın. Üstelik bu dünyada başımıza gelmeyen kalmadı. Sanırım bu musibetler, günahlarımızı oldukça temizlemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">—Evet, çektiğimiz sıkıntılar günahlarımıza kefaret olabilir. Ancak bu temizlik düşüncesi, sırf insanın başına gelen belalar yüzünden kendiliğinden gerçekleşen bir şey değildir. Nitekim insanın ödediği bedellerin neredeyse tamamı kendi yüzündendir. Bu kefaret, dert sahibi kişinin sıkıntılı anlarında göstereceği olumlu tavırların sonucunda gerçekleşebilir. Direnmeden, sabretmeden, Allah’a yönelmeden sadece dert sahibi olmakla temizlik olmaz. İyi biri olmak için gayret etmek lazım. Sen günaha girme de hayatını gene yaşa. Günahın insanı rezil eden bir tarafı var. Üstelik başkalarını da günaha sokup onlara zarar verebilirsin.</p>
<p style="text-align: justify;">—Kime, ne zarar verecekmişim? Öyle bir şey olsa hepsinin günahı benim boynuma olur, sanırım.</p>
<p style="text-align: justify;">—Bunun inkâr edenlerin sözü olduğunu bilmiyor musun?</p>
<p style="text-align: justify;">—Nasıl yani?</p>
<p style="text-align: justify;">—<em>Kur’an’da bir ayette şöyle denir; “Ve (O, şunu da bilir ki,) hakkı inkâr edenler, (her zaman olduğu gibi,) inananlara: ‘(Gelin) bizim (hayat) tarzımıza uyun, günahlarınız bizim boynumuza!’ derler. Hâlbuki onlar, (bu şekilde yanılttıkları kimselerin) hiçbir günahını yüklenmezler: Dikkat edin, onlar yalancıdırlar!” (Ankebut, 29/12)</em></p>
<p style="text-align: justify;">—Sonuçta tövbe kapısı açık değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">—Açık tabii de “Önce her haltı yiyeyim sonra nasıl olsa tövbe ederim.” şeklinde olursa doğru olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">—Ne demek istediğini anlamadım.</p>
<p style="text-align: justify;">—Sen Yusuf’un kardeşlerini duymadın mı? Şöyle söylemişlerdi; <em>“Aralarında dediler ki: Yusuf&#8217;u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!” (Yusuf, 12/9)</em></p>
<p style="text-align: justify;">—Her şeye ayet okuyorsun.</p>
<p style="text-align: justify;">—Senin için cenneti istiyorum da ondan.</p>
<p style="text-align: justify;">—Cennet vadi uzun süreli bir mükâfat gibi gözüküyor. Dedem doksan yaşında öldü. Babam seksen beş. Ben de en az seksen bilemedin yetmiş sene yaşarım gibi geliyor. Düşün bir kere; Sabahın köründe kalk abdest al, namaz kıl, bunu günde beş defa tekrarla. Kışı var, soğuğu var. Haksızlık yapmayacağım diye gereksiz bir hassasiyetin sorumluluğunu yüklen. Bu saçma sapan ortamda kimseye zulmetmeyeyim diye ince ele sık doku. Üstelik haksızlıklara karşı çıkmanın risklerini üstlen. İyilik yapmayı planlamanın sıkıcılığına katlan. Ona buna şeker dağıt. Neymiş yaklaşık elli altmış sene sonra cennete girecekmişim. Hadi canım sende. Şehre çok uzak, dağın başında bir yerdeki arsaya yatırım yapmak gibi bir şey bu. Kim elli sene sora kâr etmeyi düşünerek böyle bir yatırım yapar. Bu iş, hiç getirimli bir şey gibi gözükmüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">—İnsanın menfaatine düşkünlüğünü bilirdim ama bu kadar her şeyden kâr etmeyi beklemene şaşırmalı mıyım bilemiyorum! Hem inandığını söyleyip hem de böyle çıkarımlarda bulunman insanı şaşırtıyor. Dünyada uygulanmadığı sürece dinin öğütlerinin ahirette ne faydası olabilir? Başıbozukluğun faturası, yaşarken ortaya çıkmıyor mu? Hiç kimsenin seni görmediğini ve başıboş bırakılacağını mı zannediyorsun. Yaptıklarının sonuçlarını daha dünyadayken tatmaya başlarsın. Ahireti, mükâfat ya da cezanın mutlaka ve tam olarak karşılığının görüleceği yer olarak düşünmelisin. Her şeyin hesabının görüleceği yer. Daha yaşarken kimini bela bulmuş kiminin de kapısının eşiğinde beklediğini görmüyor musun? Nitekim ne zaman öleceğini de bilemezsin.</p>
<p style="text-align: justify;">—Benim atalarım dindar insanlardı. Ben de sanırım dönüp dolaşıp sonunda kürkçü dükkânına geri döneceğim. Kanımızda din var, nasıl olsa. Benim dedem sabaha kadar Kur’an okurdu. Benim de kalbim temiz. Kimseye bilerek kötülük yaptığımı hatırlamıyorum. Bir batılı gibi yaşadığımı biliyorum. Bu da affedilir bir şey olsa gerek. Sokakları tertemiz. Ekonomileri, teknolojileri bizden çok ileride. Medeniyet onların ki kardeşim. İslam dünyasının haline bir bakar mısın? Açlık, sefalet kol geziyor. Ne yani onları mı örnek alacaktım?</p>
<p style="text-align: justify;">— O beğenmediğin müslümanlar, yeri geldiğinde seninle her şeylerini paylaşırlar. Ama Batı’da insan ilişkileri ne halde? Komşuluk var mı? Birbirlerine yardım ediyorlar mı? Bireysellikleri had safhada değil mi? Kendi ülkeleri dışında olup biten zulümlere ne kadar duyarlılar. Üstelik bu zulümlerin bir kısmını kendi yöneticileri yapmıyor mu? Medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavar. Sürekli saldırıp sömürerek kendi refahını sağlıyor. Bütün dünyanın zenginliklerini bu ya da şu şekilde kendilerine akıtıyorlar. Orta doğu’nun petrolleri, Güney Afrika’nın altınları, az geliştirdikleri veya bir türlü geliştirmedikleri ülkeleri uluslararası şirketleriyle her türlü sömürmüyorlar mı? İlerlemek; savaş açmak, silah satmak ve işgal etmek midir? İlim ve teknoloji, insanların ortak mirasıdır. İnsan olmak, yüzünü batıya ya da doğuya çevirmek değil kendin olmaktır. Müsaade edersen sana yine bir ayet okuyacağım.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Baksana o kendilerini övüp yücelterek temize çıkaranlara! Hayır, Allah, dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl kadar haksızlık edilmez. Bak, kendi uydurduklarını nasıl da Allaha isnat ediyorlar? Bu da, onlara belli bir günah olarak fazlasıyla yeter! Baksana o kendilerine kitaptan bir nasip verilenlere! Putlara (asılsız muammalara) ve şeytanlara (ne kadar batıl varsa hepsine) iman ediyorlar ve yetmezmiş gibi, Bir de kalkıp kâfirler hakkında ‘Onlar, müslümanlardan daha doğru yoldadır’ diyorlar!” (Nisa, 4/49–51)  </em></p>
<p style="text-align: justify;">—Yahu ben de aynen böyle söylüyorum. Vay canına! Peki, bunlar hiç mi iyilik yapmıyorlar? Her şeyleri kötü mü?</p>
<p style="text-align: justify;">—Hayır, Batı’da da doğuda da iyi insanlar ve yaptıkları iyi şeyler tabii ki var. Sorun insana verilen fırsatın kötüye kullanılması. Şu ayete bir bak bakalım ne göreceksin:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İmdi, düşün, (ey Muhammed): onlara (dünya hayatının) tadını çıkarmaları için yıllarca fırsat vermişsek ve sonra vaat edildikleri (azap) başlarına geliverse, kendilerine vaktiyle verilmiş olan fırsatın onlara ne yararı olabilir?” (Şuara, 26/ 205–207) </em></p>
<p style="text-align: justify;">—Onların kültürleri, sanatı, müziği beni etkiliyor. Bunun neresi kötü?</p>
<p style="text-align: justify;">—Bütünüyle kötü diyemem fakat şu hikâyeyi hiç duymadın mı? “Bir zamanlar ormanın en güzel yürüyen kuşu, saksağanmış. Bir gün leyleği görmüş. İncecik bacaklarıyla çıtı pıtı yürüyüşünü çok beğenmiş. Onun gibi olmak istemiş. Başka bir gün, serçeyi görmüş, zıp zıp zıplıyor. Çok hoşuna gitmiş ve onu taklit edip onun gibi olmak istemiş. O gün bu gündür, saksağanın artık kendisi gibi yürüyemez olduğu söylenir.”</p>
<p style="text-align: justify;">—Yani önce kendin ol, tarihine, kültürüne sahip çık, sonra bak güzel şeylerinden faydalan mı diyorsun. Körü körüne taklit etme ya da bağımlı olma gibisinden.</p>
<p style="text-align: justify;">—Babana rahmet, aynen bunu söylüyorum. Bugün çok öteye gitmeye gerek yok. Etrafında ahlakı yalnızca tuvalet adabına indirgeyenler veya dini, mübarek saydıkları gecelerde simit dağıtmaktan ibaret sayanlar vardır herhalde. Hani sadece biri ölünce ya da tuvalete gitmek için camiye girenler var ya. Dert sahibi olmadan Allah demeyenler. İşte onlardan biri olma diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">—Haksızlık ediyorsun. Benim anneannem kapı gıcırtısına ayet okurdu. Çok sıkıntılar çekmişler. Babam eskiden Beykoz kundura fabrikasında çalışıyormuş. Bayramdan bayrama bir ayakkabı alırmış. Ekmek arası peynir zeytinle büyümüş. Eniştem hakeza. Dolapdere’de iki metrekare bir dükkânda senelerce karın tokluğuna çalışmış. Şimdi hepsinin durumları çok iyi. Hayat böyle bir şey. Gelip geçiyor ve zamanla her şey rayına oturuyor. Sıkıntılar geçip bitiyor. Çalışan kazanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">—Benim de sana anlatmaya çalıştığım bu işte. Kimse “Allah” demiyor. Bu sıkıntıları herkes atlatamıyor. Atlatanlar geriye dönüp bakmıyor. Ders çıkarmıyor. Başkalarını düşünmüyor. Dardayken hatırladığı Rabb’ini, refaha ulaşınca unutuyor. Sonra hiçbir işine onu karıştırmıyor. Rabb’ini unutuyor da ne oluyor sanki? Bütün ilişkileri menfaate dayanıyor. Merhametten ve iyilikten uzaklaşıyor. Şu ayete bakar mısın;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik de (insanlar) refahı tattılar ve: ‘Atalarımıza da darlık ve sevinç dokunmuştu (onlar da üzüntülü ve sevinçli günler geçirmişlerdi.)’ dediler (de olaylardan ibret alıp ‘Allah’ demediler). Biz de onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.” (A’raf, 7/95)</em></p>
<p style="text-align: justify;">—Hiç böyle düşünmemiştim.</p>
<p style="text-align: justify;">—Ebu Leheb’in yaptığı gibi?</p>
<p style="text-align: justify;">—O da kim?</p>
<p style="text-align: justify;">—Shakira, Eminem, Britney Spears, Justin Timberlake, Avril Lavigne, Backstreet Boys, Snoop Dogg, Metallica desem.</p>
<p style="text-align: justify;">—Bunların yedikleri yemekten giydikleri elbiselere kadar bütün hayatlarını bilirim de şu Leheb dediğinle bir alakaları mı var onu anlayamadım.</p>
<p style="text-align: justify;">—Hayır, alakaları yok. Ben sadece dedesi sabaha kadar Kur’an okuyan birinin kendi değerlerine ne kadar yabancı olabileceğini göstermek istedim o kadar. Üzücü bir şey. Üstelik Kur’an’da bu Ebu Leheb’in adına bir sure varken.</p>
<p style="text-align: justify;">—Allah aşkına kim bu adam?</p>
<p style="text-align: justify;">—Aslında lüzumsuz biri. Ama prototip yani örnek olarak önemli biri olmalı ki Kur’an onu hem direkt hem de dolaylı olarak konu edinmiş. Bu adam Mekke site devletinin başkanıydı. Peygamberimizin de amcası. O günün en ileri gelen kabilesi olan Kureyş’in lideri. Atalarına son derece saygılı. Aşırı bir milliyetçi. Geleneklerine oldukça bağlı. Yani muhafazakâr. Peygamber oluncaya kadar yeğenine karşı da müşfikti. Çevrede peygambere olan ilginin arttığını görünce menfaatlerinin sarsıldığını hissetti. Etekleri tutuştu. Kıskançlığından parmaklarını ısırarak ona olan iltifata engel olmaya çalıştı. Sana dolaylı olarak konu olduğu bir sureyi biraz sonra anlatınca onu daha iyi tanıyacaksın. Öncelikle yaptıklarına ve inen surenin içeriğine bakılırsa, Ebu Leheb şöyle düşünüyor olmalıydı;</p>
<p style="text-align: justify;">“Muhammed’in peşinden niye gidiyorlar ki? Bu çocukta bizde olmayan ne var yahu! Allah’a inanıyoruz. Biz de namaz kılıyoruz. Kâbe, zaten göz bebeğimiz. Buraya gelen misafirleri ağırlamayı aramızda paylaşmadık mı? Kimimiz su dağıtıyor, kimimiz yemek. Kimsenin ibadetine karışmadığımız gibi her türlü desteği de veriyoruz. Sabaha kadar tapınsalar her gün oruç tutsalar başımızın üstünde yerleri var. Bu adama bu kadar iltifat niçin? Bizden farkı ve fazlası nedir? Kardeşim, o delikanlı Ömer güya onu öldürmeye gitti onu bile kandırmış. Kesinlikle büyü yapıyor. Bunun başka açıklaması olamaz.”</p>
<p style="text-align: justify;">—Adam haklı sanki, gerçekten fark neydi?</p>
<p style="text-align: justify;">—Müslümanlarla ve özellikle peygamberimizle müşrikler arasındaki fark, gelen surede şöyle dile getirildi;</p>
<p style="text-align: justify;">“Hiç bütün bir ahlaki değerler sistemini (dini) yalanlayan (birini) tasavvur edebilir misin? İşte böyle biridir, yetimi itip kakan, yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan. Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara, onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır, onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler!” (Mâun Suresi)</p>
<p style="text-align: justify;">—Bu sureyi duymuştum. Ama farkı hâlâ anlamadım.</p>
<p style="text-align: justify;">—Yani;</p>
<p style="text-align: justify;">“Siz bir düzen ve disiplin içerisinde yaşamıyorsunuz. Hele hele ahlakı, oldukça göz ardı ediyorsunuz. Huzur her mahalleye uğruyor mu? Mekke sokaklarında yerde bulduğu kurumuş et parçasını kemirmeye çalışanlar kim? Açlıktan karnına taş bağlayıp gezenler nerenin insanı? Anlamsız ve gayrı meşru ilişkilerinizin topluma çıkardığı faturayı kime keselim? Siz ahlakı ve ahlaklı olmayı neden sadece kişinin kalbi eylemlerine indirgiyorsunuz? Böylelikle toplumun yozlaşmasına kapı aralıyorsunuz. Rüşvet almış başını gidiyor. Kureyşli hemşerisini ya da adamını bulan işini hallediyor. Güçlü olanı hiç bir kanun bağlamıyor. Zayıflık ve fakirlik kader sayılıp din afyona dönüştürülüyor. Yetimin sahibi yok. İnsanlar mutlu değil. Bunları görmüyor musunuz?” Bir de Muhammed’e ve onun gibi inananların nasıl davrandıklarına ve yaşadıkları toplumun sorunlarına olan duyarlılıklarına bir bakın ve farkı görün.” demeye çalışıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">—Peki, “Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara.” diyor. Ve gösterişten bahsediyor. Burada söz konusu edilenler müslümanlar değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">— Evet, bu sureyi böyle anlayanlar var. Sureden edinilen ilk intiba; konunun Allah’a kulluk noktasında gösteriş yapan ve samimi olmayan münafıklarla ilgili olduğu yönünde. Hâlbuki sure Mekke’de inmiş. Üstelik ilk inen yirmi surenin içinde olması açısından çok erken bir döneme ait. Bilirsin nifak, genellikle korku kaynaklı bir hastalık. İslam’ın güçlü olduğu yerde boy gösterir. Hasta ruhlu olanlar ve güce tapanlar açısından Mekke’de inanmış gibi gözükmek gerekmiyordu. Vahyin inmeye başladığı ilk senelerde inanmanın güçlüğü dikkate alınırsa bu şartlarda nifakın oluşması ve surenin muhataplarının münafıkça yaşıyor olması düşünülemez. Nitekim ilk müslümanların Allah’a teslim olmaları adına yaşadıkları zorluklar dikkate alınırsa böyle bir hastalığa yakalanmış olmaları ihtimali de çok anlamlı değil.</p>
<p style="text-align: justify;">—Öyleyse bu namaz ve gösteriş neyin nesi?</p>
<p style="text-align: justify;">— Kur’an’da; <em>“Onların Beyt(ullah) yanındaki namazları da, ıslık çalmaktan ve el çırpmadan ibarettir…”</em> (Enfal, 8/35) deniliyor.  Anlaşılan bu, müşriklerin namazı. Onların bir şekilde Allah’a saygı seranomileri var.  Günah çıkarıp vicdanlarını rahatlatıyorlar. Ama bu özel ayin gösterilerinin gösterişten öteye kimseye bir faydası yok. Bugünkü gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">—Ne gibi yani?</p>
<p style="text-align: justify;">—Bir köyün kalitesi muhtarından belli olur, derler. Bir toplumun kalitesi de kimsesiz ve yoksul insanlarına gösterdiği ilgiyle ölçülmelidir. Çünkü kimsesiz, arkası olmayan ve yoksul bu kimselerin sahibi toplumdur. İyilik, karşılıksız olmalıdır. Harcadıkları şeyleri vergiden düşüp bir de üzerine tabelasını asmak gösteriş değil de nedir?</p>
<p style="text-align: justify;">—Onlar ne yapsın? Bu dünyanın fakiri fukarası biter mi?</p>
<p style="text-align: justify;">—Belki bitmez, Ama sosyal adaleti sağlayabilirsek en azından herkesin insanca yaşamasını temin edebiliriz. Zenginle fakir arasında uçurum olmaz. Biri yatıyla mavi yolculuğa çıkarken öteki soğan ekmeğe muhtaç kalmamalı.</p>
<p style="text-align: justify;">—Batı’da bu sorunu halletmişler işte.</p>
<p style="text-align: justify;">—Hiç de görüldüğü gibi değil. Neyi halletmişler. Evet, ekonomik durumları bizden iyi. Ama arka bahçeleri var. Eğitim ve sağlık hizmetleri sınıflara göre düzenlenmiş. Pek çoğunda da yeterli değil. Adalet kendi beyaz insanları için farklı işliyor. Irkçılık almış başını gidiyor. Amerika’da zenci, İngiltere’de Hintli, Almanya ‘da Türk olmak kolay mı sanıyorsun? Avrupa’da göçmen olsaydın beni daha iyi anlayacaktın. Buralarda insanları eşit gören anlayış hala yok. Uluslararası metinlerde kâğıt üzerinde yazılanlar seni kandırmasın. Özgürlük ve adaletin nasıl çıkarlarına konu olduğunu ve herkesi kapsamadığını tarih ve zaman sana göstermiş olmalıydı. Teknolojik gelişmeler, kimin hayatını rahatlatıyor ve nasıl sömürüye konu oluyor bir bakar mısın? İnsan ya da ülkeler arası ilişkilerde ahlakı göz ardı eden yaklaşımlarla bir yere varılamaz. Maharetini; yaptığı bombalar, işgal ettiği topraklar ve öldürdüğü insanlarla gösteren bir medeniyeti gelişmiş sayamayız.</p>
<p style="text-align: justify;">—Anlaşılan içinde yaşadığı toplumun sorunlarından uzak, sorumluluklarını göz ardı etmiş eylem türleri kişiyi Allah’a yaklaştırmıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">—Aynen öyle. Kur’an’da toplumsal sorumluluk ve insanların birlikteliği o kadar önemsenmiştir ki bizzat bireylerin işlediği suçlardan dahi toplum sorumlu tutulmuştur.(2/73) Toplum, kendi içinde işlenen suçlardan ve özellikle mağdur kimselerden sorumludur. Bu yüzden bir mahallede bir insan acından ölse bütün mahalle “katil” damgası yer. Bu durumda komşusu açken tok yatmak, sadece ahlaki bir zafiyeti değil aynı zamanda toplumsal bir suçu ve âhirete yönelik bir cezayı da hatıra getirmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">—Farklı şeyler söylüyorsun. İlgimi çekti. Seninle bu konuları zaman zaman konuşsak diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">—Niye olmasın! Yeter ki sen iste. Ayrılmadan önce sana son bir ayet daha okumak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">—Neyle ilgili?</p>
<p style="text-align: justify;">—İnsan ilişkileriyle. Doğru dürüst anlaşılsa ve yaşansa insan için ne türden kazanımlar sağlayacağını düşünmeni istediğim için. İnsan ve içinde yaşadığı toplumun mutlu olması adına…</p>
<p style="text-align: justify;">—Lütfen, okur musun?</p>
<p style="text-align: justify;">—Ayet şu;</p>
<p style="text-align: justify;">“Görme özürlü, topal veya hasta gibi özürlülerin sizin evlerinizden yemek yemelerinde mahzur olmadığı gibi, sizin de eşlerinize yahut çocuklarınıza ait evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden yahut anahtarları size bırakılıp sahip çıkmanız istenen yerlerden veya arkadaşlarınızın evlerinden yemek yemenizde mahzur yoktur. İster toplu, ister ayrı ayrı yemenizde de sakınca yoktur. Evlerinize girdiğiniz zaman Allah katından kutlu, feyizli ve bereketli bir iyi dilek temennisi olarak birbirinize selâm verin! İşte Allah size ayetlerini böylece açıklıyor. Umulur ki düşünüp hikmetini anlarsınız.” (Nur, 24/61)</p>
<p style="text-align: justify;">—Buradan ne anlamalıyım çıkaramadım.</p>
<p style="text-align: justify;">—Kardeşin, halan, teyzen, dayın, arkadaşın gibi ayette sayılan kişilerden birer taneye sahip olsan asgari on bir ev yapıyor. Sayı, sahip olduğun akraba ve arkadaşa göre çok daha fazla artabilir. Yani bu evlerden yiyebilecek durumda olmalısın anlamında. Aslında hepsi senin evin manasında. Tabii bunun için de onlara gerekli ilgi ve alakayı göster ve uzak durma diyor. İnsan, sadece bu güvence ile bile hayata daha olumlu bakmaz mı? Doğru olanı yapmak ve haksızlıklara karşı çıkmak adına daha cesur davranmaz mı? Çünkü her halükarda aç ve açıkta kalma tehlikesi ortadan kalkmış olmuyor mu? Bu durumda geleceğe dair korkularımızın önemli bir kısmı kendiliğinden yok olmayacak mı? İşte sana mutlu bir insan ve sağlıklı bir toplum tablosu.</p>
<p style="text-align: justify;">—Aklıma “Evinden yiyebileceğim acaba kaç arkadaşım ya da dostum var.” diye bir soru geldi. Haklısın, bu ilişki biçimi tek başına pek çok sorunu halledebilir gibi gözüküyor. Peki, en azından inanan insanlar bunları bilmiyorlar mı? Neden yapmıyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;">—Bir kısmı inanıyor ve yapıyor. Bazıları da farkında değil. Ama asıl sorun aynı evde birbirine yabancı dede-torun, baba-oğul, anne-kızlar yaşaması. Bir toplumun yozlaşıp çürüyerek yıkılması sadece topla tüfekle olmuyor. En kötüsü kültürel erozyon. Sana ait bütün değerlerin buharlaşmasıyla gerçekleşen kimlik bunalımları. Batı kültürünün bize ait olmayan hızlı değişimini onlar gibi arka planda ödedikleri bedelleri yaşamadan ithal edilince bu şaşkınlıklar oluşuyor. Belki aç gözlülüğümüzü terbiye edecek olan Kur’an ahlakını göz ardı etmemizin sonuçlarını görüyoruz. Belki de peşinden koştuğumuz Batı’nın kültür emperyalizminin faturasını ödüyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">—Ne “belki”si duruma bakılırsa “tamamen” öyle. Ne büyük bir bedel ama!</p>
<p style="text-align: justify;">—Görüşmek üzere. Selamun aleyküm.</p>
<p style="text-align: justify;">—Bir dakika, ayrılırken de selamun aleyküm mü diyorsun?</p>
<p style="text-align: justify;">—Evet, karşılaşınca da ayrılırken de denir.</p>
<p style="text-align: justify;">—Bu sözün tam karşılığı nedir, söyler misin?</p>
<p style="text-align: justify;">—“Selam sizin üzerinize olsun.” anlamında bir temenni, dua.</p>
<p style="text-align: justify;">—Allah’ın selamı değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">—Hayır, benim selamım. Sana selam veren benim. Şimdi ayrılıyoruz. “Selam”; esenlik, rahmet, barış gibi anlamlara gelir. Biz kardeşiz. Birbirimizden sorumluyuz. Dertlerimizi paylaşarak çekilebilir hale getiririz. Dedikodunu yapmam, arkandan konuşmam, kuyunu kazmam, benden sana “barış “ dışında bir şey gelmez. Sıkıntın mı var yanındayım; borcun mu var, yardım edeyim; hayattan korkma, arkandayım demektir. Kısacası “Benden sana zarar gelmez. Eğer bir sorunun varsa yardıma hazırım, temennim her şekilde selamete çıkmandır.” anlamında muhatabınla aranda imzaladığın bir nevi sözlü bir güvenlik belgesidir bu.</p>
<p style="text-align: justify;">—İyi de Allah bunun neresinde.</p>
<p style="text-align: justify;">—Tam üstünde. Yani inanan bir kimse için selam da odur, selamet de ondandır. Ancak burada benim selamımla Allah arasında dolaylı bir ilişki var. Selamı veren benim. Bu bir dua. Benim duamı gerçekleştirecek ve selamete çıkaracak olan o. Yani resmi ben yapıyorum ama çerçevesini ve kalitesini belirleyen o oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">—Öyleyse sana da selamun aleyküm.</p>
<p style="text-align: justify;">—Ve aleyküm selam.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ictihad.com/archives/114/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

