Hadîd Suresi Bağlamında İnfak Edip Savaşmanın Önemi

-Demirin Sembolik Değeri-

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْيٖ وَيُمٖيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
هُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَهُوَ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

1-6. Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, güçlüdür, hakîmdir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. O, hayat verir. O, öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. O, hem ilktir hem sondur; hem açıktır hem gizlidir. Ve O, her şeyi bilir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratmış ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Ve (sonunda) bütün işler Allah’a döndürülür. O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye. Ve O, kalplerde olanı da hakkıyla bilendir.

Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ın güçlü ve hâkim olduğunu haykırır. Yaratılışı iyi gözlemleyen bir göz, Allah’ın ne kadar güçlü ve hikmetli davrandığına şahit olur.

Tesbih etmek, Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmaktır. Bundan sonraki ayetler, yaratılan şeylerden bahsederek insana kendi tesbihi ile ilgili önerilerde bulunur. Bu şekilde yaratılıştaki incelikler, birer ayet olarak Yaratıcının gücüne işaret eder ve bunlardan yola çıkan zihin teslim olmaktan başka yol bulamaz.

Göklerin ve yerin eksiksiz yaratılışı, insana ve toprağa hayat verilmesi ve ölümleri, her şeye gücü yeten bir Allah’a işaret eder.

Ondan öncesi de yoktur sonrası da. Zahir de O’dur, Bâtın da. Bu da O’nun her şeyin bilgisine sahip olduğunu gösterir. Zira öncesi ve sonu olmayandan hiç kimse bir şey saklayamaz. Yaratılıştaki hârikulâde ölçüler, Yaratan’ın bilgisinin sınırsız olduğuna işaret eder.

O, her şeyi belli bir evrede tedricen yaratmıştır. Bu yaratılışın bütün evrelerine da vakıftır. İnsan nerede olursa olsun ondan habersiz ve uzak kalamaz. Dolayısıyla O, yapılan her şeyi görür.

Allah’ın âlemi yaratması insanın yaratılışına ve olup biten her şeyi bilmesi insanın yaptıklarına nispetle çok daha büyük bir iştir. O hâlde insanın yapıp ettikleri O’nun gözünden nasıl kaçabilir!

Her şey sonunda aslına döner. Yaratılıştaki izlenen eşsizlik ve güç, sonunda hesap sormaya gücü yeten bir otoriteyi de gerekli kılar. Mahlûkattaki hâkimiyet sonunda bütün işlerin O’na döndürüleceğini anlamaya yarar.

O, geceyi ve gündüzü birbiri ardınca yaratan güce tanıklık eden bir zihin, O’nun akıldan geçen her şeyi de bütünüyle bildiğini ve ona hiçbir şeyin gizli kalmayacağını anlar.

Değerlendirme
Göklerin ve yerin yaratılışı, Allah’ın gücünün her şeye yeteceğini gösterir.
Yaratılıştaki bilgi düzeyi, Allah’ın her şeyi bildiğini gösterir.
Yaratılıştaki süreklilik, Allah’ın her şeyi takip edip gördüğünü gösterir.
Yaratılıştaki ölçülü hâl ve düzen, Allah’ın hesap sormaya da gücünün yeteceğini gösterir.
Geceyi gündüze katan irade, hiçbir şeyin kendisine gizli kalamayacağını gösterir.
Veya
Göklerin ve yerin yaratanın her şeye gücü yetmez mi?
Yaratılışın içeriğinde yer alan bilgiler, her şeyi bilen bir yaratıcıya işaret etmez mi?
Yaratılıştaki süreklilik, Allah’ın her an her şeyi takip edip gördüğünü göstermez mi?
Yaratılışta var olan ölçüleri koyan birinin ondan hesap sormaya da gücü yetmez mi?
Geceyi gündüze katan güce hiçbir şeyin gizli kalmayacağı aşikâr değil mi?

Buraya kadar Allah kendisiyle ilgili bilgiler verir. Surenin on dördüncü ayetinde münâfıklar için “Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” denilir. Bu durumda surenin başında yer verilen bu vasıflar, çok daha önemli hâle gelir.

Sure, insanın çevresinde gördükleriyle Allah hakkında bilgi edinmesini ister. Buna göre insanın eserden müessire giden bir yol takip etmesi, çevresinde gördüklerinin kendisine de bir sorumluluk yüklemesi gerekir.

Şimdi bu sorumlulukların ne olduğu üzerinde durulacaktır.

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفٖينَ فٖيهِ فَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَبٖيرٌ
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ مٖيثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ
هُوَ الَّذٖى يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِهٖ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ مٖيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَا يَسْتَوٖى مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ اُولٰئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذٖينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ
مَنْ ذَا الَّذٖى يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ اَجْرٌ كَرٖيمٌ

7-11. Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın. Zira içinizden iman edip (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. Elçi, sizi Allah’a inanmaya çağırdığı ve O da sizden bu konuda bir söz almış bulunduğu halde neden Allah’a ve Elçisi’ne inanmayasınız ki! Eğer imana gelecekseniz (bu yeterli değil mi?). Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğuna hâlde ne diye Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Sizden, Fetih’ten önce infak edip, savaşanlar (diğerleriyle) eşit olmazlar. Onların derecesi, daha sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun için çok değerli bir mükâfat da vardır.

Bu ayetler, iman ediyorsanız infak etmelisiniz diyerek infak etmekle iman etmeyi eşleştirir.

İnsan Allah’ın her şeye gücü yettiğini, gördüğünü ve bildiğini anlayıp bu gücün bir gün kendisinden hesap soracağını düşündüğünde yapması gerekenler bu ayette açıklanır. Allah’ı şanına yaraşır şekilde anmak/hatırlamak (tesbih) budur. Müminler, sahip olduklarını paylaşıp insanların sorunlarını çözmeye çalışarak âlemdeki tesbihe böyle katılırlar.Bu şekilde önce iman sonra infak ederek, âlemde harikulâde bir yaratıcının var olduğuna şahitlik ederler.

İnsan göklerin, yerin, gece ve gündüzün yaratılışını gözlemlediğinde bu büyük güç karşısında iman etmesi gerektiğini çabucak kavrar. Elçi’nin bu yönde hatırlatmaları da onun üstündeki örtüleri kaldırır. Böylece daha önce fark edemediği gerçekleri anlamaya başlar. Bu iman onu, sahip olduklarını paylaşmaya götürür.

Allah’ın kullarından “söz/taahhüt alması”, yaratılıştaki olağanüstü yapıyı gözlemleyen aklın kendini sorumlu hissetmesidir. Mesela insan, tabiatın yapısının korunması ve adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların her yerde geçerli olması gerektiğini ve bu hususta kendisine sorumluluk düştüğünü bilir. Sağduyu körelmemiş aklı başında herkes, yeryüzünün korunması, sağlıklı ve huzurlu bir ortamın muhafazası için söz vermiştir. Bu söz, aklın Allah’ın varlığını kabulünün hemen ardından vicdan, insaf, merhamet gibi kişinin sahip olduğu bütün melekelerin hücumuyla zihne oturur.

Vahyin taşıdığı mesajlar, insanı karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu da Allah’ın rahmetinin bir eseridir.

Ayetler, insanın elinde hiçbir şey kalmayacağına göre özellikle zor zamanlarda -fetihten önce- malı ve canıyla savaşmayı önerir. Bu şekilde iman sözünüzün gereğini yerine gelecektir.

Allah yolunda insanların selameti için karşılıksız ifa edilen yardımların fazlasıyla ödüllendirileceği vaat edilmektedir. Mekke’nin fethinden önce yapılan bu çağrı şüphesiz çok anlamlıdır. Zira fetih için gerekli ihtiyaçların karşılanması bir zarurettir. Aynı şekilde zor zamanlarda savaş öncesi veya sırasında yapılan yardımlar ve fedakârlıklar elbette sonrasında yapılanlardan daha etkilidir. Ayrıca savaşın sonucunu beklemeden yapılan bu infak, imanın samimiyetini göstermesi açısından da önemlidir.

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰیكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قٖيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فٖيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِىُّ حَتّٰى جَاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مَاْوٰیكُمُ النَّارُ هِىَ مَوْلٰیكُمْ وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ

12-15. O gün, mümin erkek ve kadınları, önlerinden ve sağ taraflarından yayılan nurlarla ilerlediklerini görürsün. (Kendilerine:) “Bugün müjdeniz, içinden ırmaklar akan, ebedi kalacağınız cennetlerdir.” (denilir). İşte büyük başarı budur! O Gün münafık erkek ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin de sizin nurunuzdan bizde yaralanalım.” (derler.) Onlara: “Arkanıza dönüp ışığınızı orada arayın.” denir. Bunun üzerine aralarına kapısı olan bir duvar çekilir. İçinde rahmet ve şefkat bulunan, dışında ise azap. (Münafıklar, müminlere) “Dünyada sizinle birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da “Evet, birlikteydik. Fakat fitneye düşüp siz kendinizi ayarttınız, (inancınızda) tereddüt gösterdiniz, (yeniden dirilme konusunda) şüpheye kapıldınız ve Allah’ın emri (ölüm) gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” derler. Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden (kurtulmak adına) fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Sizin lâyığınız odur. Orası varılacak ne kötü yerdir!

İman edenlerin nuru, infak ederek oluşur. İnfak etmeyenler, ayetlerde münafık olarak nitelenmişlerdir. Onların nuru yoktur. Kurtulmak için fidye vermenin, yani infak etmenin yeri dünyadır.

Fethe hazırlık adına yapılan her yardım, inananlara nur olarak geri döner. Işıklarının önlerinde ve sağlarında olması, melekelerini doğru kullanmalarının mükâfatıdır. Zira onlar, yaratılışı iyi gözlemlemiş bundan doğru sonuçlar çıkarmış, Adalet, özgürlük gibi kendilerine sağdan gelen kavramları gerçek anlamlarıyla kavrayıp sorumluluklarını, yani sözlerini yerine getirmişlerdir.

Malları ve canıyla ortaya çıkmadıkları için bu ışığı arayıp bulamayanlar, ikiyüzlü kimselerdir. Onlar gerektiğinde taşın altına ellerini sokmamışlar, şüphe ve kuruntularla vakit harcamışlardır. Bunlar, dünyada müminlerle iç içe yaşadıkları hâlde imanlarının gereğini yerine getirmeyen ve bu nedenle de nur/ışık sahibi olamayan bahtsız kimselerdir. Sadece kendi çıkarları için yaptıkları işler, onları karanlığa gömecek; mallarını ve canlarını fedâ ederek yeryüzünde aramaları gereken aydınlığı, ahirette hiç bulamayacaklardır.

Fitneye düşüp kendini ayartmak, inancında tereddüt edip yeniden dirilmeye şüpheyle yanaşmak, hurafe, hikâye ve kuruntular eşliğinde bir ömür harcamak sonunda pişman olmaya yol açacaktır.

Dünyadayken ihtiyacı olanlar için bir harcama yapmayan, sahip olduklarını paylaşmayan kâfirler ve müminlerin içlerinde yaşayan ikiyüzlülerin, ahirette kurtulmak için ellerinde bulunan her şeyi vermek istemeleri de karşılıksız, boş bir ümit olarak kalacaktır.

اَلَمْ يَاْنِ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
اِعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

16, 17. İmana ermiş olanların kalplerinin Allah’ı ve (kendilerine) indirilen hakikatleri anarken kalplerinin saygıyla ürperip yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman on(un taşıdığı hakikatler)dan uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler. Bilin ki Allah cansız hâle gelen toprağa yeniden hayat verir! Aklınızı kullanmanız (ve kalplerinizin yumuşayıp canlanması) için de size ayetleri böyle açıklıyoruz.

Allah’ı tesbih etmenin onun yolunda mallarıyla ve canlarıyla fedakârlık yapmak anlamına geldiğini anlayanlar, kendilerine indirilen Kitab’ın onları canlandırmak için gönderildiğini fark etmelidirler. Vahyin rehberliğinden uzak kalıp günah işleyerek kalpleri katılaşanlar ve bu nedenle olup-biten haksızlıklara kayıtsız kalanların durumu onlar için bir ibret vesilesidir.

Yaratılıştaki olağanüstü yapıyı gözlemleyen insan Rabb’inin her şeyi görüp bildiğini kavradığında kendi acizliğini fark ederek saygıyla ürperir. Bu ürperti ona sorumlu olduğunu ve hesap vereceğini söyler. Böylece karşılaşacağı bütün haksızlıklarla mücadele etmesi gerektiğini anlar. Elindekileri paylaşmaya ve herkesin hakkını savunmaya ikna olur. Fitneye düşmez, inancında tereddüt etmez, yeniden dirilme hususunda şüpheye kapılmaz ve gerçek dışında asılsız hikâyelere pay vermez. En önemlisi Rabb’ini şanına yakışır şekilde anmaya çalışır.

Bütün günahlar katı kalplerin eseridir. Katı kalpler de vahiyle karşılaşmayanlarda olur. Kitabın ve içindeki gerçeklerin rehberliğiyle Allah’ın tabiatta koyduğu yasaların ihtişamı, katı kalpleri yumuşatıp canlandıran yegâne ilaçtır.

Toprağı canlandıran su gibi insana hayat verecek olan Kitab’a yaklaşmak ve onu rehber edinmek gerekir. Dünyada bütün insanlığın iyiliğini isteyen yumuşak kalpli, merhametli, başkalarına yapılan iyilikleri Allah yolunda ilerlemek şeklinde anlayanlar gerçek müminlerdir.

اِنَّ الْمُصَّدِّقٖينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَرٖيمٌ
وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ اُولٰئِكَ هُمُ الصِّدّٖيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا اُولٰئِكَ اَصْحَابُ الْجَحٖيمِ

18, 19. Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara ve (bu tasdikin neticesi olarak) Allah’a güzel bir borç verenlere gelince, onlara kat kat fazlası geri ödenecek ve onlara (ahirette de) çok değerli bir mükâfat verilecektir. Allah’a ve elçilerine inananlar (var ya) işte Rableri katında, Sıddıklar (doğru/dürüst olanlar) ve şehitler (hakikate şahitlik yapanlar) onlardır. Onlar için ödüllerini ve nurlarını (bu şekilde) elde ederler. Ayetlerimizi yalanlayarak inkâr edenlere gelince onlar ateş halkıdırlar.

Ayet, (الْمُصَّدِّقٖينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ) “Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara” şeklinde manâlandırılmıştır. Zira bir sonraki ayet Allah’a güzel bir borç vererek infak etmekten bahseder bahseder. Buna göre tasdik etmek, Allah’a yani insanlara iyilik etmek ve infak etmekle neticelenmelidir. Dürüst olanlar da şehit olanlar da onlardır. Ve ahirette ancak onların nuru olur.
Tasdik etmek, Allah’a yani insanlara iyilik etmek ve infak etmekle neticelenmelidir. Dürüst olanlar da şehit olanlar da onlardır. Ve ahirette ancak onların nuru olur.

Kitaptaki doğruları tam anlamıyla tasdik edip seferber olan ve özellikle mallarını tasdik ettikleri hakikat uğrunda harcayanlar, sonunda harcadıklarından çok daha fazlasıyla mükâfatlandırılacaklardır.

Yukarıdaki ayetlerde önlerinde sağlarında nurlarıyla ilerleyenlerden bahsedilmişti. Bu ayet bu nuru bir ödül olarak nasıl elde edileceğinden dem vurur. Buna göre özü sözü bir olan ve gerçeklere arkasını dönmeden şahitlik edenler bu nura kavuşacaktır. O hâlde yaratılışı tasdik eden ve buradan kendisine sorumluluk doğduğunu anlayanlar, kalpleri titreyerek Allah’a saygıyla yaklaşanlar için bu nur onları beklemektedir.

اِعْلَمُوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزٖينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِى الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهٖيجُ فَتَرٰیهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَدٖيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
سَابِقُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ

20, 21. Bilin ki bu dünya hayatı, sadece bir oyun, eğlence, süs, birbiriniz arasında övünme yarışı ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir. (Bu hayat) ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir süre sonra kuruyan bu bitki örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da çerçöp olur. Ahirette ise bir yanda ağır bir azab, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir. (O hâlde) Rabb’inizin bağışlayıcılığına nâil olmak ve Allah’a ve Elçisine iman edenler için hazırlanmış bulunan, gökler ve yer kadar geniş bir cenneti elde etmek yolunda birbirinizle yarışın. Bu, Allah’ın dilediğine bağışladığı bir lütfudur. Zira Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Cenneti elde etmek için infak hususunda yarışmak bir zarurettir. İnfak edebilmek gerçek bir lütuftur.

İnsanı teslimiyetten alıkoyacak dünyanın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu açıktır. Zira dünyada eline geçen hiçbir şey yeşil ve canlı olarak kalmaz.

İnsan, iyilik yolunda birbiriyle yarışmalıdır. İki nuru, yani bağışlanma ve mükâfatı elde etmenin yolu budur.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فٖى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ
لِكَيْلَا تَاْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا اٰتٰیكُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

22, 23. Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Yukarıdaki ayetlerde önce “Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın.” denilmişti. Ardından “Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman on(un taşıdığı hakikatler)dan uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler.” denildi. Bu şekilde musibetlerin kaynağının imandan ve vahyin rehberliğinden uzaklaşarak kalbi katılaşıp yoldan çıkanlara benzemek olduğu açıklandı. Vahiyden uzak kalmanın ve sonrasında infak edecek merhameti kaybetmenin bir bedeli olacağı böylece belli olmuştur. İşte musibet adına yazılı olan ölçülerden biri budur.

Ayette söz konusu edilen Kitap’tan kasıt, yaratılışa ait ölçüleri ihtiva eden Levh-i Mahfuz’dur. Ki bu ölçülerin insanla ilgili olanları Kur’an’da da yer almaktadır. Nihayet imana eşdeğer sayılan infak faaliyetinin topumun pek çok sorununa çözüm ürettiği açıktır. Aksi hâlde sosyal adaletin sarsılacağı ve suç işlemeye hazır bir ortamın doğacağı aşikârdır. Mekke fethinden önce dile getirilen bu ihtiyaç sonunda zaferle taçlanmıştır. Bunun aksini düşünmenin musibetleri davet edeceğinden şüphe edilebilir mi?

İnfak edenler, ellerinden çıkana üzülmemeli ve kazandıklarına da şımarmamalıdır. Zaten infak, şımarmayı önler. Musibetlerin kaynağı, sosyal adaletin yokluğudur. Allah, vahyin rehberliğine uyulmadığında ve özellikle infak edilmediğinde musibetlerin peyda olacağını yazmıştır.

Ayetin, Allah yolunda mücadele etmesi istenen müminlere mesajı bellidir. Bir sonraki ayet bu musibetleri açıklar. Dünya hayatının cazibesine kapılmadan Allah yolunda gayret edenleri Sıddık veya Şehit/Şâhit olarak bekleyen musibet ölmek de dâhil olmak üzere ya ellerindekileri kaybetmeleri durumunda kahretmeleri ya da kazanmaları hâlinde şımarmaktır. Bu iki durum da mücadelenin önceden belli sonuçlarıdır. Bedir de kazanmak, Uhud da kaybetmek gibi.

Kaybetmek ve kazanmak Allah’ın hayatın içine koyduğu tabii süreçlerdir. Ancak üzülüp kahrederek veya sevinip şımarmak haddini aşmak mücadeleyi terk etmek anlamına gelir ki bu O’nun rızasına muvafık bir şey olmaz.

İnsan, bilmediği şerden ve onu kaldıramamaktan korkar. Hâlbuki kazanmak veya kaybetmek mücadele etmenin doğal bir sonucudur. Buna göre sonucundan korkarak mücadeleden vazgeçmek doğru değildir.

Şüphesiz infak edip elinden çıkanlar için üzülmek ya da kazandığı metalar veya ganimetlerle şımarmak, müminlere yakışmaz.

اَلَّذٖينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
24. Onlar hem kendileri cimri davranır hem de başkalarına cimri olmayı emrederler. (Bu şekilde) kim yüz çevirse bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve bütünüyle övgüye layıktır.

Kaybetmek veya sürekli infak etmek cimriliği davet edebilir. Nitekim kâfir ve ikiyüzlülerin bu hususta geride durdukları da bilinmektedir. Savaş ya da herhangi bir ihtiyaç için harcanan mallar, sonuç itibariyle insanların iyiliği içindir. Bunlara Allah’ın ihtiyacı yoktur. O hâlde ne harcanıyorsa yine insanın kendisine dönecektir.

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمٖيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَاَنْزَلْنَا الْحَدٖيدَ فٖيهِ بَاْسٌ شَدٖيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ عَزٖيزٌ
25. Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab ve (doğruyla-yanlışı ayırt edebileceğiniz bir) ölçü/tartı da indirdik. Ayrıca görmedikleri hâlde Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri belirlemesi için demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah güçlüdür, kudret sahibidir.

Kitap ve mizan (ölçü/adalet)ın sağlanması için demir indirilmiştir. Demirin sembolik değeri Allah için adaleti gerçekleştirmektir. Allah yolunda infak edip savaşarak yardım edenlerin ortaya çıkması için.

Kitab ve beraberinde indirilen ölçüye göre demirden yapılan araçlar, onlarla Allah için savaşanların ortaya çıkmasına yarar. Buna göre yaratılan ve faydalanmak için üretilen şeylerin Allah yolunda insanların iyiliği için kullanılması gerekir.

Demir, Allah yolunda mücadele eden müminler için adaletin sembolüdür. İster insan hayatını kolaylaştıran teknolojinin isterse savaşın bir parçası olsun demirin inananların elindeki işlevi, adaleti gerçekleştirmektir.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰهٖيمَ وَجَعَلْنَا فٖى ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجٖيلَ وَجَعَلْنَا فٖى قُلُوبِ الَّذٖينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاٰتَيْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
26, 27. Andolsun biz Nuh’u, İbrahim’i peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, zürriyetlerine de kitap ve nübüvvet verdik. Onların bir kısmı doğru yoldaydı, ama çoğu da yoldan sapmıştı. Sonra onların izinden öteki elçilerimizi gönderdik ve arkalarından kendisine İncil verdiğimiz Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmedik: Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Ama içlerinden çoğu yoldan çıkmışlardı.

Ruhbanlık dünyadan elini eteğini çekmektir. Oysa infak, dünyayı düzeltmeye yarar.

Gönderilen kitaplar ve elçiler, geçmişte de aynı şekilde adaleti sağlamaya çalışmıştı. Onların muhataplarının bir kısmı doğru yolda olsa bile çoğu bu hakikati anlayamamıştır.

Sonrasında diğer elçilere de aynı yol önerilmiştir. Allah’ı anmak, infak etmek ve Allah yolunda mücadele etmek. Fakat bazıları, savaşmak yerine riyazeti seçmiş ama onun da gereklerini yerine getirmemişlerdir. Çünkü bunların çoğu yoldan çıkmıştır.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِهٖ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهٖ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَیْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ
28, 29. Ey (önceki Resullere) iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nun Elçisi’ne inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve sizin için (ışığında) yürüyeceğiniz bir nur verip sizi bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Böylece Ehl-i Kitab bilsin ki Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçleri yoktur. Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir; Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Bir sonraki ayet burada hitabın Ehl-i Kitab’a olduğunu dile getirir. Burada Ehl-i Kitap için eğer sakınır ve Elçiyi tasdik ederlerse iki kat rahmet, aydınlığında yürüyecekleri bir ışık ve bağışlanma söz konusudur.

Eğer söz dinler ve gereğini yaparlarsa Allah’ın verdiğini onlardan alacak kimse olmayacaktır.

Hadîd Suresinin Konu Bütünlüğü İçinde Bağlamı

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, güçlüdür, hakîmdir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. O, hayat verir. O, öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. O, hem ilktir hem sondur; hem açıktır hem gizlidir. Ve O, her şeyi bilir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratmış ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. O hâlde nerede olursanız olun O’nun sizinle beraber olduğunu ve Allah’ın bütün yaptıklarınızı gördüğünü bilin. Elbette göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Ve (sonunda hesap vermeniz için) bütün işler Allah’a döndürülür. O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye. Ve O’nun, kalplerde olanı da hakkıyla bildiğinden şüphe duymayın.

Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verip tasarrufuna yetkili kıldığı şeylerden başkaları için harcayın. Zira içinizden iman edip Allah yolunda harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. Elçi, sizi Allah’a inanmaya çağırdığı ve O da sizden bu konuda bir söz almış bulunduğu halde neden Allah’a ve Elçisi’ne inanmayasınız ki! Eğer imana gelecekseniz bu yeterli değil mi? Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğuna hâlde ne diye Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Sizden, Fetih’ten önce infak edip, savaşanlar diğerleriyle eşit olmazlar. Onların derecesi, daha sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun için çok değerli bir mükâfat da vardır.

O hesap günü, mümin erkek ve kadınları, önlerinden ve sağ taraflarından yayılan nurlarla ilerlediklerini görürsün. Kendilerine: “Bugün müjdeniz, içinden ırmaklar akan, ebedi kalacağınız cennetlerdir.” denilir. İşte büyük başarı budur! O Gün münafık erkek ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin de sizin nurunuzdan bizde yaralanalım.” derler. Onlara: “Arkanıza dönüp ışığınızı orada arayın.” denir. Bunun üzerine aralarına kapısı olan bir duvar çekilecek. İçinde rahmet ve şefkat bulunacak, dışında ise azap. Münafıklar, müminlere “Dünyada sizinle birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da “Evet, birlikteydik. Fakat fitneye düşüp siz kendinizi ayarttınız, inancınızda tereddüt gösterdiniz, yeniden dirilme konusunda şüpheye kapıldınız ve Allah’ın ölüm emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” diyecekler. Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden kurtulmak adına fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Sizin lâyığınız odur. Orası varılacak ne kötü yerdir!

İmana ermiş olanların kalplerinin Allah’ı ve kendilerine indirilen hakikatleri anarken kalplerinin saygıyla ürperip yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman onun taşıdığı hakikatlerden uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler. Bilin ki Allah cansız hâle gelen toprağa yeniden hayat verir! Aklınızı kullanmanız ve kalplerinizin yumuşayıp canlanması için de size ayetleri böyle açıklıyoruz.

Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara ve bu tasdikin neticesi olarak Allah’a güzel bir borç verenlere gelince, onlara kat kat fazlası geri ödenecek ve onlara ahirette de çok değerli bir mükâfat verilecektir. Ellerindekini paylaşarak Allah’a ve elçilerine inancını doğrulayanlar var ya işte Rableri katında, Sıddık, yani doğru/dürüst olanlarla ve hakikate şahitlik yapanlar onlardır. Onlar ödüllerini ve nurlarını bu şekilde elde ederler. Ayetlerimizi yalanlayarak inkâr edenlere gelince onlar ateş halkıdırlar.

Bilin ki bu dünya hayatı, sadece bir oyun, eğlence, süs, birbiriniz arasında övünme yarışı ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir. Bu dünya hayatı, ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir süre sonra kuruyan bu bitki örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da çerçöp olur. Ahirette ise bir yanda ağır bir azap, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir. (O hâlde) Rabb’inizin bağışlayıcılığına nâil olmak ve Allah’a ve Elçisine iman edenler için hazırlanmış bulunan, gökler ve yer kadar geniş bir cenneti elde etmek yolunda infak ederek birbirinizle yarışın. Bu, Allah’ın dilediğine bağışladığı bir lütfudur. Zira Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılı olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. Allah bunu, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Onlar, infak etmeyerek hem kendileri cimri davranır hem de başkalarına cimri olmayı emrederler. Bu şekilde kim yüz çevirse bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve bütünüyle övgüye layıktır.

Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların paylaşmak yoluyla sosyal adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab ve doğruyla-yanlışı ayırt edebileceğiniz bir ölçü/tartı da indirdik. Ayrıca görmedikleri hâlde Allah’a ve peygamberlerine infak ederek yardım edenleri belirlemesi için demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah güçlüdür, kudret sahibidir.

Andolsun biz Nuh’u, İbrahim’i peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, zürriyetlerine de kitap ve nübüvvet verdik. Onların bir kısmı doğru yoldaydı, ama çoğu da yoldan sapmıştı. Sonra onların izinden öteki elçilerimizi gönderdik ve arkalarından kendisine İncil verdiğimiz Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmedik. Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden sadece iman edenlere mükâfatlarını verdik. Ama çoğu yoldan çıkmıştı.

Ey önceki Resullere iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nun Elçisi’ne inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur verip sizi bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Böylece Ehl-i Kitab bilsin ki Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçleri yoktur. Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Bilin ki Allah, sonsuz lütuf sahibidir.

Sonuç
Hadîd suresi, infak etmenin iman etmekle eşdeğerde olduğunu bildirerek insanın yaşadığı toplumda sosyal adaleti gerçekleştirmesi için demirin sembolik bir değeri olduğunu bildirir.

Malıyla ve canıyla zor zamanlarda savaşanlar için kendilerini saracak bir nur yaratılmıştır. Bu nur, kişiyi karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yegâne ışık kaynağıdır.

İnananların sahip olduklarını paylaşarak adalet istemeleri ve gerektiğinde bu uğurda savaşmaya hazır olmaları bir tesbihtir. Nitekim ancak Allah’a hakkıyla inananlar bunu yapabilir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Musa Şimşekçakan
16 Kasım 2019