Galip Zihinde Rızık Anlayışı

Rızık denildiğinde genellikle dünya nimetleri anlaşılır. Ve bilindiği gibi dünyada herkese yetecek kadar nimet de vardır. Allah’ın bütün rızıkların yaratıcısı, cömert (Kerîm) bir Rabb olarak zikredilmesi ise bir zarurettir. Çünkü rızık, asli ihtiyaçlardandır ve azlığı ya da yokluğunun insana boyun eğdirme riski taşır. Fâtiha suresinde yardım istemenin sadece Allah’a has kılınmasının sebebi budur. Hiç kimse bir ihtiyacı nedeniyle başka bir hemcinsinin önünde boyun eğmek veya küçülmek zorunda kalmamalı/bırakılmamalıdır. Binaenaleyh rızık söz konusu edildiğinde her nimetin Allah’tan geldiğinin itiraf edilmesi ve bu anlamda adalete özen gösterilmesi de insanın onurunu korumaya yöneliktir. Normal olan, rızkın Allah’tan geldiğinin bilinmesi, yani herkesin karnının doymasıdır. (1)

Rızık meselesi, galip zihnin yumuşak karnıdır. Dolayasıyla asla sorgulanma konusu yapılmaz. Oysa rızkın elde edilmesi ve dağıtılması mağdur olanların kendi lehlerine kullanacakları bir delildir. İster nüzul sırasına göre ister bugünkü tertipte ele alınsın, surelerin pek çok kere vurguladığı hakikatlerin mihenk noktası, yetim ve yoksullar etrafında döner. Hatta nüzul sırası itibariyle bu vurgu Mekkî ayetlerde çok sık rastlanan dikkat çekici bir unsurdur. Başka bir ifade ile Mekke’nin ileri gelenlerinin (mele) ve şımarık zenginlerinin (mütref) samimi olmadıkları, onların insanların aç ve açıkta kalmasına rıza göstermeleriyle ya da sahip oldukları hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşmayan tavırlarıyla ortaya konulur.

Alak suresi, kendini yeterli gördüğü için başkalarını engellemeye kalkan müstağni bir tavırdan bahseder. Bu tavır Kalem suresinde bahçe sahiplerinin ürünlerini yoksullardan sakınmasıyla sürdürülür. Müzzemmil suresinde nimet içinde oldukları hâlde hakikati yalanlayanların akıbeti söz konusu edilir. Bunlar aynı zamanda Müddessir suresinde her seferinde daha fazlasını isteyen kişilerdir. Tebbet suresi, sermaye (servet) ve onunla kazanılan gücün insanların zararına kullanılmasına tahammül edilmemesi gerektiğini Ebu Leheb sembolü/örneğiyle anlatır. Böyle davrananlara hep beraber “kahrolsun” demeyi salık verir. Tekvir suresinde diri diri gömülen kız çocuklarının hesabının sorulacağı ve bunun toplumsal boyutu gündeme getirilir. Bilindiği gibi bu cinayetin asıl ve en önemli sebebi açlık korkusudur. A’lâ suresi, ahiretin kalıcılığına rağmen herkesin dünyayı tercih ettiğini açıkça ilan eder. Leyl suresinde ise hayatı zorlaştıran asıl sorunun doğru olanı yalanlamanın hemen öncesinde cimri ve müstağni davranmaktan kaynaklandığı ifade edilir. Fecr suresi, az verip aç bırakmayı imtihan konusu olmaktan çıkarır. Allah, ölçülü/yeterince/dengeli hatta fazla fazla verir. Ama asla aç bırakmaz. Bu şekilde kulun Rabb’inden razı olması istenir. Böylece hayatın kötü gidişinden yetime cömert davranmayan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen her türlü mirası hadsiz bir şekilde alabildiğine tüketen ve mal sevgisi ciğerine işlemiş kişileri sorumlu tutar. Bütün sorunların bu kişilerden kaynaklandığını öğretir. Duhâ ve İnşirah suresinde yetime sahip çıkmak tekrarlanır. Âdiyât suresi, insanı Rabbi karşısında nankör konuma düşüren ve gemlenmeyen hırslarından dem vurur. Kevser suresi, tehditler karşısında Allah’a kulluktan taviz vermemeyi ve sahip olunan çok şeyin sadece maddi olmayabileceğini hatırlatır. Tekâsür suresi, insanı hayatı kendi dışındakiler için cehennem çeviren açgözlü tavrının sonuçlarını düşünmeye çağırır. Mâun suresi, yetim ve yoksula gözünü kapayan bütün itaat/ibadet şekillerini gösteriş olarak niteler. Kâfirun suresinde bu gösteriş sahipleri küfürle itham edilir. (2) Velhasıl neredeyse bütün surelere damgasını vuran yapı ezilen kesimlerin mazlum durumlarının Allah’tan kaynaklanan bir ceza veya imtihan olmadığıdır. (3) Mağdur olan bu bilinci kazanmalı ve hakkını aramayı sürdürmelidir. (4)

İlk inen surelerde yetim ve yoksullarla ilgili temalar, vahyin rehberliğinde yürüyen müminleri de içine alır. Yani vahyi taşıyan ve tebliğ eden kişiler, yetim ve yoksulların mağduriyetini neredeyse bire bir paylaşır. Sonraki dönemlerde oluşan galip zihin bu samimiyeti asla yakalayamamış, dolayısıyla sorunların tespitinde akim kalmış, fakir fukaraya karşıdan bakmıştır.

Kalem suresinde meselenin ele alınış tarzı olağanüstü dikkat çekicidir. وَلَا يَسْتَثْنُونَ “ve onlar hiçbir istisna yapmıyor (yani Allah’ın iradesi ile ilgili bir ölçü de edinmiyor)lardı.” (5) ifadesi, fakirlerin payını gözetmiyor/ayırmıyorlardı, anlamındadır. Bu ayet, devamında gelen اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكٖينٌ فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُون “Derken onlar aralarında ‘Sakın, bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın.’ diye fısıldaşarak gittiler.” (6) ayetleriyle açıklık kazanır. Sonunda bahçeyi harap olmuş bir vaziyette görünce, قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ “En makul olanları ise: ‘Ben size Allah’ı tesbih etmeniz gerektiğini söylememiş miydim!’ dedi.” (7) ayeti konuya açıklık kazandırır ki zaten hep birlikte şöyle derler:
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنَّا كُنَّا ظَالِمٖينَ “ ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zulmedenlermişiz!’ dediler.” (8)

Burada ayetlerin açtığı kapıdan bakıldığında Allah’ı işin içinde saymak, yani onun takdirini hesaba katmak, yoksulların hakkını gözetmekle aynı şeydir. Daha da önemlisi yoksulları gözetmekle Allah’ı tesbih etmek aynı anlama gelir. Mekke döneminin mücadele içinde geçen puslu havasında bu yaklaşım, müşriklerin ipliğini pazara çıkarır. Onların çevrelerinde olup biten haksızlıklarla ilgili olarak samimi davranmadıklarını, Allah’a iman ve onu tesbih etmek gibi konularda asla gerçeğin, doğrunun, peşinde olmadıklarını gösterir.

Dar/zor zamanda tesbih etmek, fakirlerin hakkını gözetmek, yoksulları ve yetimleri düşünmektir. Galip zihinde bu tesbih çekmeye dönüşür. Mağdur zihinde “Allah için” demek, mazlum, mağdur ve mustazaflar için demektir. (9) Fakat galip zihinde bu sadece kendini affettirmeye, bir nevi günah çıkarmaya evrilir. Aynı şekilde Tebbet, Leyl ve Fecr suresinde de tenzih ile yoksulları tercih etmek birlikte yürür. Fecr suresinde açlık, imtihan konuları içinden çıkarılıp devre dışı kalınca insanların aç kalmasının sorumluları belli olur. Yani tesbih, tenzihe tenzih de suçluların tespitine yardımcı olur. Ama galip zihin, rızkın daralmasını takdiri ilahiden sayıp bunu da sabredilmesi gereken bir imtihan sorusu yapar.

Bu derece sık gündemde tutulan yetim ve yoksullar, yani adalet ve eşit haklar hususunda oluşan mağduriyetlerin önceliği, galip zihinde doğal olarak hak ettiği yeri bulamaz. Çünkü eleştiri konusu yapılan hemen her mesele müslümanların bu vasıflarla işi olamayacağı düşünüldüğünden küfür, şirk, zulüm gibi örtülerle örtülür. Bahsi geçen konular ve burada ortaya çıkan sorunlar bu örtülerle kaplanınca, ibret, ders, öğüt alma hususu müslümanlardan uzaklaşır. Muhataplar eğer tarihte hapsedilmediyse sınırların dışına çıkarılır. Surelerin yukarıda sözü edilen mesajlarının çoğu kez şehrin ileri gelenlerini suçlayan bir içerik taşıdığını herkes itiraf eder. Sistem sorgulaması denilebilecek tarzda ele alınan hususların Mekke ileri gelenlerini oldukça rahatsız ettiği ve onların da buna göre karşı ataklar planlayıp tuzaklar kurmakla meşgul oldukları da bilinir. Fakat bu eleştirilerin İslam’ın hâkim olduğu dönemler içinde önemini yitirdiği de bir gerçektir. Hâlbuki tefsir/te’vil çabalarının istenen düzeyde gelişmesi durumunda belki küfrün değil ama diğer bütün kötü vasıfların müslüman çevrelerde de pek çok örneği ve karşılığı bulunabilir. Üstelik bu vasıflardan ve onları taşıyan kalıplaşmış kişilerden azade olunabilirse vakıa olarak benzer pek çok yanlış uygulamaların İslam’ın bireysel düzeyde yaşandığı toplumlarda da örnekleri vardır. Kâfirlerin acımasızca hayatı zora soktuklarından veya kendi menfaatleri uğrunda kimsenin gözünün yaşına bakmadıklarından şüphe edilmez. Ancak yanlış yapan ve zulmedenlerin hepsi kâfir de değildir. (10) Ne yazık ki sömürgeci batı uygarlığının etkisi altında yaşayan, onlarla karışan kimliklerden pek çok kötü örnek de bulunabilir.

Serveti elinde bulunduranların rızık anlayışı, çoğu zaman kendi servetlerinin meşru hakları olduğunu iddia etmeleri açısından sorunludur. Müslüman da olsa, helâl yollarla da kazansa kişinin sermaye/servet ve bununla elde ettiği gücün başkalarına zarar vermesine müsaade edilemez. Son derece önemli olmasına rağmen rızkın Allah’tan geldiğini kabul etmek yetmez. Aynı zamanda adil dağılımına ya da adil olmayan uygulamaların engellendiğine de şahitlik edilmelidir. Bu anlamda infak gibi gönüllü veya zekât gibi zorunlu harcamaların yerli, yerinde yapılması gerekir. Sermayenin yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasına müsaade etmemek, tekelleşmelerin önüne geçmek ve gayrı meşru haram yollardan kâr elde etmeyi önlemek, emeğin hakkını savunmak ve almak, zenginle fakir arasında uçurum oluşmasını engellemek gibi pek çok sorumluluğun yerine getirilmesi esastır. Bunlar olmadan rızkın hak edenin eline geçmesi çoğu kere mümkün olamaz. Hatta öyle durumlar vardır ki görünüşte hemen her şey yerinde ve düzgündür, fakat adalet yine de gerçekleşmez. Çünkü üzerinde durulan konunun ahlaki yönü ihmal edilmiştir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Rızık konusu bir hayli netameli bir konudur. Sadece yemek-içmek gibi maddi değil aynı zamanda yer altında ve yer üstünde bulunan ve kendisinden faydalanılan her türlü nimetten sağlık, mutluluk gibi insan psikolojisinin üzerinde durduğu bütün donanımlara kadar sahip olunan her şeyi kapsayacak şekilde geniş bir yelpazede ele alınmalıdır.
2. Burada Kureyş suresinin açlık ve güvenlik endişeleri ve bunun kulluk ile ilişkisine yaptığı vurgu hatırlanmalıdır.
3. İslam’ın insan fıtratına bire bir uyan emir ve yasakları tam anlamıyla bir lütuftur. Zekât, sadaka, bağış, karzu hasen gibi infak yolları o derece etkili olmuştur ki İslam’ın top yekûn uygulanmadığı bireysel ahlakî ödevlere kitlendiği veya cami çevresinden daha uzağa yayılmasına müsaade edilmediği dönemlerde dahi, rızık konusu, genellikle insanların isyan ettiği bir konu olmamıştır. Hatta olamamıştır. İslam dininin kişiyi ve toplumu sarıp kuşatan ahlakî ilkelerinin şaşırtıcı etkisi, en zor zamanlarda dahi buna izin vermemiştir.
4. Surelerle ilgili bu tespitlerin ayrıntıları, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği) adlı eserden takip edilmelidir.
5. Kalem suresi, 16. ayet.
6. Kalem suresi, 23, 24. ayetler.
7. Kalem suresi, 28. ayet.
8. Kalem suresi, 29. ayet.
9. Müddessir suresi, 7. ayet, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)
10. O hâlde Mâun suresi sadece müşriklere değil müslümanlara da hitap eder. Yetimler, adaletin mutlaka gerçekleşmesini hatırlatan birer semboldürler. Yoksulluk mutlaka yenilmesi gereken arızi bir durumdur. Onların somut sorunlarıyla hemhâl olmak, çözüm için çaba sarf etmek ve bu yolda vakit harcamak diğer bütün ibadet şekillerine öncelik kazanmalıdır. Kuşkusuz burada beş vakit namaz kılmak gibi rutin ve süreklilik isteyen ibadetlerden taviz vermek kastedilmemektedir. Kastedilen şey, onların sorunları çözülmediği sürece, bütün ibadetlerin gösteriş sayılma tehlikesi taşımasıdır. Nitekim şirk, bilindiği üzere imana bulaşan bir hastalıktır.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihinde Ahiretin Dünyaya Önceliği

Galip zihin, kendini üstün ve hâkim kabul ettiği için sorunların kaynağı olarak dünyayı görmek istemez. Çünkü dünya kendi tasarrufu altındadır ve bu anlamda bütün olumsuzlukların kendisine fatura edileceğini bilir. (1) Bu yüzden değerlendirmelerin tamamında konu daha çok ahiretle ilişkilendirilir. Oysa ahiretle ilgili konuların yüzü, bilindiği gibi beşeri ilişkilerin olumlu bir yapı kazanması için dünyaya dönüktür. Kur’an’ın, ahiretten bahsederken amaçladığı şey, hesap verileceği düşüncesiyle dünyayı düzeltmektir. O hâlde bağlamın bir yönü de Kur’an ayetlerinin olabildiğince dünyada bir anlam kazanmasına çalışmaktır. Hak dininin ahirete dair tasavvurlarının olması kaçınılmazdır. Fakat sadece ahirete dair konuşan bir dinin dünyaya ait teklifleri genellikle buharlaşır. Örneğin Kur’an’da ahireti inkâr edenlerin meleklere dişi isimler verdikleri anlatılır. (2) Kur’an’ın ahiret ve hesap günü ile ilgili anlatımları dünyadayken insanları doğru yola iletmeyi iyi ve güzel davranışlara sevketmeyi hedefler. Kur’an, bir dünya kitabıdır. Dünyalılara öğüt verir. Amacı bu dünyayı insanın onuruna yakışan şekilde yaşanabilir bir yer yapmaktır.

Tekâsür suresinde geçen “ سَوْفَ “ ile yakın gelecek anlatılır. Burada elçinin önderliğinde tebliğle vahyin canlılığının ortaya çıkması söz konusudur. Herhangi bir konuda bir uyarı yapıldığında hak ortaya çıkmış demektir. Artık batıl için kum saati başlamıştır. Yok olmasına sadece az bir zaman kalmıştır. Başında bu edatın bulunduğu ayetler, yakın gelecekte insanın ahlaksızca elde ettiği servetin sonuçlarını bilir hâle geleceğini anlatır. İnsanın gerek kendi yakın çevresinde gerekse yaşadığı toplumda yol açtığı tahribatın izlerini takip edebileceği vurgulanır. “Hayır, yaptıklarınızın sonuçlarını anlayabilseydiniz, (hayatı nasıl) cehennem(e çevirdiğiniz)i görürdünüz!” ayeti ise onların yaptıklarının sonuçlarını anlayabilselerdi bu sınır tanımayan hırsları yüzünden hayatı nasıl cehenneme çevirdiklerini fark edebileceklerini ifade eder. Devamı “Böyle devam ettiğiniz sürece sonunda onu mutlaka göreceksiniz.” anlamındadır. Burada söz konusu edilen, inkâr edenlerin her türlü ahlaki ilkeden yoksun tavırlarının nelere mal olduğunu bilmeleridir. Aç gözlülüklerinin dünyayı cehenneme çevirdiğini görmeleridir. Bu yaklaşım, insanın kazanma hırsının kendine veya başkalarına verdiği zararı fark etmesi için bir tahriktir. Onu; yol açtığı sonuçları düşünmeye çağırır. En azından çevresine ödettiği faturayı görmeye davet eder. Sonunda dünyayı cehenneme çevirdiğini görmeyenin ahirette (ayne’l-yakîn) cehenneme gireceği ve kendisine verilen nimetlerin hesabını vereceği ifade edilir. Çünkü bu nimetler ona gemleyemediği iştahları peşinde hayatı çekilmez kılması için verilmemiştir. (3)

Tekâsür suresine göre, bitmek bilmeyen açgözlü talepleriyle yaşam şartlarını zorlaştırıp hayatı cehenneme çevirenler, ahlaki ilkelerden yoksun kimselerdir. Sure, Allah’ı bu kötü şartların müsebbibi olmaktan çıkararak tenzih eder. Şikâyet edenlere yeni bir adres gösterir. Bu bağlam çerçevesinde olup biten şeyler açısından gündeme getirilip eleştirilen konu dünyaya aittir. Ahiret bütün karşılıkların daha fazlasının görüleceği yerdir. Ancak ibret almak açısından önemli olan dünyadır. Dünyada bir konunun gayba ya da hesap düşüncesinden arındırılmış bir ahiret anlayışına havale edilmesi müşriklerin âdetidir. Onlar Allah’ı sadece gök tanrısı olarak görüp yeryüzünde tasarruf hakkı vermedikleri gibi sorumluluklarını sürekli şekilde erteleyen veya yok sayan bir tutum içindedirler. Bu yüzden samimi olmadıkları ve inanmadıkları bellidir.

İlişki boyutunun dünyadan ahirete kayması bazen görünür âlemden gayba götürülmesi şeklinde olur. Örneğin Felak suresindeki “Ve düğümlere üfleyen (büyücü)lerin şerrinden.” ayetinin içeriği gayba ait bir ilişki olarak ortaya konulur. Hâlbuki Peygamber (sav)‘e büyücü diyenlere karşı gerçek büyücülerin başkaları olduğu açıklanmış ve bu ayetle Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi Mekke yönetiminde söz sahibi olanlar kastedilmiştir. Mekke yönetiminde söz sahibi olan ileri gelen zengin müşrik liderler, Allah’ın elçisini ve ilettiği mesajları kabul etmedikleri gibi halkın da reddetmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Onların bir şeyi olduğundan farklı gösteren bu çabaları, ayet tarafından Mekkeli büyücülerin faaliyetleriyle özdeşleştirilir. Buna göre Allah’ın Resul’ünü, büyücü, büyülenmiş, mecnun, şair gibi sıfatlarla anmak veya vahye geçmişlerin masalları demek, büyücülüktür.

Müşrikler, Peygamber (sav)’e büyücü derken onun anlaşılmaz sözler söyleyerek birtakım gizli ve şifreli konuşmalar yaptığını söyleyememişlerdir. Ayetlerin apaçık yapısı bu iddiaya izin vermemiştir. Öyleyse büyücü derken onun güzel konuştuğunu, ama bu konuşmasının ardında insanları kandırmak ve menfaat elde etmek gibi kötü niyetler sakladığını iddia etmektedirler. Buna binaen onlar büyücülere benzetilirken, yani onlar gibi büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırken de aynı şekilde düşünmek gerekir. Müşrik ve kâfirler, müminleri Mekke’de aç ve açıkta kalmakla tehdit etmekte, ticaret yapmalarını ve kızlarını evlendirmelerini engellemeye çalışmaktadırlar. İşte can sıkıcı olan, kişiyi bunaltan işler, bu tehdit ve işkencelerdir. Nitekim büyüden değil büyücülerden Allah’a sığınmak da yapılan işin gayba dair bir olguya değil, bizzat pratikte şahıslardan kaynaklanan vakıayla ilişkisine işaret eder. Ortada para gücüyle desteklenen ve dedikoduyla sürdürülen kötü bir propaganda vardır. Nitekim sonuç itibariyle geçim sıkıntısı, iş bulamama korkusu, işkence görme ve belki de öldürülme ihtimali, zayıf insanlar nezdinde etkili de olabilmektedir. Buna karşı yapılabilecek ilk savunma, bu kötü insanlardan ve onlar vesilesiyle ortaya çıkan kötü düşüncelerden Allah’a sığınmak, yani yalana karşı gerçeğin gücüne, dedikoduya rağmen hakikat bilgisine ve korkunun karanlığına karşı şafağın (felâkın/kurtuluşun) Rabb’ine yönelmektir. Çünkü insanın tehditler altında hakikate karşı inancını yitirmesi ve doğru yoldan yüzünü çevirmesi faciadır.

Felak suresinin kapsamı aynı doğrultuda gizli veya gizemli ilişkiler boyutunda gayba dair birtakım güçlerden Allah’a sığınmak şeklinde anlamlandırılmıştır. Böyle olunca sığınmanın kendisi de o boyutta bir anlam yüklenir. Zira savunma saldırı yapılan alanda gerçekleşmelidir. Bu yüzden Felak suresi eylem olarak bilinçli bir direniş ve şuurlu bir karşı duruş olmaktan çıkarak sadece ruhi bir hazırlık ve psikolojik bir savunma hâline geçer. Surenin inananlar nezdinde kullanıldığı yerler dikkate alınırsa bu sapma veya anlam kayması daha kolay anlaşılabilir. Bu sure, inananlarda kâfirlerin oyunlarına karşı bir dikkat oluşturmak istemektedir. Kinlerini her kustuklarında bir şeyi farklı göstermeye çalışarak insanları büyüleyenlerin elinde onların karanlık işlerine alet olmamak için dikkatli olunması gereğini hatırlatmaktadır. Öyleyse sığınmanın objesi vahyin rehberliğinden ayrılmamaktır. Allah’ın emir ve yasakları bu savunma durumunu yeterince destekleyecektir. Hasetleri sebebiyle eyleme geçtiklerinde yarattıklarının baskısından ve bu baskı altında kanmak ve kandırılmaktan (büyülenmekten) şafağın (kurtuluşun) Rabb’ine sığınmak, gayba değil şahit olunan âleme özgü açık seçik bir duyarlılık oluşturma çabasıdır. Nihayet insanı asıl büyüleyen ve onu gerçeği aramaktan vazgeçirip zevklerinin esiri hâline getiren şeyler bu dünyada ve tam karşısındadır.

Kur’an’ın anlattığı çerçevede din, sadece ahirete ait bir olgu değildir. İnsanlar yaptıklarının karşılığını sadece öteki dünyada bulmazlar. Yaşanılan hayatta vahyin rehberliğinden uzak durarak hiçbir ahlaki kaygı taşımaksızın arzu ve isteklerin peşinden olabildiğince koşmanın bir bedeli vardır. Sorumluluklarını göz ardı eden insanın elinde yaşam gittikçe daha kötü bir hâl alır. Örneğin bir ayette, “Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız.” (4) denilmektedir. Bu gözle bakıldığında ayetlerdeki vurguların dünyada olup biten işlerle alâkalı olduğu açıktır.

Duhâ suresinin dördüncü ayeti “Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” şeklinde anlamlandırılır. Elbette ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Fakat ayetin anlamı bu değildir. Ayetin, bu anlam tercih edilerek ahiretten bahsetmesi durumunda Peygamber (sav)’e “Çektiğin sıkıntılara katlan, hatta öl de kurtul.” denilmiş olur. Surede dünyada Peygamber (sav)’e verilen şeyler sıralanır ve karşılığında onun da aynı şekilde davranması istenir. Üstelik Duhâ suresi, bütünüyle gerçekleşmiş, yani Medine döneminin sonlarında Nebi (sav)’e bu dünyada başarılı olabilmesi açısından istediği hemen her şey verilmiştir. Bu nedenle indiği dönem itibariyle ayetin manası dünyada işin başı ve sonuyla ilgilidir. Nitekim arka planda vahyin kesilmesiyle baş gösteren sıkıntı bu surenin inmesiyle de giderilmiştir. Ayet, “İşin sonu senin için yaşadığın bu (günkü sıkıntılı) hayattan mutlaka daha iyi olacak.” anlamında bir vaat içerir. Ve bütünüyle dünyada gerçekleşmiştir. Aynı şekilde müminlerin de dürüst ve erdemli davrandıkları sürece benzer sonuçlarla dünyada karşılaşmayı beklemeleri elzemdir.

Beled suresinin on birinci ve on ikinci ayeti “Fakat o sarp yokuşu aşmaya girişmedi. Bilir misin nedir o sarp yokuş?“ şeklindedir. Akabe denilen bu sarp yokuş sure içinde açıklandığı hâlde tefsirlerde farklı yaklaşımlara konu olmuştur.

Razi’ye göre; “İktiham”, çetin bir işe girişmek demektir. Kişinin büyük işlere giriştiğini anlatır. Buna göre “Akabe”, dağdaki sert (zor) yol ve sarp yokuş manalarına gelir. Bu da ahiretteki yollar manasındadır. O, “İnsan madde ve hayal âleminden ilahi nurlar âleminin doruklarına çıkmak ister. Ama insan ile bu doruk arasında çok yüksek yollar, kızgın ve korkunç sesler ve yıldırımlar vardır. Bunları aşıp gitmek zordur. O zirveye ulaşmak çetindir.” der. Ata; Allah’ın bu ifade ile cehennem yolunun yokuşunu kastettiğini söyler. Kelbî; Bu cennetle cehennem arasındaki bir yoldur, der. İbn Ömer’e göre bu kaygan bir dağdır. Mücâhid ve Dahhak; cehennemin üstüne koyulan bir yol olduğu üstünde durur. Hasan Basri; “Allah’ın akabesi çetindir. Bu insanın nefsi, hevâsı ve insan ve cin şeytanları gibi Allah düşmanları ile mücadele etmesidir.” der. Hasan Basri ve Mukâtil’e göre; burada “akabe” nin zikredilmesi, Allah’ın iyi işler yapma hususunda kişinin nefsi ve şeytan ile mücadele etmesine dair getirilmiş bir darb-ı meseldir. Akabe ile ilgili dünyaya ait ve surenin kendi içinde anlam yakalayanlar da vardır Örneğin, Vahidî’ye göre; bu düşünülmesi ve incelenmesi gereken bir izahtır. Çükü insan ve insan dışındaki mahlûkatın cehennemin yolunu araştıramayacakları ve oraya girmek istemeyecekleri malumdur. Binaenaleyh ayeti bu manaya almak açık olan bir şeyi yeniden açıklamak olur. Bunun delili şudur; Hak Teâlâ; “O akabenin ne olduğunu sana ne bildirdi?” buyurunca, bunu “köle azat etmek” ve “açları doyurma” ile tefsir etmiştir. (5)

Dikkat edilirse kelime ile ilgili yorumların önemli bir kısmı dünyaya ait bir anlam taşımaz. Oysa “akabe”nin ne olduğu surenin içinde bizzat açıklanmıştır. Ve bunların hepsi dünyada insanı sorumlu kılan konulardır.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Ahiret bütün gerçekliğine rağmen dünyada yaşayanlar açısından gaybdır. Gayb alanı, içinde yaşanılacak olaylar açısından şimdilik belirsizdir. Bu belirsizlik, hesap sorulamaması açısından galip zihnin işine gelir.
2. Necm suresi, 27. ayet.
3. “Tekâsür Suresi”, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü (İlahî Vahyin Rehberliği)
4. Secde suresi, 21. ayet. (Diyânet Meali); Bu ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Fakat o şiddetli azab(a onları mahkûm etme)den önce belki (pişman olup) yollarını düzeltirler diye hemen yanı başlarındaki azabı tattıracağız.” (M. Esed Meali); “Belki dön(üp yola gel)irler diye, mutlaka onlara o büyük azâbdan ayrı olarak, daha yakın azâbı da taddıracağız.” (S. Ateş Meali); “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.” (Diyânet Vakfı Meali); “Belki dönerler diye, onlara o büyük azaptan ayrı olarak, o küçük azaptan da mutlaka tattıracağız.” (Y. N. Öztürk Meali)
5. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 23, s. 152, 153.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihinde Kadının Yeri

Galip zihnin, etkisini sürdürdüğü yorumlama çabalarından biri de hanımlarla ilgilidir. Nitekim değerlendirmelere ve yorumlara damgasını vuran egemenlik anlayışı, devlet-millet, yönetici-tebaa ikilemlerinde hep ilkinden yana ağırlığını koyar ve bunu erkek–kadın ilişkilerinde de yapar. Oysa egemenlik bütünüyle Allah’a aittir. Ve bu egemenlikten kâfirlere pay verilmeyecekse müslümanlar hiç almamalıdır. Üstelik bir kimsenin diğeri üzerinde tahakküm etmesi nasıl kabul edilebilir. Özellikle hak ve hürriyetler hususunda kimsenin kendisini hayatın merkezine oturtup imtiyaz/ayrıcalık elde etmesine izin verilemez. Patron-işçi, koca-karı, yönetici-memur ilişkileri bu minvalde karşılıklı haklar korunarak bir uyum içinde sürdürülmelidir.

Kadının birey olarak ihmal edilmesi, Kur’an içeriğinden kaynaklanan bir yaklaşım değil, bilakis bütünüyle içinde bulunulan yüzyılın kadın algısına ait tarihsel bir olgudur. Nitekim Kur’an’da indiği dönem itibariyle bu algının İlahî iradenin rehberliğinde hayal edilemeyecek şekilde yükseltildiği bir vakıadır. Yani vahyin iniş sürecinde ayetlerin kadınları bulundukları yerden alıp çok daha yükseğe taşıdığından şüphe edilemez. Asr-ı Saadetteki kadın algısı, vahyin rehberliğinde kendisine son derece önemli bir yer edinmiştir. Fakat ilerleyen yüzyıllarda galip zihnin etkisiyle ortaya çıkan beşeri yorumların bu değerlendirmeleri aynı hız ve kalitede sürdürebildiğini söyleyebilmek zordur. Burada sorun, Kur’an’ın bakış açısında değil, onu değerlendiren galip zihindedir.

Normal şartlarda İslam’ın kişisel ve toplumsal açıdan meydana getirdiği barış ortamı, kendi içinde mağdur barındırmaz. Bu anlamda müslümanlar, göz göre göre hanımların mağdur edilmesine asla izin vermezler. Şüphesiz mümin bir zihin, en üst düzeyde korumacı hareket eder ve merhameti esas alır. Fakat burada asıl sorun, İslam medeniyet düşüncesini ayakta tutan ve toplumu şekillendiren sâiklerin zaman içerisinde kaybedilmesidir. Böyle olunca mümin gibi düşünmek zorlaşmış dolayısıyla hanımlar da bu kayıplardan kendilerine düşen payı fazlasıyla almışlardır. (1)

Adiyy b. Hatim (ra) şöyle demiştir: “Ben Peygamber (sav)’in yanında bulunduğum sırada bir adam gelip O’na fa¬kirlikten şikâyet etti. Sonra başka bir kimse geldi ve O’na yol kesilmesinden şikâyet etti. Peygamber (sav), ‘Yâ Adiyy Sen el-Hîre şehrini gördün mü?’ dedi. Ben, “Görmedim, ama bana anlattılar.” dedim. Peygamber (sav), ‘Eğer hayatın uzun olursa muhakkak sen hevdeci içinde yol¬culuk eden kadının el-Hîre’den hareket edip Allah’tan başka hiç kimseden korkmayarak ta Kâbe’yi tavaf edeceğini göreceksin.’ buyurdu…” (2)

Güvenliğe dair bu tarifin hanımlar üzerinden yapılması kayda değer bir yaklaşımdır. Rivayet, bu şekilde İslam medeniyetinin insanlara vadettiklerini bir kadın üzerinden güzel bir şekilde özetler. İşte İslam’ın yaşandığı yer, insanın ve özellikle kadınların kendisini güvende hissettiği yerdir. İslam; barış, esenlik ve güvenlik vadeder. Bunların sağlanamadığı bir yerde gerçek din de yoktur. Bu şekilde özellikle hanımların güvende olmadığı bir yerde hiç kimsenin güvenliğinden bahsedilemez. Oysa galip zihin hanımlar üzerinden onların güvenliğini dile getiren böyle bir amaç edinmeye gerek duymaz.

Adı üstünde Talak suresinde ailelerle ilgili olarak ve özellikle boşanma konusunda bazı düzenlemelere yer verilir. Buna göre bir boşanma durumunda evin hanımının yaşadığı evde en az bir sene daha kalmasına imkân tanınması istenir. Böylece hanımlar, boşanmanın getireceği mağduriyetin kötü sonuçlarından korunmaya çalışılır. (3) Aynı şekilde boşanma sonrası hanımların rahatsız edilmemesi hususu “…Onları rahatsız edip hayatlarını çekilmez hâle getirmeyin…” denilerek özellikle vurgulanır. (4) Kur’an’ın bu açıklamalarına rağmen hanımlar açısından bu serbestlik/rahatlık/güvenliğin yeterince sağlandığı söylenebilir mi? (5) Ancak her şeye rağmen galip zihinde kadın algısı onu erkeğin kanatları altında tutmaya meyillidir. Burada sorun erkeğin kadına bakışıdır, İslam’ın değil. İslam, boşanan kadının rahat bırakılması gerektiğini ifade eder. Ama erkek bırakmaz. Ne yazık ki uzun yıllar boyunca hanımların güvenliğini, yani toplumun selametini sağlamak adına kâfi derecede olumlu adımlar atılamamıştır. İçinde bulunduğumuz asırda meydana gelen olaylar, Kur’an’ın bu hükümlerinin yeterince doğru bir şekilde hayata geçirilemediğini göstermektedir. Bunun önemli sebeplerinden biri galip zihnin devlet/erkek hâkimiyetini her şeyin üstünde tutmasıdır.

Kur’an’da kadın-erkek ayrımı şeklinde birini ihmal edip diğerini yükselten bir bakış açısı bulunmaz. İnsan olgusu her ikisini de kapsar ve bu anlamda bir mukayeseye izin vermez. Dolayısıyla Kur’an içinde kadınları arayan bakış açıları erkeklerin bulunduğu yerlere de bakmalıdır. Allah’ın teslim olmuş kulları olarak kadınların bu anlamda farklı bir kimliği bulunmaz. Kadını insan tanımlaması içinde değerlendiren, sorumluluk edinme hususunda erkekten ayrı düşünmeyen bu yaklaşım, onu en az erkek kadar değerli bulur. Mesela Mücâdile suresi, isim olarak hakkını arayan, tartışan, mücadele eden kadın anlamındadır. Surenin ana fikri erkek ya da kadın ayırt etmeksizin toplumda müslümanların birbirlerine yer vermeleri, sosyal anlamda birbirlerinin önünü açmaları, sıkıntılarını gidermelerdir. Bunun en samimi ve açık-seçik örneği, kocasının kendisine yaptığı haksızlık konusunda Allah’a şikâyette bulunan kadınla verilir. Kadının hak aramak hususunda gösterdiği samimi ve içten tavır, kulis yaparak gizli konuşmalar yoluyla sorun çıkarmak isteyenlere karşı iyi bir numunedir. Neticede Allah, kadını haklı bulur ve kocasını cezalandırır. Toplumsal sorunların da açık seçik ve samimi şekilde ortaya döküldüğünde aynı şekilde çözülmesi, kadın ya da erkeğin toplumda birbirlerini bu türden zararlardan korumaları gerekir. Toplumda birbirinin önünü açmak işte budur. Yeterince doğru/iyi anlaşıldığında bu ilişki biçiminde kadınların horlanmasının imkânı yoktur. (6)

Hak aramak, hakkını almak ve bu düzlemde mücadele etmek konusu, galip zihinde bir hanımla çoğu kez özdeşleştirilmez. Hâlbuki bu, Kur’an’da altı çizilen hususlardan biridir. Şöyle ki:
“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbirinizle konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir.” (7)

Mücâdile suresi, bu ayetten hareketle isimlendirilmiştir. Zira giriş bölümünde yer alan ayetler, içine düştüğü haksız konum itibariyle “hakkını arayan, mücadele eden kadın” şeklinde kocasını Allah’a şikâyet eden ve bu nedenle Rasulullah (sav)’a başvurup onunla tartışan bir hanımla ilgilidir. (8)

Konuyla ilgili ayetler şu şekilde sıralanır:
“Sizden kadınlara zıhar edenler (sen bana, anamın sırtı gibisin diyenler), bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar, çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah, affedicidir bağışlayıcıdır.” (9

Bu konunun Evs b. Sâmit el-Ensarî (ra)’nin hanımı Havle binti Sa’lebe (r. anha)’yi bu şekilde boşaması üzerine gündeme geldiği aktarılır. (10) Fakat ayette isim verilmeyerek belirsiz bir kadından bahsedilmesinin, bir kadının kocası hakkında şikâyette bulunma hakkına sahip olduğu bütün durumları kapsayacağı dile getirilir. Böylece meselenin sadece haksız ve zalimce bir boşamayı değil, artık çekilmez hâle gelen bir evlilikten kurtulma taleplerini de kapsayacağı üzerinde durulur. Ayette sözü edilen zıhar, İslam öncesi cahiliye dönemine ait keyfî bir yeminle hanımını boşama âdetidir. Fakat bu boşama şekli kadını bütün evlilik haklarından yoksun bıraktığı gibi yeniden evlenmesini de imkânsız kılmaktadır. (11) İlk ayete geçen, “Zıhar”, müşrik Arap âdetine göre; karısını annesine benzetmek yani, ”Sen bana annemin sırtı gibisin.” diyerek kadını havada/askıda bırakmaya denir. Ne evli ne de boşanmış bir duruma getirmeye. Bu durumda kadın ne başkasıyla evlenebilir ne de kocasına geri dönebilir. Tamamen kadına eziyet etmek için kurgulanmış zalimce bir adettir. Nitekim surenin ilk ayetlerini okuyanlar; kocasının sözlü ve fiili zulmüne uğramış bir kadının canhıraş hak arayışına tanık olurlar. Devam eden ayetlerde; Allah, kadının şikâyetini yerinde bulur, ona hak verir ve kocasına üç ayrı şekilde karşılık/ceza öngörür:

Ayet, önce “sözlü olarak” muhatabı azarlar.
“…Zıhar edenler bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir…”

Sonra aynı şeyi bir daha ve daha basit bir şekilde ifade eder.
“…Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır…”
Bu cevap üslup açısından bir “hakaret” içerir. Çünkü bu kadar basit bir nasihat, muhatabı azarlamak anlamına gelir.

Devamında kocanın, yaptığı yanlışlığı anlaması ve sözünden dönmek istemesi hâlinde “özür dilemesi” yeterli bulunmayarak ona cinsel münasebet yasaklanır.

“Kadınlarına zıhar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyle temaslarından önce bir köleyi hürriyete kavuşturmalıdırlar. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır.” (12)

“…temaslarından önce…” ifadesi, araya bir şart koyar. Bu şekilde ceza yerine getirilmeden birleşmek yasaklanır.

Ardından kocanın özrünün kabulü ve tekrar cinsel temasta bulunabilmesi için ona bir bedel ödetilir.

Bu bedel, bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. O günün şartlarında köle sahibi olmak zengin olmakla aynı şeydir. Buna göre kişi kölesi varsa azat etmeli, yoksa satın alıp yine aynı şeyi yapmalıdır. Böylece muhataptan ağır bir mali yükün altına girmesi istenir.

“Buna imkân bulamayan, temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurmalıdır. Allah’a ve Elçisine inanmanız (onların sözlerini doğrulamanız) için bu hükümler konmuştur. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azâb vardır.” (13)

Köle azat etmeye imkân bulamayanların yine temas kurmadan aralıksız iki ay oruç tutmaları gerekir.

Bu orucun şartı ( مُتَتَابِعَيْنِ ) peş peşe, aralıksız ve iki ay olmasıdır. Ara verilirse baştan başlanır. (14)

Kişinin sağlığı el vermiyorsa, yani buna da güç yetiremiyorsa kendisinden altmış yoksulu doyurması istenir. (15)

Konu, “…Allah’a ve Elçisine inanmanız (onların sözlerini doğrulamanız) için bu hükümler konmuştur. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azâb vardır.” denilerek sonlandırılır. (16) Yani inancını ispat sadedinde, kocanın bu cezaları, kendi kendine uygulaması istenir. Ve bu yaptırım dışında kalmayı, hakikati inkâr etmek ve sonuçta azap görmekle eşleştirir.

Köle azat etmek, iki ay aralıksız oruç tutmak, altmış fakiri doyurmak, ciddi bir mali kaybı sineye çekmek anlamına gelir. Üstelik bu boşama şekli toplumun geleneksel cahili uygulamalarından biridir. Yani kocanın kendi başına uydurduğu bir zulüm çeşidi de değildir. Buna rağmen ceza hafifletilmez. Ayrıca bu ceza; Kur’an’da, ( خَطَاً ) yanlışlıkla (istemeden) bir “mümin” öldürmeye verilen cezanın neredeyse aynısıdır. (17) Kadına hakaret ederek eziyet etmekle, hatâen inanan bir insanı öldürmenin cezasının benzer olması, Allah’ın, kadınlara hakarete ve eziyete varan uygulamalara asla müsamaha göstermediğini açıkça gösterir. Bu çirkin sözü söylemek kadının şerefini ve varlığını yok etmekle bir tutulmuş, bir insanı hata sonucu öldürmek fiili kadar büyük bir günah sayılmış ve böyle olduğu için zıhar, ancak ona benzer bir keffâretle affedilebilir, denilmiştir. (18)

Kadına eziyet ve hakaret etmek için başvurulan onu evli mi bekâr mı anlaşılmayacak derecede havada/askıda bırakan bütün uygulamalar açıkça zulümdür. (19) Bu yüzden toplumsal kabullerden, örf, âdet ya da gelenekten destek görmesine bakılmaksızın mutlaka engellenmelidir.

Galip zihin, hanımların haksızlığa uğradığını düşünmez. Eğer düşünseydi, bu ve benzeri ayetlerden hareketle İslam’ın ona kazandırdığı değeri çok daha yükseklere taşımayı amaçlardı. Zira Kur’an’ın hanımlar hakkında böyle bir amaca hizmet eden bütün uygulamalara yeşil ışık yaktığı tartışılamaz. Klasik tefsirler, bu ayetlerden hareketle yer verdikleri rivayetler ve onlarla ilgili açıklamalarda Medine’de gerçekleşen zıhar olayının tarihsel bağlamından bir türlü kopamazlar. Rivayetlerin öngördüğü şekilde ve bilinen İslam tarihi içerisinde -büyük bir ihtimalle az sayıda- gerçekleşen bu olaydan sonra söz konusu ayetlerin nasıl değerlendirilebileceği hususuna hemen hemen hiç değinmezler. Son dönem âlimleri içerisinde yer alan Elmalılı bu konuda şöyle bir çıkarımda bulunur:

“Ayetlerin nüzul sebebine dair nakledilen bu rivayetlerden, örf ve âdetlerin yürürlükten kaldırılmadıkça muteber olduğu hususu anlaşılmaktadır. Nitekim zıhar hakkında henüz bir hüküm nazil olmadığı için Rasulullah, örf ve adet gereği kadına, ‘Haram olmuşsun.’ demiştir. Bu nevi delillerden dolayıdır ki, ‘Âdet muhakkemdir (geçerli bir hükümdür.)’ önermesi, fıkıhta genel bir kaide olarak kabul edilmiştir.” (20)

Toplumu bir arada tutan ortak geleneksel kabullerin örf veya âdet adı altında saygı görmesi kuşkusuz önemlidir. Bu anlamda herhangi bir haksızlığa yol açtığı tespit edilmediği sürece kendiliğinden değişmesi beklenen bu tür uygulamalara müdahale etmeye gerek yoktur ve edilmemiştir. Ayetlerin ışığında fıkha kazandırılan bu yaklaşım doğrudur, ama oldukça dolaylı bir çıkarıma dayanır. Yanlış ve zulme sebep olan bir âdetten yola çıkarak satır aralarında Peygamber (sav)’in olaydan önceki sessizliğini yakalama çabası, yönetici zihnin topluma çeki düzen verme endişesinden kaynaklanır. Evet, durup dururken Nebi (sav), hiçbir toplumsal âdete karşı çıkmamıştır. Ve toplumsal kazanımlar açısından bu tasvip edilmesi gereken bir yaklaşımdır. Ancak ayetin uyarısı, bu durumu zulme konu olabilecek şikâyet konuları açısından değiştirmiştir. Mücâdile suresinde yer verilen bu uyarıdan sonra Rasulullah (sav)’ın benzeri olaylar karşısında sessiz kalması düşünülebilir mi? Bu meselede hanımların hakları konusu, meselenin tam ortasında yer alır. Üstelik bu haklar zıhar denilen tarihsel olayla da buharlaşmıştır. Yani, o günden sonra kimse zıhar yapmadığına göre ayetlerin hanımlarla ilgili teşebbüsü akim kalmıştır. Fıkıh âlimlerinin yapması gereken bu ayetlerin ışığında kendi zamanlarında varsa yanlış geleneksel uygulamaları mahkûm edip hanımların özgürlük alanını genişletmek, yani ayetlerin anlam dünyasını canlı tutmaktır. Aksi hâlde bir kere yaşanmış ama bir daha gündeme gelmeyecek naslarla yüz yüze kalınır. (21)

Kadın algısı ve buradan hareketle onların durumlarına özen gösterme hâli Kur’an anlayışında üzerinde titizlikle durulan hususlardan biridir. Cahiliye devrinin yaklaşımlarına kıyasla onlarla ilgili olarak Kur’an dilinde giderek artan bir düzeyde olumlu bir havadan çok açık bir şekilde söz edilebilir. Kur’an’da hanımlarla ilgili yaklaşımlar başından beri onları özgür bir birey olarak görmeye ve toplumun imanla inşasında önemli roller üstlenmelerine imkân tanımaya yöneliktir. Örneğin “…ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler (sâlih amel) yapmışsa…” (22) şeklinde ifadesini bulan yaklaşımlar, kadını eyleme ve eylemle birlikte değer kazanmaya çağırıp alıştırır. Ne yazık ki nüzul sırası itibariyle kadının Kur’an’da yer verilen serüveni hâlâ gözlerden uzak durmaktadır. Risâletin başından itibaren gerek Peygamber (sav) gerekse erkek sahabelerin özellikle mücadele arka planında başlarına gelen sıkıntıların bilinmesi, inen surelerin arka planını ve anlamını yakalamak açısından çok önem arz eder. Burada eksik kalan daha ziyade tebliğ sırasında kâfir ve müşriklerle yaşanan olaylardır. Aynı şekilde bir kadın müminin bu seyir ve siyer içerisinde ne durumda olduğu konusu da yeterince açık değildir. Yani, başından itibaren Mekke’deki mücadele, ambargo yılları, hicrete hazırlayan sebepler, hicret, ardından Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında hanımların nerede durduğu ve ne yaptığı onların bakış açısından kâfi miktarda irdelenmemiştir. (23) Nitekim onların ne düşündükleri, mücadeleye nasıl katıldıkları ve ne yaptıkları hususunun devam eden nesiller açısından da dikkate alınması gerekir. Galip zihin buna ihtiyaç duymamıştır.

Bunun yanısıra bütünüyle kadınların yaptıklarını ve bunun yansımalarını ele alan bir sureden bahsetmek de mümkündür. Yani (vakıada) özellikle kadınların söz konusu edildiği bazı yerler vardır ki bu yerlerle ilgili yaklaşımlardan onlara özel ilkeler de çıkarılabilir. Ancak galip zihnin sure bütünlüğünden uzak parçacı yaklaşımı, yeterince doğru sonuçlar vermediğinden kadına düşen sorumluluğun çerçevesi bazı ayetlerle sınırlı tutulmuş ve tam anlamıyla onlara rehberlik edecek ilkeler çıkarılamamıştır. (24)

Bir örnek vermek gerekirse Tahrim suresinin 10. ayeti şu şekildedir:
“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!’ denildi.” (25)

Râzî, “Bu meseldeki hikmetler” diyerek Nuh (as) ve Lut (as)‘un hanımlarından bahseden bu ayetten şu sonuçları çıkarır:

“Nuh (as)’un Vâile adındaki karısı ile Lut (as)’un Vahîle adındaki karısının mesel olarak verilmesine gelince bu, tamamını ancak Allah’ın bileceği bir biçimde, sayısız fayda ve hikmetleri ihtiva eder ki bunlardan bazıları şunlardır:
1) Erkeklerin ve kadınların, ‘büyük mükâfat ve büyük azap’ hususunda dikkatlerini çekmek.
2) Başkasının salâhının iyi güzel yolda olmasının, fesat içinde olana fayda vermeyeceğini; başkasının fesadının da iyi ve güzel yolda olana zarar vermeyeceğini bilmek.
3) Erkek, takvanın zirvesinde dahi olsa, kadın ve nefsi konusunda kendisine güvenmemelidir. Bu tıpkı, Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımlarından sudur eden hâl gibidir.
4) Kadının namusluluğunu ve iffetini bilmek çok mükemmel bir fayda temin eder. Bu da tıpkı, Allah’ın, hakkında, ‘Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti.’ (Âl-i İmran suresi, 42. ayet.) buyurduğu İmran kızı Meryem’de olduğu gibidir.
5) Allah’ın huzurunda sadâkati bütün olarak yalvarıp yakarmanın, O’nun cezasından kurtulup hesapsız mükâfatlar elde etmeye vesile olacağına ve ezelî olan zatın huzuruna her konuda başvurmanın gerekli olduğuna, dönüşün ise; şanı yüce, kelimesi üstün, kendisinden başka tanrı olmayan ve ancak kendisine dönülecek olan zata olacağına dikkat çekmek.” (26)

Bu çıkarımların, yukarıdaki ayetle ilgili olarak dile getirilebilme ihtimali tartışılabilir. Ancak kocalarına hainlik eden bu peygamber eşlerinden bahsedilmesinin asıl sebebi, bunların hiç biri değildir. Asıl konu, bu hanımların yaptıkları işlerin evlerinin sınırlarını aşarak toplumda kocalarını zor durumda bırakacak şekilde bir işleve bürünmesidir. Ayette buna hainlik denir. Sonuçta bu kadınlar mensup oldukları aileden koparılır/çıkarılır ve zalim toplumla bir tutulurlar. Kocaları da onları, karşılaşacakları kötü sonuçtan kurtaramayacaktır.

Tahrim suresinin 11. ayeti de şu şekildedir:

“Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” (27)

Ayet hakkında yapılan değerlendirmelerden bazıları şunlardır:
Kurtubî, Yahya b. Sellâm’dan naklen şu bilgileri aktarır: “ ‘Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi…’ (10. ayet.) buyruğunu Allah, Ayşe (r. anha) ve Hafsa (r. anha)’ya, Rasulullah (sav)’a karşı bir¬birlerine destek olduklarında onları muhalefetten sakındırmak üze¬re misal verir. Daha sonra itaate sımsıkı sarılmalarını, din üzere sebat göstermelerini teşvik etmek üzere onlara Firavun’un hanımı ile (11. ayet) İmran kızı Mer¬yem’i (12. ayet) misal getirir. Bunun, müminlere sıkıntılara sabretmeye teşvik için verildiği de söylen-miştir. Yani onlara ‘Sıkıntılı zamanlarda sabretmek için Firavun’un eziyetine kat¬lanan hanımından daha zayıf olmayın.’ denilir. Âsiye, Musa (as)’ya iman etmiştir. Onun Musa (as)’nın halası olup ona iman ettiği de söylenmiştir. Ebu’l-Âliye dedi ki: Firavun, hanımının iman ettiğini öğrenince, ileri gelen¬lerin huzuruna çıkarak onlara şöyle dedi: ‘Siz Müzâhim kızı Âsiye hakkında ne bilirsiniz?’ Ondan övgüyle söz ettiler. Onlara: ‘O benden başka bir Rabb’e iba¬det ediyor.’ dedi. İleri gelenler ona: ‘Onu öldür.’ dediler. Bunun üzerine onun için yere kazıklar çaktı, ellerini ve ayaklarını bağladılar. O da: ‘Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap!’ diye dua etti. Bu esnada Firavun da ha¬zır bulunuyordu. Cennetteki evini görünce güldü. Firavun: ‘Bu kadının de¬liliğine hayret etmiyor musunuz? Biz ona işkence ediyoruz, o ise gülüyor.’ derken, ruhu kabz olundu. Osman en-Nehdî’nin kendisinden rivayet ettiğine göre Selman el-Fârisî de şöyle demiştir: ‘Asiye’ye güneşte işkence ediliyordu. Güneş sıcağı onu rahat¬sız etti mi melekler onu kanatlarıyla gölgelendiriyordu.’ Güneşte ellerinin ve ayaklarının çivilendiği, sırtının üzerine bir değirmen ta¬şı konduğu, (bu arada) yüce Allah’ın ona cennetteki yerini gösterdiği de söylenmiştir. Yine denildiğine göre ‘O: ‘…Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap…’ deyince, ona cennette evinin bina edilmekte olduğu gösterildi. El-Hasen’den gelen rivayete göre onun evi incidendir. Âsiye: ‘Beni… kurtar!’ deyince, yüce Allah onu en üstün ve şerefli bir şe¬kilde kurtarır, onu cennete yükseltir. O orada yer, içer ve nimetler içerisin¬de yüzer.” (28)

Asiye ile ilgili bu pasajdan onu örnek almayı amaçlayan bir hanım için çıkarılabilecek sonuç özetle şudur:
“Asiye, imanı uğrunda eziyet ve işkencelere sabırla katlanan bir hanımdır.”

Kurtubî, konuya şöyle devam eder:
“Firavun’dan ve onun (kötü) işinden” ifadesinde ‘amel’den kasıt, onun küfrüdür. Bu ‘Onun azabından, zulmünden ve [Asiye’nin] başına gelenlere sevinmesinden… (kurtulma isteği)’ şeklinde de anlaşılmıştır. İbn Abbas (ra)’ın burada kasıt, cimadır.’ dediği de nakledilmiştir.” (29)

Galip zihnin bu ayetten hareketle bir hanımdan beklediği şey, işkence altında dahi olsa imanından vaz geçmemesidir. Zorluklara göğüs germek adına bu yaklaşımın bütünüyle yanlış olduğu elbette söylenemez. Ancak Asiye örneği, erkek-kadın ilişkisi açısından ele alındığında ve bu ilişkide kadının mağdur olan tarafı temsil ettiği düşünüldüğünde çıkarılacak sonuç, eziyetlere katlanmaktan ziyade kendi haklarını ve kimliğini savunma çabasıdır. Elbette bu çaba, Meryem annemizin teslimiyeti ile dengelenmelidir. Ancak mesele Firavun-Asiye, Nuh, Lut ve eşleri üzerinden sadece mümin-kâfir ikilemine hapsedildiğinde gerekli dersleri çıkarmak mümkün olmaz. (30) Oysa bu ikilem gerekli dersler alınmadığında içine düşülebilecek vahameti gösterir. Yani surede yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakınma (6. ayet), kâfirlerin özür beyan edememesi (7. ayet), kâfir ve münafıklarla sıkı bir şekilde mücadele edilebilmesi (9. ayet), surenin başından itibaren ele alınan meselenin sadece bir aile tartışması olmadığı ve dikkat edilmediği takdirde bunun küfre kadar varabilecek sonuçlarının olabileceğini anlatmaya yarar. Nitekim Nuh (as) ve Lut (as)’un eşlerinin küfre örnek verilmesi de (10. ayet) bu yüzdendir. Dolayısıyla Asiye örneğinden hareketle burada bir hanımın eşini ya da toplumunu sorgulaması, onları Firavun ve onun zulmünü tasdik eden toplum yerine koyması anlamına gelmez. (31) Bu bir hanımın en yakınından başlayarak devam eden bir bakış/görüş açısına sahip olması gerektiğini gösterir. Galip zihin, içinde bulunduğu refah düzeyi nedeniyle bakış açısını küfre yöneltir. Asiye olmak için Firavunlar arar. Hâlbuki bu surenin indiği dönem itibariyle Medine’de Firavun bulunmuyordu. Ancak sürenin niye indirildiğini bilenler, buna rağmen kendilerini Asiye’nin yerine koymayı ve bundan olumlu sonuçlar çıkarmayı başarabiliyorlardı. Nitekim Tahrim suresinin uyarılarından sonra hanımların eşleri ve evleri açısından onları sorgulamak ama utandırmamak adına daha dikkatli olmaya çalıştıklarında şüphe yoktur.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bir medeniyet işgal ve tehdit altında yok olmaya yüz tuttuğunda da ilk önce en naif, zarif ve zayıf noktaları hırpalanır. Bu anlamda içinde yaşadığımız medeniyetin en zayıf ama son derece zarif noktalarından biri de yine hanımlardır.
2. Buhari, Menâkıb, 25; Bu konuda benzer bir rivayet de şu şekildedir: “…Allah’a yemin ederim ki, şu İslam Dini muhakkak surette kemâle erecektir. Öyle ki, bir atlı (süvari, yalnız başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar (selâmetle) gide¬cek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak…” (Buhari, Menâkibu’l-Ensar, 29; İkrah, 1; Ebu Davud, Cihad, 97.)
3. “Ey peygamber! Kadınları boşa(mak iste)diğiniz zaman onları iddetleri içinde (âdetten temiz oldukları sırada) boşayın ve iddeti sayın (üç defa âdet görüp temizlenmelerini hesabedin). Rabbiniz Allah’tan korkun (bekleme süresi içinde) onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yapmaları durumu, bu hükmün dışındadır (o zaman evden çıkarabilirsiniz). Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allah, bundan sonra (iddet süresi içinde) yeni bir iş ortaya çıkarır (gönülleri uzlaştırıp birleşme ortamı yaratır). Sürelerinin sonuna vardıklarında ya onları güzelce (yanınızda) tutun yahut güzellikle onlardan ayrılın. (Eşinizi yanınızda tutmak veya ondan ayrılmak için) içinizden adaletli iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte içinizden Allah’a ve Son Güne inanan kimseye öğütlenen budur. Kim Allah(ın yasakların)dan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a dayanırsa O, ona yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak suresi, 1-3. ayetler. S. Ateş Meali)
4. “(Boşadığınız) O kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştır(ıp evden çıkmağa zorla)mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şayet gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onların geçimini sağlayın. Sonra sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup anlaşın. Eğer (anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o zaman) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.” (Talak suresi, 6. ayet. S. Ateş Meali)
5. Şüphesiz İslam medeniyetinin şu ya da bu şekilde hâkim olduğu dönemlerle İslam’ın hiç yaşanmadığı yer ve dönemler kadının güvenliğinin sağlanması açısından mukayese edilemez. İslam, bu ve benzeri kıyaslamalar söz konusu edildiğinde her zaman galip gelir. Dolayısıyla asıl konu İslam’da kadının yeri değildir. Nitekim bu anlamda İslam’ın kadına tanıdığı hakların tam anlamıyla anlaşılmadığı veya yerine getirilmediği üzerinde de durulması gerekir.
6. Meryem (as) bir kız olarak doğumu konusunda annesinin üzüntüsünü Allah’ın nasıl karşıladığı da burada hatırlanmalıdır. Bu konu, “Bağlamın Muhatapları Dikkate Alması” başlığı altında ele alınmıştır.
7. Mücâdile suresi, 1. ayet. (S. Ateş Meali)
8. Dâl harfinin esre okunmasıyla Arapça’da “Mücâdile” şeklinde dile getirilen kelime ism-i fâil olup tekil ve müennes kalıpta ele alındığında Türkçe’de “Mücadele Eden/Hakkını Arayan Kadın” anlamına gelir. Dâl harfinin üstün okunmasıyla meydana gelen “Mücâdele” ise bu kelimenin masdarıdır. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 171.) Kur’an’da bir surenin “Hakkını Arayan Hanım” başlığıyla anılması, bir hanım açısından hak aramanın ne kadar önemli ve değerli bir faaliyet olduğunu gösterir.
9. Mücâdile suresi, 2. ayet. (S. Ateş Meali); Bu hususta şu ayetin de hatırlanması gerektiği ifade edilir: “Allah hiç kimseye tek bedende iki kalp vermemiştir ve (aynı şekilde,) ‘kendiniz için annelerinizin bedeni kadar haram’ saydığınız eşlerinizi hiçbir zaman sizin (gerçek) anneleriniz kılmamış ve evlatlıklarınızı da (gerçek) çocuklarınız saymamıştır, bunlar ağzınıza doladığınız boş laflar(ın işaretlerin)den başka bir şey değildir; hâlbuki Allah (mutlak) doğruyu söyler ve (size) doğru yolu ancak O gösterir.” (Ahzab suresi, 4. ayet; M. Esed Meali); M. Esed bu ayetle ilgili 3. dipnotta şöyle bir açıklamaya yer verir: “Burada zıhar adı verilen İslam öncesi Arap geleneğine işaret edilmektedir. Bu geleneğe göre koca, eşini, sadece ‘Sen benim için artık annemin sırtı gibi [haram]sın.’ demek suretiyle boşayabilirdi. Zahr (‘arka/sırt’) terimi, burada, ‘beden’i sembolize etmektedir. Müşrik Arap toplumunda bu boşama şekli kesin ve geri dönülmez görülürdü; üstelik bu şekilde boşanan kadın yeniden evlenemezdi ve ölünceye kadar eski kocasının kontrolünde kalmaya mahkûm olurdu. 58. surenin (Mücâdile) -ki bu sureden belli bir süre önce nazil olmuştur- ilk dört ayetinden anlaşılacağı gibi, bu ölçüsüz ve gaddar müşrik geleneği, yukarıdaki surenin nüzulü sırasında zaten yürürlükten kalkmıştı. Burada ise, sadece daha sonra gelen, ‘ağzınıza doladığınız boş lafların [lafzen, ‘sözlerin’] işaretleri’nin insan ilişkileri gerçekliği ile her zaman çakışmadığı şeklindeki hükmün tasviri için değinilmiştir.”
10. Mukâtil, Tefsîr-i Kebîr, c. 4, s. 172; Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 7923.
11. M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 1. ayet, dipnot: 1.
12. Mücâdile suresi, 3. ayet. (S. Ateş Meali)
13. Mücâdile suresi, 4. ayet. (S. Ateş Meali)
14. Şayet zıhar yapan kişi bu oruca özürsüz olarak ara verecek olursa yeni baştan tutması gerekir. Ancak özürden dolayı orucuna ara verecek olursa, bir kı¬sım âlimlere göre, geride kalan orucunu tamamlar, yeni baştan başlamaz. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 7932.) Fakat ayetin zahiri herhangi bir özür söz konusu edilmeden bu orucun ara verilmeksizin yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
15. Ayetlerde araka arkaya sıralanan cezalarla ilgili olarak ara cümlelerde geçen لَمْ يَجِدْ köle bulamıyorsa, لَمْ يَسْتَطِعْ “buna da güç yetiremiyorsa” şeklindeki ifadeler âdeta bir yandan muhatabın zayıflığına vurgu yaparken diğer yandan kendisine zalim olamayacak kadar güçsüz olduğunu da hatırlatır. Bu üslup, muhatap açısından ona haddini bildiren ayrı bir ceza şeklinde de değerlendirilebilir.
16. Mücâdile suresi, 4. Ayet. (S. Ateş Meali); Sureyi değil ama konuyu tamamlayan son iki ayet de şu şekildedir: “Allah’a ve Elçisine karşı gelen (onların koyduğu sınırlardan başka sınırlar koymağa kalkan)lar kendilerinden öncekilerin tepelendikleri gibi tepeleneceklerdir! Biz açık açık âyetler indirdik. Kâfirler için küçük düşürücü bir azâb vardır. Allah onların hepsini tekrar dirilteceği gün ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir! Allah on(ların yaptıkları işler)i hep saymış (zaptetmiş)tir. Onlar ise onu unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.” [Mücâdile suresi, 4. Ayet. (S. Ateş Meali)]; Bu iki ayetin içeriği meselenin ne kadar önemli bulunduğunu yeterince göstermektedir.
17. “Yanlışlık dışında bir mümin, bir mümini öldüremez: Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azadetmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir. Eğer (ölenin ailesi), bağışlar(diyetten vazgeçer)lerse başka. (Öldürülen) mümin, düşmanınız olan bir topluluktan ise mümin bir köle azadetmek gerekir. Ve eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azadetmek lâzımdır. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardı ardına oruç tutması gerekir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Nisa suresi, 92. ayet; S. Ateş Meali)
18. Zıhar’ın çirkinliği, ondan dönmenin meşru olması ve kadına dokunmadan önce üç kefaretten birinin uygulanması gereği, Allah’ın hudududur. Bunları aşmanın caiz olmadığı ve bu sınırda durulması gerektiği açıklanır. Bu anlamda fakihlerin “Kadın, zıhar yapan kocasını kefarete ve geri dönmeye zorlar, kefaret yerine getirilmeyince de kendisini teslim etmez. Hâkim de, kadının zararını ortadan kaldırmak için kocaya hapis ve ta’zir (azarlama) cezası vermek suretiyle kefarete zorlayabilir.” dedikleri üzerinde durulmuştur. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 176-178.); Fakat rivayetlerden hareketle Rasulullah (sav) dönemindeki uygulamalar, bu işi hatâen yaptığı bilinen muhatabın iyi niyet izharına binaen bunu telafi etmesi için kendisine yardımcı olunması yönündedir.
19. Nitekim evini otel gibi kullanıp kahvehaneleri mesken edinen ve eşlerini evli mi bekâr mı belli olmayacak bir derekeye iten kimselerin yaptığı da, kadına karşı yapılmış bir nevi hakaret sayılır.
20. Elmalılı, sözlerine şöyle devam eder: “Yukarıda da geçtiği üzere zıhar İslâm’dan önce Arapların âdetlerine göre kesin bir haramlık ifade ediyordu ve helâle çevrilmesine dair bir çözüm yolu yoktu. Kur’an, zıhar olarak söylenen sözün İslâm’a yakışmayan, yadırganan ve çirkin bir yalan olduğunu beyan etmiş, evvela ondan sakınılması lazım geldiğini, söylendiği takdirde de hiç hükümsüz kalmayıp yine haram hükmünü ifade edeceğini belirtmiştir. Ancak münker olarak söylenen o sözü, bir kefaret ile telafi ederek geri alıp, o haramlığı kaldırmanın gerekli olacağını beyan ile zikredilen âdeti kısmen bırakmış, kısmen ortadan kaldırarak değiştirmiş böylece çirkin âdetlerin ıslah edilmelerinin gerekli olduğunu da göstermiştir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 175.); Ayetlerin ortaya koyduğu hüküm zıharı ve yol açtığı zararları ebediyen ortadan kaldırmak şeklinde anlaşılmalıdır.
21. Bu çalışmada Mücâdile suresinin bağlamından da bahsedilmiştir. Orada görüleceği gibi surenin bağlamı, bu hanımın şikâyet konusunun şekli ile ilgilidir. Fakat samimi ve açık bir talebin bu şekilde bir hanımın hakları üzerinden ele alınması, aynı zamanda kadınların her türlü hak talebinin de tartışmasız karşılanması anlamına gelir.
22. Mümin suresi, 40 ayet; Nahl suresi, 97. ayet.
23. Zira ambargo yıllarında mümin bir erkeğin asıl başarısı, evinde yaşanan olaylarla birebir ilişkilidir. Bu anlamda Mekke dönemi, mümin kadınları izleyerek baştan aşağı bir kere daha gözden geçirilmelidir.
24. Bu anlamda Tahrim suresi, özellikle hanımların okuması ve anlaması gereken bir suredir.
25. Diyânet Vakfı Meali.
26. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 567, 568.
27. Diyânet Vakfı Meali.
28. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 565; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 491.
29. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 492.
30. Bu anlamda Asiye (as)’nin hâli ve bir zalimin eşi olmasına rağmen Allah katındaki mertebesi, Meryem (as)’in kavmi kâfir olmasına rağmen, zamanının kadınlarından faziletli kılınması gibi durumlardan hareketle müslümanların, kâfirlerle ilişki kurmalarında bir beis olmadığı ve bu ilginin müslümanlara zarar vermeyeceği üzerinde de durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 564.)
31. Galip zihinde topluma ve yöneticiye yüklenen bütün sorumluluklar, üstünlük anlayışına dayanır. Galip zihin, topluma rağmen bireye bir değer yüklemeye ihtiyaç hissetmez. Çünkü toplum ve bireyi bugünkü gibi birbirinden ayırmaya yarayan çelişkilerden yoksundur. Bu nedenle hiç kimsenin toplumdan kurtulmak veya kaçmak için haklı gerekçeleri bulunmaz.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihinde Ahlak Anlayışı

Galip zihnin ahlak anlayışını ifade etmek için Şems suresinin içeriğinden faydalanmak yararlı olacaktır. Surenin anlamı şu şekildedir:

“Güneşi ve onun aydınlık veren parlaklığını düşün ve güneşi(n ışığını) yansıtan ayı! Dünyayı gün ışığına çıkaran gündüzü düşün ve onu karanlığa boğan geceyi! Gökyüzünü ve onun harika yapısını düşün ve yeryüzünü, onun (uçsuz bucaksız) genişliğini! İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaratılış) amacına uygun şekillendirildiğini ve nasıl ahlaki zaaflarla olduğu kadar Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını! Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir, onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır. Semud (kavmi,) kaba bir küstahlıkla (bu) hakikati yalan saydı; içlerinden en onulmaz azgınları, (zulüm yapmak için) ileri atılırken, Allah’ın Elçisi onlara: ‘Şu dişi deve Allah’ındır, öyleyse bırakın suyunu içsin (ve ona bir zarar vermeyin)!’ demişti. Ama onlar Elçi’yi (hiçe sayıp) yalanladılar ve deveyi vahşice boğazladılar; bunun üzerine Rableri, bu günahları yüzünden onları yıkıma uğrattı ve tümünü birden yok etti: çünkü (onlardan) hiçbiri başlarına gelecek şeyin korkusunu taşımıyordu.” (1)

Surede, yemin ifadelerinin hemen ardından insanın yaratılış amacına uygun olarak şekillendirilmesinden, takva ve suç işleme kabiliyetinden bahsedilerek ana fikre ulaşılır. Burada asıl vurgu, “Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir. Onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.” ayetleridir. Ardından kötülüğe batan insan örneği verilir ki bu da Semud kavmini helake sürükleyen kişilerdir. Kavmin diğer bireyleri onlara engel olmadığı için hepsi birlikte yok edilmeyi hak etmişlerdir. Helak sebebi olarak bu toplumun deveyi kesmesinden söz edilir. Bilindiği gibi devenin su içmesi konusu o toplumdaki sınıfsal ayrımlara işaret eder. Zira Semud toplumunun helak edilme sebebi kendi aralarında var olan haksızlıklardır.

Sure, aynı zamanda müslümanlara tebliğde kullanabilecekleri bir ölçü/metod öğretir. Tebliğde dikkate alınması gereken ölçülerden biri, bütün insanlık için önemini koruyan ortak noktaları yakalamak ve muhatabı karşı çıkamayacağı şekilde ikna etmeye çalışmaktır. Ortak nokta, aynı zamanda ortak aklın ürünü olan doğru/gerçek bilgilerden ibarettir. Surede bu anlamda “Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir.” ayeti, doğru ve etkili bir teklif olarak ortaya getirilir. Kendisini kibir, zulüm ve kötü düşüncelerden arındırarak aşırılıklardan kaçınmak konularında hiç kimse muhalefet yapamaz. Bu adım, herkesin doğru ve dürüst olması ve haddini aşmaması ile ilgili doğru bir zemin üzerinde hareket eder. Burada muhataplarının kabul etmekten kaçınamayacakları ortak bir nokta aranır. Bilindiği gibi tuğyan, yani haddini aşarak aşırı gitmek kötüdür ve kötülük üretir. Kişilerin sonuçlarından korkmadığı aşırılıkları topluma zarar verir. Öyleyse birtakım eşkıya tipler elinde toplumu helake götüren bu aşırılıklar engellenmelidir. Sure, herkesi “Gelin toplumumuzun mutluluğu için aşırılıkları sebebiyle hepimize zarar veren içimizdeki haydutlara engel olalım.” gibi bir ortak zeminde buluşmaya davet eder. Suç işlemekten uzaklaşarak arınmayı seçmek ya da günahlar peşinde koşarak karanlığa gömülmek insanın elindedir. Dolayısıyla toplumu huzura veya savaşa sürükleyen de insanın bizzat kendisidir. Eğer bu yaklaşım herkes tarafından kabul edilir ve uygulama alanı bulabilirse o takdirde suç ve suçlulara izin verilmemesi gerekir. Bir toplum neyin suç olduğu ve bunların engellenmesi hususunda karar verdiğinde her şey düzelir ve yoluna girer.

Bu ayetleri duyan müslümanlar, yaşadıkları toplumun aşırılıkları yüzünden Semud kavmi gibi yok edilmesinden korkmuş olmalıdırlar. Korkuları hem kendi adlarına hem de toplumları içindir. O hâlde aşırı giderek (tuğyan) toplumu helake sürükleyenlere engel olunmalıdır. Allah’ın devesinin su içmesi engellendiği gibi onun kullarının haklarını gasp edenler, Allah’ın nimetlerini onlardan esirgeyerek hadlerini aşmaktadırlar. (2) Nefsini arındıran kurtuluşa erer. Burada nefsini arındırmak, karanlık işlere bulaşmamaktır. Karanlık işlerin başında insanları eşit görmeyen ve onları hakları olan nimetlerden mahrum etmeye çalışan haydut tipli insanlar vardır. Bunlara engel olunmazsa toplum çökecektir.

Şems suresinde Salih (as)’in içinde yaşadığı toplum haddini aşmış ve sonucuna da katlanmak zorunda kalmıştır. Surede arınma, siyasi, ekonomik ve sosyal bir kapsama sahiptir. Temelde bu yaklaşım insanları eşit kabul etmek anlamına gelir. Zaten, bu toplumun helakinin sebebi, bir takım haksız tasarruflarla imtiyaz ve ayrıcalık oluşturan yaklaşımlardır.

İnsanları eşit kabul etmek, düşünce ve eylemin başlangıç noktasıdır ve Allah’ı tek kabul etmenin doğal bir sonucudur. Buna göre bir olan Allah’ın dışında kimsenin bir diğerine hâkim veya üstün olması düşünülemez. Allah bir kabul edildiğinde yaratılış açısından insanlar arasında bir ayrım da yapılamaz. Önceleri iman esası olarak ortaya çıkan ve aksi helakle sonuçlanacağı söylenen bu olgu, sonraları sadece ahlaka indirgenmiştir. İmanın konusu olmayınca küçümsenip önemini kaybetmiştir. Hâlbuki surede ‘tezkiye’, yani nefsini arındırma konusu, ırka dayalı eşitlikten daha geniş bir kapsamda, içinde ekonomi ve sınıf ayrımını da barındıran siyasi bir tavrı dile getirir. Bu yaklaşım, tarih içerisinde belli bir soyun hükümdarlığı altında sürdürülen saltanat rejimleriyle terk edilmiş ve nefsi kötülüklerden arındırma anlamında ahlakın bir şubesi olarak ruhi temizlenmeyi ifade eder olmuştur.

İnsanları eşit görmeyen bir zihnin ruhi anlamda temizlenmesi mümkün değildir. Öyleyse tezkiye önce çerçevesini imanın şekillendireceği siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda adil bir temele oturmalıdır.

Şems suresi, “Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir, onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.” şeklinde basit gibi görünen ama çok etkili bir formülden bahseder. Bu formül, Allah’ı dini, ahlakı kendi çıkarlarına alet etmeye de engel olur. Kişi, yaptıklarının sorumluluğunu mutlaka üstlenmeli ve arınmayı seçmelidir. Semud örneği bu arınmanın (takva) önce insanları eşit görmekle mümkün olabileceğini bildirir. O hâlde bu derece önemli bir kabulün galip zihin elinde bireysel ahlak gösterilerine indirgenmesine müsaade edilmemelidir. Takvanın risâletin başlangıcı itibariyle ifade ettiği bu anlam, kişinin kendisine ve yaşadığı topluma huzur vermesinin ilk adımlarından biri sayılmalıdır. Demek ki ahlakın, bu şekilde siyasi bir bilinçle desteklenmesine veya imana dayalı bir zeminde yürümesine duyulan ihtiyaç pek çok şeyden daha önemlidir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Şems Suresi. (M. Esed Meali).
2. Burada deveyi kesenler örneğiyle, insanların ve özellikle inananların haklarını gasp edip Allah’ın nimetlerini onlardan esirgeyerek hadlerini aşanlar anlatılmaktadır. Deveyi öldürmek için ortaya atlayan اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰیهَا [içlerinden en onulmaz azgınları, (zulüm yapmak için) ileri atılırken] ifadesinden de anlaşılacağı üzere o toplumun aşırı giden serseri (şaki) bir üyesidir. Ama فَعَقَرُوهَا (boğazladılar) şeklinde dile getirilen fiilin çoğul hâli bütün toplumun bundan sorumlu tutulduğunu göstermektedir.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihinde Sembollerin Anlam Kaybına Uğraması

Semboller, bilgi taşıyan çok önemli öğelerdir. Bunlar aracılığı ile bilginin kapsamı genişler, işlevselliği artar ve zaman üstü bir nitelik kazanır. Galip zihin, sembollerle ifade edilen anlamları yönetim/yönetici ilişkileri açısından dikkate almaz. Çünkü bu sembollerin geçtiği ayetlerin muhataplarını bulamaz. Mesela Firavun, Kârun, Hâman gibi kavramların sistem içerisinde yeri ve karşılıkları bulunmaz. (1) Bunlar umumiyetle küfür diyarının örnekleridir. Hakikati taşıyan bir düzenin bunlardan alacağı bir ders olamayacağı düşünülür. Hâlbuki bu sembollerden adına Şeytan Üçgeni denilebilecek bir çerçeve çizilebilir. Sistem eleştirisi açısından bu semboller etrafında bulunması gereken anlamların nasıl kaybedildiğini göstermek gerekirse şu hususlara dikkat edilmelidir:

Şeytan Üçgeni ve Zayıflık…
Kur’an anlatımında adına Şeytan Üçgeni diyebileceğimiz zulüm düzenlerinde var olan bir yapı söz konusudur. Bu üçgenin bir köşesinde Firavun vardır. Diğer köşesini Kârun tutar. Son köşe ise Hâman’ındır.

Firavun siyasi otoriteyi simgeler. Onun şahsında Kur’an’da anlatılan olaylar halkına karşı zulmeden kötü bir yöneticinin nasıl davranacağının bilgisini verir. (2) Mesela yaptıklarını başa kakan, insanları sınıflara ayıran, kendisine yakınlık ve ayrıcalık ihdas eden ve halkını aşağılayan tavırlar ona aittir. Firavun’un alt sınıfına mele denir. Bunlar yönetimde söz sahibi ve siyasi anlamda üst düzey bürokratlardır. Firavun, yine kendi menfaati için otoritesini görünüşte de olsa onlarla paylaşır.

Kârun, sermayenin kötü ellerde nasıl kullanıldığını temsil eder. Servet sahibi, bunları birtakım kabiliyetleri/özellikleri sebebiyle elde ettiğini düşünür. Bu nedenle hiçbir şeyini paylaşmaz. Kârun’un alt tabakasına mütref denir. Bunlar da şımarık zenginlerdir. Hevâ ve hevesini ilah edinmek söz konusu olduğunda onlardan daha iyisi bulunmaz.

Hâman ise ilmi yani bilgiyi gayrı meşru yollarda kullanan ilim adamı tipidir. Firavun ve Kârun’un yaptıklarını meşru göstermeye çalışır. Hâlihazırdaki sistemi korur. Hâman’ın alt tabakası Belam’dır. Belam, bazen din adamı, bazen de teknolojiyi küfrün emrinde kullandıran mühendis takımıdır. Bilgiyi ve tekniği, sermaye ve siyasetin emrine veren bu kesimdir. Doğru bunların elinde öyle bir hâl alır ki çok az kimse ne olup bittiğinin farkına varabilir.

Firavun, Kârun ve Hâman üçlüsü, kendi arasında paslaşır ve birbirlerini desteklerler. Siyaset, sermaye ve ilmin kötü yolda beraberliğidir olup biten. Bütün peygamberlere karşı çıkanlar bunlardır. Halktan hiç kimsenin elçilere muhalefet ettiği görülmemiştir. Çünkü peygamberlerin tebliğleri ile menfaatleri sarsılanlar da bu kişilerdir. İnsanlar bu üçgen içinde mengeneye tutulurlar. Zayıf düşürülürler. Elbette bu zayıflık Kur’an tarafından asla onaylanmaz ve onlara karşı bir uyanıklık meydana getirilmeye çalışılır.

Zayıflar…
Kur’an’ın zayıflığa yaklaşımı şu şekildedir:
Allah insanı bazı yönleri hasebiyle zayıf yaratmıştır. (3) Fakat ona rehberlik yapması için zaaf ve zayıflığını örtecek esasları hiç eksik etmemiş üstelik insana mücadele edip kendisini kötülüklerden muhafaza edebilecek azim ve kabiliyetler de vermiştir. (4) Allah, samimi davrandıkları ve iyilik yapmayı terk etmedikleri sürece zayıflıklarını gideremeyen müminleri zaten sorumlu tutmamaktadır. (5)

Acizlik ya da zayıflık denildiğinde genellikle kişinin sahip olduğu haklardan mahrum edilmesi anlaşılır. Bu anlamda insanı aciz veya zayıf duruma düşüren yine kendi hemcinsleridir. Firavun gibi kendisini büyüklük duygusuna kaptırmış liderler elinde ülke halkları kastlara, sınıflara ayrılır. Halkın bir kısmını diğerine karşı iyice hor ve güçsüz kılan birtakım uygulamalar, bu liderler elinden çıkar. Buna karşılık Allah yeryüzünde hor ve güçsüz görülen kimselerden yana onların öncüler olmasını istemektedir. (6) Bütün peygamberlere kendilerini güçlü gören toplumun ileri gelenleri ile şımarık zenginleri karşı çıkmıştır. (7) Böyle olunca inananlar başlangıçta hep azınlık ve güçsüz kalmışlardır. (8) Nice peygamberler müminlerle birlikte Allah yolunda savaşmış ama çektikleri sıkıntılardan dolayı ne korkuya kapılmışlar, ne zayıf düşmüşler ve ne de kendilerini başkalarının önünde küçük düşürmüşlerdir. (9) Dolayısıyla insanın zayıf yaratılması, kendisini diğerleriyle eşit kılan vahyi ve aklını rehber edindiği sürece onun hemcinsleri arasında büyüklenmeden uyumlu yaşamasını sağlayan olumlu yönüdür. Nitekim Allah, insanı hakikat bilgisinden hiç mahrum etmemiş ve insanların birbirleri üzerinde tahakkümüne imkân tanıyan bir zayıflığı da hoş karşılamamıştır. Çünkü vahyi göz ardı ettiğinde bu zayıflığın sorun teşkil eden bir yönü vardır. Bu da insanın güvenlik ve açlık endişesiyle başkalarını taklit ve takip etmek konusundaki ısrarıyla ortaya çıkmaktadır. (10)

Sorgulamadan Tabi Olanlar…
Bu insanlar, batıla dalanlarla hiç sorgulamadan birlikte olmayı seçerler. (11) Hayatta taş gibi yuvarlanıp gidenler bunlardır. Haram-helal demezler. Sınırları ve ilkeleri yoktur. Zevklerinin esiridirler. İradeleri haktan yana bedel ödemeye yanaşmaz. Asla risk üstlenmez ve doğru olandan yana taraf tutmazlar.

“(Ama) hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘Biz ne bu Kur’an’a inanırız, ne de önceki vahiylerden bugüne kalanlara!’ dediler. Sen (Hesap Günü) Rablerinin huzurunda suçu birbirlerinin üzerine atıp durdukları zaman bu zalimleri(n halini) bir görseydin!
(Yeryüzünde) güçsüz olanlar küstahça böbürlenenlere:
‘Siz olmasaydınız kesinlikle inanmışlardan olurduk!’ diyeceklerdir.
Küstahça böbürlenenler ise güçsüzlere:
‘Nasıl olur? Doğru yol size açıkça gösterildikten sonra biz mi sizi (zorla) ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olan sizdiniz!’ diyeceklerdir.
Ama güçsüzler, küstahça büyüklük taslayanlara:
‘Hayır!’ diyecekler. ‘(Bizi ondan alıkoyan, sizin) gece gündüz (Allah’ın mesajlarına karşı) yanlış ve yanıltıcı itirazlar geliştirmenizdi; (tıpkı) Allah’ı tanımamaya ve O’na rakip güçler bulunduğuna bizi ikna ettiğiniz (gibi)!’ diyeceklerdir.
Ve onlar (kendilerini bekleyen) azabı görünce (derin) pişmanlıklarını ifade etmeye imkân bulamayacaklar; çünkü biz hakikati inkâra şartlanmış olanların boyunlarına halkalar geçireceğiz. Bu, yaptıklarının (adil) bir karşılığı değil midir?”
(12)

Bu insanlar, fakir ama namussuz, zayıf ancak ahlaksız, pek çok şeyden yoksun fakat kimliksiz ve şahsiyetsiz tiplerdir. (13) Ömürleri başkalarının peşinde kuyruk olmakla geçer.

Şikâyet Etmeyenler…
Hak-batıl ölçüsü herkese lazımdır. Kişinin neyin zulüm olduğuyla ilgili bir fikri mutlaka olmalıdır. Buna göre insanın bütünüyle başa çıkmayı beceremese veya güç yetiremese de şikâyet edip en azından dile getireceği haksızlıklar her zaman vardır. Haksızlıklar karşısında susmak onlara katılmak anlamına gelir. Dolayısıyla kurtulmak istemek veya bir arayış içinde bulunmak önemli bir sorumluluktur. Zira hak-batıl, doğru yanlış, iyi-kötü ölçüleri olmadan kişinin insani değerlere sahip olması da mümkün değildir.

“Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar:
‘Neyiniz vardı sizin?’
Onlar:
‘Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük.’ diye cevap verecekler.
(Melekler),
‘Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?’ diyecekler.
Böylelerinin varış yeri cehennemdir, ne kötü bir varış yeri! Ama -erkek olsun, kadın olsun, çocuk olsun- hiçbir gücü olmayan ve kendilerine doğru yol gösterilmeyen çaresiz kimseler bunların dışındadır.”
(14)

Ayette geçen ve altı çizilmesi gereken husus suçlu kabul edilen kişinin ruh hâlidir. O kendisini cehenneme götüren sebebi anlayamaz. Zayıf olmayı, kendisini kurtaracak dercede yeterli bir mazeret sayar. Bu kişiler, “Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük.” derken âdeta şöyle söylemektedir:

“Yahu ben karnımı zor doyurur, aileme zor bakardım. Neyin cihadını yapacak nasıl mücadele edecektim ki? Beni ne hakla tutukluyor ve hangi sebeple cehenneme atıyorsunuz?”

Meleklerin “Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” sözü ise şu anlama gelir:

“Tamam fakirdin. Arkan yoktu. Çaresizlikler yakanı bırakmıyordu. Geçim derdiyle boğuşup duruyordun. Ama sen hiç ama hiç şikâyet etmedin ki! Olup bitene razıydın. Sana bu hayatı reva görenleri her seferinde destekledin. Sorgulamadın. Hesap sormaya çalışmadın. En azından bunu dile getirmeye bile çalışmadın. Bir yol aradın mı? Kurtulmaya çalıştın mı? Üç beş kuruş eline geçtiğinde her şeyi unutan kimdi? Senin derdin onlar gibi olmaktı. Hak ve adalet aramak değil. Şimdi aradığını bulacak ve onlarla aynı muameleyi göreceksin.”

Bunlar, “hiçbir gücü olmayan ve kendilerine doğru yol gösterilmeyen çaresiz kimseler” değillerdir. Çünkü sorgulamadan tabi olanlar, en ufak bir fırsatta günaha yönelenler ve suç işleyenlere imrenerek bakanlar bunlardır. Pek çok şeyin farkında olmalarına rağmen ömürlerinde bir kere dahi gerçeği aramayan, sormayan, şikâyet etmeyen ve her seferinde zorluklara katlanmak zorunda kalan bu bedbaht insanlar, hem dünyayı hem de ahireti kaybettikleri için bir hayli kötü durumdadırlar.

Şikâyet Edenler…
Kur’an’da tek makbul zayıf kişiler, kurtulmak isteyen ve bunu şu ya da bu şekilde dile getirenlerdir. Zira bilindiği gibi zulme rıza zulümdür.

“Nasıl olur da Allah yolunda savaşmayı ve ‘Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu topraklardan kurtar(ıp özgürlüğe kavuştur) ve rahmetinle bizim için bir koruyucu ve destek olacak bir yardımcı gönder!’ (15) diye yalvaran çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmayı reddedersiniz?” (16)

Bu zayıf insanlar, içinde yaşadıkları halkın zalim olduğu tespitinde bulunurlar. Hak-batıl ayrımının farkındadırlar. Fakat fakirlikleri, yoklukları kendilerini aciz bırakır. Ellerinden bir şey gelmez. Ancak onlar, zulmün ne olduğunu ve bundan kurtulmanın önemini bilir ve dile getirirler. (17) Kurtulmak isterler. Bunlar, başkalarının keyiflerine tabi olmak istemezler. Şımarık, aşırı giden, haddini aşan küstah insanları bilirler. İşte zayıf ama namuslu, fakir ama onurlu, çaresiz ama şahsiyetini kaybetmemiş makbul insanlar bunlardır. Görüldüğü gibi zayıflığın tek iyi tarafı, haksızlığı dile getirip kurtulmak isteğinde bulunmaktır.

Sonuçta Şeytan Üçgeni ve zayıf düşürülenlerin durumu, galip zihnin ders konusu edinebileceği bir yaklaşım oluşturmaz. Oysa söz konusu semboller ve onlar altında işlenen konular, iman ettiği iddiasında bulunan kişiler için vazgeçilmez ölçüler barındırır. Bu ölçüler, ne yazık ki İslam’ın hâkim olduğu yerde mecrasını bir türlü bulamaz ve anlam kaybına uğrayarak buharlaşır.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bu isimler çerçevesinde ele alınan konuların tamamı Peygamber (sav)’in yaşadığı ortamda işlenmiştir.
2. Ebu Leheb gibi ki o da bu açıdan Firavun’a benzer. İki elini yani iktidar ve servetini insanlara haksızlık/eziyet etmek için kullanan kişileri hatırlatır.
3. Nisa suresi, 28. ayet.
4. Târık suresi, 4. ayet.
5. Tevbe suresi, 91. ayet.
6. Kasas suresi, 4, 5. ayetler; Enfal suresi, 26. ayet.
7. Sebe suresi, 34. ayet; Zuhruf suresi, 23. ayet;
8. A’raf suresi, 75. ayet; Hud suresi, 91. ayet.
9. Âl-i İmran suresi, 146. ayet.
10. Bu nedenle insanın güvenlik ve açlık korkularının suistimal edilemeyecek şekilde giderilmesi bir ihtyaçtır.
11. Müddessir suresi, 45. ayet; Tevbe suresi, 65. ayet.
12. Sebe suresi, 31-33. ayetler. (M. Esed Meali)
13. Bu hususta şu ayetler de hatırlanmalıdır: “Onlar, (hayatta iken hakikati inkâr etmiş olanlar, içine atıldıkları öteki dünyanın) ateşi ortasında birbirleriyle tartışacaklar ve zayıf olanlar küstahça böbürlenenlere: ‘Doğrusu biz sadece size uymuştuk, o halde, şu ateşten (bize düşen) payı hafifletebilir misiniz?’ diyeceklerdir. Büyüklük taslayanlar ise, ‘Biz hepimiz onun içindeyiz! Allah, (artık) kulları arasında hüküm vermiş bulunmaktadır!’ diye cevap verecekler. Ve ateşin içinde olanlar cehennemin bekçilerine, ‘Ne olur Rabbinize yalvarın da bir gün (bile olsa) bu azabımızı hafifletsin!’ diyecekler. (Cehennemin bekçileri): ‘Elçileriniz size hakikatin bütün kanıtlarını getirmiş değiller miydi?’ diye soracaklar. O (ateşdeki)ler, ‘Evet, öyleydi!’ diyecekler. (Ve cehennemin bekçileri,) ‘Madem öyle yalvarıp durun!’ diye cevap verecekler; çünkü inkâr edenlerin yalvarması, avunmadan başka bir anlam taşımaz.” (Mümin suresi, 47-50. ayetler. M. Esed Meali)
14. Nisa suresi, 97, 98. ayetler. (M. Esed Meali)
15. Bu ve benzeri ifadelerde geçen “halkı zalim” tespiti çok önemlidir. Muhtemelen sözü söyleyenler açısından bu halkın, zulümden kurtulmak adına hiçbir gayreti olmadığını anlatır. Burada aynı ifadenin, Firavun’un hanımının dilinden de döküldüğü hatırlanmalıdır.
16. Nisa suresi, 75. ayet. (M. Esed Meali)
17. Bu hususta Firavun’un hanımı Asiye çok iyi bir örnektir.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihinde Sistem Sorgulaması

Sistem sorgulaması galip zihinde yer almaz, alamaz. Örneğin aşağıdaki ayetle ilgili olarak yapılan tefsirler daha çok Süleyman (as)’a verilen güçle ilişkilendirilmiştir ki bu konuda verilebilecek örneklerden biri de onun kabul edildiği bildirilen şu duasıdır:
“Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.” (1)

Süleyman (as)’ın duasının “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” kısmı anlaşılır gibi değildir. Neden ulaşılmasını istemediği hususu kapalıdır.

Elmalılı, Süleyman (as)’ın “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” içerikteki duasının “Ya Rab! Beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin. Yani benim hâlime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu gibi kimse onu benden çekip alamasın.” şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler ve bunun ‘dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman (as)’a olurdu.’ denilsin de kimsenin dünya saltanatına rağbeti kalmasın şeklinde güzel bir anlam oluşturduğunu nakleder. Buna göre Süleyman (as) fani olan dünya mülkünü değil, ahiret mülkünü istemektedir. (2)

Râzî ise ayette geçen mülk kelimesiyle ilgili şu çıkarımlarda bulunur:
a) “Mülk” kudret anlamındadır. Buna göre ayetin manası, “Benim onlara muktedir olmamın, peygamberliğimin ve risâletimin doğruluğuna delâlet eden bir mucize olabilmesi için, beni, benden başka hiçbir kimsenin asla kadir olamayacağı birtakım şeylere muktedir kıl.” anlamındadır. Bu izahın doğru olduğunun delili bu ifadenin hemen peşinden gelen şu ayetlerdir: “Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” [36-38. ayetler] (3) Buna göre duada “Hiç kimsenin muarazada bulunamayacağı bir mülk” den bahsedilmektedir.

b) Süleyman (as) hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlar ve Rabbinden, kendisinden başkasına intikal etmeyen bir mülk vermesini talep eder. Buna göre anlam, “Benden başkasına geçmeyen bir mülk ver.” demektir. (4)

c) Onları yapmaya ve yerine getirmeye kadir olduğu hâlde, dünyanın hoş ve leziz şeylerinden kaçınmak, yapmaya kadir olamadığı hâlde onlardan kaçınmaktan çok daha zordur. Süleyman (as) sanki “Ey Allah’ım, mükâfatımın daha tam ve daha üstün olabilmesi için, kendilerini yerine getirebilme imkânım olduğu hâlde onlardan kaçınabilmem için, bana beşerin sahip olduğu şeylerden tamamen uzak ve onlardan üstün olan bir mülk ver.” demek istemiştir.

d) Bazı kimseler şöyle demişlerdir: Hazır ve mevcut olduğu için dünyanın hoş ve leziz şeylerinden uzak durabilmek, çetin ve zor bir iştir. Ahiretin saadetleri ise, ileriki bir zamanda olacaktır. Şimdiden var olanın, sonradan olacak olanla değiştirilmesi, zordur. Süleyman (as), dünyalık elde etmenin, Mevlâ’ya hizmet etmeye mani olmadığının halk tarafından anlaşılması için, “Ya Rabbi bana beşerin sahip olduğu mülklerin en büyüğü olan bir mülk ver ki, böylece ben, onları yapabilme imkânına sahip iken, onlardan son derece uzak kalabileyim.” demek istemiştir.

e) Dünyayı elde edemeyenlerin kalpleri, daima bunlara asılı kalır. Onlar dünyada büyük mutlulukların ve faydalı şeylerin bulunduğunu zanneder. Süleyman (as), “Ey izzet ve ululuğun Rabbi, bana, mülklerin en büyüğünü ver. Böylece, insanlar, o mülklerin hallerinin en mükemmeline vakıf olabilsinler de, bu durumda akıl, bunlarda da bir fayda bulunmadığını anlasın; kalp, bunlardan yüz çevirsin, bunlara iltifat etmesin, Allah’a kullukla meşgul olup dünya ile ilgili şeylerle iştigal etmesin ve nefis böylece itminana ersin.” demek istemiştir. (5)

Kurtubî’ye göre “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” ifadesi, kimsenin istemeyeceği anlamındadır. Buna göre sanki o kendisinden sonra herhangi bir kimsenin böyle bir dilekte bulunmamasını böyle bir duanın kabul olunmamasını istemiş gibidir. Yine onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdindeki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindir. Ayrıca peygamberler Allah nezdindeki konumlarına delil gösterecekleri özel bir yerlerinin olma¬sını arzu ederler. Bundan ötürü Peygamber (sav) namazını kesmek isteyen if¬riti yakalayıp Allah da ona bu imkânı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak is¬temiş, ama sonra kardeşi Süleyman (as)’ın: “Rabbim bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.” dediğini hatırlamış ve o şeytanı küçülmüş bir durumda serbest bırakmıştır. Yani Peygamber (sav), şeytanların Süleyman (as)’ın emrine verilmesinin onun bir özelliği olduğunu ve bunun kendisinden sonra kimse¬ye verilmemesi gerektiğini, onun duasının kabul edilmiş olduğunu bilir ve buna uygun hareket eder. (6)

Mevdudî, “Şu bir gerçektir ki, bu bölüm Kur’an’ın en müşkül yeridir ve kesinlikle sarih bir şekilde tefsir edilemez.” (7) dedikten sonra muhtemel gördüğü şu açıklamayı yapar:
“Hz. Süleyman’ın “Rabbim beni affet ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir saltanat ver.” şeklindeki duasını İsrailoğullarının tarihi ışığında değerlendirirsek şayet, Hz. Süleyman’ın, kalbinde oğlunun tahta geçmesi arzusunu taşıdığını ve bu muhteşem saltanatın zürriyeti boyunca devam etmesini istediğini anlarız. Bu arzu ve istek kendisi için bir fitne (imtihan) olduğu için Allah onu uyarmıştır. Nitekim Hz. Süleyman’ın veliahdının, büyüdüğünde kıymetsiz biri olduğu ortaya çıkmış ve babasının saltanatını devam ettirememiştir. Hz. Süleyman’ın tahtı üzerine bir cesedin bırakılması muhtemelen şu şekildedir: Hz. Süleyman önce mirasını (saltanatını) bu ehliyetsiz, kabiliyetsiz ve hiçbir özelliğe sahip olmayan oğluna bırakmak istiyordu. Dolayısıyla Hz. Süleyman bu isteğinden vazgeçti ve bu saltanatın kendisi ile birlikte son bulmasını, nesiller boyunca devam etmemesini Allah’a dua ederek talep etti. İsrailoğulları tarihinden de, Hz. Süleyman’ın kendi yerine geçmesi için kimseye vasiyette bulunmadığı ve herhangi bir tavsiye de yapmadığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. Süleyman’dan sonra devletin ileri gelenleri onun oğlunu tahta çıkarmışlar ve kısa bir süre içinde İsrailoğullarına bağlı 10 kabile Kuzey Filistin’de ayrı bir devlet kurmuştur. Beytü’l-Mukaddes’de ise sadece Yahuda kabilesi kalmıştır. (8)

Mevdudî’nin bu açıklamasının gerekçeleri tartışılabilir. Hatta bu te’vilin bağlamdan onay alıp almadığı da söz konusu edilebilir. Fakat bu yorumun saltanat eleştirisi açısından Emevî, Abbasî veya Osmanlı hanedanları içinde yapılabileceği düşünülebilir mi? Kur’an okumalarında bu ve benzeri çıkarımların sistem eleştirisi şeklinde algılanması ve yeterince üzerinde durulması mümkün olmamıştır. Eğer mümkün olabilseydi, babadan oğula geçen saltanatın zaaflarından kurtulmanın yolları çok önceleri İslam dünyasında tartışılıp bulunabilir ve belki de adil bir yönetimin nasıl olabileceğinin en güzel örnekleri müslümanlar tarafından dünyaya sunulabilirdi. (9)

Sonuç olarak Süleyman (as)’ın bu teklifi kabul edilmiş ve kendisine olağanüstü bir güç verilmiştir. O’nun talebinin ilk kısmı makul olmakla beraber son kısmı düşündürücüdür. Kendisinden sonra kimseye verilmemesini istemesi oldukça ilginçtir. Kabul edilmiş bir talep olarak bu durumda konunun bize örnek olabilecek tarafı da anlaşılamamaktadır. Bu ayetle ilgili olarak yapılan tefsirlerin Peygamber (sav) devrinde nasıl bir fonksiyon icra ettiği de açık değildir. Bu durumda bugüne dair söylenebilecek bir şey de yoktur. Hâlbuki Mevdudî’nin yorumladığı şekilde ve tabiri caizse ilk anda ‘bencil’ bir talep gibi gözüken fakat muhtemelen bilinçli bir öngörüyü dile getiren bu yaklaşımın çok daha farklı değerlendirilmesi mümkündür. Süleyman (as), kendi yaşadığı dönemde Tevhid’i hâkim kılmak istemiş ve talep ettiği bu iktidar gücünü bu yönde kullanmıştır. Ancak kendisinden sonra bu gücün babadan oğula kötü ellere geçmemesi için böyle söylemiş olmalıdır. Saltanata dayalı bir yönetimin zaman zaman kötü yöneticiler elinde oldukça olumsuz sonuçlara yol açtığı bilinmektedir. Süleyman (as)’ın endişesi, kendisinden sonra bu gücün intikal edeceği kişilerin ehliyeti ve ahlakıyla ilgili olabilir. Herhâlde bu sebeple, “Benden sonra kimseye verme.” demiştir. Bu açıklama, doğru ya da yanlış olabilir. Nitekim sonuçta bir yorumdan ibarettir. Ancak gücün onu doğru dürüst kullanamayacak kimselerde bulunmamasına dair bir yönetim eleştirisi olarak saltanatı mahkûm eden böylesine bir yorumun, hâkim veya galip zihnin belirleyici olduğu dönemlerde yapılabilme imkânı yoktur.

Aynı şekilde yönetici-birey ilişkisini sorgulayan şu ayette de durum farklı değildir; “Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in bir neticesi)dir.” (10) Bu ayet, Firavun’un; “Yanımda büyüdün, ekmeğimi yedin sonra da yapacağını yaptın.” şeklinde nimeti başa kakmak denilen itirazının sonucunda gelmiştir. Musa (as)’yı nankörlükle suçlayan bu yaklaşımın bir benzeri indiği dönem içinde Peygamber (sav) için de geçerli bir başa kakmayı içerir. Yani Firavun’un Musa (as)’ya yaptığını Mekke ileri gelenleri Peygamber (sav)’e reva görmektedirler. Cevap açık bir iktidar eleştirisidir. İnsanları köleleştirme ve kendisine tabiiyet oluşturma çabası bu sonucu vermiştir. İktidarlar kendi güçlerini koruyabilmek için bazı nimetleri halkla paylaşırlar. Böylece aslında kendilerini korumuş olurlar. Firavun’un bu köleleştirme ve halkı ezme faaliyeti olmasa Musa (as) annesinin kucağında nazlı nazlı büyüyecektir. Onu saraya kadar götüren olaylar zinciri Firavun’un sebep olduğu baskılardır. Musa (as), sistem sorgulaması yaptığı anda, kendisine sunulan imkânlar birden ona eleştiri olarak geri döner. Bu her zaman böyle olmuştur. Yönetime karşı yapılan muhalefetler, benzer sonuçlar doğurur. Bu ayeti Emevî, Abbasi veya Osmanlı hanedanlarında eleştirilerin önünü açmak açısından kullanmak mümkün olamamıştır. Galip zihin, içinde bulunduğu ortamın baskılarına direnmek noktasında bu yorumları yapmayı düşünememiştir. Bu ve benzeri ayetlerden gerektiği gibi faydalanabilmek için Firavun ile söz konusu yönetimler arasında bir benzerlik kurmak gerekmeyebilir. Bir iktidar eleştirisi yapabilmek her zaman, karşısında Firavun gibi zulmeden bir yönetimi gerekli de kılmaz. Burada asıl olan ne olursa olsun hiçbir iktidarın kendisine yapılan eleştiriler karşısında nimetleri başa kakma veya tehdit etme gibi bir uygulama yapmaması gerektiğidir. Bunun gibi yeterince ilgi gösterilmesi hâlinde bu ayetlerden bireyin muhalefet etme hakkına ilişkin sonuçlar elde edilebilir. Fakat içinde bulunulan yapının kutsanması, buna engel olmaktadır. Ayrıca bizzat yöneticiler tarafından eleştiri konularını yıkıcı bir faaliyet olarak görme ve gösterme eğilimi genellikle insanlara bu imkânı vermemektedir.

Alak suresinin ilk beş ayeti, bir yönüyle müşriklerin tutumlarına ve bu tutumlarından hareketle edindikleri Allah anlayışına karşılık tenzih için inmiştir. Tenzih, kâfir ve müşriklerin zihniyetinin reddedilmesi demektir. Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgusu bunu gösterir. Zira müstağni ve azgın tavırları kâfir ve müşriklere ait yanlış İlah anlayışının bir devamıdır. Öyleyse zımnen onlara ait bu kabullere karşılık “Kellâ” (Hayır! Hayır!) diyerek bir nevi tenzihle cevap verilir. İlk beş ayet müşrik zihniyetin Allah hakkında yanlış tasavvurlarının olduğu bir yerde indirilir. Bu yüzden Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgulandığında gerek bu konuda tereddütleri bulunanların düşüncelerindeki tutarsızlıklar gerekse Allah adına açıkça yanlış tasavvurlar edinenlerin görüşleri reddedilmiş olmaktadır. Dikkat edilirse surenin indiği yer, anlam dünyasının izahında önemli bir rol oynamaktadır. Bu sure, İslam’ın hâkim olduğu zaman aralıklarında okunduğunda böyle bir karşılığın düşünülememiş olması nispeten doğal kabul edilebilir. Zira bu durumda doğru ifadelerle reddedilecek bir yanlış tasavvur yok farz edilir. Ama yine de Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu fikri canlı tutulmalı ve buna halel getirebilecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Allah’ın yaratıcı kabul edilmesi kullarını eşitler; cömertliği ise önce bilginin bütün insanlığa ait bir nimet kabul edilmesinin gereği sonra herkese yetecek kadar nimet yarattığı anlamına gelir. Vahyin içeriği, Allah’ın cömertliğiyle hemhâldir. İnsanın bu cömertlikten yeterince faydalanabilmesi vahyi rehber edinmesiyle doğrudan ilgilidir. Böylece hem insanlar arası eşitliğe halel getiren bütün uygulamalar bu şekilde mahkûm edilir hem de hiç kimsenin aç kalmaması sağlanır. O hâlde yeterince sorgulama konusu yapılabilirse Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgusu, toplumda müstağni tavrı açığa çıkaran bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.

Kur’an’da sıkça geçen yetim ve yoksul ifadeleri de yeterince doğru anlaşılamamaktadır. Örneğin Mâun suresinde yer alan “İşte yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen odur.” ayeti, belli kişi veya kişilerin tavrı olmaktan daha çok sistem sorgulamasına aittir. Yetim ve yoksul konusu, bireysel ahlaka ya da ahlaksızlığa indirgenmemelidir. Nihayet kâfir ve müşrik de olsa hiç kimse bile isteye ve her kesin önünde böyle bir ahlaksızlık sergilemek istemez. Ayrıca sergilese bile bu bireysel tavır, ayetlerin dikkate alacağı ve üzerine evrensel bir ilke konduracağı kadar önem arz etmez. Asıl olan yetim ve yoksul doğuran sebeplerle onlara reva görülen sınıfsal ayrımcılıktır. Kimsesiz ve sahipsiz insanların toplumsal anlamda küçük düşürülmesi ve sorunlarının çözülmemesidir.

Mâun suresinde eleştiri konusu olan Mekke ileri gelenlerinin yönetim biçimidir. Bu anlamda yetimi itip kakmak ve yoksulu yedirmeye teşvik etmemek bireysel çabalarla giderilemeyecek kadar önemli ve ağır toplumsal bir sorundur. Yetim, bir toplumun adalet ve eşitlik anlayışını dile getiren sembolik bir ölçüdür. Yoksulluk da aynı şekilde sorunlu yönetim biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin sorgulanması anlamına gelir.

Kâfirun suresinde geçen “Deki, ey kâfirler!” hitabının muhatapları, surenin indiği dönem itibariyle Peygamber (sav)’in yaşadığı şehrin ileri gelenleridir. Başka bir ifade ile Kâfirun suresinin muhatapları, elçinin yakınlarının da aralarında bulunduğu Mekke site devletinin yöneticileridir. Bunlar, Mâun suresinde yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen ve bu tutumlarıyla bir de Allah’a yakınlık iddia edip namaz kıldıklarını söyleyen müşriklerdir. Bilindiği gibi ilk defa bu surede müşriklere kâfir denilir. (11) Böylece iman ile küfrün netleşmesi sağlanır. Anlaşılan odur ki yetim ve yoksullara karşı gösterilen tavır, bir memleketin değerini ve kalitesini gösteren önemli bir ölçüdür. Adalet ve eşitlik ilkelerinin işleyip işlemediği böyle belli olur. Bu değerlendirme, bir iç disiplin oluşturur. Böylece bütün yönetimler kendi yetim ve yoksullarıyla adamakıllı ilgilenmek zorunda kalır.

Kâfirun suresinin Asr-ı Saadet’i takip eden yüzyıllarda muhatapları, genellikle Ehl-i Kitap olmuştur. İç disiplin ve yönetim ölçüsü olması gereken konu, sınırların dışına taşınmıştır. Böylece yetimlere eziyet (adalet) ve yoksulluk (eşitlik), yok edilmesi veya çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkmış, dernek ve vakıf gibi sivil kuruluşlar elinde bireysel yardım konusu durumuna gerilemiştir. Başka bir ifade ile güvenlik ve açık sorunları, sistem sorgulamasının dışında tutulmuştur. Bu şekilde galip zihin, sistemi tanımaya ve sorgulamaya yardım eden hayati bir ölçüyü, bireysel ahlakın sorumluluk çerçevesine indirgeyerek kendisini bir nevi koruma altına almıştır.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Sad suresi, 35. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Ayetin bazı farkı meallerdeki karşılıkları şu şekildedir: “ ’Rabbim!’ demişti, ‘Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; çünkü sen lütuf sahibisin!’ ” (M. Esed Meali); “ ’Rabbim,’ dedi, ‘beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü Sensin o çok lütfeden, Sen!’ ” (S. Ateş Meali); “Dedi ki: ‘Ey Rabbim, beni yarlığa. Bana öyle bir mülk (-ü saltanat) ver ki o, benden başka hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şübhesiz bütün muradları ihsan eden Sensin, Sen.’ ” (H. B. Çantay Meali); “Süleyman, ‘Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!’ dedi.” (Diyânet Meali); “Şöyle yakardı: ‘Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz sensin, evet sensin Vahhâb!’ ” (Y. N. Öztürk Meali); “Şöyle dua etti: ‘- Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimsede olmasın. Muhakkak ki sen, bütün dilekleri verensin = Vehhâb’sın.’ ” (A. F. Yavuz Meali); “Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.” A. Bulaç Meali); Ayetin devamı bu duanın kabul olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: “Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (Sad suresi, 36-38. ayetler. Diyânet Vakfı Meali)
2. Bu hususta “Her kim Ahiret ekimi isterse ona ekinini artırırız, her kim de dünya ekimi isterse ona da ondan veririz amma ahirette ona hiç nasip yoktur.” (Şura suresi, 20. ayet. Elmalılı Meali) ayeti gereğince kendisine daha fazlası verildiği belirtilmiştir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 239.)
3. Diyânet Vakfı Meali.
4. Râzî’nin burada dile getirdiği ve Süleyman (as)’ın hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlamasıyla ilgili yaklaşımından onun babadan oğula intikal eden bir mirası sorguladığını söyleyebilmek zordur.
5. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 19, s. 83, 84.
6. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 15, s. 92, 93; Bu yaklaşım şeytanların, en azından o dönem için görülür kılınmasından bahseder ki bu açılardan konunun tartışmalı olduğu unutulmamalıdır.
7. Bu çerçevede anlaşılmak için inmiş bir kitabın içinde anlaşılması mümkün olmayan bir bölümün bulunduğunun ima edilmesi, meselenin asla anlaşılamayacağından değil, anlaşılma güçlüğünden kaynaklanıyor olmalıdır.
8. Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 5, s. 72.
9. Süleyman (as)’ın yaşadığı dönemde yönetim şekli açısından babadan oğula geçen bir saltanat eleştirisi yapmak veya böyle bir konunun o dönemde sorgulanabileceğini düşünmek zordur. Yani modern dönemlerin sorunlarını geçmiş dönem içinde aramak ve bulmak için zorlama yorumlara sarılmak elbette doğru değildir. Fakat evrenseli yakalamak için ortak paydaların tespit edilmesi de bir zarurettir. Süleyman (as)’ın duası, “benden sonra” kaydıyla büyük bir gücün kendisinden sonrasına intikalinin doğuracağı sorunlarla ilgilidir. O’nun yaşadığı çağda kral olduğunu da herkes bilir. Buna göre kendisinden sonrası için onun kanından ya da tayin edeceği birinin yerine geçeceğini düşünmekten daha doğal bir şey olamaz. Buna göre elbette kendisinden sonra bu gücü kullanacak ehil kimselerin bulunmaması, onun topyekûn bir sistem sorgulaması yaptığı anlamına da gelmeyebilir. Fakat her hâlükârda mesele bir gücün kötü ellerde kullanılmasının doğuracağı sonuçlarla ilgilidir. O hâlde bu yaklaşımda modern ve geleneksel yorumlar arasında tercih yapma veya birini diğeri yerine kullanma söz konusu değildir. Nihayet bu yorum da bu hususta söylenebilecek son sözü söylemiş sayılamaz.
10. Şuara suresi, 22. ayet. (Diyânet Meali)
11. “Kâfirun Suresi”, .Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Galip Zihnin Mağdur Zihnin Yerini Alması

Galip veya baskın zihinden kasıt kendini güvende hisseden ve bulunduğu ortamda hâkim olduğunu düşünen zihindir. İçinde bulunduğu hâkim yapıyla özdeşleştiği için sistem sorgulaması yapamaz. Esastan uzaklaşıp ayrıntılara boğulur. Mağlup zihin ise bu yapıdan zarar gören mazlum ve mağdurların düşüncelerinden oluşur. Öncelikler sıralaması yapar. Sorgulamadan geçmez.

Hâkim (galip/baskın) zihin, düşünce ortamında kendisine yer aramaz. Dayanakları her zaman vardır. Güven sorunu yoktur. Hakîm olduğu için ideolojik kaygı gütmez ve bu yüzden olsa gerek sistem sorgulamasından uzaktır. Olmuş bitmiş şeylerle ilgisi yüzünden bir konunun daha ziyade “nasıl”lığıyla ilgilidir. Niçin diye hiç sormaz. Bütün galip zihin örneklerinde görüleceği üzere kaderci eğilimlidir ve bu anlamda ‘niçin’ sorusunun cevabına zaten sahip olduğunu düşünür. (1)

Mağlup (mağdur/mazlum) zihin ise böyle değildir. Bütünü göremediğinden onun yanlış bir parçası olmaktan korkar. Çatısı yoktur. Mücadele ortamının ürünüdür. Sürekli kendini kanıtlamaya çalışır. Kurtulmak ister. Şüphecidir ve soru sorar. Olup biten her şeyde hikmet arar. Nitekim bu zihinde anlama çabalarına değer katıp onu canlı tutan şeyler, konunun “niçin” öyle gerçekleştiğiyle ilgilidir.

Kur’an tefsiri/te’vili söz konusu olduğunda başlangıç itibariyle özellikle Mekkî ayetlerde mağlup zihinle hareket etmek gerekir. Mekke’de hazır hiçbir şey yoktur. İnananlar arayış içindedir. Ortamın mağdurudurlar. Mücadele ederek kurtulmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle onlar için vahyin ilk örneklerini taşıyan Kitap kurtarıcıdır. Bilindiği gibi kurtarıcı sözler bire bir takip edilir ve onun gerçekleşme seyri her durumda mensuplarını heyecanlandırır.

Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için nüzul ortamı oldukça önemli bir etkendir. İlk inmeye başladığı zaman aralığı içindeki muhataplarının içinde bulunduğu durum, ayetlerin anlamına farklı bir değer ve anlam katar. Heyecan, korku, yetersizlik hissi, sorumluluğun ağır baskısı, muhalefetin doğurduğu tehlikeler, tebliğ sonucunda üstlenilen riskler gibi mücadeleye konu olan etkenler dikkate alınmadığı zaman anlam kaymaları ve kayıpları yaşanır.

Bunun gibi mağdur ve mazlum konumu ile galip ve muzaffer olma durumu da ayetlerin anlaşılması konusunda dikkate alınmalıdır. Arka plan açısından Mekke’de inen ayetlerle Medine’de inen ayetler arasında bu farkın gözetilmesi bir zarurettir.

İslam dünyası Medine’de İslamî bir yapı kazandığından bu yana galip konumunu muhafaza etmiştir. Zaman zaman İslam ile bağdaştırılmayan ve eleştirilen uygulamalara rastlanmasına rağmen Kur’an’ın tefsirine dair yapılan yorumların neredeyse tamamı, galip zihnin ürünleridir. Bütün ümmeti temsil eden bir halifenin başta bulunduğu, İslam hukukunun şöyle ya da böyle yürürlükte olduğu dönemler bu şartların hiçbirinin geçerli olmadığı bir dönemi anlamakta zorluk çekmiştir. Bu dönem Mekke devridir. Nitekim sonunda Peygamber (sav)’i öldürme kararı alınıncaya kadar devam eden bu zaman aralığının baskı ve zulümden kurtulmak isteyen mağdur/mazlum bir yapı arz ettiği göz ardı edilmemelidir.

Kur’an, indiği dönemde bir hidayet rehberi olarak inananlara yol gösterir. Onlara nasıl ve niçin mücadele vereceklerini öğreterek onlar adına kavga edip hakikati inkâr edenlerin itirazlarına gerekli gördüğü yerlerde cevaplar üretir. (2) Vahye tabi olan ilk nesil onu bu mücadele içinde tanımış, ona inanıp güvenmiştir. Bizzat kâfirler tarafından basit görüşlü ayak takımı diye nitelenen bu nesilden düşünüp doğru kararlar verebilen örnek bir toplum yetişmiştir. Bu rehberlik altında ilk nesil, tek bir ilah kabul edilmesinin hikmetlerini anlayıp hiç kimsenin bir başkası önünde eğilmemesi gerektiğini kavramışlardır. Ardından insanlık onuru için yapılan bu savaş kazanılmıştır. Bu müthiş kazanım, sonraki nesiller elinde bir gün tekrar eski cahiliye adetlerine geri dönülebileceğini düşünmeye engel olmuş, arka planda yaşanan mücadele ortamı buharlaşmıştır.

Kur’an ile muhatap olan ilk nesil, uğrunda pek çok arkadaşlarını kaybettikleri ve ciddi bedeller ödedikleri bu başarının, kıyâmete kadar süreceğini düşünmüşlerdir. (3) Buna göre hak ortaya çıkmış ve batıl yok olmuştur. Hâlbuki İslam dünyası her geçen gün genişlemiş, farklı din ve kültürlerle karşılaşılmış, refah ortamı yaygınlaşmış ve bu arada Kur’an ayetlerinin iniş sebepleri unutulmuştur. Başlangıçta yapılan fedakârlıklar önemini günbegün kaybetmiştir. Ammar ailesine ve Bilal’e yapılan işkenceler, Bedir ve Uhud’da yaşananlar hikâyeye dönüşmüş, hicret bir yolculuktan ibaret kalmıştır. Zulme engel olmak adına evini ve servetini bölüşen Ensar’ın yaptıkları anlam kaybına uğramıştır. Hemen herkesin müslüman olduğunu ilen ettiği geniş bir coğrafyada zamanla kâfir ve müşriklerden bahseden ayetler, aynı heyecanı uyandırmaz olmuştur. Bütün bu olumsuzluklar, müslümanlarla yaşadıkları şartlar arasında kurulması gereken ama bir türlü doğru dürüst kurulamayan düşünsel ilişkilerden kaynaklanır. Bunun sebebi, ilk bakışta çevre şartlarına yenik düşmektir. Yani, müslümanlar fetihlerle beraber ortaya çıkan ve bir türlü önü alınamayan ganimet talebinin getirdiği refah düzeyiyle yeterince doğru bir şekilde baş edememiş ve bu fetih hareketleri neticesinde karşılaşılan kültürlerden haddinden fazla etkilenmişlerdir. Fakat asıl sorun müslümanların Kur’an’a galip bir zihinle yaklaşmalarıdır. İçinde bulunulan yüzyılın son çeyreği dikkate alınmazsa bu kadar uzun süre iktidarda kalan İslam düşüncesinin ilk nesli kurtaran aklı ve duyguyu bir daha yakalamasına gerek duyulmamıştır. Bu durumda küfür, şirk ve onların yol açtığı zulümden bahseden ayetler gerçek muhataplarını kaybetmiş ve özgürleşmek adına bir misyon üstlenmenin gereği ortadan kaybolmuştur.

Mekke’de Peygamber (sav)’in sürdürdüğü mücadelenin bütün gerekçeleri kendisine bir daha ihtiyaç duyulmayacak şekilde buharlaşmıştır. Kur’an surelerinin niye indiği, neyi gerçekleştirdiği ve neyi değiştirdiği tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmamıştır.

İlerleyen zaman içerisinde ortaya çıkan sonraki nesiller, Medine’de sağlanan toplumsal huzur ve barışı hazır bulmuşlar, bu uğurda verilen mücadeleye tanık olmamışlardır. Özgür ve bağımsız olmak için bedel ödemeyen nesiller elinde Kur’an ibadet ve muamelat kitabına dönüşmüştür. Şüphesiz Kur’an, bu galip zihin için de her zaman önemini korumuştur. Ancak ilk nesil için ifade ettiği misyon daha sonra bir türlü yakalanamamıştır. İlk nesil için Kur’an bir “Kurtuluş Rehberi” dir. Kişiyi içinde bulunduğu karanlıklardan vahyin aydınlığına taşıyan gerçek bir yol göstericidir. Sonraki nesiller için böyle bir çıkış noktası veya kurtulma ihtiyacı söz konusu değildir. Hâkim zihnin, kurtulmak adına “Kur’an bize nasıl yardım edebilir?” gibi bir sorusu yoktur. Zira galip olunduğu için herhangi bir durumdan kurtulmayı da düşünememiştir. Bu soru, İslam dünyası liderliğini kaybettiği dönemde tekrar gündeme gelmiştir. Yenilmiş ve özgürlüğünü kaybetmiş bir neslin çocukları olarak Kur’an’a bakmakla galip bir neslin bireyleri olarak onu ele almak arasında ciddi farklar vardır. Halife ya da eleştirmekten korkulan kralların olmadığı bir dönem tefsirin yön değiştirdiği bir dönemdir. Bu durumda mağdur bir neslin çocukları olarak bizim sorduğumuz sorularla ilk neslin sorularının aynı olması ihtimali yüksektir. Dolayısıyla alacağımız cevaplar da onlarınkiyle benzer olacaktır. (4)

Risâletin ilk yıllarında horlanan, ezilen ve tehdit edilerek bu zor şartlara tanık olan sahabelerin (r. anhum) ayetleri algılama ve anlama seviyeleri sonraki nesiller elinde yeterince doğru bir şekilde değerlendirilememiştir. Nesiller arasındaki bu algılama ve teslimiyet düzeyi Asr-ı Saadet’ten çok kısa bir zaman sonra dahi şikâyet konusu olmuştur.

Galip zihnin etkilerinin görüleceği surelerden biri Tekâsür suresidir. Sure, içinde geçen “mekâbir” (kabirler) kelimesi yüzünden ilgili ayet, tefsirlerde kabir ziyareti ile ilişkilendirmiştir. Oysa حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ “Kabirleri ziyaret edinceye kadar” ifadesi “ölünceye kadar” anlamındadır. Bu deyim, insanın çok şey istemesini, dizginleyemediği hırslarını, yani bitmek bilmeyen aç gözlülüğünü resmeder. Bu yönelişin nerdeyse ölünceye kadar sürdüreceğini anlatır. Konuyu burada kabir ziyaretiyle ilişkilendirmek kabul edilemez. Tekâsür suresi, Kevser suresinin bir devamı olarak gelir. Bu anlamda müminleri hayırdan kesmekle tehdit eden kâfirlerin iç yüzünü ortaya sererek onları tehdit eder. Zaten hayatı inananlar için cehenneme çevirenlerin onlar olduklarını dolayısıyla bu tehditlerinin yeni bir şey olmadığını dile getirir. Sure aynı zamanda, hayatı içinden çıkılmaz bir hâle getiren tavrın müşrikler/kâfirlerden kaynaklandığını belirterek Allah’ı tenzih eder. Onlar kendilerine verilen nimetleri gasp etmenin ve bu şekilde fütursuzca kullanmanın hesabını bir gün mutlaka vereceklerdir.

Surenin mücadele içinde hayatı cehenneme çeviren kişileri, cehennemle tehdit etmesi, galip zihinde bir karşılık bulamaz. İslam’ın hâkim olduğu bir yerde kim hayatı cehenneme çevirmekle suçlanabilir ki? Ancak zengin ama hırsları elinde oyuncak olmuş, başkalarına kötü örnek teşkil eden kişiler bu sureden üzerine düşen payı alabilir. Allah insanlara nimetlerini hayatı cehenneme çevirsinler diye vermemektedir. Gerek ümmet dışında gerekse İslam ümmeti içerisinde bu türden sorgulamaların zaman zaman yapılması gerekir. Çokluk yarışı içinde zengin ile fakir arasında meydana gelen uçurum bu surenin ışığında görülebilir. Sure, çokluk yarışı yapmamak ve ahlaklı kalmak için çok önemli bir uyarıdır. Hayatı kendi dışındakiler için cehenneme çeviren birilerinin elinde oluşan sosyal adaletsizliğin altı da yine bu surelerden çıkarılacak sonuçlarla çizilebilir. Ehl-i Kitap içinde bu şekilde ortaya çıkan haksız uygulamalar bu sure bağlamında mahkûm edilip sorgulama konusu yapılabilir. Fakat galip zihin bu sureden soyla övünmenin doğru olmadığını, kabir ziyaretinin adabını ve bir gün herkese verilen nimetlerin hesabının sorulacağı anlamlarını çıkarmıştır. Şüphesiz herkes sahip olduklarının hesabını verir. Ama bu surenin indiği aşamada kendilerinden hesap sorulacak olanlar müminleri hayırdan kesmekle tehdit eden nimet gaspçısı kâfirlerdir. Herkes değil.

Âdiyât suresi de galip zihnin müdahalesinden nasibini almıştır. Bilindiği gibi galip zihinde surenin ilk beş ayetinde cihat eden süvariler konu edinilir. Fakat bu bakış açısı, sureye sonradan İslam’ın galip geldiği asırların bir hediyesidir. Zira ilk beş ayetin bu şekilde anlaşılması durumunda sonraki ayetlerle arasında bir kopukluk meydana gelir. Koşan atların mücahitleri akla getirmesi Mekke döneminin şartlarını aşar. Nitekim bu atların cahiliye dönemindeki baskınları ve dolayısıyla insan nefsinin sınır tanımayan yönünü resmettiği ifade edilmiştir. Böylece surenin başından sonuna kadar sürdürülebilen bir anlam bütünü içinde öğüt verebilmesi mümkün olabilmektedir.

Âdiyât suresi, insanın hayata ilkesizce saldırmasını kınar. Bir takım suni hedefler peşinde anlamsızca koşmasına kızar. Şükretmeyen, dolayısıyla paylaşmayan insanın nankör tavrını eleştirir. İnsanı bir gün her şeyin ortaya çıkacağı bilgisiyle utanmaya ve doğru/dürüst davranmaya çağırır. Bütün bu öğüt konuları cihat eden atlılar elinde galip zihin tarafından yok edilir. Böylece gerçek anlamda sureden çıkan sonuçlar buharlaşır ve ibret alınamaz şekle bürünür.

İhlas suresi, galip zihinde sadece Allah’ı över. Mağdur zihinde putlar eleştirilmeden Allah övülmez. Allah’ın bir olması, İslam’ın hâkim olduğu yerlerde devletin gücünü gösterir. Mağdur zihinde Allah’ın birliği, onun dışında veya yanısıra tapınılan ve kutsanan ne varsa onların güçsüzlüğüne işarettir. “Allah birdir, yani Samed’dir. O’nun gücü parçalanamaz, doğmamış ve doğurmamıştır. (Baba ya da oğul değildir.) Hiçbir şey de onun dengi olmamıştır.” ayetinin karşılığı galip zihinde göktedir. Ara sıra aşağı inerse de bu Ehl-i Kitab’ı gösterir. Burada amaç Allah’ı övüp Hristiyanları aşağılamaktır. Oysa mağdur zihinde amaç, insanın saygınlığını korumaktır. Nitekim surenin indiği dönemde Mekke’nin ilk yıllarında Allah’ın doğmamış veya doğurmamış olması veya denginin bulunmaması, ona gösterilen hürmet ve saygıya birilerinin talip olmamasının gereğini anlatır. İnsanlardan kimi Allah’ın oğlu, yakını, dostu gibi davranmakta ve ayrıcalıklı bir tavır sergilemektedir. Servet ve iktidar, kişileri dokunulmaz kılmaktadır. İhlas suresi, bunun mümkün olamayacağını ifade eder. Böylece insanları Rableri karşısında eşitler. Allah’ı överken insanın saygınlığını korumayı amaçlar. Kişinin hemcinsleri arasında haksız yere imtiyaz kazanmasına müsaade etmez. Allah’ın birliğini O’nun Samed olması açısından delillendirir. Samed ise Allah’ın gücünün parçalanamayacak şekilde bir bütün olduğunu anlatır. İhlas suresi, halk arasında ayrıcalıklı ve imtiyaz sahibi kişileri Allah’tan rol çalmama konusunda uyarır. Buna göre insanların eşit olması, bu sure bağlamında çok rahat savunulabilir.

Bedir savaşı ve sonrası hakkında inen ayetlerden birinde şöyle buyrulur:
“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zayi etmeyecektir.” (5)

“…Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız…” ayetinde sözün başında öldürme söz konusu edildi¬ğinden onunla yetinilerek burada ayrıca öldürmekten bahsedilmediği ve buna göre ayetin savaşı emreden diğer ayetlerle (6) nesh edildiğini söyleyenler olduğu gibi bunun tersini, yani bu ayetin diğerlerini nesh ettiğini dile getirenler de vardır. Fakat bu konudaki tartışma daha çok savaş hukuku çerçevesinde sürdürülür ki bu anlamda düşmanın kuvvetlenmesine müsaade edilmemesi ve gücünün bir daha saldırmaya elvermeyecek şekilde kırılması gerektiği açıktır. Konu savaş bittikten sonra elde edilen esirlerle ilgili olduğunda da tartışma yine bu minvalden çıkmaz. Köleliğin açıkça yasaklanmamış olmasından kaynaklanan bir arka plan her yerde kendisini hissettirir. Mesela Eş’as, el-Hasen’in “…ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız…” buyruğunu okuyarak esirlerin öldürülmesini hoş karşılamadığını ifade eder. el-Hasen’in iddiasına göre İmam (Devlet Başkanı) esirleri ele geçirdikten sonra öldürmek hakkına sahip değildir. Şu kadar var ki üç şık-tan birisini tercih edebilir: Ya karşılıksız serbest bırakır yahut fidye karşılı¬ğında bırakır ya da köleleştirir. İmamın her konuda muhayyer olduğunu söyleyenler de vardır. Bazıları ise öldürmek, esir almak, köleleştirmek, fidye karşılığı veya karşılıksız ser¬best bırakmak gibi müslümanların menfaatine hangisi uygun ise onun caiz olacağını dile getirmiştir. (7) Ancak hiçbir örnekte Peygamber (sav)’in insanları köleleştirdiğine dair sahih bir delil/kanıt bulunmaz/bulunamaz.

Savaş esirlerinin her hâlükârda bırakılmasını dile getiren bu ayetin köleliğin tek kaynağını kurutmayı amaçladığı üzerinde durulmalıdır. (8) Bu durumda bir yandan kefaretler, bir yandan mukâtebe, yani anlaşma yoluyla, bir yandan da infak, sadaka, iyilik gibi kendiliğinden hürleştirme imkânıyla köleliği bitirme, yok etmenin amaçlandığından şüphe yoktur. Burada Kur’an’ın insanı Allah dışındaki bütün hâkimiyet iddiaları karşısında cesaretlendirip özgürleştiren yapısı hatırlanmalıdır. Fakat galip zihin bu ayetten böyle bir amaç ya da sonuç çıkaramamıştır. Ancak adalet, eşitlik ve özgürlük gibi mağdur zihnin ilgilendiği değerler, galip zihin için doğal olarak öncelikli ve önemli olmamıştır. Zira sorunların varlığını kabul etmek, önce kendi içinde bir sorgulama yapmak anlamına gelir. Oysa galip zihin, kendi içinde böylesine bir sorgulama yapmaya yanaşmaz. Sorunların kaynağını dışarıda arar. (9) Bu nedenle de çoğu zaman bulamaz.

Fecr suresinde de imtihan konusu olarak Allah’ın vermesi veya vermemesi hususu çok önemlidir. Surede paylaşmanın önemini kavrayamayan ve başkaları adına sorumluluk duymayan kimselerin “Rabb’im bana verdi.” demeleriyle “Vermedi.” demeleri arasında hiçbir fark bulunmadığı vurgulanmaktadır. Nitekim her iki tavrın da doğru bir Allah inancından kaynaklanmadığı bilinir. Sure, Allah’ın verdiğinden, ama sadece verdiğinden bahseder. O, ya fazla verir ya da dengeli/ölçülü. Ama asla az vermez. Aç bırakarak imtihan etmez. O’nun vermediğini söyleyen odak müşrik zihindir. Oysa aç veya açıkta kalmak, Allah’ın emirlerinin uygulanmadığı toplumların sebep olduğu bir sorundur. (10) Fakat galip zihin surenin vurguladığı incelikleri göz ardı ederek bunu aç/tok anlamında bir imtihan konusu yapmıştır.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. “Nasıl” sorusu, esasları tespit edilmiş bir düşüncenin ne şekilde yerleşip yayılacağı ile ilgilidir. “Niçin”e gelince o bu esasların hangi gerekçelere dayandığını sorgular.
2. En zor zamanlarda bile müminlere kâfirlere mühlet vermeyi tavsiye eden Kur’an her zaman galiptir. Ancak insanı mağdur eden şeyler bilinmeyince bu galibiyet de anlam kaybına uğramaktadır.
3. Peygamber (sav)’in vefatından kısa bir süre sonra bu bedelleri ödememiş, mağdur ve mazlum konuma düşmemiş, imanı uğrunda yurdunu ve sahip olduğu diğer şeyleri terk etmek zorunda kalmamış nesiller elinde Kur’an’ı kurtuluş kitabı olarak gören ilk muhataplarının bakış açısı kaybedilmiştir. Mesela Haşr suresi gibi koskoca bir sure, kendi ihtiyacı olduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmenin önemi üzerine bina edilmiştir. Bu kardeşlik ahlakı, mücadele içinde geçen zor zamanların eylemidir. Refah içinde yaşayanların değil. Bu kardeşlik ve bunun gerektirdiği sorumlulukla ilgili bakış açısı, Mekke veya Medine demeden indirilen ayetlerin her satırında içkindir. Ama bunu anlamak için o zemini bilmek icap eder. Müminlerin kardeşliği, Kur’an tarafından ontolojik olarak da desteklenmektedir. İnananlar bütün insanları Âdem’in çocukları kabul ederler. Bu anlamda Âdemoğulları demek anne-babası bir, eşit ve hür insanları akla getirir. Âdem’in çocuklarından Hâbil, kardeşi kendisini öldürmek istediğinde “Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım: Ben bütün âlemlerin Rabbi Allahtan korkarım.” (Mâide suresi, 28. ayet. M. Esed Meali) der. Kur’an’da Kâbil’in Hâbil’i öldürme sebebinden bahsedilmemesi, hiçbir gerekçenin kardeşini öldürmek adına geçerli (meşru) kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Elbette kişi düşmanına karşı kendisini müdafaa etmeli ve gerektiğinde mukabelede bulunmalıdır. Fakat karşısında kardeşi olduğunda buna gerek duyulmaz. Haşr suresi, kendi ihtiyacı olduğu hâlde kardeşini kendisine tercih eden bir ahlak önerir. İslam tarihinin en şerefli/önemli halkalarından biri Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşliktir. Bütün başarı bu kardeşlik üzerine bina edilmiştir.
4. İlk muhataplarının inen ayetleri nasıl anladığı en önemli sorudur. Kişinin ilgili ayetleri kendisiyle ilişkilendirmesinin ilk adımı, bu sorunu çözmesinden sonraya bırakılmalıdır. Zira ayetlerin gerçekleştirmek istediği amaç ve ilk muhatapların zihninde oluşturduğu anlam ortaya çıkarılmadan yapılacak yorumlar doğru sonuçlar vermeyebilir.
5. Muhammed suresi, 4. ayet. (S. Ateş Meali); Bu ayetin diğer bazı meallerdeki karşılığı şudur: “İmdi, (savaşta) hakikati inkâra şartlanmış olanlar ile karşılaştığınız zaman onları alt edinceye kadar boyunlarını vurun ve sonra iplerini sıklaştırın ama sonra ya bir lütuf olarak yahut fidye karşılığı (onları serbest bırakın) ki savaşın izleri tamamıyla silinebilsin, (yapmanız gereken) budur. Ve (bilin ki) Allah dilemiş olsaydı onları (bizzat kendisi) cezalandırabilirdi ama (O, mücadele etmenizi istiyor ki) sizi birbiriniz aracılığıyla sınasın. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını zayi etmeyecektir.” (M. Esed Meali); “Onun için o küfredenlerle (muharebede) karşılaşdığınız vakit boyunlarını vurun. Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman artık bağı sıkı tutun. (Ondan) sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın). Yeter ki harb (erbabı) ağırlıklarını bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (muharebesiz olarak da) elbet intikam alırdı. Fakat (muharebeyi emr etmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin amel (ve hizmet) lerini asla boşa çıkarmaz O.” (H. B. Çantay Meali); “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (Diyânet Vakfı Meali); “Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir.” (Y. N. Öztürk Meali)
6. Ayeti nesh ettiği söylenen diğer ayetler şunlardır: “Haram aylar çıkınca (Allah’a) ortak koşanları nerede bulursanız öldürün…” (Tevbe suresi, 5. ayet. S. Ateş Meali); “Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vereceğin cezâ) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar.” (Enfal suresi, 57. ayet. S. Ateş Meali); “…(Allah’a) ortak koşanlar nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın…” Tevbe suresi, 36. ayet. S. Ateş Meali); Burada Kur’an’da nesh olmuş ayet bulunmadığı dikkatten kaçırılmamalıdır.
7. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 16, s. 115-117.
8. Derveze, ayeti kerimede düşman erleri esir alındıktan sonra öldürüleceklerine dair herhan¬gi bir hüküm bulunmadığı gibi, bu ayeti nesh eden ve esirlerin öldürülmelerini ifade eden bir ayet de yoktur, der. Tevbe süresinde zikredilen ayetin ise, müşriklerin bulundukları yerde öldürülmelerini emrettiği, esir alındıktan sonra öldürülmelerini ifade etmediğini dile getirir. Ona göre ayette esirleri mutlak surette köle edinmeye dair bir ifade bulunmamakla birlikte Kur’an’da bunu açıklayan herhangi bir nas da yoktur. Ayrıca Nebi (sav)’nin fidyesiz bazı esirleri serbest bıraktığına dair bazı rivayetler zikredil¬miştir. Dolayısıyla fidye karşılığı veya fidyesiz esirleri serbest bırak¬mayı öngören bu ayete rağmen esirlerin öldürülemeyeceğinden bahseder. Derveze bu ayetin köle edinme geleneği¬ne kesin bir darbe indirdiğini, Kur’an ve sünnetin kölelik müessesesini ortadan kaldırmayı hedeflediğini, kölelik konusunda varit olan hükümlerin amacının, köleliği onaylayıp teyit etmek değil, pratikte uygulanan bir olayı takip etmek ve ona gö¬re hükmünü belirlemek olduğunu söyler. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 258-261)
9. Müslümanların, savaşta esir aldıkları Arapları köle edinmeleri, onlar Peygamber (sav)’in soyundan geldikleri için caiz görülmemiştir. Dolayısıyla bu emirde, köle edinmekten bahsedilmediği üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 20, s. 75.); Köle edinmenin veya edinmemenin soyla bir alakası yoktur. Burada kastedilen her ne şekilde olursa olsun savaşta ele geçirilen esirlerin köleleştirilmesine müsaade etmemektir. Onlar bu emirden sonra artık ya kendiliğinden ya da fidye karşılığında serbest bırakılmalıdır.
10. “Fecr suresi”, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Kur’an Tefsirinde Galip Zihnin Tanınması

Kur’an okumalarında göz ardı edilen en önemli etkilerden biri de galip zihnin etkisidir. Şüphesiz Allah, asla mağdur veya mağlup edilemeyen yegâne galiptir. Bilindiği gibi Kur’an da özellikle başlangıç itibariyle bir sözdür ve Allah’a ait bu özelliği bütünüyle yansıtır. Sözün galip olması, gerçekleşmesinin engellenememesidir. Bu aynı zamanda hakkın/doğrunun/gerçeğin gücüdür. Özellikle tehdit ve uyarı içeren ayetlerin serencamı budur. Mutlaka ortaya çıkar ve meydana gelir. Dolayısıyla sözün gücü, galiptir ve Kur’an bu şekilde galip bir zihinle okunur. Okunmalıdır da. Güzel ahlak elinde gerçekleşmek için bekleyen bir sözün hakkı da budur. Nitekim müminler, her şeye hâkim ve galip olan Rablerinin sözüne başka türlü yaklaşamazlar. Lakin bu yaklaşımın haklılığı, sözün okuyucunun zihnine doğru bir şekilde ulaşmasına bağlıdır. Bu nedenle Kur’an, okuyucusuna ulaşmadan önce gerekli açıklamalarla desteklenmeli ve mümkün olduğu nispette doğru anlama kavuşmalıdır. Aksi hâlde sözün insanı aciz bırakan ve gerçekleşmek için bekleyen âdeta canlı yönü, muhatabın arka planda var olan mağduriyetleri görmesine engel olur.

Galip zihinden kasıt, Kur’an üslubunun geri çevrilemeyecek şekilde gerçekleşmek için bekleyen ve insanı saran canlı tarafı değil, Kur’an’ı okuyup anlamaya çalışan insanın zihniyetidir. Kur’an’ın üstünlüğü, onun canlılığını yansıtan bizzat kendi vasfıdır. O hâlde Kur’an’ın bu özelliği ile onu okuyan zihnin yaklaşımları arasındaki farkı görmek ve gözetmek gerekir.

Kevser suresi örneğinde görüleceği gibi konu, nimete şükretmek değil, baskı ve tehdit altında yolunu değiştirmemektir. (1) Bir mümin bu anlamların hangisini bulursa onunla hemhal olacaktır. Buna göre okuyucuya gelmeden önce doğru mananın ortaya çıkması bir zarurettir. O hâlde galip zihnin olumsuz etkisinden bahsederken burada tenkit edilen okuyucunun yaklaşımı değil, arka planı ihmal eden uzmanların bakış açısıdır.

Okuyucunun galip zihinle anlamaya çalışması, Mekkî ayetlerde pek çok anlamın buharlaşmasına neden olmaktadır. Muhatabın sözün gerçekleştiği yerden bakması sonuç itibariyle doğru anlama katkı sağlar. Örneğin Kevser suresinin bütünüyle yaşanmış olması, doğru anlaşılması açısından çok önemli bir etkendir. Peygamber (sav)’e verildiği söylenen çok şey, konuya surenin bütünüyle yaşanıp gerçekleştiği zamandan, yani nüzul zamanından yaklaşık yirmi yıl sonra, yani Peygamberimiz (sav)’in vefatından geriye doğru bakıldığında risâlet devri boyunca elçiye verilen her şeyi, hatta daha da fazlasını içerir. (2) Daha fazlasından kasıt, henüz ona verilmemiş kevser havuzu veya nehri gibi rivayetlerin öngördüğü doğrultuda ahirette verilmesi muhtemel nimetlerdir. Son iki dönem itibariyle surenin konusu, bu çok şey karşılığında namaz kılıp kurban keserek şükretmektir. Hâlbuki surenin indiği zaman diliminde sözü edilen o çok şey yoktur. (3) Dolaysıyla surenin konusu, nimete şükretmek değil, tehditlere direnmektir. Sonuç itibariyle surenin yaşanmışlığının da bu anlamı desteklediği açıkça ortadadır. Burada sözün söylendiği zaman (nüzul zamanı) ile gerçekleştiği zaman arasındaki farkı da gözetmek gerekir. Okuyucu, Allah’a imanın ve dinin kendisine verdiği öz güvenle öylesine galip bir bakış açısı oluşturur ki bu okuma biçimi bütün anlama çabalarına damgasını vurur. Sözün içeriğinin engellenemeyecek şekilde mutlaka gerçekleşmesi açısından bu galibiyet, sonuç itibariyle doğrudur. Oysa söz ilk duyulduğunda muhatapların içinde bulunduğu mağduriyetin uzmanlar tarafından fark edilmesi gerekir. (4)

Kur’an okumalarında iki şeye dikkat edilmelidir.
Birincisi, sure içeriklerinin önemli bir bölümünün bizzat yaşanmış olmasıdır. Mesela Kevser suresi, bütünüyle gerçekleşmiş bir sözdür. Yani bu sure, Peygamber (sav)’in hayatta olduğu zaman aralığında bütünüyle yaşanmıştır. İşte sözün gücü budur. Allah, sözünü tutmuş ve vaat ettiği şeyi gerçekleştirmiştir. Kâfirler ve müşrikler onu ve ona tabi olanları böyle devam ettikleri sürece her türlü hayırdan kesecekleri hususunda tehdit etmişlerdir. Sure, ona çok şey verildiğini ve bu ikramın devam edeceğini ve hayırdan kesileceklerin ona düşmanlık edenler olacağını ifade eder. (5) Medine döneminin sonu, bu surede vadedilenin tamamen gerçekleştiğini gösterir. Yaşanmışlık, surenin anlaşılmasını (tefsir/te’vil) kolaylaştıran önemli bir etkendir. (6) Söz, burada tehdit altında mağdur olan müminlere yol gösterir. Sözün gücüne güvenenler ona inandıkları için bir zaman sonra galip olmuşlardır. İşte asıl sorun konuya galip olduktan sonra bakmak ve ilk planda muhatapların içinde bulundukları mağduriyeti görememektir. Okuyucu, sözün gerçekleşme seyrine baktığında surenin indiği dönem itibariyle elçinin ve ona tabi olanların içinde bulunduğu mağduriyeti göremez. Oysa sözün gücünün arka planda yaşanan mağduriyetleri örtmemesi gerekir. Nitekim arka planda verilen mücadele unutulduğunda sözün muhataplarını galip getirmesinin de değeri tam anlamıyla yerine oturmayacaktır.

Kur’an okumalarında dikkat edilmesi gereken ikinci nokta, sözün insan dilinde söylenmiş olmasıdır. Söz, hayata dair hakikati kuşatan bütün hâkimiyetine rağmen, insanların anlayabileceği bir forma sokulmuş hatta bu anlamda kolaylaştırılmıştır. Kur’an’ın Arapça indirilmiş olması, zihnin algılama düzeyini dikkate almış olması, hayata dair bütün renkleri içermesi, sonuç itibariyle insanın anlayamayacağı gizli, kapalı veya gizemli manaları devre dışı bırakır. Mesela A’lâ suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur: “Rabb’inin o çok yüce adını tesbih et! O ki, (her şeyi) yaratmakla kalmayıp şekillendirerek ölçüsünü koymakta ve ona yol gösterip bir amaç belirlemektedir. O, yeşil otu çıkarıp sonra onu kupkuru siyah bir çöp hâline getir(mesinde görüleceği gibi yaratılışı da sürekli olarak tekrar ettir)mektedir.” Burada Allah’ın vasıflarının arka arkaya sayılmasından kasıt, onun hayatın içinde yaratılışı sürekli tekrar eden yönüne vurgu yapmaktır. Bu vurgu devam eden ayetteki “Biz sana (indirdiğimiz ayetlerin hayattaki karşılıklarını) öğreteceğiz ve Allah’ın (unutmanı) diledikleri hariç (bunların hiçbirini) unutmayacak (ve tebliğinde güçlük çekmeyecek)sin.” ifadesine bir hazırlıktır. Böylece ayetten Allah’ın elçisinin hayatını kolaylaştıracağı vaadi ortaya çıkar. (7) Dolayısıyla bakış açısı, burada elçinin hayatına dair bilinebilecek bir olguya yönelmelidir. Konu, Allah’ın Peygamber (sav)’e kimsenin anlayamayacağı şekilde neyi nasıl unutturduğu değil, herkesin başına gelebilecek anlamda onun bizzat yaşadığı hayatta unuttuğu örneklerle ilgili olmalıdır. Yani mesele kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği bir şekilde Rabb’in ortaya çıkan bir tasarrufu değil, herkesin anlayacağı ve başına gelebilecek şekilde hayata dair unutulan somut örneklerdir.

Peygamber (sav), A’lâ suresinden önce inen Müzzemmil suresinde gece eğitimine alınmış ve bu şekilde ertesi gün yapacağı tebliğ faaliyetini planlamaya başlamıştır. O, gece kalkışlarında kendisine indirilen ayetlerin mana ve maksatlarını anlamak ve bunları hayata dair çarpıcı örneklerle muhataplarına anlatmanın yollarını bulmak, yani bir nevi plan yapmak durumundadır. Nebi (sav)’nin bu hususta endişesi, tebliğini yeterince iyi ve doğru örneklerle desteklemek ve muhataplarını ikna etmek açısından olabildiğince etkili örnekler verebilmektir. İşte tam burası, uzun sure tebliğine cevap alamama durumunda bir mübelliğin kendisini yetersiz hissedebileceği tehlikeli bir alandır. A’lâ suresi, yaratılışın sürekliliği gibi Allah’ın yardımının da devam edeceğini ve ayetlerle yaşanan hayat arasında bulunabilecek bazı örnekleri unutmasının onun tebliğine bir zarar vermeyeceğini izah eder. (8) Burada unutulan/unutturulan şey, ayetler değil, bilakis gece eğitiminde planlanan tebliğin bazı ayrıntılarıdır. Ayette geçen “…ve Allah’ın (unutmanı) diledikleri hariç…” ifadesi elçiyi teselli etmeye, yani unuttuğu şeylerin Allah’ın bilgisi dâhilinde önemsiz bulunduğunu anlatmaya yarar.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Nitekim galip zihin surenin manasını “Biz sana çok şey verdik, öyleyse sen de namaz kıl ve …..” şeklinde verilen nimetlerin karşılığında şükretmeyi öneren anlamıyla öne çıkarır. Yani nimet-külfet dengesi içinde Allah’ın verdiklerine şükretmek gerekir. Oysa surenin taşıdığı anlam bu değildir. Kevser suresi, arka planda kâfir ve müşriklerin tehditlerini sorgular. Mücadele içinde Peygamber (sav) ve ona tabi olmanın Mekke’de bir bedel ödetmeye başladığı, risâletin en hareketli ve tehlikeli döneminde indirilmiştir. Kâfirler, müminlerin daha fazla çoğalmasını engellemek için Muhammed’e uymaları durumunda kişiyi her türlü hayırdan kesmekle tehdit ederler. Surede geçen “venhar” fiili kurbanla ilgili değil, bu tehditlere göğüs germekle ilgilidir. Ayrıca “ebter” kelimesi de soyu değil, sonu kesik olmayı, yani hayırdan kesilmeyi ifade eder. Buna göre sure zor şartlar altında olmalarına rağmen müminlere namaz kılıp tehditlere göğüs germeye devam etmelerini tavsiye eder. Hayır, Allah’ın elindedir ve onu daha önce çok şey verdiği gibi bu şekilde de yine direnen kullarına verecektir. Surenin bu anlamı o kadar net ve açıktır ki bunun delili bizzat yaşanan tarihtir. Mekke’de başlayan tevhid mücadelesi, tehditler ve baskılar altında yılmayan müminler için Medine’de başarı ve zaferle sonuçlanmıştır. Hayır ve nimetler kâfirlerin dediği gibi onların eline değil müslümanların hanesine geçmiştir. Hayırdan kesilenler, bu tehdidi yapanların bizzat kendileri olmuş, müminler Allah için ödedikleri ne varsa fazlasıyla geri almışlardır. Allah, her zaman kullarına çok şey vermiştir. Kendi yolunda mücadele edenleri mahcup ettiği ise görülmüş şey değildir. Bu nedenle sure zor zamanda namaz kılıp dürüst kalmak konusunda direnmeyi ve tehditlere aldırmamayı hatırlatır. Görüldüğü gibi surenin Mekke’de her şeye rağmen mücadele içinde direnme ve imanı için zorluklara göğüs germe anlamı, devam eden süreçte galip zihnin elinde namaz kılıp kurban kesmeye indirgenmiştir.
2. Tefsirlerin bu gerçekleşme zamanını en az 150-200 yıl sonrasından takip etmesi de ayrı bir handikaptır.
3. “Kevser Suresi”, .Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)
4. Bu anlamda şu ayet de dikkat çekicidir: “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey olabilir mi?” (Rahman suresi, 60. ayet. M. Esed Meali); Yani iyiliğin karşılığı mutlaka iyiliktir. Bu sözün Allah’a ait olmasının anlamı, kişinin iyilik yapmayı, karşılığını bulamam endişesiyle hiçbir şart altında terk etmemesi gerektiğidir. Kişi yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada olmazsa ahirette bir şekilde mutlaka alacaktır. Çünkü söz, Allah’a aittir ve o her zaman galiptir. Bu söz başkasına ait olsaydı “İyilikten maraz doğar.” diyerek kaçınmak da söz konusu olabilirdi. Bu örnekte de görülebileceği gibi söz Allah’a ait olduğunda ortaya çıkan güç, onun gerçekleşme zeminiyle ilgilidir. Yoksa iyilik yaparken mağdur olan veya edilen pek çok örnek bulmak da mümkündür. Bu anlamda kişi, dinin aslı ile yorumları arasındaki fark gibi sözün gücüyle beşeri söz ve eylemler arasındaki farkı doğru bir şekilde ayırt edebilmelidir.
5. “Kevser Suresi”, .Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)
6. Surenin muhtevasının bütünüyle yaşanmış olması, yorumlama çabaları açısından muhtemel tefsir/te’vil alternatiflerini asgariye indirip çoğu zaman sıfırlar.
7. “(Böylece kendini yetersiz ve kötü hissetmeni önleyecek) ve senin işini kolaylaştıracağız.” (A’lâ suresi, 8. ayet.)
8. A’lâ suresinin Allah’ı sadece yaratmakla kalmadığını anlatan giriş ayetleri, tenzih ifade eder. Burada mücadele içinde pek çok güçlükle karşılaşma ihtimali bulunan kişinin olup biten şeyler konusunda Rabb’ini tenzih etmeye ihtiyacı olacağı; ayrıca müşrik muhataplar açısından doğru bir Rabb anlayışı oluşturmanın önemi de unutulmamalıdır.

Tarih 02 Ağustos 2018 Kategori  Genel

Tahrim Suresi Bağlamında Kadının Ailesini Koruması

-Evlenmeden önce okunması gereken sure-

1. Ey Peygamber! Eşlerin(den herhangi biri)ni memnun etmek için, neden Allah’ın sana helal kıldığı bazı şeyleri (kendine) haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. (1)

Nebi (sav)’nin Zeyneb binti Cahş (r anha)’ın evinde bal şerbeti içtiği, bunu duyan Ayşe (r. anha) ile Hafsa (r. anha)’nın anlaşarak Peygamber (sav)’e ‘Biz senden, meğâfir kokusu alıyoruz.’ dedikleri, bunun üzerine Rasulullah (sav)’ın kötü kokmaktan hoşlanmadığı için bal şerbetini kendisine haram kıldığı rivayet edilir. (2) Bal şerbeti olayı, mevzu ile ilgili en güçlü arka planı oluşturduğu hâlde basit bir kıskançlık gösterisi gibi durur. Eğer bu rivayet doğru kabul edilecekse mesele sonuçları itibariyle değerlendirilmelidir. Yani basit gibi görünen bu kumpas yol açtığı netice açısından önemli sayılmalıdır.

Bir diğer konu da Peygamber (sav)’in diğer hanımlarından birinin sırasında Mâriye ile birlikte olmasıdır. Ki bu rivayet Peygamber (sav)’in Mâriye annemizle evlenmesini Hudeybiye anlaşmasının öncesine taşıdığı için tarihi açıdan doğru bulunmamıştır. (3)

Burada Kur’an’da Peygamber (sav)’in eşlerinin ne yaptığından bahsedilmemesinin özel bir anlamı da olabilir. Bu durum Kabil’in Habil’i öldürme gerekçesinin dile getirilmemesi gibidir. Zira hangi sebep insanın kardeşini öldürmesini haklı kılabilir? Bunun gibi Rasulullah (sav)’ı helali haram kılmaya iten nedenden de bahsedilmemiştir. Çünkü bir kadının kocasını bu şekilde fitneye düşürmesi herhangi bir gerekçeyle hafifletilemez. Nitekim ahirette mazeretlerin fayda vermeyeceğinin ifade edilmesinin de sebebi de bu olabilir.

2. (Ey müminler!) Allah, (doğru ve haklı bir gerekçesi olmayan) yeminlerinizi bozmayı ve keffaretini vermeyi (size) emretmiştir. Allah, sizin Yüce Efendinizdir ve yalnız O’dur her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi.

İkinci ayet, söz konusu affın yolunu gösterir. (4) Bu da kefârettir. (5) Keffâret konusu, söz konusu haram kılma eyleminin yemin etme şeklinde gerçekleştiğini anlamaya da yardım eder.

3. Hani, (bir gün) Peygamber, eşlerinden birine gizli bir şeyler söylemişti; eşi bunu ifşa edip Allah da Peygamber’e bildirince, Peygamber (söylediklerinin) bir kısmını (diğerlerine de) anlatmış, bir kısmına ise hiç değinmemişti. Peygamber durumu eşine anlatınca, kadın: “Bunu sana kim söyledi?” diye sordu. (Peygamber de,) “Her şeyi Bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” diye cevap verdi.

Peygamber (sav), hanımlarının birinin yanında onun hazırladığı bal şerbetini içtiği için her zamankinden fazla kalır. Bunu duyan diğer hanımları kıskançlıkları sebebiyle ona bir oyun oynamaya çalışırlar. Ve bilindiği gibi eşleri arasında ondan meğafir kokusu geldiğini yayarlar. Muhtemelen bu konuşmanın ilki Hafsa (r. anha)’nın odasında gerçekleşir ve Nebi (sav) onun yanında bir daha bal şerbeti içmeyeceğine yemin eder. (6) Sonra hatasını anlar ve eşine bunu kimseye söylememesini tembih eder. (7) Fakat Hafsa (r. anha) annemiz, dayanamayıp bunu Ayşe (r. anha)’ye bildirir. Ayşe (r. anha) annemizin yanında bu meğafir sözü tekrar edince de Rasulullah (sav), hanımları arasındaki kumpası fark eder. Ardından Hafsa (r. anha) annemize yemin konusunu niye başkalarıyla paylaştığını söylediğinde o, bunu nereden öğrendiğini sorar. Buna karşılık Nebi (sav)’nin “Her şeyi Bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” şeklinde verilebilecek en doğal ve doğru sözü söyler. (8) Nihayet Tahrim suresi de zaten bu olayı açığa çıkarır.

Bir şeyi kendine haram kılmanın doğru olmadığını anlayınca eşinden bunu başkalarına söylememesini istemesi, örnek konumda bulunan bir elçinin duyulmasından utandığı için olayı kapatmak istemesinden kaynaklanır. Ancak ayette bu hususun belirtilmesi, meselenin kapalı kalmasına ve elçinin bu utançla yaşamasına müsaade etmez. (9)

Ayette geçen “Her şeyi Bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” ifadesi, Peygamber (sav)’in ahlakını yansıtan olağanüstü bir ölçü içerir. Bu cümle, örnek konumda bulunan bir elçi için hayati öneme sahiptir. O’nun iç barışıklığını korur. Söz, “Ben Rabbime karşı utanacağım bir şey yapmam yapamam.” anlamına gelir. Allah ile kulları arasında gizli hiçbir şeyin olamayacağı gerçeği böylece açığa çıkar. Nitekim sekizince ayette Allah’ın hesap gününde elçisini ve onunla beraber şeffaf ve temiz davranan kullarını utandırmayacağı ilan edilmektedir.

4, 5. (Onlara de ki, ey Peygamber:) “İkiniz tevbe ederek Allah’a yönelin, çünkü ikinizin de kalbi (haktan) ayrılmıştı! Ve (Allah’ın elçisi olan) Peygamber’e karşı birbirinizi desteklerseniz (bilin ki) Allah, onun Koruyucusudur ve (bilin ki) bundan dolayı, Cebrail, müminler arasındaki bütün dürüst ve erdemliler ve (öteki) bütün melekler, O’nun yardımına koşacaktır. (Ey Peygamber eşleri!) Eğer o siz(den biriniz)i boşasaydı, Allah yerinize ona sizden daha iyi eşler verebilirdi. Allah’a teslim olan, gerçekten inanan, O’nun iradesine gönülden itaat eden, (günah işledikleri zaman) tevbe ederek (O’na) yönelen, (yalnız O’na) kulluk eden ve (O’nun rızasını aramak için) yola koyulan, daha önce evlenmiş veya bakire kadınlar.

Bu ayetler, Peygamber (sav)’in yanında Allah’ın, Cebrail’in, meleklerin ve müminlerin bulunduğunu ileri sürerek hanımlarının ona karşı durmaması gerektiğinden bahseder. Eşlerinin muhalefette ısrar etmeleri hâlinde boşanmalarının bile söz konusu olabileceği ve bu durumda Rabb’inin ona daha iyilerini nasip edebileceği dile getirilir.

Burada önemli olan Peygamber (sav)’in aleyhine hanımlarının birbirlerine destek vermesinin doğuracağı sorunlardan uzaklaşmaktır. Evinin dışında onlarca sorunla uğraşan elçinin evinde de sıkıntılarla didişmesinin onun enerjisini tüketeceği açıktır. Üstelik her açıdan ve özellikle aile hayatıyla örnek konumda olan biri için evinde yaşayacağı sorunların toplumda yol açacağı büyük tahribat bir hayli yüksek olacaktır. Ailesi içinde saadeti yakalayamamış birinin örnekliği ve önderliği de tartışmalı hâle gelip münafıkların ekmeğine yağ sürecektir.

6. Siz ey imana ermiş olanlar! Yakıtı insanlar ve taşlar olan (öteki dünyanın) ateş(in)den kendinizi ve size yakın olanları koruyun! Onun başında (gözetici olarak) bulunanlar, emrettiği hiçbir şeyde Allah’a karşı gelmeyen, ama (daima) kendilerinden isteneni yapan kararlı (ve) azimli meleklerdir.

Bu hitap yukarıdan beri devam eden anlam akışına uygun olarak Nebi (sav)’nin eşlerine yapılmaktadır. Buna göre Allah’a ve elçisine itaat ederek kendisini ve ailesini, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruması gereken ilk planda bu hanımlardır. (10) Şüphesiz onlar, müminlerin anneleri olarak bütün hanımlara örnektirler.

“Siz ey imana ermiş olanlar! Yakıtı insanlar ve taşlar olan (öteki dünyanın) ateş(in)den kendinizi ve size yakın olanları koruyun!” ayeti, surenin omurgasıdır. Bunu gerçekleştirecek olan da sure bağlamında ilk önce hanımlardır. Bir ailede en önemli sorun, erkek ya da kadının kendi isteklerini ailelerinin önünde tutabilmeleridir. Oysa belli bir dünya görüşü ve amaç sahibi olanların, ailenin toplumun en önemli parçası olduğunu bilmeleri ve buna uygun davranmaları gerekir.

7. (O hâlde,) ey hakikati inkâra şartlanmış olanlar, bugün (geçersiz) özürler beyan etmeyin! (Öteki dünyada) siz ancak (bu dünya hayatında) yapmış olduklarınızın karşılığını göreceksiniz.

Bu hitap, meselenin sanıldığından daha da ağır olduğunu gösterir. Konunun iman-küfür üzerinden yürütülmesi meselenin evin sınırlarını aşarak topluma kadar uzanan ağır bir faturaya dönüşme tehlikesinden kaynaklanır.

Rasulullah (sav)’ın bir şeyi haram kılmasının toplumda yol açacağı tahribat, düşünüldüğünden daha ağır sonuçlar verebilir. Bu yol, giderek helal dairesini kısıtlar ve hayatı içinden çıkılmaz bir döngüye hapsedebilir.

Elbette buradaki hitap son kertede cehennem ehlinedir. Muhataba yol açtığı kötülükten vazgeçmediğinde üç-beş adım sonrasını gösterir. Bu yaklaşım, Allah’a itaat etmeyerek kendisini ve ailesini zor durumda bırakıp korumayanlardan bu uyarılardan sonra artık özür veya mazeret kabul edilmeyeceğine işaret eder. Nitekim kişi ancak günahta ısrar ve inatla yol açtığı kötülüklerin cezasını çekecektir.

8. Siz ey imana ermiş olanlar! Gönülden tevbe ederek Allah’a yönelin! Umulur ki Rabbiniz kötü fiillerinizi yok eder ve Allah’ın Peygamberi ile onun inancını paylaşanları utandırmayacağı o Gün, sizi içinden ırmaklar akan bahçelere koyar. Onlar, önlerinden ve sağ taraflarından hızla ışık yayarlar ve “Ey Rabbimiz!” diye yalvarırlar, “Bu ışığımızı ebediyyen parlat ve günahlarımızı bağışla! Çünkü Sen her şeye kadirsin!”

Ayet, müminleri samimi bir tövbe ile Allah’a dönmeye çağırır. (11) Ama en önemlisi, yukarıdan beri anlatılan meseleyi toparlar. Peygamber (sav)’in özelinde düşünülürse eşlerini samimi bir tövbeye çağırıp günahlarının örtüleceğini, yani affedileceklerini bildirir. Ardından cennetten bahsederek bu samimi yaklaşımlarının ödüllendirileceği müjdelenir. Öyle ki kişinin önünden ve sağından kendisini izleyen nur ifadesinden kasıt da muhtemelen yine insanın çevresine ve özellikle ailesine verdiği huzur ve mutlulukla ilgilidir. Nitekim “Ey Rabbimiz!” diye başlayan dua, bu nurun kişinin bizzat kendi talebi ve çabasıyla tamamlanabileceğini göstermektedir.

“…Allah’ın Peygamberi ile onun inancını paylaşanları utandırmayacağı o Gün …” ( يَوْمَ لَا يُخْزِى اللّٰهُ النَّبِىَّ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ ) ifadesi, pek çok şeyi özetler. Rabb’in elçisini ve onunla aynı yolu izleyenleri utandırmayacağından bahsetmesi, yukarıdan beri anlatılan konuyla uyum gösterir. Peygamberler utanılacak bir şey yapmaz ve yapamazlar. Onların rehberliğini izleyenler için de böyledir. Dolayısıyla onlara muhalefet etmek utanılacak bir şeydir. Hatası olanlar, bu ayetle birlikte samimi bir tövbe eder ve affedilmeyi umarlar. Böylece dünyada ve ahirette utanılacak bir şeyleri kalmaz ve mutlu olurlar.

Ayette “Rabbimiz nurumuzu tamamla” ( رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا ) ifadesi, bir ailenin nurunun bütün bireylerinin ortak katkısıyla tamamlanabileceğini gösterir. Hemen arkasından gelen “Bizi affet.” ( وَاغْفِرْ لَنَا اِنَّكَ ) cümlesi de bağışlanmanın tam anlamıyla aile birliği ile gerçekleşeceğini veya başka bir ifade ile kişiyi günaha sokan sâiklerin çoğu zaman aile içi sorunlardan kaynakladığını dile getirir.

9. Ey Peygamber! Hakikati inkâr edenler ve ikiyüzlüler ile amansızca mücadele et ve onlara karşı kararlı ve ödünsüz davran. Ve (eğer tevbe etmezlerse) varacakları yer cehennem olacaktır. O, ne kötü bir varış yeridir!

Sekizinci ayete kadar meselenin çözümlendiği düşünüldüğünde artık Peygamber (sav)’in nezdinde evi sağlam ve mutlu olan her mümin, kâfirlerle ve münafıklarla sıkı bir mücadeleye girişebilir. (12) Bu yaklaşım, aile içinde erkek ya da kadın olsun arka planda sorun çıkarmanın vebalini büyültür. Ve bu vebal iki kötü örneği gündeme getirir.

10. Hakikati inkâra şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını(n kıssalarını) örnek getirmektedir. Onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikâhı altında idiler ama kocalarına ihanet etmişlerdi ve bu iki kadına (Hesap Günü): “Haydi bütün öteki (günahkâr)lar ile birlikte ateşe girin!” denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır!

Nuh (as) ve Lut (as)’un eşleri kocalarına hainlik etmişler, yani yaptıkları işler ve izledikleri yol itibariyle yaşadıkları evin sınırlarını aşmış kâfir ve münafıklara destek verir bir duruma düşmüşlerdir. (13) Bu durumda eşlerinin peygamber olması da bir işe yaramamıştır. (14) Bu hainliğin muhtevası da kasten belirtilmemiştir. Zira hangi mazeret bir hanımın doğru yol üzerinde bulunan kocasına karşı, isyan eden bir toplumla beraber olmayı affettirebilir ki? Bir hanım için kocasına karşı gelip isyan etmenin bir tek sebebi olabilir. Bir sonraki ayet bu hususu açıklar.

11. İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun’un karısını(n kıssasını) örnek getirmiştir ki o: “Ey Rabbim!” diye yalvarmıştı, “Senin katında (olan) cennette benim için bir köşk inşa et, beni Firavun’dan ve yaptıklarından koru ve beni şu zalim halkın elinden kurtar!”

İyi örnek, Firavun’un hanımı Asiye’dir. O, eşini, onun işlerini ve yaşadığı toplumu sorgulayan ve onlardan kurtulmak isteyen biridir. (15)

Asiye’nin cennette bir ev istemesi, onun bütün çabalarına rağmen evini kurtaramadığına işaret eder. Bu örnek, peygamberin eşlerine ve onun nezdinde bütün mümin hanımlara önemli bir şey öğretir. (16) Burada bütün mümin hanımlar, kendi gündemleri ile Asiye’nin gündemi arasında bir mukayese yapmalıdır. Bir hanım için küfre ve onun yol açtığı kötülüklere karşı olmak ve yaşadığı toplumu sorgulayarak bir sonuca varmak çok önemli bir bilinç gerektirir. (17) Mücadele için gerekli gücün, bu bilinçle donandığında sağlam bir yuvaya ihtiyaç duyacağından şüphe edilemez.

Peygamber (sav)’in hayatı boyunca verdiği mücadele onun hanımları tarafından desteklenmesini zaruri kılmaktadır. Evinin dışında pek çok sorunla uğraşmak zorunda kalan birinin hiç değilse ailesi içinde huzur bulması, çok önemlidir. Aile içindeki birlik söz konusu edildiğinde söz konusu destek ve doğuracağı sorumluluğun bütün bireyler tarafından üstlenilmesi bir zarurettir.

12. Ve İmran’ın kızı Meryem(in kıssasını Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanların diğer bir örneği yaptık): O iffetini korumuştu, bunun üzerine Biz onun (rahmindeki)ne ruhumuzdan üflemiştik ve Meryem Rabbinin sözlerinin ve (böylece,) vahyettiklerinin doğruluğunu kabul etmiş ve samimiyetle bağlananlardan biri olmuştu.

Asiye örneğini, Meryem’in iffet ve samimiyeti tamamlar. O’nun tasdiki ve gönülden itaati dillere destandır. (18) Böylece bir önceki ayetteki sorgulama dengeye oturur. Asiye gibi sorgulayan, Meryem gibi iffetli ve samimi davranan bir hanım Peygamber de olsa bütün kocaların başarısının arkasındaki asıl gücü gösterir. Bu yüzden Tahrim suresi bu konuya hasredilmiştir.

Sure, Peygamber (sav)’in eşlerine ve onlar nezdinde bütün iman etmiş hanımlara şunu söylemektedir:
“Lut ve Nuh’un eşlerini görüyorsunuz. Yaptıkları işler yüzünden kocalarına rağmen zalim toplumla bir oldular. Evlerine ve eşlerine hainlik ettiler. Bu kadınların kocalarına karşı yaptıkları hainlik toplum nezdinde eşlerini zor durumda bırakacak cinstendi. Biz de onları beraber hareket ettikleri o zalimlerle bir tuttuk. Buna karşılık Asiye’nin eşini, bütün yaptıklarını ve yaşadığı toplumu özgürce sorgulamasını doğru bulduk ve destekledik. İşte size de anlatıyoruz. Biz size sorgulamayın, körü körüne teslim olun demiyoruz. Tam tersine Asiye gibi sorgularken aynı zamanda Meryem gibi itaatkâr ve samimi olun diyoruz. Doğru yolda sorun çıkarmayın, durup dururken batıl, hileli yollar aramayın, yaptığınız şeylerin kocalarınızı toplum önünde sorumlu ve suçlu çıkarmasına yol açmayın, diyoruz. Sonuçta eşinizin kendisine helal olan bir şeyi haram kılacak derecede yoldan sapmasına nasıl sebep olabilirsiniz? Her şeyi size söyleyemiyor. Onu anlayın ve sorumluluklarını paylaşın. Onun dışarıda adaleti, hakkı savunabilmesinin ve bu uğurda adamakıllı mücadele edebilmesinin sizin evdeki tutumunuzla ne kadar ilişkili olduğunu görün artık! Hiç bir şey ailenizden daha değerli olamaz. Öyleyse kendinizi ve eşinizi ateşten koruyun. Kendi amellerinizden başka kimsenin sizi kurtaramayacağını bilin ve hesabınızı buna göre yapın.” (19)

Sonuç

Tahrim suresi, küfür ve nifakla mücadele etme sorumluluğunda bulunan müminlerin evlerinin güvenliğini konu edinir. Bu anlamda mümin hanımları, evlerinde olup biten şeylerle toplumda yaşananlar arasında ilgi kurmaya çağırır. Öyle şeyler vardır ki sonuçları itibariyle kişiyi eşinden ayırıp toplumun bir parçası yapar. Elbette bunun iyilik üzere olması gerekir. Eşini, işini ve yaşadığı toplumu Allah’ın koyduğu ölçülere göre sorgulayan bir hanımın kocalarını mağdur ve mahcup edip zor durumda bırakacak sonuçlara imza atmaması gerekir.

Surede Rasulullah (sav)’ın hanımlarının kumpasından söz edilir. Ardından konu biraz daha ileri taşınarak Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımlarının hainliği gündeme getirilir. Bütün bunlarda söz konusu tuzağın ve hainliğin çeşidinden veya mahiyetinden bahsedilmez. Çünkü bu önemli değildir. Önemli olan bir kadının kocasına karşı giriştiği ve sonu kötü biten eylemidir.

Aile ilişkileri, kişiyi helali haram yapacak derecede etkileyebilen çok önemli savrulmaları içinde barındırır. İnsanın keyfi isteklerinin ailesini helal dairesinden çıkaracak uzanımları olmaması gerekir. Bu nedenle şatafat, şöhret ve şehvet gibi sâiklerin aile huzurunu kaçıracak boyuta ulaşmamasına dikkat edilmelidir.

Rasulullah (sav), Tahrim suresi indirildiğinde surenin başında kendisine yapılan hitap karşısında bir hayli üzülmüş olmalıdır. Bilindiği gibi o, bir elçi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir yöneticidir. Surenin yaklaşımı bu anlamda olağanüstü güzeldir. Bir yönetici hatta peygamber bir devlet başkanı dahi olsa hiç kimsenin sorumsuz, sorgulanamayan bir kral gibi Allah’ın helalini haram yapmaya, yani, Allah’ın sınırlarıyla oynamaya hakkı yoktur. Üstelik bunu eşlerini memnun etmek gibi bir gerekçeyle asla yapamaz. Kızdığı için bal şerbetini kendisine haram kılan bir yöneticinin bu uyarıya ihtiyacı vardır. Nitekim Peygamber (sav)’in bunu fark ettiği, hatasından hemen döndüğü ve bu yüzden eşine bunu kimseye haber vermemesini söylediği açıktır. Sure bu nedenle bir yandan ona, diğer yandan da eşlerine doğru davranmayı öğretir. Din, hiç kimsenin şahsi oyunlarının, kıskançlıklarının, heva ve hevesinin arkasından gidemez. Bütün arzular, Allah’ın koyduğu sınırlara uymak zorundadır.

Sureden bütün müminlerin ama özellikle hanımların çıkaracağı çok önemli sonuçlar vardır. Bunların en önemlisi, bağlamın bize gösterdiği/öğrettiği gibi Allah’ın sınırlarını korumak için eşlerine yardımcı olmanın çok önemli bir sorumluluk gerektirdiğidir.

Dipnotlar:

1) Metinde Tahrim suresi ile ilgili olarak M. Esed Meali kullanılmıştır.
2) Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 551; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 552.
3) Câbirî, bal şerbeti olayını Kur’an metniyle uyumlu bulmaz. Ancak bunun gerekçesini de açıklamaz. Üstelik Mâriye olayını tarihi açıdan imkânsız gördüğü hâlde açıklamalarını bu vakıa üzerine bina eder. (Câbirî, Fehmu’l-Kur’an, c. III; s, 409, 410.)
4) Burada hiç kimsenin Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram kılamayacağı belirtilir. Dolayısıyla bu yemin Peygamber (sav)’den sadır olmuş bir ‘zelle’ kabul edilmiştir. (Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 551.).
5) Bu ayet, farklı meallerde şu şekilde anlam kazanır: “(Ey müminler!) Allah, (doğru ve haklı bir gerekçesi olmayan) yeminlerinizi bozmayı ve keffaretini vermeyi (size) emretmiştir. Allah, sizin Yüce Efendinizdir ve yalnız O’dur her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi.” (M. Esed Meali); “Allah size, yeminlerinizi (keffaretle) çözmeyi meşru’ kılmıştır. Allah sizin sâhibinizdir. O bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (S. Ateş Meali).
6) Burada helali haram kılmanın bilinen anlamda olmadığı, Yani Allah’ın onu helal kılmasını müteakiben onun haram olduğuna inanmak şeklinde gerçekleşmediği, Peygamber (sav)’in bunun helal olduğuna inandığı hâlde, böylesi bir istifadeden vaz geçtiği belirtilmiştir. Aksi durumda böyle bir şeyin Peygamber (sav)’e asla nispet edilemeyeceği üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 553.); Bu yaklaşım doğrudur. Fakat bunu topluma anlatabilmenin zorluğu muhtemelen elçinin hanımından bunu saklamasını istemesine sebep olmuştur. Nihayet sure bunu açıkladığında zaten bu gizliliğin de bir anlamı kalmamıştır.
7) “Peygamber, eşlerinden birine gizli bir şeyler söylemişti.” ifadesine gelince, bu söz ile Peygamber (sav)’in cariyesini kendisine haram kıldığını, bunu da, sır olarak Hafsa (r. anha)’ya söylediğini, ondan bunu saklı tutmasını istediğinin kastedildiği belirtilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 555.); Fakat Buharî rivayetinde Peygamber (sav)’in bal şerbetini kendisine haram ettiğinde eşinden bunu kimseye söylememesini ister ki doğruya en yakın rivayet budur. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 466.); Ayrıca burada önce yemin edip sonra bunu bozmak zorunda kalmanın yanı sıra bir şeyi kendisine haram etmenin yanlışlığının doğuracağı mahcubiyetten de söz edilmelidir. İstemeden gerçekleşen bu olay neticesinde bir utanma ve mahcubiyete mahal kalmayacağı sekizinci ayette belirtilir. Buna göre evde gerçekleşen bir hatanın dışarıda duyulmasını istememekten daha doğal bir şey olamaz. Nihayet Allah, söz konusu elçisi olduğunda eşler arasında gerçekleşen bu kadarlık bir gizliliğe dahi müsaade etmemiştir. Bu gibi durumlarda surenin kendi kendisini açıklamasına fırsat vermek en güvenli yoldur. Yani sure anlama yardım edecek bütün donanımlara genellikle sahiptir. Buna göre mana, bazen dışarıdan hemen hiç yardım almadan bazen de çok küçük yardımlarla rahatlıkla kendisini açığa vurur. Nitekim yukarıda nakledilen rivayetlerden da anlaşılacağı gibi gizli söylenen sözle bal şerbetinin haram kılınması arasındaki ilişki açıktır. Buna göre ilk ayetle üçüncü ayet, aynı rivayet çerçevesinde birbirini tamamlayan bir ilişkiye sahiptir.
8) Peygamber (sav)’in gizli konuşmanın “bir kısmını anlatmış, bir kısmına ise hiç değinmemiş” olması, sözü edilen meselenin içeriğinden ziyade ifşa edilmesinin önemli olduğunu gösterebileceği gibi anlatılmayan kısmın bir kocayı eşleri karşısında mahcup duruma düşüren konularla da ilgisi kurulabilir. Yani kusur, ayıp veya zaaf gibi görülebilecek hususlarda bir hanımın eşini başkaları nezdinde küçük düşürmemesi gerekir. Allah, bu örnekte olayı kendi ifşa ederek elçisinin utanılacak hiçbir şeyi olmadığını ilan etmiştir. Sonuç itibariyle bu kefaretle telafi edilebilecek bir hatadır. Fakat elçinin mahcubiyetinden olsa gerek anlatmadığı kısım eşlerinin ve onlar nezdinde bütün hanımların kocaları hakkında anlatmamaları gereken konuları da kapsıyor olabilir.
9) Burada Hakka suresinin 44-46. ayetleri hatırlanmalıdır.
10) Rasulullah (sav)’ın örnekliği ve verdiği mücadele, bu anlamda ailesine de önemli sorumluluklar yüklemektedir. Gerek kendi morali gerekse örnekliği açısından bu durum hayati bir öneme haizdir.
11) “Samimi tövbe” ( تَوْبَةً نَصُوحًا ) şeklinde isimlendirilen bu ifade, bir isnad-i mecazî olarak, “nasihat edici” (nasûh) diye tavsif edilmiştir ki bu insanların, işlemiş oldukları o kötülüklerden alabildiğine pişman olmaları ve bir daha aynı şeyleri yapmamaya azmettikleri bir pişmanlık hâli olarak anlaşılmıştır. (Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 556.).
12) Bu hususta şu ayet hatırlanmalıdır: “(Ve o kullar): ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler.” (Furkan suresi, 74. ayet. Diyanet Vakfı Meali.); Dikkat edilirse ayette takva sahibi olanlara önder olabilmek, iyi bir aile kurmakla ilişkilendirilmiştir. Buna göre kişinin kötülüklerden sakınması için en önemli saiklerden biri sağlıklı bir aile içinde yaşamasıdır, denilebilir. Ayette münafıklardan bahsedilmesi, onların Peygamber (sav)’in aile içi sorunlarını topluma acımasızca taşıma eğilimleri dolayısıyladır.
13) İbn Abbas (ra)’a göre Nuh (as) ve Lut (as)’un eşlerinin ihanetleri dinî meselelerde olduğu nakledilmiştir. Başka hususta de¬ğildir. Zira hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlığa düşmemiştir. Burada Nuh (as)’un karısının ihanetinin kâfir olmak, Lut (as)’un karısının ihanetinin ise kocasının gizlediği misafirleri ahlaksız kimselere bil-dirmesi olabileceği üzerinde durulmuştur. İkrime bu iki kadının ihanetinin, Allah’a ortak koşmaları olduğunu, Dahhak ise bunların ihanetinin, Allah’ı inkâr etmeleri olduğunu söylemişlerdir. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 8113, 8114; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 565.).
14) Burada Peygamber (sav)’in “Ey Fatıma, Ey Safiye, Ey Kureyş” diye başlayıp “Ben Allah katından size gelecek bir şeye engel olamam, sizi kurtaramam.” şeklinde biten hitaplarının içeriği dikkate alınmalıdır. (Müslim, İman, 350.).
15) Firavun’un hanımı; eşini, onun eylemlerini/işlerini ve yaşadığı toplumu sorgulayabilen ve bu sorgulama sonucunda kendince bir değerlendirme yapabilen biridir. Şüphe yok ki cenneti veya cehennemi hak etmek adına bu seçimi yapabilecek özgür bir iradeye ihtiyaç vardır. (Bknz: Mümtehine suresi, 12. ayet.).
16) Asiye (as) Allah’a iman edip onun birliğini tasdik eder. Onun, kâfir olan Firavun’un nikâhında bulunması Allah’a ve Peygamberi Musa (as)’ya iman etmesine engel olmamış hatta iman etmesinden dolayı övgüye layık olmuştur. Zira bu konudaki Allah’ın yarattıkları hak¬kındaki hükmünün, hiçbir kimsenin başka birinin günahını yüklenmeyeceği, herke¬sin ancak kazandığı ile baş başa kalacağı şeklinde olduğu açıklanmıştır. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 8114, 8115.).
17) Bir toplumu oluşturan sosyal ilişkiler ağında tartışmasız en etkili rol hanımlara düşer. Bu anlamda bir hanımın yaşadığı toplumdan kurtulmak istemesi çok ciddi bir sorgulama gerektirir. Bunca nasihatin hanımlara verildiğine bakılırsa onların aileyi koruma ve kollama görevlerinin bir hayli önemli bulunduğundan şüphe edilmemelidir.
18) Burada Asiye (as)’nin zalim bir toplumdan kurtulmak istemesiyle, helak olan iki kadının eşlerine rağmen toplumun haksızlığa bulaşan diğer kesimleriyle birlikte hareket etmesi, yani bir hanımın kocasının neyi nasıl yaptığı hakkında fikir sahibi olmasıyla, ona isyan edip hainlik etmesi arasındaki derin farka dikkat edilmelidir. Zaten konunun Meryem (as) ile sonuçlandırılması, asıl meselenin Allah’a katıksız bir teslimiyetle hak-batıl ölçüleriyle çözümleneceğini gösterir. Zaten iyi niyet ve samimiyetle iman etmiş bir hanımın sorgulamaları elbette hak-batıl ölçülerine dayanır ki Asiye (as)’nin yaşadığı toplumu zalim şeklinde nitelemesi de şüphesiz bu ölçüden kaynaklanmaktadır.
19) Bağlama dikkat edilmediğinde Asiye (as) örneği, sadece bir sorgulama konusu olarak kalır. Oysa bu örnek Meryem (as) ile dengelenmeli ve eşlerin aleyhinde bir kulise dönüştürülmemelidir. Sure bu bağlam eşliğinde bir dengeden bahseder. Hanımlar bir yandan özgür olup sorgulamalı ama diğer yandan doğru yolda itaat edip samimi davranmalıdırlar. Eşlerini Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımları örneğinde olduğu gibi toplum önünde mahcup etmemeli ya da onlar aleyhinde bir şeye destek vermemelidirler. Helali haram kılacak derecede eşlerini bir sarmalın içine sokmak ciddi vebal gerektirir.

Tarih 31 Temmuz 2018 Kategori  Genel

Tefsir’de Muhatap Tespitinin Önemi V

Muhatabın kim olduğu, anlamı bütünüyle etkileyen hatta belirleyen çok önemli bir seçimdir. Buna göre muhatabın mümin ya da kâfir olması manayı baştan aşağı değiştirebilir. Bu değişim, kâfirlerle ilgili ayetlerden inananların ders çıkarmasını engellemez. Muhatabı müşrik olan bir ayetten öğüt çıkarmak veya Ehl-i Kitap ile ilgili bir husustan ders almak için onların yerinde bulunmak da gerekmez. Bütün bunlara rağmen muhatap seçimi, ayetin içeriğini doğru anlamaya imkân tanıdığı için dikkat gerektiren bir iştir. Örneğin, “(Ey Muhammed!) De ki: ‘Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.’ ” (1) ayetinde anlam, seçili muhataplara göre ciddi farklılık arz eder. Burada görüldüğü gibi ayetin muhatabı müminler olsaydı dua etmek ve bunun önemi üzerinde durmak yeterli olabilirdi. Fakat muhatabı müşrik (ve şirk koştuğu için de kâfir) olduğunda bu içerik eksik kalır. Çünkü hiçbir kâfir veya müşrik sadece dua ederek işe yarar hâle gelemez. (2) Bazı meallerde, dua yerine ibadet, iltica, yöneliş kulluk ya da yalvarma kelimelerinin kullanılmış olması da bu anlam kaybını gidermeye yönelik bir çaba olarak görülebilir. (3)

Ayete, “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” diyerek giriş yapmak doğru değildir. Çünkü ne öncesinde ne de sonrasında bu manayı destekleyen bir karine bulunmaz. Ayetin başı “De ki” diye başlar ve yine aynı ayet, “Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” şeklinde son bulur. Öyleyse buradaki muhataplar müminler değil inkâr edenlerdir. (4) Buna göre burada inkâr edenlere “Dua edin ve kurtulun.” denilmiş de olamaz.

Surede yer verilen 56-62. ayetler, her şeyin insan için ölçülü bir şekilde yaratıldığından bahseder. Sonra genel anlamda 63-76 arası, Rahmân’ın kullarının, yani bu rahmetten faydalanmayı seçen kişilerin nasıl davranması gerektiğinden söz eder. Surenin 70 ve 71. ayetleri, “Ancak tövbe edip de inanan ve sâlih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tövbe eder ve sâlih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.” (5) şeklinde özellikle tövbe etmek isteyenleri muhatap alır ve muhatapları kötülükleri terk edip iman etmeye çağırır. Bilindiği gibi Kur’an daha iyi anlaşılmak adına iyi-kötü, cennet-cehennem, mümin-kâfir gibi konuları karşılıklı ve birlikte anlatır. Bundan sonra 76. ayete kadar müminlerin vasıfları sayılır. 70-76. ayetler arasında muhatapların mümin olması, son ayete anlam verilirken kişiyi yanıltır. Oysa bu ayetler, yukarıdan itibaren uyarılan kişilere tövbe edip kendilerini düzeltme imkânı verir. Son ayet (77) ise geriye atıfla bu vasıfları taşımayan ve cehennemlik oldukları söylenenlere yönelir. Burada “sizin duanız” ( دُعَاؤُكُمْ ) lafzıyla kastedilen şey, sadece dua etmek ya da etmemek de değildir. Söz konusu ayetin öncesinde Allah’ın ayetlerine karşı ilgisiz kalamayacakları vurgulanarak müminlerin vasıfları uzun uzun sayılır. Onlara bu vasıflara sahip olarak böylesine bir ilgi ve şuurla dine sarılmadıkları sürece yaptıkları şeylerin bir anlamı olamayacağı ifade edilir. Son ayette “…Siz gerçekleri yalanlıyorsunuz…” denmesinin sebebi de müşriklerin arka planda bahsi geçen tutum ve davranışları kendilerine ölçü edinmemeleridir. Yani ayetin ikinci cümlesi, birincisinin açılımı ve devamıdır. Onlara, “Sorumluklarınızı üstlenip doğru olanı savunmadığınız sürece sizden bir şey olmaz.” denilmiş, devamında da sorumluluk üstlenmeyen bu yalancı/inkârcı tutumları yüzünden onlar için azap söz konusu edilmiştir.

Surenin bağlamını ortaya çıkarabilmek ve böylece doğru manayı yakalayabilmek adına kısa kısa tefsirlerle de olsa birbirini takip eden anlam akışının izlenmesi gerekir. (6) Her bir ayet hakkında ayrı ayrı konuşmak veya onlarda yer verilen hakikatleri tek başına ele almak için önce bu bağlam bilinmelidir. Aksi hâlde ayetlerle ifade edilen gerçekler, başka mecralara kayabilir. Şimdi “Surenin Anlam Akışı İçinde Bağlamı” denilen ve bütün anlamın üzerinde yürüdüğü omurgası üzerinde durulmalı, yani surenin kendi bütünlüğü içerisinde özellikle hangi konuya değindiğini anlamamıza yardımcı olan tertibe/bağlama değinilmelidir.

Surenin Anlam Akışı İçinde Bağlamı

Surenin ilk iki ayeti, çok önemli bir ölçüden bahseder.
Kur’an’ın “Furkan” olması…
“Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın şanı yücedir. O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (1, 2. ayetler). (7)

Burada Allah hakkında dile getirilen bütün övgüler aynı zamanda kitabın önemini arttırmaya matuftur. Zira bundan sonraki bütün ayetler, Kur’an’ın kişiler nezdinde ölçü edinilmesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi Furkan; hakla batıl, iyiyle kötü, doğruyla yanlışı ayırma ölçüsüdür. Başlangıç itibariyle Kur’an’ın bu özelliğinin vurgulanması oldukça önemlidir. (8)

Burada;
Hak-batıl, doğru-yanlış ayrımı açısından verilen ilk ölçü, Allah hakkındadır.
Göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine aittir.
Çocuk edinmemiştir, yani ortağı yoktur.
Her şeyi belli yasalara uygun şekilde bir ölçüye göre yaratmıştır.
O hâlde Furkan, yani doğru bir ölçü sahibi olunca;
Allah hakkında doğru bilgi sahibi olmak önemli bir ölçüdür. (9)

“(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler. (10) İnkâr edenler, ‘Bu Kur’an, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir’ dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular. ‘(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır.’ dediler. (Ey Muhammed!) De ki: ‘O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ ” (3-6. ayetler).

Bu ayetin muhatabı müşriklerdir ve onlar:
Allah’ın yanısıra;
bir şey yaratamayan ve zaten kendileri yaratılmış,
kendilerine fayda ve zararı dokunmayan,
öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen,
başka güçler (ilahlar) telakki ederler.
Ve bu halleriyle;
“Bu Kur’an, (hâşâ) Muhammed’in uydurduğu bir yalandır,
başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir, (11)
bu, ona sabah akşam okunan geçmişlerin masallarıdır.” derler.
Hâlbuki o kitabı göklerin ve yerin bütün sırlarını bilen Allah indirmiştir.
(Çünkü) O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İlk olarak;
O’nun gücü ile insanların uydurduğu sahte ilahlar arasındaki farka dikkat edilmelidir.

İkinci olarak;
Yukarıdaki ayetlerde Allah’a yapılan iftira ile Kur’an’a yapılan arasında bir ilişki kurulur. Yani Allah’ın gücü ile insanların uydurduğu sahte ilahlar arasındaki farkı dikkate almayanlar aynı şekilde onun indirdiği vahyi de anlamamaktadırlar. (12) Dolayısıyla doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Vahiy (Kur’an) hakkında da doğru düşünmek gerekir.

“Dediler ki: ‘Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya! Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!’ Zalimler, (inananlara): ‘Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.’ dediler. (Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.” (7-9. ayetler).
Furkan, Allah’ın indirdiği ölçüdür.
Daha önce Allah hakkında ölçüyü kaçıranlar,
Bir önceki pasajda da onun vahyi (Kur’an) hakkında aynı aşırılığı göstermişlerdir.
Şimdi bu aşırılığı, onun elçisi için de ortaya koymaktadırlar.
Onlar (müşrikler):
“Bu ne biçim peygamber,
yemek yiyor, çarşıda pazarda dolaşıyor,
ona bir melek indirilseydi de o da onunla beraber bizi uyarsaydı,
yahut kendisine bir hazine verilseydi,
veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya,
Ve (inananlara): Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.” derler.” (13)
Ölçüden (haktan) bu kadar uzaklaştıktan sonra artık doğru yolu bulamayacakları dile getirilir. (14) Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Peygamber hakkında da doğru bir bilgi sahibi olmak gerekir.

“Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir. Hayır, onlar kıyâmeti de yalanladılar. (15) Biz ise o kıyâmeti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır” “Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler. (Kendilerine) ‘Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!’ (denir.) De ki: ‘Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?’ Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir. Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin uhdesine aldığı, (yerine getirilmesi) istenen bir va’didir.” (10-16. ayetler).
Cevap çok net gelir ve asıl amacı ifşa eder.
Allah hakkında,
Kur’an hakkında,
Peygamber hakkında,
Bütün bu haktan sapmalar, yani ölçüsüzlükler:
Kıyâmeti, yani hesap vermeyi yok saymanın uzanımlarıdır. (16)

Allah, vahiy (Kur’an) ve elçi ve hesap verme hususunda doğru tespitleri yapamayan ve ölçüyü kaçıranlar, aynı şeyi cennet ve cehennem için de yapmaktadırlar Onlara “Bu (cehennem) mi daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedî cennet mi?” denilir. Fakat ellerinde Furkan bulunmadığı için, yani vahyi ölçü edinmediklerinden dolayı bunun da farkına varamamaktadırlar. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Bir gün hesap vermek zorunda kalacağını ve herkesin hak ettiği karşılığı bulacağını da bilmek gerekir.

“Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), ‘Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar.’ diyeceği günü hatırla. Onlar, ‘Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular.’ derler. (İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız.” (17-19. ayetler).

Müşriklerin tabi olup taklit etme alışkanlıkları başlarına bela açacaktır. Miras yoluyla devraldıkları ata dinine hiç sorgulamadan tabi olmaları, Allah’ın yanısıra ona denk güçler kabul etmeleri ve arzu ve heveslerinin peşinden gitmelerinin hesabı sorulacaktır.

Onların nimet içinde yüzmeleri, sonuç itibariyle Allah’ı anmayı unutmalarına ve akabinde yok olmaya doğru ilerlemelerine yol açmıştır. (17) Onlar, ellerinde Furkan olmadığı için her seferinde ölçüyü kaçırıp aşırı gitmektedirler. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Allah’tan başkasına tapınmanın hiçbir masum gerekçesi olamayacağını bilmek
Ve nimet içinde yüzmenin Allah’ı unutturmaması gerekir.

“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir.” (20. ayet).
Peygamberlerle ilgili soru ve şaşkınlıklarına ilk cevap, burada tarihe atıfla verilir.

“Bize kavuşacaklarını ummayanlar, ‘Bize melekler indirilseydi yahut Rabbimizi görseydik ya!’ dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler. “Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. ‘Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız.’ diyecekler.” (21, 22. ayetler).

İkinci olarak da melek istemenin kibir içerisinde hesap vermekten kaçmak anlamına geldiği vurgulanır. Buna göre kendisinden sadece dürüst davranması ve iyilik yapması istenen birinin bunun karşılığında melek görmeyi şart koşması, onun kibrinin, yani inkârının bir ifadesi sayılmıştır. “bize kavuşacaklarını ummayanlar” ifadesi de buna işarettir. Ayrıca melek görmenin onlar açısından azaba uğramakla aynı anlama geldiği belirtilir.

“Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik. O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir. O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir. O gün gerçek hükümranlık Rahman’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır. O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: ‘Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! Andolsun, Kur’an bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir.’ ” (23-29. ayetler).
Burada da kişinin ahiretteki sorgusunun/durumunun onun Kur’an’a olan yakınlığı/uzaklığı ile ilişkisi kurulur.
Müşrikler, gerçek anlamda vahyi izlemedikleri,
Yani,
hak batıl ayrımı (Furkan) yapmadıkları için,
bütün amelleri dağılmış zerreciklere çevrilip değersiz kılınacak,
o hesap günü çok görmek istedikleri meleklerle karşılaşacak,
o gün kâfirler için zorlu bir gün olacak, (18)
ve o gün zalim kimse, çaresizlik içinde ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!”
İşte zalim,
yani, hak ile batılı (Furkan) yerine oturtmayan,
yani hak ettiği şeyi yerine koyamayan kişinin durumu, burada bir kere daha resmedilir.
Sonra,
“Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim.” diyerek kişilerin birbirlerine verdikleri sahte güven hissini sorgulamaları istenir. Çünkü kötü insanları takip edip taklit ederek gittikleri yer, doğru değildir.

Bütün bunlar, bu kişilerin vahyi izlememesi, yani elinde hakla batılı ayırt edebileceği bir ölçünün (Furkan/vahiy/Kur’an) bulunmamasının sonuçlarıdır.
İşte bunu vurgulayan cevap da hemen akabinde gelir…

“Peygamber, ‘Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.’ dedi. Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.” (30, 31. ayetler).

Bu ayetin muhatabı da Mekkeli müşriklerdir. Furkan suresinin risâletin 5 ve 6. yıllarında yani hemen hemen Mekke döneminin ortalarında indirildiği düşünülürse bu uyarının az sayıda ve zor durumda bulunan müslümanları muhatap alarak dile getirilmiş olamayacağı görülür. Burada sorun, müşriklerin inandıklarını söylemelerine rağmen inen vahyi ölçü olarak kabul etmemeleridir.

Müşrikler vahyi, yani Kur’an’ı, yani surenin başından itibaren kendilerine verilen ölçüyü reddetmektedirler.
Kur’an’ ile karşılaştıkları hâlde ondan hicret edip uzaklaşmaktadırlar.
Yani,
Allah hakkında doğru bilgi sahibi olmak,
Vahiy (Kur’an) hakkında da doğru düşünmek,
Peygamber hakkında da doğru bir bilgi sahibi olmak,
Bir gün hesap vermek zorunda kalacağını ve herkesin hak ettiği karşılığı bulacağını da bilmek,
Allah’tan başkasına tapınmanın hiçbir masum gerekçesi olamayacağını bilmek,
Ve nimet içinde yüzmenin Allah’ı unutmaya vesile olmaması gerektiğini bilmek…
Bütün bu ölçüler, bir arada Kitap’ta toplanır. Onlara yol gösterici ve yardım edici olarak Rabb’in, yani vahyin, yani Elçi’sinin, yani hesap (ahiret) düşüncesinin, yani Kitap’ının rehberliği gerekmektedir. Ama onlar, bundan yüz çevirmektedirler.

“İnkâr edenler, ‘Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!’ dediler. Biz, Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk. Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım. Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar.” (32-34. ayetler).

Bütün müşrikler, zaten kâfirdir. Ve bu onlara zaman zaman hatırlatılır. Daha önce “Bize kavuşacaklarını ummayanlar” (21. ayet) gibi ifadelerle bu belirtilmiş 26. ayette de ahiretteki durumları açıkça ortaya konulmuştur. Şimdi yine bu müşrik inkârcı tavrın bir yaklaşımına daha tanık olunacaktır. (19)

Kur’an ile ilgili başka bir hatalı/yanlış yaklaşım da onun bir bütün olarak inmesini istemeleridir. Kitabın topluca indirilmesini istemek, onu hayattan koparmakla aynı şeydir. Çünkü parça parça/bölüm bölüm indirilmesinin amacı onun anlaşılıp hayatta kendisine uyulan bir ölçü (Furkan) kabul edilmesidir. (20)

Bu yaklaşım, Kitap bir bütün hâlinde gelsin, ama anlaşılıp uygulanmasın, hayata damgasını vurmasın, kişinin ne yapıp ne yapmayacağı ile ilgili sınırlamalar getirmesin, onlara emredip yaşantılarına karışmasın anlamına gelir. (21) Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Kitabın içinin anlaşılması ve yaşanması için gayret etmek gerekir.

“Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Harun’u da ona yardımcı kıldık. Onlara, ‘Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin.’ dedik. Nihayet o kavmi yerle bir ettik. Nuh kavmini de, peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık. Âd ve Semud kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik. Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.” (35-39. ayetler). (22)

Tarihten verilen bu örneklerde de Kitap vermek, elçileri yalanlamak, inkâr etmek ifadelerinin ortak noktası, helak edilen bütün bu toplumların önlerine konan vahyi yok saymaları, hak-batıl ayrımı yapmamaları (Furkan) ve bu şekilde uyarılara aldırış etmemeleridir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Zalimlerin helak olması hususunda tarihten ders almak gerekir.

“Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı. Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. ‘Allah’ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı.’ (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler. Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” (40-44. ayetler).

Bu ayetler, hesap vermekten kaçınmak adına, kişinin vahiy yerine kendi asılsız düşüncelerini ölçü edinmesinden bahsetmektedir. “Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.” ayeti, üslup olarak başından beri sure içinde hâkim olan hak-batıl mukayeselerine uygun bir karşılık oluşturur. Çünkü kimin doğru kimin yanlış yolda bulunduğunu bilmek çok önemlidir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Arzularını ilah edinenlerin hayvandan farkı kalmadığını bilmek gerekir.

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık. Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik. O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır. O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.” (45-50. ayetler).

Burada da hayatın ölçülü hâlinden bahsedilir. Gölge, gece, gündüz, rüzgâr, su gibi insanın hayatına anlam katan ve onsuz yapamayacağı ölçüler gündeme gelir. Bu şekilde âdeta âlemin bu ölçülü durumunun insan hayatında da görülmesi gereği hatırlatılır ki tabiatta var olan ölçülere uygun şekilde insan yaşamında yer verilmesi gereken bu ölçü, vahyin emirleridir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Tabiattaki ölçülü hâlin tamamen Allah’ın yaratmasıyla hayat bulduğunu bilmek gerekir.

“Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik. Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir mücadele ver.” (51, 52. ayetler).

Bu ilahi mesaj, ilk ayette de belirtildiği gibi bütün âlemlere gönderilmiştir. Dolayısıyla uyarıları, sadece bir kavme değil bütün insanlara aittir. Bu durumda onları inkâr etmek, bir kavmin sorumluluk sınırlarını dahi aşan büyük bir beladır. O hâlde kim ne derse desin vahyin esaslarının topluma bir an evvel barış ve huzur getirmesi için büyük bir çaba gösterilmelidir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Hak-batıl mücadelesinde Kur’an’ı ölçü edinmek gerekir.

“O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır. O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir. Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.” (53-55. ayetler).

Elçinin bütün insanlara muhatap olması gibi vahyin tesirlerinin de bütün âleme yayılacağı bilinmelidir. Denizler ve akarsular arasındaki devridaimi gerçekleştiren Rabb’dir bu mesajları gönderen. (23) Soy sop ve hısımlık meydana getiren ve bu şekilde insanın yaşamına kolaylık sağlayan Allah’tır.

Hakkı teslim ve hakikati itiraf etmek gerekirse Allah’ın insanlar için dünyada yarattığı ölçülü durum, ondan başka ilah bulunmadığını yeterince göstermektedir. Fakat bütün bunları görmek için Allah’a yüzünü dönmek gerekir. Oysa ayet, “…Kâfir Rabbine sırtımı dönen kişidir.” ( وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّهٖ ظَهٖيرًا ) diyerek onun yüzünü yaratıcısından başka yöne çevirdiğini dile getirmektedir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Vahiyle insanın hayatına ölçülü bir şekilde kolaylık getirildiğini bilmek gerekir.

“Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. De ki: ‘Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum.’ Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah’a) tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter! Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!” (56-59. ayetler).

Elçinin ücret istememesi, onun samimiyetini gösterir. Onlardan beklenen yalnız doğru yolu tutmaları ve vahyin ölçülerine uymalarıdır. Yani onlardan istenen her şey, yine kendi iyilikleri içindir.

“Sen bunu haberdar olana sor!” ayeti, “Sen (bunu) her şeyden haberdar olan (Allah’)a sor!” anlamındadır. Yeryüzünü altı günde yaratmak gibi her şeyi belli bir ölçü ve aşama içerisinde yaratan Allah’tır. Bu ölçüler, yine ancak kendisinden öğrenilir. (24) Bunun tek yolu da indirdiği vahyi (Furkan/Kur’an) dikkate alıp ölçü edinmektir. Zira bu ölçü dışında gerçekleşecek bir hakikat bulunmaz. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a tevekkül etmek gerekir.

“Onlara, ‘Rahman’a secdeye kapanın denildiğinde “Rahmân da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?’ derler ve bu onların nefretini artırır.” (60. ayet).

Ayet, vahyin ölçülü durumunu anlatan harika bir anlama sahiptir. ‘Rahmân’a secde etmek’, demek insanlara rahmet, vefa, huzur ve barış gibi merhamet adına ne varsa hepsini sunmak demektir. Rahmân’a itaat edin; huzur bulun, rahat edin, onurunuzu koruyun, korkmadan yaşayın anlamına gelir. ‘Rahmân’da neymiş’ demek, bizim bu türden ölçülere ihtiyacımız yok demekle aynı şeydir. (25) Allah’ın âlemde yarattığı bütün ölçüler, insan için bir rahmet işaretidir. İnsan ancak bunları takip ederek rahata kavuşabilir. Nitekim âlemde yaratılan şeylerin merkezinde insanın bulunması ve hemen her şeyin belli bir ölçüyle yine ona yarayacak şekilde yaratılması çok manidardır. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Rahmân’a itaat etmek ve onun emirlerini yerine getirmek gerekir.

“Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir. O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.” (61, 62. ayetler).

Yıldızlar, güneş ay, gece ve gündüzün varlığı, Rahmân’ın hayata ölçülü dokunuşlarına birer delildir. Hepsinin insanın faydasına boyun eğmiş olması, gerçekten ibret vericidir. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
İnsanı yaratılışın merkezine oturtan Allah’a şükretmek gerekir.

“Rahman’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler. Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir. Onlar, şöyle diyenlerdir: ‘Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir! Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.’ Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar. Kıyâmet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır. Ancak tövbe edip de inanan ve sâlih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim de tövbe eder ve sâlih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir. Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler. Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.’ diyenlerdir. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!” (63-76. ayetler).

Bu ayetler, vahyin ölçülerine uyarak Rahmân’a kul olan insanların, yani müminlerin durumlarından bahseder. Müminlerle müşrikler arasındaki derin farkı ortaya koyar. Böylece muhataplardan Kur’an’a/Furkan’a uymanın onların hayatlarına nasıl bir düzen getireceğini düşünmeleri istenir. Mesela adam öldürmemek, zina etmemek, vahyin koyduğu bir iman ölçüsüdür. Buna göre sadece inandığını söylemek yetmez. Vahyin ölçülerini dikkate almak, onu doğru ile yanlışın ölçüsü kabul etmek gerekir. (26)

Lâkin bu ayetlerin ilk muhatabı da yine müşriklerdir. Onlar adam öldürür, zina eder, hiçbir ölçü tanımaz hak-batıl ayrımı yapmaz ve Kitab’ın rehberliğine uymaz ama Allah’a kulluk ettiklerini iddia ederler.
Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Yaşamda hak-batıl ayrımı yaparak Allah’ın ayetlerine uymayı amaçlamak gerekir.

Surenin müminlerin özelliklerini sayan ayetlerinden biri “Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen…” şeklinde meallendirilir. (27) Oysa ayette geçen ifadenin لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ “Onlar Allah’tan başka ilaha yalvarmazlar.” şeklinde olması, bağlam açısından bir zarurettir. (28) Buradaki yakarış, müminlere aittir ve devamı vardır. Ayette Allah’a dua etmenin, onu anmanın, yani ona yalvarmanın, “Onlar, Allah ile beraber başkasına yalvarmayan, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.” şeklinde bir takım eylemlerle devam ettirilmesi de dikkate değer.

Öldürmemek ve zina etmemek şeklinde seçilen örnekler, ağır ve dikkat çekicidir. Bu örnekler, toplumsal barışa katkıları açısından önemli ve kayda değerdir. Buna göre sadece Allah’a yalvaranlar, aynı zamanda O’nun diğer emirlerini de yerine getirirler. Son ayet ise müşriklerin imanlarını bu ve benzeri eylemlerle desteklemedikleri sürece bunun bir değerinin bulunmayacağını açıklayacaktır. İşte müşriklerin en önemli sorunu budur. Allah’ın adını anmakla yetinmek ve bunu daha ileriye götürmemek. İnsanın yakarışını sâlih amellerle desteklemesi, istediği şeylerin gerçekleşmesi için elzemdir. Nihayet bütün güzel sözler, sâlih amellerle Allah’a yükselir. (29) Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Ölçülü bir şekilde fiili eylemlerle desteklenmeyen bir duanın karşılığının bulunmadığını bilmek gerekir.

Bu manayı desteklemek adına devam eden ayetler, bir hayli dikkat çekicidir.
“Ancak tövbe edip de inanan ve sâlih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (70. ayet).
“Kim de tövbe eder ve sâlih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.” (71. ayet).

İlkinde iman ve sâlih amel, diğerinde ise tövbe ve sâlih amel bir arada anılır. Böylece müşriklere kendilerini düzeltme imkânı sunulur. Her seferinde sâlih amelden bahsedilmesi, kişinin sözlerindeki samimiyeti, eylemleriyle de desteklemesinin gereğini vurgular.

Daha da önemlisi bundan sonra gelen ayette ortaya konulur.
“Onlar, yalana şahitlik etmezler…” (72. ayet).
Elbette bu özellik de müminlere aittir. Bunun yanısıra müşrik açısından en önemli hususlardan biri de budur. Söylediği sözün doğru olması ve bunun da arkasında durması…

Son olarak müşrik, gerçek bir mümin olmak istiyorsa şöyle davranması gerekir:
“Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.” (73. ayet).

Çünkü bütün sorun, onların gerçeğin peşinden gitmemeleri, ona sahip çıkmamalarıdır. Bu ayetlerin indirildiği aşamada Mekke toplumunun önemli bir kesimi müşriktir ve inandıklarını söyledikleri hâlde onlar, Rasulullah (sav)’a ve doğru bildiklerine şahitlik yapmamakta, hakikate destek vermemektedirler. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca;
Hakikate karşı duyarsız, yani kör ve sağır gibi davranmamak gerekir.

Şimdi bütün bu anlam akışı içerisinde son ayete verilen anlama dikkat edilmelidir.
( قُلْ مَا يَعْبَٶُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا )
“(Ey Muhammed!) De ki: ‘Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.’ ” (77. ayet). (30)

Bu ifade, konuyu yeterince doğru anlamaya imkân vermemektedir. Çünkü burada muhatap da içerik de tam yerine oturmamaktadır.

Oysa ayet, müşriklere şöyle demektedir:
“Vahyi, doğru ile yanlışın ölçüsü (Furkan) kabul eden bir yönelişle yalvarıp ardından sizden beklenen sorumlulukları üstlenmedikten sonra Rabb’in nezdinde nasıl bir değere sahip olabilirsiniz ki? Hakikate dair ölçüleri yalanlayıp dururken dullarınızın kabul olmasını ve değer bulmasını nasıl bekleyebilirsiniz? (31) Bu yüzden sizin için azap kaçınılmaz olacak.”

Görüldüğü üzere ilk ayetinde olduğu gibi surenin son ayetinin konusu da aynıdır.
Kur’an’ın “Furkan” olması…

Burada muhatap, müşriklerdir. Yani sure, inandığını dile getirdiği hâlde bunun gereklerini yerine getirmeyen müşrikleri muhatap alır. Furkan suresinin konusu, sözlerini eylemleriyle desteklemeyen ve bu anlamda Allah katında bir değer kazanamayan müşriklerdir. Amaç, onlara içinde bulundukları çelişkinin gösterilmesidir. Sure, müşriklere, vahyi ölçü kabul etmedikleri ve bunu hayatlarına yansıtmadıkları sürece Allah ile doğru bir ilişki kuramayacaklarını öğretir/gösterir. Sure içerisinde italik olarak belirtilen tüm ölçülere uymak, sorumluluğun gereğidir.

Sure içinde sorumluluk ve belli bir bilinç gerektiren bu ölçüler;
Allah hakkında doğru bilgi sahibi olmak,
Vahiy (Kur’an) hakkında da doğru düşünmek,
Peygamber hakkında da doğru bir bilgi sahibi olmak,
Bir gün hesap vermek zorunda kalacağını ve herkesin hak ettiği karşılığı bulacağını da bilmek,
Allah’tan başkasına tapınmanın hiçbir masum gerekçesi olamayacağını bilmek,
Ve nimet içinde yüzmenin Allah’ı unutturmaması,
Kitabın içinin anlaşılması ve yaşanması için gayret etmek,
Zalimlerin helak olması hususunda tarihten ders almak,
Arzularını ilah edinenlerin hayvandan farkı kalmadığını bilmek,
Tabiattaki ölçülü hâlin tamamen Allah’ın yaratmasıyla hayat bulduğunu bilmek,
Hak-batıl mücadelesinde Kur’an’ı ölçü edinmek,
Vahiyle insanın hayatına ölçülü bir şekilde kolaylık getirildiğini bilmek,
Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a tevekkül etmek,
Rahman’a itaat etmek ve onun emirlerini yerine getirmek,
İnsanı yaratılışın merkezine oturtan Allah’a şükretmek,
Yaşamda hak-batıl ayrımı yaparak Allah’ın ayetlerine uymayı amaçlamak,
Ölçülü bir şekilde fiili eylemlerle desteklenmeyen bir duanın karşılığının bulunmadığını bilmek gerekir,
şeklinde verilir.

Ardından da bu ölçülere sahip bulunan müminlerin söz ve davranışlarından örnekler verilir. Şöyle ki:
yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürümek,
secde ve kıyamda durarak gecelemek,
ne israf ne de cimrilik etmeden dengeli harcamak,
Allah’ın haram kıldığı cana kıymamak,
zina etmemek,
yalana şahitlik etmemek,
faydasız boş şeyler karşısında vakar ve hoşgörü göstermek,
Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmemek,
Ve takva da öne geçmeye çalışmak,
Eğer bunlardan biri yapıldıysa da tövbe edip inanan ve sâlih amel işleyenlerden olmak.
Ki bu ölçüler tersinden, müşriklerin üzerinde bulunduğu çatışmalı/çelişkili hâli resmetmektedir.

Bu durumda;
Kötülüklerin bağışlanıp iyiliklere çevrileceği, cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılıp orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacakları vadedilir (63-76). Burada bütün amaç iman iddiasındaki kişiye, bunun gerektirdiği yolu göstermektir. Zira muhataplar burada, şirk koşmalarına rağmen bir yönüyle de olsa iman ettiklerini söylemektedirler. Onlara bunun yeterli kabul edilemeyeceği bildirilmektedir.

İfadenin ( دُعَاؤُكُمْ ) sizin duanız, kulluğunuz, yönelişiniz, şeklinde ele alınması bütünüyle onları doğru bir zemine çekme çabasından ibarettir. Amaç Mekke’de Allah’a inandığını söyleyen geniş kitlenin bu iddialarını, doğru söz ve eylemlerle desteklemelerini sağlamaktır. Büyük oranda müşriklerin teslimiyet gösterileri, sadece dua etmekle sınırlı kaldığı için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Onlara Allah’a yakarmalarının sâlih eylemlerle yani bir takım diğer ölçülerle desteklenmesinin bir namus meselesi olduğu bu şekilde anlatılmaya çalışılmaktadır. (32)

İmanın olduğu yerde hak ile batılın, yani doğru ile yanlışın ölçüsü vahiydir. İnandığını söyleyenler açısından Kur’an’ın hayatlarının ayrılmaz bir parçası ve yol göstericisi olması hususu gerçekten çok önemlidir. Kur’an’ı bir bütün olarak kabul edip içine girmeyen, güya çok değer verdiğini söyleyip ilgilenmeyen veya hayatından uzaklaştırmak adına yukarıda sayılan gerekçelere sarılan bu kadar çok insanın var olduğu bir yerde bu konu, evrensel değerini korumaya devam etmektedir. Âlemlerin Rabbinin insanlar için koyduğu ölçü, indirdiği vahyin dikkate alınmasını gerektirir. Bu durumda kendisi için Kur’an’ı hak ve batılı tanımlayan bir ölçü olarak kabul etmediği sürece bir kimsenin inandığını ya da dua ettiğini söylemesi, sadece lafta kalır. Furkan suresi, inandıklarını dile getiren müşriklere, “Öyleyse Kur’an’ı kendiniz için ölçü edinmelisiniz.” derken, müslümanlara da zaten ellerinde bulunan ölçünün değerini bilmek ve bu doğrultuda yürümek/ilerlemek kalır. (33) Zira Kur’an’ın doğru ve yanlışın tespitinde ölçü edinilmesi, hayatı tahmin edilemeyecek derecede kolaylaştıran yegâne mikyasdır. Buna göre doğru bir ölçü (Furkan) sahibi olunca surenin son ayetinin şu şekilde anlaşılması gerekir:

“Dualarınız(ın arka planında hak ve batıla dair vahyin taşıdığı ölçüler) yoksa Allah’ın size değer vermesini nasıl bekleyebilirsiniz! Hâlbuki siz (hakikate dair bütün ölçüleri/gerçekleri) yalanlıyorsunuz. Ama yakında bunun cezasını göreceksiniz.”

Dipnotlar:

1. Furkan suresi, 77. ayet. (Diyânet Meali); Bu ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “De ki: ‘Du’ânız (ibadetiniz) olmadıktan sonra Rabbim sizi ne yapsın? (Size haber verdiklerimi) yalanladınız. Bu yüzden cezalandırılmanız gerekecektir.’ ” (S. Ateş Meali); “De ki: ‘Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.’ ” (A. Bulaç Meali)
2. Bu surenin bağlamı da zaten sadece Allah’ı anarak onun katında işe yaramanın ya da kurtulmanın mümkün olmadığı üzerinde durmaktadır. O hâlde hitabın müşrikleri/kâfirleri muhatap alması bir zarurettir ki bazı meallerde bu yaklaşım bulunmaktadır.
3. “De ki: ‘Duanız/davetiniz yoksa Rabbim sizi ne yapsın? Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.’ ” (Y. N. Öztürk Meali); Burada dua veya ibadet yerine konan “davetiniz olmasaydı” türünden karşılıkların ne ifade ettiğini anlamak zordur. Zira davet kelimesinin olumlu yapısı ayetin muhataplarını yanlış anlamaya sebep olmaktadır.
4. Ayetin mealinde bazıları kulluk ve iltica ifadesiyle muhatapların kâfir veya müşrik olabileceği intibaını uyandırmaktadır. Şöyle ki; “De ki: ‘(Şedâid zamanlarında kendisine) dua ve (iltica)nız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? (Fakat mademki) şimdi (Onu da, resulünü de) muhakkak suretde tekzîb etdiniz, O hâlde (bu tekzibinizden dolayı size artık) yakın bir azâb lâzım oluyor (demekdir).’ ” (H. B. Çantay); “(Resulüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Resul’ün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!” (Diyânet Vakfı Meali); Bazıları ilk cümleyi inananlarla ikincisini ise inkârcılarla ilişkilendirmiştir: “(İnananlara) de ki: ‘Dua ve yönelişiniz O’na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin?’ (Ve inkârcılara da de ki:) ‘Gerçek şu ki, siz (Allah’ın mesajını) yalanladınız: artık bu (günah) yakanızı bırakmayacaktır!’ “ (Furkan suresi, 77. ayet. M. Esed Meali); Bazıları da haklı olarak kâfirlere hitap etmiştir: “(Ey Rasûlüm, kâfirlere) de ki: ‘Sizin ibadetiniz olmasa, Rabbim sizi ne yapacak (size ne kıymet verir?) Mademki (Allah’ı ve Rasûlünü) tekzib ettiniz, o halde azab size çaresiz vacib olacaktır.’ ” (A. F. Yavuz Meali); “De ki: Sizi imana dâvet etmeseydi ne değeriniz olabilirdi Rabbimin katında; ama siz gerçekten de yalanladınız tebliğ edilenleri, artık azaplandırmak gerekmekte sizi.” (A. Gölpınarlı Meali)
5. Diyânet Meali.
6. M. Esed’in surenin girişinde yaptığı açıklama şöyledir: “…Surenin, başından beri genel kabul gören ismi Furkan aynı zamanda surenin başlıca temasını da çerçevelemektedir ki, bu da, her ilahî mesajın en temel amacının, insana hakkı bâtıldan yahut doğruyu eğriden ayırmaya yarayan değişmez bir kıstas ortaya koymak ve buna bağlı olarak, bireyi ve toplumu bağlayan bir manevî/ahlakî değerlendirme ölçüsü sağlamak olduğu hususudur. Bu önermenin bir sonucu olarak surede, Allah tarafından insanoğluna gönderilen her elçinin beşeriliğine, ölümlülüğüne dikkat çekilmektedir (20. ayet) ki bu, Muhammed (s) gibi, öteki ölümlülerle aynı maddî ihtiyaçları paylaşan, onlar gibi günlük yapıp-etmelere katılan, katılmak zorunda olan (7-8. ayetler) ölümlü birine indirilmiş olduğu söylendiği sürece Kur’an’ın Allah tarafından vahyedilmiş olamayacağı yolundaki asılsız iddiayı çürütmek içindir…” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Furkan suresi, Sure Öncesi Açıklaması, s. 725.) Burada Kur’an’ın Furkan olması ile Peygamber’in beşer olması arasında birbirini destekleyen çok önemli bir ilişki vardır. Müşrikler, olağanüstü kabiliyetlere sahip bir elçi (ve bir bütün olarak indirilmiş bir Kitap) talebi ile vahyin emirlerini hayatlarında uygulanmaya değer bir ölçü olmaktan çıkarmak istemektedirler. Bu istek, örnek alınamayacak derecede yüceltilmiş bir elçi, beraberinde kendisiyle amel edilemeyecek seviyede kutsanmış ve hayattan uzak ilkeler yığını hâline getirilmiş bir kitap taşır. Böylece kayda değer hiçbir şey kalmaz. Alay ve inkâr kokan bu talep, müşrikler tarafından hazırlanmış bir tuzaktır.
7. Furkan suresi ile ilgili olarak bütünüyle Diyânet Meali kullanılmıştır.
8. Ayet altlarında yer verilen açıklamalar bağlam açısından meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamayı amaçlamaktadır.
9. Buradan itibaren italik biçimde verilen cümleler, ayetlerden çıkarılan özet ilkeleri göstermektedir.
10. Bu ayeti, “(İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp…” şeklinde vermek birkaç açıdan yanlış anlaşılmaya sebep olmaktadır. Buradaki مِنْ دُونِهٖ (min dunihi) ifadesi, Allah’ı bırakmayı değil onunla beraber/yanısıra başka güçler kabul etmeyi anlatır. Gerçi O’nun yanısıra başka ilahlar edinmek, sonuç itibariyle O’nu terk etmek hatta inkâr etmek anlamına gelir ama yine de bu anlam, muhatapların kimliğini gizleyen bir şekle bürünmemelidir. Buna göre muhatapların kâfirliği ilk adımda dolaylıdır. Yani bu kişiler açıkça müşriktirler ki önce şirk koşan bu tavırları dile gelir, sonra devam eden ayette bunlara açıkça kâfir denilir. Bağlamın ve buna bağlı olarak muhatapların anlam akışına uygun bir karşılık seçiminde ne kadar önemli rol oynadığına dikkat edilmelidir.
11. Bu iftira ileride daha açık bir şekilde Nahl suresi 103. ayette cevaplanacaktır.
12. Burada müşriklerin/kâfirlerin attıkları iftiranın bu kısmı şimdilik sadece merhametli olan Rabb’in her şeyi bilmesiyle cevaplanır. Yani “Göklerin ve yerin bütün sırlarını bilen Allah tarafından indirilen bir kitaba karşı nasıl bu şekilde davranabilirsiniz?” denilir. Dikkat edilirse buradaki cevap Kur’an orijinlidir. Yani “Her şeyi bilen merhametli bir Allah tarafından indirilen kitap nasıl uydurma ya da başkaları tarafından yazılmış olabilir?” demek, inen vahyin içeriğine işaret eder. Bütün insanların rahatı ve iyiliğini gözeten ilkeler koyan bir kitap nasıl yalan sayılabilir. Üstelik kendisine hiçbir şey gizli kalmayan bir Allah tarafından indirildiği, yani muhtevasıyla tam bir çözüm ve huzur getirdiği, içeriğiyle rahmet koktuğu bu derece aşikâr ve apaçıkken. Burada “Âlemlerin Rabbinin size kitap indirmesinden daha doğal ne olabilir!” manasıyla “Kitap vesilesiyle ondan gelen rahmetten nasıl yüz çevirebiliyorsunuz!” anlamı vardır.
13. Ayette “…Zalimler, (inananlara): ‘Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.’ dediler.” (8) buyrularak bu kişiler yaptıkları iftira sebebiyle zalim şeklinde nitelendirilmektedirler. Zalim, bir şeyi yerine koymayan ve bu anlamda ona hakkını vermeyene denir. Bu, ölçülü davranmayan, inandığını söylediği hâlde söz ve davranışlarında hak-batıl ayrımı yapmayanlar için gayet uygun bir nitelemedir. Peygamber (sav) Allah’ın elçisi iken ona büyülenmiş demek, bu nitelemeyi hak etmek anlamına gelir.
14. Burada Kitab’ı hayatta ölçü olmaktan çıkarmanın en etkili yollarından biri gündeme gelir. Onlar, Peygamber (sav)’in takip edilemeyecek, örnek alınamayacak şekilde olağanüstü vasıflara sahip olmasını isterler. Ondan yanında meleklerin yürümesinin istenmesi, hazinelerinin veya zengin bir bahçesinin bulunması gibi taleplerin hepsinde de görüleceği gibi insanları aciz bırakan mucizevi özellikler vardır. Elçiyle mucize göstermeyi yan yana getiren bu yanlış önerme, kitabın ölçü kabul edilmesini engellemeye yönelik müşrikçe bir tuzaktır. Elçi’nin insan/beşer olmasını bahane ederek Kitab’ın ayetlerini yok saymaktan ibarettir. Onlara göre Allah’ı ve ahireti temsil eden her şey, hayattan kopuk sorumluluk yüklemeyen bir şekle bürünmeli, yani olağanüstü olmalı ve kendilerine temas etmeyecek şekilde havada kalmalıdır. Müşriklere göre olağanüstü olmadığı hâlde peygamberlik iddia etmek büyülenmekle aynı şeydir. Oysa vahyin getirdiği ölçüler olağandır. Bu yönüyle dünya hayatını insanlar için huzurlu ve mutlu yapmaya adaydır. Ve asıl büyülenme, kişinin doğru bildiklerini, işine gelmediği için hayatın dışında tutma çabasıdır.
15. Ayet, aslen بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ “Bilakis onlar, kıyâmeti yalanladılar…” şeklindedir. Yani onların asıl amacı budur.
16. Bütün aşırılıklar, hesap vermeyi düşünmemekten kaynaklanmaktadır.
17. Ayetin sonundaوَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبٖيرًا “Sizden kim zulmederse ona büyük bir azap tattırırız.” denilmektedir. Sekizinci ayette de zulüm kelimesi bu anlamda Peygamber (sav)’e büyülenmiş diyenler için kullanılmıştır. Zulüm, budur. Buradaki zulüm de Allah’ın yanısıra başka güçler (ilahlar) bulunduğunu ve bunların kendisine yardım edebileceğini düşünmeleridir. İşte Allah’ın yanına başkasını koymak haktan sapmaktır ve gerçekten en büyük zulümdür. Zira bu sahte tasavvur, karşılığı bulunmadığı için gizli bir inkârdır. Ve bu şekilde kendini ve insanları kandırmak pek çok kötülüğe kapı aralamak anlamına gelir. Nihayet bu insanların hesap vermekten kaçınmalarının arkasında da bu yanlış, eksik ve tutarsız görüşleri yatmaktadır.
18. Surenin 26. ayeti,اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرٖينَ عَسٖيرًا “O gün gerçek hükümranlık Rahman’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.” şeklinde müşrikleri, ahiretteki durumları itibariyle kâfir olarak nitelemektedir.
19. Yukarıda ayette geçen “Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” ifadesi, müşrik ama başkasına tabi olmuş birini anlatmaktadır. Buna göre ayette sözü edilen kâfir kişi bu kendisine tabi olunan şahıs da olabilir.
20. Kitab’ın bu şartlarda okunmasına, saygı duyulmasına, hatta belirli zamanlarda ibadet konusu yapılmasına ses çıkarmayabilir, nihayet onlara emretmediği sürece bu şekilde belirli seranomilere kendileri de katılabilirler.
21. Bugün de aynı şekilde içeriğini anlama süzgecinden geçirmek istemeyen ve bu nedenle Kitap bir bütün hâlinde inmiş gibi davrananlar vardır.
22. Bu ve benzeri yerlerde bazı meal hataları bulunmakla beraber, konudan uzaklaşma endişesi şimdilik bunları göz ardı etmeye yol açmaktadır.
23. Bu ayetlerin tek tek ele alınıp pek çok açıdan izah edilmesi elbette mümkündür. Fakat bağlamı gösterme endişesi, ayrıntılar üzerinde fazlasıyla durmayı şimdilik engellemekte, sadece bazı açıklamalarla kifayet etmeyi gerektirmektedir.
24. İlk olarak; Sure yaratılış örneklerinden hareketle tabiattaki ölçülü hâlden bahseder. İnsanın bu ölçülü duruma ayak uydurması Kitab sayesinde gerçekleşebilir. Buna göre Allah’tan sorulması gereken şey, Kitab’ın rehberliğine başvurmaktır. İkinci olarak; surenin başından itibaren Allah’ın yanısıra başka güçlere tapınmak, onu yanlış tanımaya dayandırılır. Bunun en doğru yolu o kendisini nasıl anlatıyorsa öyle kabul etmek ve bu şekilde öğrenmektir. Yani Allah, kendisinden sorulur (59).
25. Burada “Rahman Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.” (Rahman suresi, 1-4. ayetler. Diyânet Meali) ayetlerinin işaret ettiği anlam çerçevesinde yine yaratılış açısından insana gösterilen rahmet ve cömertliğin dile getirildiği hatırlanmalıdır.
26. Surenin 65 ve 66. ayetlerinde müminler şöyle dua ederler: “Onlar, şöyle diyenlerdir: ‘Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir! Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.’ ” Bu yaklaşım, müminlerin cennet ve cehennem arasındaki farkı bildiklerini gösterir. Elbette bunu bilmek ondan kaçınmak için yeterince hassasiyet üretecektir. 74. ayette ise dua şöyle devam eder: “Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.’ diyenlerdir.” Ve aynı ayet içinde bu yakarış son bulur. 75 ve 76. ayetler, “İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!” şeklinde konuyu cennete taşır ve müminlerin orada da mükâfatlandırılacaklarından bahseder. Müminlerin duasının sonu وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقٖينَ اِمَامًا “…ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” şeklindedir. Zaten müşriklerden istenen de budur. Allah’a karşı gelmekten sakınmaları ve bu hususta öne geçmeye çabalamaları. Oysa onların söz ve davranışları arasında bir uyum ve tutarlılık bulunmaz. İnandıklarını söyledikleri hâlde günahlardan sakınıp hesap verme bilinciyle yaşamazlar.
27. Furkan suresi, 68. ayet. (Diyânet Meali); Bu ayetin diğer bazı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Ve onlar ki, Allah’la beraber, asla birtakım düzmece tanrılara yalvarıp yakarmazlar…” (M. Esed Meali); “Ve onlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar…” (S. Ateş Meali); “Onlar ki Allah’ın yanına başka bir Tanrı daha (katıb) tapmazlar…” (H. B. Çantay Meali); “Onlar Allah’ın yanında bir başka ilaha yakarmazlar/davet etmezler…” (Y. N. Öztürk Meali)
28. Çünkü bu yakarış/yalvarmanın karşılığı, son ayette müşriklere ait kılınacaktır. Nitekim okuyucunun bu iki yakarışı zihninde karşılaştırması beklenmektedir.
29. Fâtır suresi, 10. ayet.
30. Burada konu, dua etmenin ne kadar önemli olduğu değildir. Elbette dua etmek ibadetin de ihlasında kulluğun da ta kendisidir. Ancak Allah’ı bütün âlemi bir ölçüyle yaratan ve bunun gereği olarak kendisinden hesap soracak olan bir İlah olarak kabul edip çağırmadıkça insan yaptığı işten doğru bir sonuç bekleyebilir mi?
31. Surenin 11. ayeti, “Hayır, onlar Kıyâmeti de yalanladılar. Biz ise o Kıyâmeti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.” ve 40. ayeti de “Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.” diyerek ayrı ayrı onların kıyâmeti, yani hesap vermeyi yalanladıklarını bildirmiştir.
32. Sadece haksız yere kimsenin öldürülmemesi gerektiğine dair surede yer verilen konu dahi tek başına önemli bir ölçüdür. Mesela bugün insanların pek çoğu haklı bir hukuki gerekçeye dayanmaksızın öldürülmektedir. Vahyi ölçü kabul eden birinin bu durumu kabul etmesi düşünülemez. Hakeza zina da böyledir. Hak ile batılı ayırt eden çizgi kimin hangi ölçülere göre hareket ettiğiyle ilişkilidir. Kur’an’ın yol göstericiliği, yani rehberliği sayesinde ancak güvende olunabileceğini kabul etmek, hayata dair konulan ilahi ölçülerin kitapta da sürdürüldüğüne inanmak anlamına gelir.
33. Burada Furkan suresinin ilk ayetlerini hatırlamak gerekir.

Not: Tefsir’de Muhatap Tespitinin Önemi adlı yazılar (I-V) “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Tarih 25 Temmuz 2018 Kategori  Genel