Bir şeyi olduğundan farklı göstermek diye bilinir büyü; bazen olmayanı bazen de olup da farkına varılmayanı… Bilmediğimiz, görmediğimiz ama derinden hissettiğimiz gayba taş atmanın ve gelen sese göre zırvalamanın hikâyesidir bu. Zamanı, dünyayı, cinselliği, madde ve manayı yorumlayan ve neredeyse söylenmedik hiçbir söz bırakmayan esrarengiz bir gayretin panaroması gibi: Hani, korkunun ürettiği yüzlerce mahlûkun, insanın yaratma zevkiyle şekillenip, devasını da, şifasını da kendinden menkul kurgulara terk ettiği korkunç tasavvurlar misali; bir şekilde uydurup, sonra kendisinin de inandığı ‘Hastaydım, iyi oldum.’ balonu. Ara sıra bir boğanın, hemen önündeki matadoru fark etmeden, kırmızıya lanet, kendisini yavaş yavaş öldürten, bazen fazla yiyen bir balıkla, çok koşan bir atı çatlatan ya da insan sandığı için kargayı bir korkuluktan korkup kaçırtan saf kanmışlığın izdüşümü, bazen de bir gülü sevgili, bir bakışı hançer, bir dağı düşman yapan hayalin; sevgiyi, korkuyu, ümidi, hasreti ifadelendiren senarist kabiliyetidir, sözü edilen. Bir şeyi olduğundan farklı göstermeye çalışanla, gerçekleri kabullenmenin sıkıntısından olsa gerek, kendini bu farkı kabullenmeye zorlayıp, bu seviyesizliğe alıştıran o kadar çok insan var ki.
Ne dürzüdür şu insanoğlu; biliyormuş, seviyormuş, cesurmuş gibi davranmasıyla, ve ne meraklıdır cinden, nazardan, faldan ve yıldızlardan süslenmiş garip dünyasında savrulurken, hayatıyla kumar oynamaya; önce lüzumuna inanır üniversiteli olmanın, bilgisayar kullanmanın, iyi giyinip, diksiyonla konuşmanın, sonra aynı yağın küspesi, ancak küçümse boyun eğsinler, aşağıla kompleks oluşsun bir senaryonun faili olarak, o kaplıca senin bu tatil köyü benim diye iyi vatandaş rollerini üstlenir, utanmadan.
Kimine hayatın zorluklarına dayanmak için üfürten, kimine olmayan geleceği adına fal açtırıp ümit besleten, bazen teknoloji olup göz boyayan, bazen de sağdan gelip, haktı özgürlüktü, eşitlikti ekip biçip halkın tarlasını sürekli nadasa bırakan bu cadılık; sidik de bağlatsa, muska da yazdırsa, kurşun döktürüp tesbih de sallasa sorunlarını bir türlü çözemeden ama buna rağmen moloz yığını içinde üstüne dökülen bu karmakarışık geleneği, Allah adına hiç ama hiç tartmadan, nasılda pervasızca üstlenip kutsuyor.
Modern ya da gelenekçi fark etmiyor ki. Nasıl ve niçin yaşadığını bilmeden, sorularına anlamlı cevaplar bulamadığından aklını uyuşturan, düşünmeden, sormadan, sorgulamadan yaşayan, büyülenmiş kimileri ve büyü yapan niceleri var.
Mesela demokrasi büyüsü; yanında birer kilodan en az üç tane bakliyat çeşidi, un, yağ ve şekerle, “yardım poşeti” olarak sunulduğunda, fakir halkta etkili olmuyor mu?
İnsan hakları, batı standardında yoğrulup, şeffaf bir iki karakol resmiyle ıslatılıp, sabah mümin akşam ateist bilinciyle tüketildiğinde insanı etkilemiyor mu? Eşitlik ve sosyal adalet büyüsü, yerli marka arabaya binen bir başbakanın saçından bir kıl alınarak, en az on defa hacca gitmiş bir hacı babanın, kuran kurslarına yaptığı yardımı gösteren bir makbuza sarılıp, yüksek ateşte hamidiye suyuyla on dakika kaynatıldıktan sonra, bir gecekondunun çatısından döküldüğünde, orada oturanların gerek devlete gerekse Allah’a karşı isyanları, bir seçim ya da deprem dönemi ertelenmiyor mu?
Özgürlük büyüsüne gelince, en zor büyüdür bu. Çünkü malzemelerini elde etmek kolay değildir. Üstelik tesiri geçici olduğundan, sık sık tekrarlanması gerekiyor. Şöyle ki: Binlerce insanın ölümüne sebep olduğu halde, ’’Devlet bir iş versin yapayım.’’ aymazlığında birinin sümüğü ile patronuna yaltaklanan bir gazetecinin salyası karıştırılıp, kutsal devletin ürettiği Şarköy menşeli şarapta iki hafta süreyle bekletiliyor. Bu süre içinde mayalanan şarap, işkence altında kopartılmış bir tutam et parçasıyla, şehir suyu şebekesine, ehlisünnet bir âlimin elinden bırakılıyor. Bunun, suyu kullananlar üzerinde, “yuvarlanıp gidiyoruz’’ etkisi yapıp, kendilerini en az üç ay süreyle taş zannetmelerine yol açtığı denenmiş, biliniyor.
İşte Ahmet kaya böylesine büyülü bir ortamda yarı canlı haliyle, beş yıldızlı otellerin lobilerinde, sahnelerde ve konser ortamının cazibesinde bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı ki bulabildiği özgürlük söylemlerine yapışıp, tedaviyi bilmese de teşhiste isabet etmiş gibi, bir piyon, bir artist, bir büyülenmiş olmaya direniyordu. Emperyal kaftanları içindeki kuyumcu burjuvazinin sunduğu altın buzağıya karşı, proleter cücelerin ajite ettiği fakirlik edebiyatının yetersizliği yanında, sığınacak bir tek delikanlıca yaşanmış bir dönem gençliği kalmıştı belki de.
Sadece belden aşağısı çalışan, pek çok felçli sanatkârın, göremediği, duyamadığı çığlıkları duymanın paranoyası içinde, yetimmiş, açmış, ezilmiş, horlanış ama nedense namussuz sürülere kayıtsız kalamamanın zaman zaman oluşturduğu bir yan etkiydi bu, ara sıra diklenmekleri. ’’Başım belada’’ dolaşmanın acziyetini, komplolara dolanmanın tutarsızlığıyla bir arada yaşamanın derin izleriydi bunlar, sanırım. Nereden baksan hovarda, sağdan saysan satılmış, sol yanı boş, tek bir adamın harcanmış ömrüne niyet, müstekbirlerce “Sanki hiç yaşanmamış’’ bir hayata dönüştürüldü mazisi. “Tarihi biz yazarız” diyenlerin elinde, hem örnek olsun âleme, hem de ortamın büyüsü bozulmasın diye, bir yönüyle sararmış bir ciğer ve kim bilir hangi çileyi pompalayan bir kalp ve kriziyle, herhalde yarı yarıya büyülü, buçuk demokrat ve çeyrek adanılmış ilkelerden, bir adam gibi adam ancak bu kadar oluyor işte. Büyü yapmadan, belden aşağıya vurmadan, aydın bir kişiliğin sorumluluğunun can yakan tarafı da bu zaten.
Haktan, hukuktan, adaletten yani kendinden geçerek, palyaçolaşan nice şaklabanların arenasında, türkü de, ezgi de, mani de kirleniyor, zira. Büyülü ortamların sanal dünyasında, edep, hayâ ve rahmetten söz edilemiyor, artık. Ve ne yazık ki kadından, aşktan ve savaştan ibaret bu cahiliye hamaseti, bir kısır döngüyle dünyamızı şekillendirirken, geçimdi, gelecekti, evlad-u iyaldi, saçma sapan korkulara gebe, beynimizi çalkalıyor, ruhumuzu sıkıyor, ufkumuzu daraltıyor durmadan.
Nitekim ilmin kitaba dayadığı bir yüzyılda, büyücü kocakarı kılıklı siyaset ve sanat erbabının, kulaktan dolma safsataları, laik demeden, liberal demeden, müslüman demeden hepimizi büyülemeye devam ediyor, bıkmadan, usanmadan.
30 Haziran 2010
