Galip Zihinde Hakikat Arayışı ve Düşünce Özgürlüğü

Galip zihin, hakikat bilgisine zaten sahip olduğunu düşündüğü için bir arayış içine girmez. Oysa Kur’an’ın bütünüyle hâkim olduğu ve Peygamber (sav)’in yaşadığı ilk zorlu dönemlerde bile hakikat arayışı asla terk edilmemiştir. Ama onun ölümünden kısa bir süre sonra başlayan siyasi çalkantılar olayın rengini değiştirmiştir. Fetih hareketleriyle başlayan kültürel etkileşimler ve böylece gerek İslam’ı savunmak gerekse ümmetin birliğini sağlamak adına ortaya çıkan pek çok görüş, devamında mezhep, fırka veya siyasi yapılanmalar şeklinde çoğalmıştır. Hadis, kelam ve fıkıh ilimlerinin oluşma süreci meydana gelen karışıklıkları önlemek için hızla ilerlemiş ve bu sahalarda yazılan eserler marifetiyle belli bir disiplin altına alınmıştır. Bütün bu çabaların önemli bir bölümü takdire şayandır. Fakat kaynağı beşerî olan pek çok görüşün zaman zaman kendisini hakikatin tek temsilcisi yerine koyması da bir vakıadır. Bilindiği gibi kendisi dışında başkalarına hayat hakkı tanımamak açık bir taassuptur.

Usul bilgileriyle tamamen bir disiplin altına alınan ilimler ardından birtakım ana esaslar tespit etmişlerdir. Bunlara dayalı olarak ortaya konulması gereken, zaman-zemine göre hareket etmesi ve buna göre değişmesi ve gelişmesi beklenen görüşlerin tam tersine evrensel ilkelerin yerine göz dikmesi olacak şey değildir. İçtihatla elde edilen sonuçlar esasın yerine geçmemelidir. Bazen bir ilim adamının herhangi bir konudaki görüş ve yorumları yüzyıllara baliğ bir kanun hükmüne dönüşebilir. Kutsalı çoğaltan ve dokunulmaz kılan bu yaklaşım, yeni açılımların ve çözüm önerilerinin önünü tıkayan en önemli sebeplerden biri sayılmalıdır.

Kur’an’da iman ve ibadet esasları olarak bilinen temel faktörler bellidir. Bunun dışında hakikat arayışı bir süreklilik arz eder. Süreklilik değişimi gerekli kılar. Fâtiha suresinde yer alan “Bizi doğru yola ilet.” ayeti bu yüzden tekrarlanır. Ayrıca bir ayette “Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (1) şeklinde körü körüne teslim olmamak gerektiği beyan olunur. Kur’an, insanların adil ve özgür yaşayabilmeleri ve kendi aralarında barışı sağlayabilmeleri için önemli ve esas ilkelerden bahseder. Kitapta her şeyin bulunması da bu anlamdadır. Bunlar, ihtiyaç duyulan temel esaslar ve ana kurallardır. Rehberlik edecek ilkelerdir. Bu ilkeler, azami ölçüde dikkate alınmalıdır. Bu esasların insanda oluşturduğu meleke (bakış açısı) diğer pek çok olay için de çözüm üretir. Önemli olan özgür, adil ve eşit bir dünya kurmaktır. Amaç herhangi bir sebepten dolayı Allah dışında kimsenin önünde eğilmek zorunda kalmamaktır. Kur’an’ın hiç değinmediği pek çok konuda, insana bırakılmış geniş bir saha vardır. Sahanın genişliği, insanın özgürlük alanını çoğaltır.

Kur’an, hak ve özgürlükler konusunda son derece hassas bir çizgi üzerinde durur. Açık-seçik dile getirildiği zaman bu taleplerin mutlaka dikkate alınması gerektiğini anlatır. Her ne olursa olsun müminlerin yaşadıkları toplumda birbirlerinin önünü açmalarının önemini bildirir. O hâlde hiçbir sorunun toplumun huzurunu bozmasına müsaade edilmemelidir. Mücâdile suresi, hak ve özgürlükler hususunda müminleri dikkatli olmaya davet eder. Zira toplumun birliği ve düzeni buna bağlıdır. Aksi hâlde gizli ve karanlık yollarla kötülük yapmak isteyenlerin önü açılır. Çünkü çözümlenmeyen her sorun, onların elinde bu birliği yok etmeye yarayan bir silaha dönüşebilir.

Mücâdile suresiyle ilgili klasik eserlerde yer verilen açıklamalar kendi içinde kategorize edildiğinde şu başlıklar ortaya çıkar:
1-4. ayetler; eşi hakkında şikâyette bulunan hanımın durumu ve haklı bulunduğu için kocasına verilen cezalar…
5, 6. ayetler; bu şikâyetin değerlendirilmesi…
7-10. ayetler; gizli konuşmalar…
11. ayet; meclislerde yer açmak…
12, 13. ayetler; elçiyle gizli/özel konuşma…
14-19. ayetler; münafıklarla dostluk kurmamak…
20-22. ayetler; elçiye karşı gelmek ve konunun değerlendirilmesi…

İlk bakışta bu konular arasında bir bütünlük/bağ yok gibi gelir. (2) Ama gerçek bunun tam tersidir. Şimdi konunun daha fazla uzamaması için geleneksel açıklamaların önemli bir kısmını dipnotlara bırakıp olması gereken ilişki ağına, yani bağlama dikkat ederek bu başlıklar arasındaki ilgi/irtibat üzerinde durulacaktır.

Hanımın Şikâyeti [1-4. ayetler]

Allah, kocası hakkında sana başvuran ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözlerini işitmiştir. Ve Allah ikinizin söylediklerini de mutlaka işitir. Şüphesiz Allah her şeyi işiten, her şeyi görendir. [1. ayet] (3) (Bundan sonra) içinizden ‘Sen artık bana annem kadar haramsın!’ diyerek hanımlarından ayrılanlara gelince, (unutmasınlar ki) (eşleri) hiçbir zaman anneleri (gibi) olamaz, kendilerini doğuran kadından başkası anneleri olamaz. O hâlde, akla sığmayan bir sözdür söyledikleri, (bu nedenle de) asılsız ve düzmecedir. Ama Allah, gerçekten günahları affedicidir, çok bağışlayıcıdır. [2. ayet] O hâlde, ‘Sen bana annem kadar haramsın!’ diyerek hanımlarından ayrılanlara ve sonra söylediklerinden geri dönenlere gelince, (onların kefareti) eşlerin tekrar birbirlerine dokunmalarından önce bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak olacaktır. (4) Size (burada) tavsiye edilen budur; çünkü Allah yaptığınız her şeyden tamamıyla haberdardır. [3. ayet] Ancak buna imkânı olmayan, (bunun yerine,) birbirlerine yeniden dokunmadan önce peş peşe iki ay oruç tutacak ve buna gücü yetmeyen altmış yoksulu doyuracak. (5) Bu, Allah’a ve Elçisi’ne inancınızı ispat etmeniz için (gerekli)dir. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır ve hakikati inkâr edenleri (öteki dünyada) şiddetli bir azap beklemektedir. [4. ayet]

İlk planda, kendisine zıhar yapıldığı için kocası hakkında şikâyette bulunan hanımın durumu gözler önüne serilir. (6) Bilindiği gibi zıhar, bir cahiliye âdeti olarak kocanın eşini ne evli ne de boşanmış denilebilecek şekilde askıda bırakmasıdır. (7) Bu uygulama hanımların haklarını göz ardı eden açık bir eziyettir. Söz konusu hanım, başına gelen bu olay sonrasında hakkını aramak adına Peygamber (sav)’e giderek durumundan şikâyet eder. Sonunda Allah, onu haklı bulur ve kocasına birtakım cezalar öngörür. (8)
Bunlar ( تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ ) Allah’ın koyduğu sınırlardır. (9)
Kişinin inancını ispat etmesi için bu sınırlara dikkat etmesi gerekir.
Sınırları aşmak yoluyla hakikati inkâr etmiş durumuna düşen kâfirleri (öteki dünyada) şiddetli bir azap beklemektedir. (10)

Bu Şikâyetin Değerlendirilmesi [5, 6. ayetler]

Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelenler, onlardan önce yaşamış olup da Biz (kendilerine) açık mesajlar gönderdikten sonra aşağılanmış bulunan (zalim)ler kadar aşağılanacaklardır. Ve (böylece,) hakikati inkâr edenleri utanç verici bir azap bekleyecektir. [5. ayet] Allah’ın onları dirilteceği ve (hayatta iken) yaptıkları her şeyi tam olarak (kendilerine) anlatacağı Gün, onlar unutmuş olsalar bile Allah onu (bütünüyle) hesaba katacaktır, çünkü Allah her şeye şahittir. [6. ayet]

Konu devam eden ayetlerde de aynı ağırlıkta ele alınır. Allah’ın sınırlarını ihlâl ederek karşı gelenler, daha öncekiler gibi aşağılanacaklardır. (11) Dahası onları alçaltıcı bir azap beklemektedir. Dördüncü ayetin sonunda dile getirilen عَذَابٌ اَلٖيمٌ “şiddetli azap” vurgusu, Allah’ın koyduğu sınırları aşanları muhatap alır. Beşinci ayetin sonunda bu azap عَذَابٌ مُهٖينٌ “utanç verici azap” olur. Çünkü bu kimseler uyarıldıkları hâlde söz dinlememişlerdir. Demek ki bir büyüklenme içindedirler. O zaman geçmişe bir atıfla daha öncekiler gibi onlar da aşağılanacaklardır. (12)

Dördüncü ve beşinci ayetlerde sözü edilen ( حُدُودُ اللّٰهِ ) Allah’ın sınırları (hududları), yukarıda şikâyette bulunan hanımın kocasına verilen cezalar ve bunların uygulanmasıdır. (13) Ancak bu küfür nispeti ve acıklı azap şeklinde ortaya çıkan ağır tehdit, meselenin takibi dahi yapılamayacak bu hadlerle sınırlandırılamayacağını, asıl meselenin bu hanımın şikâyet konusu yaptığı haklarla ilgisi bulunduğunu gösterir. (14) O hâlde bu ağır tehdidin muhatabı, cezaların uygulanmasını da içerecek şekilde bu hanım nezdinde gündeme getirilen insan hakkı ihlalidir. (15) Haddin aşılması, bu hakkın ihlal edilmesidir. Bu meselede Allah, insanın sahip olduğu hakların çerçevesini, kendi koyduğu sınırlarla çizmiş ve bunların aşılmamasını istemiştir.

Hesap günü onlar yaptıklarını unutabilirler, ama Allah, hepsini kaydedip hesaba katmış ve katacaktır. “…Onlar unutmuş olsalar bile…” ayeti, onların haksızlık ve zulüm doğuran bu amellerini önemsemeyip küçümseyebileceklerini, yani sorgulama konusu olabileceğini dahi düşünemediklerini anlatır. (16) Küçümsemenin hakikati inkâr anlamına gelmesi, bu meselenin basite alınmaması gerektiğine işaret eder. Burada unutmak, hak ve özgürlükler hususunda gevşek davranmakla aynı şeydir. (17) Buna karşılık Allah’ın her şeyi sayması (kaydetmesi) ve şahit olması ise bu türden sorumlulukların yerine getirilmesinin önemini ve dolayısıyla hesap konusu yapılacağını gösterir.

Buraya kadar ele alınan konu, şikâyetini/sorununu açık ve samimi bir şekilde dile getiren hanımın haklı bulunduğudur. Meselenin üslubu, Allah’ın bu hak ihlallerini son derece dikkate alıp önem verdiğini, bu konuda sınırı aşanlara ceza verilmesi gerektiğini hatta unuttuğu veya önemsemediği için bunları yerine getirmeyenleri hakikati inkâr etmekle niteleyip azapla tehdit ettiğini göstermektedir.

Gizli Konuşmalar [7-10. ayetler]

(Ey İnsanoğlu!) Göklerde ve yerde olan her şeyi Allah’ın bildiğinden haberin yok mu? Aralarında gizli gizli konuşan her üç kişinin dördüncüsü mutlaka O’dur ve her beş kişinin altıncısı; ister daha az isterse çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O’nsuz olamazlar. (18) Ama sonunda, Kıyâmet Günü, Allah, yaptıklarını onlara gösterecektir, çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilendir. [7. ayet] (Ve sen ey Muhammed!) gizli konuşmalar (yoluyla dolap çevirmek)ten men edilen, ama men edildikleri şeye (tekrar) başvurmaktan kaçınmayanların ve kötülükte bulunmaya, saldırganlığa ve Elçi’ye karşı gelmeye niyetlenerek fesatlık kuranların farkında değil misin? (19) Bu (insan)lar, sana ne zaman yaklaşsalar Allah’ın asla hoş görmeyeceği tarzda seni selamlarlar ve birbirlerine: ‘Allah neden söylediklerimizden dolayı bizi cezalandırmıyor?’ derler. (20) Cehennemdir onların payına düşecek olan, onlar işte oraya girecekler; o, ne kötü bir duraktır! [8. ayet] (21) (O hâlde,) ey iman etmiş olanlar, gizli konuşmalarınızda, kötü fiiller, saldırgan davranışlar ve Elçi’ye itaatsizlik niyetiyle fesat kurmayı bırakın; (bunun yerine) fazilet ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci üzerinde görüşmeler yapın ve (her zaman) huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! [9. ayet] (Öteki her türlü) gizli konuşmalar yalnızca şeytanın işidir, o ki inananlara bu şekilde üzüntü verir; ama Allah’ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez; inananlar yalnızca Allah’a güvensinler! [10. ayet] (22)

Allah, her şeyi bilir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz. Buna rağmen günah, düşmanlık ve elçiye isyan hususunda gizli konuşmalar yoluyla birtakım dolaplar çevirenler, kulis yapanlar vardır. (23) Bu kişiler iyi niyetli değildir ve asla barışa yönelik bir amaç taşımazlar. Gizli konuştuklarında “…Allah neden söylediklerimizden dolayı bizi cezalandırmıyor?..” demeleri de onların ne kadar inkârcı olduklarını gösterir. Onlar için cehennem hazırlanmıştır.

İman edenlerin konuşmaları, yukarıda bahsi geçen hakkını arayan hanım örneğinde olduğu gibi asla onlar gibi günah, düşmanlık ve elçiye isyan taşımaz. Müminlere yakışan iyilik ve takva üzere konuşmaktır. Zira huzurunda hesap verilecek olan Allah’tan sakınılması gerekir. (24)

Kötü içerikli gizli konuşmalar, şeytanın işidir. O, bu yolla inananlara üzüntü vermeye çalışır. Oysa müminler Rablerine güvendikleri ve emirlerini yerine getirdikleri sürece bu gizli kapaklı işlerinden zarar görmeyeceklerdir.

1-10. Ayetlerin İlişkisi

Müminler, kocasının kendisine yaptığı haksızlığa karşı çıkan, geleneksel kabullere ve toplumsal uygulamalara rağmen hakkını savunan, adalet isteyen, tartışan bu kadın gibi hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda bunu samimi bir şekilde ortaya koymalıdırlar. İşte bu hanım, açık bir şekilde ortaya çıkmış, ısrarla hakkını aramış, tartışmış ve sonunda hak ettiği ona verilmiştir. Oysa gizli konuşmaların içeriği masum değildir. Genellikle günah, düşmanlık, Allah ve Elçisi’ne (otoriteye) isyan taşır. (25) Zaten bunun için gizlidir. Gizli veya sinsice hak aranmaz. Dolayısıyla çoğu zaman bu tür taleplerin dürüst ve samimi bir karşılığı bulunmaz ve özellikle toplumu ilgilendiren hususların çoğu kez gizliliği de olmaz.

Ana Fikir [11. ayet] (26)

Siz ey imana ermiş olanlar! Size, ‘Toplumsal hayatınızda birbirinize yer verin!’ (27) denildiğinde yer verin! (28) (Karşılığında) Allah da (rahmetinde) size yer verir. Ve ne zaman size, ‘(İyi bir iş için) ayağa kalkın!’ denildiğinde ayağa kalkın! (29) (Ve) Allah, içinizden iman etmiş olanları ve (hepsinin üstünde,) kendilerine (doğru) bilgi tevdi edilenleri (kat kat) yüceltecektir. Çünkü Allah bütün yapıp ettiklerinizden haberdardır. [11. ayet] (30)

Bu ayet, surenin ana fikri olarak anlamın merkezine oturur. Girişte sözü edilen hanımın hak talebinde olduğu gibi toplumsal hayatta ortaya çıkan sorunların çözülmesi gerektiğini ilan eder. Erkek ya da kadın toplumda birbirine yer açmalıdır. Yani hak ve özgürlüklerini kısıtlayan her konuda birbirlerine destek olmalıdırlar. Yoksa burada anlatılmak istenen şey, toplantıda/sohbette yeni gelen birine yer vermek/açmak değildir. (31) Elbette ayetin nüzul sebebi olarak dipnotta yer verilen bilgilerin en azından bir kısmının doğru olma ihtimali vardır. Ancak muhtemelen bu ayetle ilişkileri sonraki dönemlere aittir. Nitekim dipnotlarda belirtildiği gibi bazıları, bu ayetin sadece meclislerde yer açma şeklinde değerlendirilmesinin uygun düşmeyeceğini de açıkça ifade etmiştir.

نشز (nüşûz) fiili kalkmayı izah eder. Arkasında sorun gidermek adına birbirine yer açmak önünde ise iman ve ilimle yükselmek söz konusu edilir. Bu kalkış, iman edenlerin sahip oldukları ilimle birbirlerinin sorunlarını giderme, önünü açma gayretlerini anlatır. (32) Buna göre ayağa kalkmak, aynı şekilde karşılıklı toplumsal meselelerde sorumlulukların yerine getirilmesidir. (33) Kelime seçimi (nüşûz), bu kalkışın açık seçik olduğu sürece mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini vurgular. İman ve bilgi vurgusu bu anlamı destekler. Zira bu türden toplumsal meselelerde iman, sorumluluğu, o da bilgiyi tetikler. Nihayet toplumda kalıcı bir barış için gerekli güvenlik de ancak iman ve bilgiyle sağlanabilir.

Gizli konuşmalar, genellikle hile/tuzak içerir ve toplumun ifsadını amaçlar. Kötü niyetli kimseler, amaçlarını gerçekleştirmek için toplumda var olan sorunlara dadanır, onları kaşırlar. Haksızlıkları dile getirir, dedikodusunu yapar ama çözmek için samimi bir adım atmaz, asla risk üstlenmezler. Buna karşılık müminler, adaleti gözeterek toplumda birbirlerine yer açarlar. Böylece yaşadıkları toplumu korur ve kötü/art niyetli kişilerin amaçlarına ulaşmasına engel olurlar. O hâlde söz konusu hanımın yaptığı gibi sorunlar, gizli ve dolambaçlı yollarla değil, açık ve samimi bir şekilde ortaya serilmeli ve hep beraber çözüme kavuşturulmaya çalışılmalıdır. (34) Bu anlamda toplumu geren, kişiyi sıkıştıran hiçbir soruna kayıtsız kalınmamalıdır. Yeter ki arka planda gizli, sinsi ve dolambaçlı yollara başvurulmasın. (35)

Elçiyle Gizli/Özel Konuşma [12, 13. ayetler]

Siz ey iman etmiş olanlar! Elçi’ye ne zaman bir şey danış(maya niyetlen)irseniz, bu danışma vesilesi ile karşılıksız yardımda bulunun! (36) Bu sizin yararınıza olacak ve sizin (iç) temizliğinizi sağlayacaktır. (37) Ama buna gücünüz yetmezse (bilin ki) Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır. [12. ayet] (Elçi’ye) danışmanız vesilesiyle kimseye bir yardımda bulunmamaktan dolayı (günah işlemiş olabileceğinizden) korkuyor musunuz? (38) Eğer (imkânlarınızın olmamasından dolayı) bunu yapamazsanız ve Allah size affediciliğini gösterirse, siz de namazlarınızda devamlı ve dikkatli olun ve (sadece) arındırıcı yükümlülüklerinizi yerine getirin ve (böylece) Allah’a ve Elçisi’ne itaat edin! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. [13. ayet]

Sadaka vermeyi dile getiren 12. ayet,فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ “Ama buna gücünüz yetmezse (bilin ki) Allah çok affedicidir.” diyerek biter. Yani sadaka verebilen verecektir, veremeyen ise affedilecektir. (39) Bu meselenin, vermeyi ve verememeyi aynı ayet içinde peş peşe sıralanması, burada önce var olup sonra kaldırılan bir konu (nesh) bulunmadığını gösterir. (40)

13. ayette ise sadaka vermekten korkan müminler, bundan kaçındıkları takdirde Allah’ın affı söz konusu edilerek teselli edilir. (41)
Ayetlerde;
İmkânınız yoksa vermeyin,
Ve birtakım endişeleriniz (korku vs.) varsa yine vermeyin, denildiğine;
Sadakanın miktarı ve şekli de belirtilmediğine,
Ve sonunda da Allah’ın affı gündeme getirildiğine göre;
Sadaka vermek, muhatabın zihnini ve davranışlarını toplumun yararına yönlendirmek ve herkesin iyiliğini istemekten ibaret kalır. (42) Buna göre konuya parmak basan bu ayetler çerçevesinde gizli görüşmeleri zorunlu olmadıkça yapmamak; mecbur kalındığında ise bunu iyilik ve takva ile sınırlandırmak gerekecektir. (43)

Peygamber (sav) ile gizli görüşmek isteyen sadaka vermelidir. Sadaka vermenin gerekçesi “…Bu sizin yararınıza olacak ve sizin (iç) temizliğinizi sağlayacaktır…” denilerek 12. ayette bildirilir. Buradan hareketle gizli görüşme öncesinde fakirlere sadaka vermek birkaç açıdan fayda sağlar.

İlk olarak bu ayetler, toplumda Rasulullah (sav)’a yer açar. Otoritesini, sağlamlaştırır. Binaenaleyh öncelikle toplumda sorunlar varsa gizli görüşmeler yoluyla değil hanım örneğinde gösterildiği gibi Rasulullah (sav)’a başvurarak çözümlenmelidir. Gizli ya da açık her mesele onun önüne gelmeli ve İslam’a uygun bir şekilde çözümlenmelidir.

İkinci olarak Peygamber (sav)’in yaptığı bütün görüşmelerin toplum barışını sağlamak dışında bir anlamı olamayacağı açıklık kazanır.

Üçüncü olarak gizli, işler çeviren, tuzak kuran, kulis yapan ve bu yollarla toplumsal hafızayı kirletmeye çalışanların faaliyetlerinin sorgulanması gerektiği hususunda bir uyanıklık oluşturur. Buna göre müminlerin iyilik ve takva gibi herkesin iyiliğini istemelerinin dışında gizli bir gündemleri yoktur. Öyleyse kimsenin de olmaması gerekir. (44) Dolayısıyla sadaka verme teklifi lüzumsuz/gereksiz gizli görüşmelerin elenmesine sebep olur ve Peygamber (sav)’i dikkate alarak yapılan bu uygulama, diğer bütün gizli görüşmelerin de önünü tıkar.

Ayette hitabın “Siz ey iman etmiş olanlar!” şeklinde müminlere yapılması, Kuran’ın aklı başında ve vicdanı körelmemiş muhataplarını incitmeyen güzel üslubunun bir neticesidir. Burada görüldüğü gibi doğru bir eylemin örnek şahıslar üzerinden anlatılması çoğu zaman başarılı sonuçlar verir. Aslında hitap, “Ey iman iddiasında bulunanlar” şeklinde bizzat gizli görüşmeler ve kulis faaliyetleri dolaysıyla sorun çıkaran kişileredir. (45) Eğer gizli ve tumturaklı işlerden vaz geçerlerse Allah’ın affı onları beklemektedir. Bu yaklaşım, ‘Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla!’ şeklindedir. Zira gerçek müminler nasıl konuşurlarsa konuşsunlar onların söz ve davranışlarından kimseye zarar verecek bir hâl zuhur etmez. (46) Eğer bunlar da iman iddialarında samimi iseler doğru olanı yapmalıdırlar.

Hanımın kocası hakkındaki şikâyetinden hemen sonra gizli konuşmalarda kötü/günah fiiller, saldırgan davranışlar/düşmanlık ve Elçi’ye itaatsizlik niyetinin gündeme getirilmesi, bu türden şikâyetlerin açık seçik ve samimi bir şekilde ortaya konulması gerektiğini anlatır. Çünkü şikâyet konusu olan meselede de olduğu gibi asıl olan toplum barışının korunmasıdır. Buradan hareketle “Toplumsal sorunlarınızı birbirinize yer açarak, yani adil bir şekilde çözümleyerek ilerleyin.” emri verilir. Hiç kimse toplumu ilgilendiren bir sorunda kendi başına hareket edemez. Gizli yollarla çözüme doğru ilerlediğini de iddia edemez. Dolayısıyla bu tür kulis faaliyetleri yapanların iyi niyetli oldukları da söylenemez. Toplumun ıslahı ve hayrını düşünen herkes açık ve samimi olmalıdır. (47) Buna göre örnek bir lider kabul edilen Peygamber (sav) ile bile özel görüşme talebi, bir ayrıcalık/iltimas taşımamalıdır. Bu talepte bulunacak kişilerin iyi niyetli olduklarını ispat ve ilan etmeleri istenir. Bu kişiler, kendi istedikleri bir yere kendi karar verdikleri miktarda infak etmelidirler. İnfak talebi, gizliden gizliye kulis yapanların iyi niyetli olmadıklarını ifşa eder. Eğer samimi olsalar, toplumu ilgilendiren bir hak arayışında dedikodu, kulis faaliyetleri gibi gizli işler yapmamaları gerekir. Dolambaçlı, kirli ve tuzak kokan bu tür yaklaşımların hoş karşılanmaması, bu tür konuşmalar yoluyla kötülüklerin yayılması ve etkili olmasını önlemiştir. (48) Burada amaç, ifsat edici gizli çabalardan toplumu kurtarmaktır. İsfehânî’nin de belirttiği gibi bu mükellefiyet (emir), belli bir gaye için belirlenmiştir. Bu gaye, dürüst olanı olmayandan ayırmaktır. Dolayısıyla da nesh olarak görülemez. (49) Nihayet bu ayetler, gizli görüşmelerin Allah’ın, elçisinin ve müminlerin takibinde ve gündeminde bulunduğunu duyurur. Böylece bu toplumda yaşayan herkesin barış ve huzuru ifsat edecek faaliyetlerden uzak durması beklenir.

Münafık (gizli işler peşinde olan)larla Dostluk Kurmamak [14-19. ayetler]

Allah’ın gazabına uğrayan bir toplum ile dostluk kuranların farkında değil misin? Onlar ne sizdendir (ey müminler) ne de o (hakikati inatla reddede)nlerden. Böylece onlar yalan ve düzmece (değerler) üstüne (onların yalan ve sahte olduklarını) bile bile yemin ederler. [14. ayet] Allah onlar için (öteki dünyada) şiddetli bir azap hazırlamıştır. Onların yapageldikleri şey gerçekten çok kötüdür. [15. ayet] Onlar ahidlerini (yalancılıklarına ve sahtekârlıklarına) örtü yaptılar ve böylece başkalarını Allah yolundan alıkoydular. Bu nedenle onları alçaltıcı bir azap beklemektedir. [16. ayet] Ne dünyevi servetleri ne de soy sopları onları Allah’a karşı koruyamayacaktır. Onlar, kalıcı meskenleri olan cehenneme mahkûm edilmişlerdir! [17. ayet] Allah’ın onların tümünü tekrar dirilteceği Gün, (şimdi) senin önünde yemin ettikleri gibi, (varsayımlarında) haklı oldukları zannıyla O’nun önünde de yemin edecekler. Gerçek şu ki, (en büyük) yalancılar onlardır! [18. ayet] Şeytan, onlar üzerinde üstünlük kurmuş ve onları Allah’ı anmaktan uzaklaştırmıştır. Böyleleri Şeytan’ın yandaşlarıdır. Gerçekten hüsranda olanlar onlardır, Şeytan’ın yandaşları! [19. ayet]

Gizli gündemi olan, toplumda fesat yayan ve sadece kendilerini düşünen bazı kimseler vardır. (50) Bunlar, kulis yapmaları, gizli görüşmeler peşinde olmaları ve şikâyet konularını dedikodu malzemesi yaparak çözümsüz kılmaya çabalamaları ile tanınırlar. Samimi olduklarına da yemin ederler. Bunlara azap olunacaktır. Çünkü onlar, gizli ve tumturaklı işleriyle başkalarını da kötü bir şekilde etkilemekte ve bulabildikleri her vesileyle toplumsal huzuru baltalamaktadırlar. Servetleri, soy ve sopları onları Allah’a karşı koruyamayacaktır. Cehenneme mahkûm edilmişlerdir! Zira şeytan, onlar üzerinde üstünlük kurmuş ve onları Allah’ı anmaktan uzaklaştırmıştır. Bu kişiler, hesap günü haklı oldukları iddiasıyla Allah’ın önünde bile yemin edebilecek kadar büyük yalancıdırlar. Ya da hesap günü amaçlarının iyilik yapmak olduğunu söyleyebilecek kadar aymazlık içindedirler. Ahirette Allah’ın önünde dahi benzer yalan, mazeret ve haksız gerekçelerini yeminler eşliğinde sıralayacaklarının bildirilmesi, bu kişilerin kalplerine artık düzeltemeyecekleri şekilde maraz bulaştığına işaret eder. Asıl korkunç olan taraf da burasıdır. Çünkü Kişinin her şeyden haberdar olan Rabb’i karşısında dahi yalan söyleyebilmesi, onun perişan hâlini gösterir.

Elçiye Karşı Gelmek ve Konunun Değerlendirilmesi (20-22. ayetler)

Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelenler, işte onlar (Hesap Günü) en sefiller arasında bulunacaklardır. [20. ayet] (Çünkü) Allah böyle buyurdu: ‘Ben kesinlikle üstün geleceğim, Ben ve Elçim!’ Şüphesiz Allah, güçlüdür, kudret sahibidir! [21. ayet] Allah’a ve Ahiret Günü’ne (gerçekten) inanan, ama (aynı zamanda) -babaları, oğulları, kardeşleri yahut (öteki) akrabaları bile olsa- Allah’a ve Elçisi’ne karşı çıkanları seven bir toplum göremezsin. (51) (Gerçek müminlere gelince,) Allah’ın kalplerine imanı nakşettiği ve ilhamı ile güçlendirdiği kimseler onlardır ve (zamanı gelince) onları içlerinden ırmaklar akan bahçelerde barındıracaktır. Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah’tan. İşte onlar Allah’tan yana olanlardır. İşte onlar, Allah’tan yana olanlar, mutluluğa ulaşacaklardır! [22. ayet]

Galibiyet ikrarı, arka planda surenin başından itibaren dile getirilen bir çekişmeyi hatırlatır. Bu mesele, gizli görüşmeler, fısıldaşmalar ve kulis faaliyetleriyle toplumu ifsat etmeye çalışanlarla, samimi müminler arasındadır. Fakat elbette Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelenler, sefil insanlardır ve kaybetmeye mahkûmdurlar. Çünkü Allah ‘Ben ve elçilerim kesinlikle üstün geleceğiz.’ demiştir. (52) Bu değiştirilemez.

Allah’a ve Ahiret Günü’ne inananlar; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları bile olsa Allah’a ve Elçisi’ne karşı çıkanları sevmezler. Zira onlar, mümin bir toplumun istikbalinin onların şahsi çıkarlarından çok daha yüksek bulunduğunu bilirler. Dolayısıyla onların varsa bu gizli ve ifsat edici gündemlerinin toplumda etkili olmasına izin vermezler. Allah’ın kalplerine imanı nakşettiği ve ilhamı ile güçlendirdiği kimseler onlardır. Allah, bir gün onları içlerinden ırmaklar akan bahçelerde ağırlayacaktır. Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Allah’tan. Bu nedenle sonunda herkesin mutlu olduğu bir gün mutlaka gelecektir.

Sonuç

Kocasından zulüm gören ve bu nedenle yardım edilen hanım örneğinde olduğu gibi müminler, birbirlerine toplumda yer açmalıdırlar. (53) Toplumu ilgilendiren sorunlarda herkes ayağa kalkmalı ve sorumluluklarını yerine getirmelidir. (54) İyilik ve takva hususunda mutlaka yardımlaşılmalıdır. Bunun dışında gizli/özel görüşmelere mahal yoktur. Toplum hayatında birbirine yer vermeyi ilke edinen ve barıştan başka bir talebi olmayan kişilerin –elçi de dâhil olmak üzere– en yakınları dahi olsa adaletten vaz geçmemeleri gerekir. Toplumun akıl ve ruh sağlığı ancak bu şekilde korunabilir.

Mücâdile suresi, Medine’de kurulmaya ve korunmaya çalışılan toplumsal birliği dile getirir. (55) Gizli görüşmeler yoluyla kulis yapan münafıklara karşı samimi olmayı gündeme taşıyan sure, kocasına karşı hakkını arayan bir hanım üzerinden dürüst bir hak arayışının resmini çizer, örneğini verir. Sonra buna benzer şekilde müminlerin, yani barıştan yana olan güvenilir kişilerin toplumda birbirlerine yer açmaları istenir. (56)

Surenin bağlamı dikkate alındığında asıl olan, zıhar gibi haksızlık doğuran ve kadın olsun erkek olsun kişiyi hakları hususunda köşeye sıkıştırıp özgürlük alanını daraltan toplumu geren, sarsan, kısıtlayan ve üzen bütün uygulamaların mahkûm edilmesidir. Çünkü sure, müminlerin önünü tıkayan hususlarda karşılıklı birbirlerine yardımcı olmalarını ve toplumsal anlamda kardeşlerine yer açmaları gerektiğini anlatmaktadır. Buna göre bağlam, zıhar gibi örnek bir uygulamaya takılmayı değil, haksızlık uyandıran benzer olayları ele almayı ve onları çözüme kavuşturmayı dile getirir. Yeter ki soru ve sorunlar gizli olmayan, huzuru bozmayı amaçlamayan, arka planda tuzak barındırmayan samimi, açık seçik bir taleple gündeme getirilsin.

Mücâdile suresinde tek bir konu vardır. Ana fikir, müminlerin birbirine toplumda yer açması çerçevesinde ilerler ve bu bağlamda surede yer verilen konular, belli bir anlam akışı içinde şu başlıklarla birbirini tamamlar:

1-4. ayetler; eşi hakkında hiçbir gizli gündemi olmaksızın samimiyetle açıkça şikâyette bulunan/hakkını arayan hanımın durumu ve haklı bulunduğu için kocasına verilen cezalar…

5, 6. ayetler; Allah’a ve Resulüne karşı gelinmemesi, yani bu hanımın hakkının iade edilmesinin gereği… Aksi hâlde kâfirleri acıklı bir azap beklemektedir ve ahirette bütün hesap eksiksiz önlerine konacaktır.

7-10. ayetler; yukarıdaki samimi yaklaşımın tersine toplumu ifsat etmeye yönelik kulis faaliyetleri ve gizli konuşmalar…

11. ayet; ana fikir… Müminlerin toplumsal meselelerde ve önlerine çıkan şikâyet ve sorunlarda birbirlerinin önlerini açmaları gerekir. Onlar, hak ve özgürlükleri mümkün olan en geniş şekilde yorumlayarak birbirlerine toplumda yer vermelidirler. Böylece gizli konuşmalar, dolambaçlı tutumlar ve tuzak kokan hileli tavırlardan etkilenmeyecek ve birlikteliklerini koruyabileceklerdir. (57)

12, 13. ayetler; elçiyle gizli/özel konuşma… Söz konusu müminler olunca, onların örnek aldığı lider Peygamber (sav)’dir. Önce onun önü açılmalı ve toplumdaki yeri tartışma götürmeyecek şekilde sağlamlaştırılmalıdır. O’nun iyilik ve takvadan başka bir amacı olmadığını herkes bilmelidir. Buna göre toplumsal sorunlara çözüm ararken gizli değil açık bir şekilde onun otoritesine başvurulmalı ve bu tür gizli/özel konuşmalar sadece çok gerektiğinde yapılmalıdır. İnsanlar özel taleplerini toplumsal ifsada yol açacak şekilde gizli ve dolambaçlı yollarla değil açık seçik bir şekilde ortaya koymalıdır. Elçiyle özel görüşmek için sadaka verilmelidir. Elbette bulamayan vermez. Ama herkes bu tür özel görüşmelerin içeriğinin topluma hizmet dışında bireysel çıkarlara veya şahsi imtiyazlara konu yapılamayacağını bilmeli ve öğrenmelidir.

14-19. ayetler; münafıklarla dostluk kurmamak… Müminler, hak ve özgürlükleri, toplumun ıslahı ve hayrı için savunmaktan geri duran ve tavrını açıkça ortaya koymayan gizli ve gizemli işlerden uzak durmalıdırlar. Çünkü bu işlerle uğraşanlar tam bir yalancıdırlar.

20-22. ayetler; elçiye karşı gelmek ve konunun değerlendirilmesi… Allah ve elçisi galip gelecektir. Onlara muhalefet edenlere karşı sevgi beslemek de inananlar açısından mümkün değildir. Allah, hangi toplumsal mesele olursa olsun ancak adil davrananları sever. Mutlu olmanın yolu, Allah hakkında doğru düşünmek ve ondan razı olmak, yani doğru ve samimi olanlarla birlikte hareket etmekle açılır. Müminler, en yakınları bile olsa onlara ayrıcalık tanımaktan uzak dururlar. Onların tavrı, herkese hakkını vererek birbirlerine toplumda yer açmaktan ibarettir.

Velhâsıl, 11. ayet, surenin omurgasıdır. Öncesinde hakkını arayan kadının samimiyeti, sonrasında ise gizli konuşmalar yoluyla muhalefet oluşturmaya çalışan samimiyetten uzak münafıklar yer alır. (58) Sure, toplumsal meselelerde müminlerin birbirlerine sıkışmışlıktan kurtarıp yer açmalarının önemi üzerinde durur. Böylece gizli ve tuzak kokan yaklaşımlardan etkilenmeyeceklerdir. Burada amaç, bir yanda sorunları çözmeye çalışırken diğer yandan toplumu korumaktır.

Galip zihin, meclislerde birbirinize yer açın ayetinden bu sonuçları çıkaramaz. Konu bütünlüğü içinde surelerden bu şekilde bir anlam çıkarılabilmesi için ilk olarak Kur’an’a bakış açısı revize edilmeli ve onun bir kurtuluş kitabı olduğu gerçeğiyle hareket edilmelidir. Mücâdile suresi, Medenî bir suredir. Mekke’de olduğu gibi arka planda bir mağduriyet yok ama farklı bir mücadele ortamı vardır. Burada adil ve özgür bir toplumun, barış ve huzur içerisinde yaşaması için gereken çabalar söz konusudur. Bilindiği gibi Ehl-i Kitap ve özellikle münafıkların içten içe yol açabilecekleri tahribat, beklenilenin çok üstünde hasarlara yol açabilmektedir. Galip zihin, siyasi hâkimiyeti zaman içerisinde öylesine abartmış ve mevcudu korumak adına öyle muhafazakâr davranmıştır ki Kur’an’ın rehberliğinden faydalanmayı çoğu kez ihmal etmiştir. (59) Oysa Kur’an bu sureden hareketle toplum içinde yükselen seslerin karşılık bulmasını ister. Ama hak ve özgürlükler adına çıkarılan seslerin çoğu duyulmaz. Hatta bazen susturulmaya bile çalışılabilir. Çünkü galip zihin kendisini suçlu gösterecek her türlü ithamdan uzaklaşır. Mamafih bir toplumun saadeti, hak ve özgürlüklerin en geniş şekilde yorumlanıp uygulanmasındadır. Korunması da bu yolla olur. Normal şartlar altında toplumun uzun yıllar boyunca inşa ettiği geleneksel kabullerine o toplumu birleştiren unsurlar gözüyle bakıldığı için karşı çıkılmaz ve ısrarla korunur. Ne var ki bazen bu kabuller, dinin emirlerinin yerine göz diker ve ibadet hükmünde algılanmaya başlarlar. Buna izin verilmemelidir. Dinin aslı, kişinin Allah dışında veya yanısıra başkalarının önünde eğilmeden ayakta durmasını sağlamaktır. Amaç, kişinin onurunu ve saygınlığını korumaktır. O hâlde hiçbir şeyin insanın özgürlüğüne ve haklarına gölge düşürmesine izin verilmemelidir.

Surenin ilk ayetlerinde yer verilen hakkını arayan hanımın durumu, bağlamdan kopuk bir şekilde tek başına ele alındığında kadın hakları ve özellikle karı-koca ilişkileri hususunda hanımlardan yana değerlendirilmesi gereken bir hayli çarpıcı ve olumlu bir örnek sunar. Buradan hareketle hanımların durumu onlara zarar vermeyecek ve haklarını ihlal etmeyecek şekilde dikkatle ele alınmasının gereği rahatlıkla ortaya çıkarılabilir. Aynı şekilde devam eden ayetlerden gizli konuşmaların örf, âdet ve ahlak açısından mahkûm edilmesi söz konusudur. Fakat bağlam, bu çıkarımlardan farklı olarak şunu söyler. İlk ayetlerde hanımın hakkını aramasından daha önemli olan bu savunmanın şeklidir. Kadın ya da erkek demeden samimi ve açık bir şekilde dile getirilen her konu mutlaka dikkate alınmalı, olası bir hak ihlalinin toplumu germesine müsaade edilmemelidir. Bu anlamda hiçbir haksızlığın gelenek, örf veya tarihsel miras şemsiyesi/kılıfı/örtüsü altında savunulması söz konusu edilmemelidir. Buna karşılık gizli konuşmaların bu suredeki durumu bir örf ya da ahlak kuralı olmaktan daha fazlasını ifade eder. Bu konuşmalar, toplumun huzurunu bozmaya, elçiye, yani otoriteye isyana ve günah işlemeye dairdir. Samimi ve açık bir hak arayışı özelliği taşımaz. Nitekim toplumun ıslahına dair hiçbir teklif, ona zarar vermeyi içeremeyeceğine göre burada gizliliğe mahal bulunmaz.

Vahiy, indiği dönemde ortaya koyduğu canlılığı bu sefer müminler eliyle sürdürmelidir. Ayetler o gün kocası hakkında şikâyet eden hanımı haklı bularak önünü açar. Hakları bağlamında toplumda sıkışan bu hanımın yaşam alanını genişletir ve ona bir yer verir. Aynı şey, bugün “Toplumsal hayatınızda birbirinize yer verin.” diyerek müminler tarafından sürdürülmelidir. O gün vahyin yaptığını bugün inanan toplum kendi kendisine yapacaktır. Bu anlamda insanların toplumda yer bulabilecekleri alanları açıp rahat ve özgürce yaşamalarını sağlamak ayağa kalkmaya gücü bulunan, yani mevcut sıkışmışlığın farkında olan herkesin sorumluluğundadır. (60)

Mücâdile suresi, gizli ve kirli yollarla, açık ve samimi talepler arasında ciddi bir fark bulunduğunu bildirir. (61) İman iddiasında bulunanlar, surenin girişinde yer verilen hanım örneğinde görüldüğü gibi haklarını açık seçik bir şekilde savunmalıdırlar. Birbirlerine yer açmak gerektiğinde ayağa kalkmalı ve gerektiğinde ellerini taşın altına koymalıdırlar. Özel görüşmelerin iyilik ve takva üzerinde yürümesine özen göstermelidirler. Allah ve Resul’ünün otoritesini göz önünde bulundurarak bütün işlerinde şeffaf olmaya dikkat etmelidirler. Gerçek müminler, toplumda birbirlerine yer açarlar. Hiçbir şeyin hak ve özgürlükleri sınırlandırmasına, bu hususta mağdur ve mazlum kimliklerin oluşmasına müsaade etmezler. Toplumun huzuru ve barışı, onların samimi çabalarına bağlıdır. Onlar bu şekilde dürüst ve erdemli davrandığı zaman kimse onlara zarar veremeyecektir.

Galip zihnin hakikat anlayışı da sorunludur. Kendini hiçbir kısıtlama veya denetime bağlı olmaksızın hakikatin vazgeçilemez temsilcisi sayar. Oysa doğru ve gerçek kimsenin tekelinde değildir. Bu anlamda tarihte yer alan ve İslami bir yapı arz ettiği düşünülen pek çok tefsir /te’vil örneği aslında sadece insanların eseridir. Böyle olunca ortaya konan düşünce ve yorumların eksik veya yanlış olma ihtimali her zaman vardır. Bu yüzden kaynağı beşer/insan olan hiçbir çıkarım/eser/yorum asla kutsanmamalı, sorgulama ve eleştiriden uzak tutulmamalıdır. Önemli olan dinin aslı ile yorumları arasındaki farkı bilmek ve yorumları, aslın yerine koymamaktır. Bir düşüncenin veya sahibinin takdir edilmesiyle otorite konumuna yükseltilip asla eleştirilmemesi arasında derin bir fark vardır ve bu fark sadece onun takdir edilmesi lehinde korunmalıdır. (62)

Sureleri galip zihinle okumak o sure hakkında daha önce söylenmemiş hiçbir şey olmadığını düşündürebilir. Ama bilimsel çalışmalarda insanın son sözü söylemesi mümkün olmadığına göre farklı yaklaşımlar her zaman imkân dâhilindedir ve olacaktır. (63) Mücâdele ortamında ve zor şartlarda mağdur ve mazlum durumda olan birilerinin üzerine inen ayetleri, zihnin arka planında yer alan galip bir ön yargıyla okumak, kendi düşüncesini hâkim konuma yükseltmekten farklı değildir. Mekkî sureler açısından arka planda yer alan mücadele ortamından şüphe edilemez. Medenî surelere gelince Mücâdile suresinde de görüleceği gibi burada da yeni, ayakları yere basan ve sağlam bir toplum inşa etmenin sancıları hemen kendisini gösterir. Mekkeli müşriklerle yapılan savaşlar, Ehl-i Kitapla ve çevre kabilelerle ilişkiler, münafıklar, eğitim ve tebliğ faaliyetleri, mücadele ortamının burada da farklı açılardan devam ettiğini gösterir. Dolayısıyla ayetlerin bağlamının nüzul ortamının bütün şartlarını ve surelerin indiği zaman ile değerlendirildiği zaman arasındaki farkları dikkate alması, doğru manayı yakalayabilmek için bir zarurettir.

Kur’an’da insanların ve özellikle doğruyu her fırsatta söyleyeceğine güvenilen müslümanların düşünce ve ifade özgürlüğüne ayrı bir önem verilmiştir. Örneğin inananların susturulması hâlinde kıyâmetin kopacağından bahsedilen Kamer suresinde bu özgürlük dile getirilir. Yani müminler, galip olsun mağlup olsunlar her zaman ve zeminde doğru olanı dile getirmek zorundadırlar ki onların mağlup olduklarında doğruyu ifade etmeleri zaten cihat kabul edilir.

Kamer suresi ve benzeri sure yorumları, ilk nesilde olduğu gibi özgürce düşüncenin ifade edilmesinin hayati bir öneme sahip olduğunu gösterir. Düşüncenin ifade edilmesine engel olmak, hakikate karşı kendi menfaatlerini savunan kâfir ve müşriklerin işidir. Öyleyse gerçeğe değer verdiğini söyleyen hiç kimsenin düşünme ve bunu ifade etme özgürlüğünün yayılmasından korkmasına gerek yoktur. Nitekim Kur’an gerçeği, kökü yerde dalları gökte sağlam bir ağaca benzetir. (64) Kötü ve yalan söz ise bunun tam tersidir.

Hakikate sahip olduğunu düşünenler, düşünce özgürlüğüne önem vermezler. Ama Kur’an evrensel bir kitap olduğuna ve hakikat arayışının sürekliliğine vurgu yaptığına göre Kamer suresinin dile getirdiği gibi düşünce özgürlüğü, her zaman hayati bir öneme sahip olmalıdır. İşte bu mana, surelerin bağlam dikkate alınarak anlam bütünlüğü ve arka plan eşliğinde okunmasının sonucudur.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bu ayetin bazı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.” (Diyânet Vakfı Meali); “Ama içimizde kendilerini Allah’a teslim edenler bulun(duğu doğrud)ur, tıpkı kendilerini zulme kaptıranlar bulunduğu gibi. Kendilerini Allah’a teslim edenler doğru ile eğriyi ayırd etme bilincine ulaşanlardır.” (M. Esed Meali); “Ve biz, bizden müslümanlar da var ve bizden doğru yoldan sapanlar da var. Kimler müslüman olursa işte onlar doğru yolu aramışlardır.” (S. Ateş Meali); “Gerçek kimimiz müslümanlar, kimimiz ise zulmedenlerdir. Müslüman olan kişiler (yok mu?) işte onlar doğru yolu ara (yıb bul) muşlardır.” (H. B. Çantay Meali); “Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır.” (Diyânet Meali); “Nihayet, bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar, doğruyu ve hayrı aramışlardır.” (Y. N. Öztürk Meali); “Ve elbette bizden müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte (Allah’a) teslim olanlar, artık onlar ‘gerçeği ve doğruyu’ araştırıp bulanlardır.” A. Bulaç Meali)
2. Bağlam ortaya çıkmadan önce var olan her ayrıntı, bağlam meydana çıkarıldıktan sonra da kaybolmaz. Aksine daha belirgin hâle gelir ve doğru bir zemine kavuşur. Bu nedenle sure içinde geçen her mesele, bağlamdan onay aldıktan hemen sonra kendi başına ayrıntılı şekilde ele alınıp herhangi bir çalışmanın konusu yapılabilir. Böylece herhangi bir konu kendisinden kastedilenin dışında başka farklı mecralarda kullanılmamış, yani yanlış anlaşılmamış olacaktır.
3. Mücâdile suresinin 11. ayetine verdiği doğru meal (mana) sebebiyle bu meselenin tümünde M. Esed’in Meali kullanılmıştır.
4. M. Esed, bir kölenin veya tutsağın özgürlüğünü satın almak yahut onu serbest bırakmanın, modern çağlarda bir insanı büyük bir borç yükünün veya yoksulluğun tutsağı olmaktan kurtarmayı içine alacak şekilde genişletilebileceğinden bahseder. (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 3. ayet, dipnot; 5.).
5. M. Esed, bu hususta şu açıklamayı yapmaktadır: “Yani, Ramazan ayı boyunca tuttuğu orucun tâbi olduğu kurallar içinde (bknz. 2: 183-187). ‘Buna gücü yetmeyen (lem yecid)’ ifadesi ise, ya maddî imkânların yetersizliğini yahut gerçek veya sembolik kölelikten (bknz. yukarıdaki 5. not) kurtarılabilecek birini bulmanın imkânsızlığını gösterir. Günümüzün birçok İslam bilginine göre (mesela Reşid Rıza, 4: 92 ile ilgili yorumunda) bu ifade, ilk bakışta, ‘köleliğin İslamî hedeflere uygun olarak ortadan kaldırılacağı’ şartlar ile ilgilidir [Menâr V, 337.]” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 4. ayet, dipnot; 7.).
6. Bu tartışmada adı geçen kişinin genellikle Salebe kızı Havle (r. anha) olduğu nakledilir. Kocası Ubâde b. Sâmid (ra)’in kar¬deşi Evs b. Sâmid (ra)’tir. (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, c. 4, s. 172: Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 349; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 124, 125.).
7. Zıhar, cahiliye dönemi talâk çeşitlerinin en sıkıntılı ve şiddetli olanı şeklinde nitelenmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 350.); Bununla beraber zıharı bâin talaka benzetenler (İmam Mâlik) olduğu gibi onu kefaret gerektiren bir yemin şeklinde düşünenler de (Evzâî) vardır. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 129, 133.); M. Esed, ayetteki “Kocası hakkında sana başvuran …” ifadesinde yer alan kadının belirsizliğinden hareketle, bir kadının kocası hakkında şikâyette bulunma hakkına sahip olduğu bütün durumları, yani, sadece haksız bir boşamaya karşı değil, aynı zamanda bir kadının artık çekilmez hâle gelen bir evlilikten kurtulma taleplerini de kapsayacağını ifade eder. (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 1. ayet, dipnot; 1.); Bu meselenin ayrıntıları için ilgili kaynaklara müracaat edilebilir.
8. Bu cezalar ve ifade ettikleri anlam, “Galip Zihinde Kadının Yeri” başlığı altında işlenmiştir. Bu arada ayette yer alan cümle وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَلِلْكَافِرينَ عَذَابٌ اَليمٌ “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır ve hakikati inkâr edenleri (öteki dünyada) şiddetli bir azap beklemektedir.” şeklindedir. Burada sınırı aşmanın iki yolu vardır. İlki Allah hoş görmediği ve hukukî anlamda bir karşılığı (değeri) kalmadığı hâlde zıhar ve benzeri yöntemlerle hanımlara eziyet etmeye devam etmek; diğeri ise bu suçu işleyenlere lâyık görülen cezanın uygulanmaması. Köle azadı, arka arkaya iki ay oruç veya altmış fakiri doyurmanın hudud/sınır ifadesiyle karşılanması ve üstelik bunları yerine getirmeyenlerin kâfir olarak nitelenmesi, kişinin kendi kendine uygulayacağı bireysel cezaların basite indirgenmemesi hususunda önemli bir işarettir. Bu işaretlerden biri de kefaret ödemeleri içinde kişinin icbar edilebileceği tek çeşidin zıhar olarak görülmesidir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 365.); Bu konuda İ. Derveze’nin yaptığı açıklama da şu şekildedir: “Müfessirler, zıhar yaptıktan sonra karısıyla cinsi münasebete girmek istemeyenler için kefaretin gerekmeyeceğini söylemişlerdir. Bu çıkarsama, ayetin ana mesajıyla örtüşebilir; ancak bizim algıladığımız kadarıyla, bu gibi durumlarda koca, ayetlerin satır aralarından sezilen ilahi gazabın muhatabı konumundadır. Dolayısıyla bundan dönüp pişmanlık belirtmediği sürece, Allah’ın affını ve bağışlamasını hak etmez. Zemahşerî der ki: Zıhar yapan (karısına senin sırtın annemin sırtı gibidir diyen) adam, şayet kefaret vermekten kaçınırsa, karısının kadıya başvurması gerekir ve kadı onu kefaret ödemeyi kabul edinceye kadar hapseder. Çünkü o, zıhar yapmakla karısına zarar vermiştir. Zemahşerî’nin bu çıkarsaması isabetlidir. Çünkü daha önce işaret ettiği¬miz gibi, Kur’an ve sünnette çeşitli münasebetlerle vurgulandığı üzere, kadının haklarının ko¬runması hedeflenmektedir.” (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 393, 394.)
9. Elbette bu cezalar, bir sınır çizer. Buna göre verilen cezaları uygulamak hanımların haklarını savunmak ve onları koruyup gözetmek anlamına gelir. Surenin bağlamına göre asıl sınır, bu örnekten hareketle ortaya çıkabilecek toplumsal sorunları, erkek olsun kadın olsun hak ve özgürlükleri savunmak ve yerine getirmektir. Buna göre kişilerin sahip oldukları hakların ihlal edilmesi sınırın aşılmasıdır.
10. Ayetin وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَلِلْكَافِرٖينَ عَذَابٌ اَلٖيمٌ “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır ve hakikati inkâr edenleri (öteki dünyada) şiddetli bir azap beklemektedir.” ifadesiyle bitmesi, bu hanımın şikâyet konusunun önemli bir hak ihlali olduğuna işaret eder. Bu durumda mesele hassasiyetle ele alınmalı ve hanımın mağduriyeti mutlaka giderilmelidir.
11. مُهٖينٌ (mühîn), horluk ve hakîrlik demektir. (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, c. 4, s. 175.); Bilindiği gibi cezalarda asıl olan misliyle karşılık vermektir. Buna göre ayette bu kelimenin seçilmesi, kişinin zıhar yoluyla hanımını hor görmesinden de kaynaklanıyor olabilir.
12. Burada aşağılanmaları onların büyüklenmelerine karşılık gelir. Ayrıca geçmişe atıf ceza vaadini güçlendirir.
13. Bazılarının kefaret ödemeleri içinde kişinin icbar edilebileceği tek çeşidi zıhar olarak görmesine ve hatta kadının (mahkemenin) zoruyla yerine getirilmesinin istenebileceğini belirtmesine rağmen genellikle bu cezaların yerine getirilmesi, herhangi bir kolluk kuvvetinin müdahalesini veya takibini gerektirmez. Kadının şikâyeti olmadığı sürece genel tutum budur. Köle azadı, iki ay arka arkaya oruç veya altmış fakiri doyurmak şeklinde ifade edilen bu hadleri kişi kendi kendisine uygular. Bu yaklaşım, İslam’ın kişinin iradesine verilen değeri ve ona son derece güvenildiğini gösterir. Yani eğer uygulamayacaksa kimse onu bunları yapmaya zorlayamaz. Bu nedenle ayette sözü edilen küfür ve azap konularının ağırlığının sebebinin kişiyi bu cezaları gerçekleştirme hususunda kendisini sorumlu hissetmesini sağlamaya yönelik bir tahrik olabileceğini de akla getirmektedir.
14. Cezaların uygulanması da bu konunun içinde mütalaa edilmelidir.
15. Bilindiği gibi cezalar, kişinin muhayyilesinde o fiili bir daha yapmamayı düşündürecek bir etki oluşturmayı hedefler. Bu anlamda hatırlanması gereken en önemli şey, kişinin haddini aşmasıyla ortaya çıkan kul hakkıdır.
16. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 371.
17. Ayette “…Onlar unutmuş olsalar bile Allah, onu (bütünüyle) hesaba katacaktır…” denildiğinde fi’l hakika yapılan bütün haksızlıkların ahirette mutlaka sonuçlandırılacağı bildirilmiş olur. Fakat ahirete yönelik bu vurgunun asıl anlamı, hak ve özgürlükler bağlamında dünyada da herkesin elinden geleni yapmasıdır. Yani Allah’ın ahirette hesaba katacağını, müminler dünyada da mutlaka hesap etmeli ve ona göre davranmalıdırlar.
18. Sirâr; iki kişi arasındaki fısıldaşmadır; Necvâ ise bunun üç kişi arasında vuku bulmasıdır. Buna göre her bir sirâr (gizli konuşma) aynı zamanda bir necvâ (fısıldaşma)dır, de¬nilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 152.); ‘Necvâ’nın fiili olarak üç kişi arasındaki gizli konuşmaları dile getirmesinden hareketle meselenin toplumsal boyutuna işaret edilmiş olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.
19. M. Esed, bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Burada işaret edilen yasaklama, ‘normal olarak gizli toplanmalardan bir hayır çıkmaz; yardımlaşmayı emretmeye, adil muameleler[i tartışma]ya veya insanlar arası ilişkileri düzeltmeye adananlar hariç’ (bknz. 4: 114 ve ilgili not 138) ayetinden kaynaklanır. Klasik müfessirlerin işaret ettiği gibi, bu pasajda değinilen ‘gizli konuşmalar’ın bazı inkârcı çağdaşlarının Hz. Peygamber’e ve arkadaşlarına karşı hazırlamak istedikleri komplolar ile ilgili bulunduğuna kuşku yoksa da, pasajın genel bir muhtevaya sahip olduğu ve bu nedenle bütün çağlar için geçerli bulunduğu da aynı şekilde şüphesizdir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 8. ayet, dipnot; 11.)
20. Bu kişilerin kimler olduğu hususunda ihtilaf edilmiş, münafıklar veya kâfirler ama daha çok Yahudiler olabileceği üzerinde durulmuştur. Onların doğru dürüst selam vermek yerine “es-Sâmu aleyke” [Ölüm üzerine olsun (Hay canı çıkasıca!)] dedikleri aktarılmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 375; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 155.); Bu ifadenin ‘Usanasınız da dininizi terk edesiniz.’ anlamında söylendiği de nakledilir. (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, c. 4, s. 176; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 157.); Ancak bu kişilerin ‘Allah neden söylediklerimizden dolayı bizi cezalandırmıyor?’ demelerine bakılırsa kâfir olduklarında bir şüphe yoktur. Nitekim her üç grubun ortak yönü de bu küfür meselesidir. Surenin bağlamından bu kişilerin, günah, düşmanlık ve elçiye isyan noktasında toplumsal yapıyı bozmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Allah’ın selamlamadığı şekilde selamlamak iyilik ve hayırdan uzak durarak muhatabı için kötülük arzulamak demektir ki buna göre Allah’ın selamlaması Resulü için rahmet dilemesi/etmesi ve ondan razı olması anlamına gelir. Bu anlamda M. Esed’in ayete “Allah’ın asla hoş görmeyeceği tarzda seni selamlarlar.” şeklinde verdiği anlam, konunun doğru anlaşılması açısından daha uygun (tercihe şayan) görülebilir.
21. “…Gizli konuşmalar (yoluyla dolap çevirmek)ten men edilen…” buyruğunun Yahudiler, münafıklar, hatta müslümanlar hakkında olduğu da ifade edilmiştir. İbn Abbas (ra)’dan bunun kendi aralarında fısıldaşarak gizlice konuşan ve bu arada müminlere bakıp birbirlerine göz kırpan Yahudilerle, münafıklar hak¬kında indiği aktarılır. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’den nakledildiğine göre bir kişi Peygamber (sav)’e geliyor, ondan bir ihtiyacını karşılamasını istiyor, onunla birlikte konuşuyordu. O dö¬nemde oralarda savaş vardı. Böylelikle onu görenler Peygamber (sav) ile sa¬vaş, bir musibet yahut önemli bir iş hakkında konuştuğunu zannediyor, bundan dolayı da korkuya kapılıyorlardı. Bunun üzerine bu ayetin nazil olduğu dile getirilmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 154.); İ. Derveze 7-10. ayetler hakkında farklı nüzul sebepleri bulunmasına rağmen bu dört ayet arasında belir¬gin bir uyum olduğundan bahseder. Buna göre rivayet edilen hususların tümünün, ayetlerin inişinden önce gerçekleşmiş olabileceğini belirterek bu durumun konuyla ilgili rivayetlerin sahih olmasına engel teşkil etmeyeceği üzerinde durur. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 393, 394.)
22. Bu konuda mü¬nafıkların müslümanlara tuzak kurmak için toplantılar yaptıkları üzerinde durulmuştur. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 160.)
23. “Necvâ”, karşılıklı olarak fısıldaşma manasında masdardır. Nisa, 114. ayetindeki kelime de, aynı manadadır. Zeccâc, kelimenin (necve)den türemiş yüksek olan ve göze çarpan şey anlamında olduğunu dile getirir. Buna göre bahse konu olan söz, bir sır gibi başkalarının ona ulaşamayacağı kadar yüksekte kabul edilmiştir. Bunun yanısıra kelimenin bir sıfat şeklinde “fısıldaşan topluluk” manasına gelebileceği de belirtilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 372, 373.)
24. İ. Derveze, gizli görüşmelerden bahseden ayetlerden çıkarılacak sonuçları şöyle sıralar: 1) Allah’ın denetiminin her şeyin üzerinde şahit olduğunu unutmamak gerekir. 2) Bundan dolayı, gizli veya açık olarak komplolar düzenlemekten, hileli düzenler kurmaktan, başkalarının başına çoraplar örmekten kaçınmak gerekir. 3- Kuşkulu, gizli toplantılar, oturumlar düzenlemek suretiyle toplumu huzursuz ede¬cek, gerecek, kaos ortamına sürükleyecek davranışlardan kaçınmak lazımdır. 4) Özellikle kriz dönemlerinde insanların duygularını, düşüncelerini gözetmek bir zorunluluktur. 5) Azgınlık, günah ve isyan esaslı gizli toplantılar yasaklanır ve bunların çirkinliği dile getirilir. 6) Selamlaşmada, insanlar arası ilişkilerde kuşkulu, elastiki, her yana çekilebilecek sözlerden kaçınmak gerekir. 7) Hâkim ve yasal yönetici bütün bunları yasaklamak ve yapanları cezalandırmak yetkisine sahiptir. 8) Müminler için en ideal örneklik şöyle tasvir edilir: Gizli, şer nitelikli toplantı¬lara katılmamalı, bir toplantıda kendi aralarında fısıldaşmamalı, ancak hayır, iyilik ve takvadan söz etmeli, günah ve düşmanlık esaslı davranışlardan kaçınmalıdır. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 402.); Bir sonraki (11.) ayetle ilgili olarak Derveze’nin açıklamalarına bakılırsa söz konusu ayetler arasındaki ilişkinin konusu, müslümanların terbiyesidir.
25. Râzî, Allah’ın mümin kullarını, kin ve nefret sebebi olan şeyden (necvâ) nehyedip şimdi de onlara, “Meclislerde yer açın, birbirinize yer verin.” hitabıyla muhabbet ve sevgi sebebi olacak olan şeyi emrettiğini dile getirir. Bu anlamı, تَفَسَّحُو (tefessehu) fiilinin “Kenara çekilin, sıkışmayın…” ifadesinden çıkarır. Zira bu fiilin “geniş belde”, “geniş sığınak” anlamında “Bunda senin için bir genişlik var.” şeklinde kullanıldığı belirtilir. Bazıları, bu kelimeyi, “tefâsehû” şeklinde okumuşlardır. İbn Cinnî, bu okuyuşun anlatılmak istenen manaya daha uygun olduğunu, çünkü tefâ’ûl babının karşılıklı yapılan bir işi ifade ettiğini ve burada karşılıklı yer açmanın söz konusu edildiğini ifade eder. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 379.)
26. Bu ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Ey inananlar, size: ‘Meclislerde yer açın’ dendiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size: ‘Kalkın’ dendiği zaman da, kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (S. Ateş Meali); “Ey iman edenler! Size ‘Meclislerde yer açın.’ denilince yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size ‘Kalkın.’ denilince de kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Diyânet Vakfı Meali)
27. Bu hususta M. Esed’in açıklaması şu şekildedir: “Lafzen, ‘meclislerde/toplantılarda (mecâlis)’. Bu ifadenin, Hz. Peygamber’in düzenlediği sohbet toplantılarına -ki, bu toplantılarda müminler O’nun söylediklerini daha iyi duyabilmek için heyecanla etrafını çevirirlerdi- veya daha sonraki dönemlerde camilerdeki toplu ibadetlere işaret ettiği çoğunlukla ileri sürülmüşse de, ben, (Râzî ile birlikte) mecâlis çoğul isminin burada kinâye yoluyla veya mecazî olarak insanın sosyal hayatının tümünü ifade ettiği görüşündeyim. Bu anlamda alınınca, ‘birbirlerine yer verme’, toplumun bütün fertlerine, özellikle muhtaç veya engelli durumdaki mensuplarına karşılıklı olarak temiz ve yeterli bir hayat imkânı sağlamayı ifade eder.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 11. ayet, dipnot; 18.); Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Âsım’ın فِى الْمَجَالِسِ (meclislerde) ifadesini ‘toplantı yerlerinde’ şeklinde okudukları nakledilir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 163.); Surenin bağlamı, mecâlis kelimesinin sosyal hayatla bu şekilde kurulan ilişkisini destekler. (Kelimenin çoğul yapısı da bu anlama uyum sağlar.) Buna göre samimi bir şekilde hakkını arayan bir hanımın şikâyeti ile buna karşılık kulis yapıp gizli görüşmeler yoluyla fitne çıkarmaya çalışmak, toplumsal/sosyal hayatın birer izdüşümleridir. Meclislerde yer açmak, sosyal hayatı samimi şikâyetler ve açık seçik başvurular gibi olumlu hak arayış örnekleri eşliğinde herkesin rahat edebileceği bir ortama dönüştürmektir. Bu anlamda surenin bağlamı/konu bütünlüğü, bu kelimeden hareketle meselenin sosyal bir sorumluluk şeklinde toplumsal açıdan ele alınmasını gerektirir.
28. B. Bayraklı bu hususta şöyle demektedir: “Ayetteki ‘meclisler’ kavramını Muhammed Esed’in anladığı şekilde de manâlandırıp yorumlayabiliriz. ‘Toplumsal hayatınızda birbirinize yer verin, denildiğinde yer verin.” O zaman ayetteki ‘meclisler’ kavramının toplum hayatının çeşitli sınıflarını, sosyal tabakalarını ifade etiğini söyleyebiliriz. O zaman meclislerde yer açmak, sınıflar arası sosyal mobiliteyi, hareketliliği, dinamikliği ifade etmektedir. Alt tabakadakini veya alt sınıftakinin üst tabakaya, üst sınıfa çıkışı için yer açılmasını emretmektedir. ‘Bir insanın çalışasına, kabiliyetine göre sosyal statüsünü yükseltmesi için ona fırsat verin; sosyal tabaka ve sınıflar arasındaki hareketliliği engellemeyin, o insanlara da yer açın, onları engellemeyin.’ anlamı burada söz konusu edilebilir. Meclisleri toplumun boyutları olarak alırsak ayete ‘Kimsesizlere, yetimlere, fakirlere sofranızda yer ayırın, onlara temiz ve onurlu bir hayat sunun, onlara aranıza girmeleri için yer ayırın, yer verin.’ anlamı da verilebilir.” (B. Bayraklı, Yeni Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 19, s. 110.); Burada da görüldüğü gibi ‘meclisler’ (mecâlis) kelimesinden hareketle sosyal hayatın tümünü kapsayacak şekilde pek çok konu dolaylı bir şekilde gündeme getirilebilir. Ancak surede işlenen asıl mevzu kocası hakkında şikâyet eden hanım örneğinden yola çıkarak toplumsal sorunların çözüme kavuşturulması, yani hak ve özgürlükler açısından müminlerin önünün açılmasıdır. Nihayet sağlıklı bir toplum, gizli görüşmeler ve kulis faaliyetleri yoluyla değil, samimi hak arayışları ve bunlara getirilen hakperest çözüm önerileriyle ayakta durabilir.
29. M. Esed bu mevzuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Parantez içine aldığım ‘iyi bir iş için’ sözleriyle ifade edilen yorum, birçok klasik müfessirin ve özellikle de Tâberî’nin görüşlerine paraleldir: Aynı yerde geçen Katâde’nin sözleriyle: ‘Her ne zaman iyi bir iş yapmaya çağrılırsanız, bu çağrıya uyun.’ ” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 11. ayet, dipnot; 20.)
30. Ayetin nüzul sebebi ile ilgili birkaç vecih zikredilmiştir. Şöyle ki: 1) Burada kastedilen, Peygamber (sav)’in meclisidir. a- Mukâtil b. Hayyân şöyle demiştir: Peygamber (sav), Cuma günü Suffa’da bulunurdu. Orası da gayet dar idi. Rasulullah (sav), Muhacir ve Ensar’dan, Bedir savaşına katılmış olanlara daha bir öncelik verirdi. Binâenaleyh, Bedir ehlinden bir cemaat geldi ve meclisin en ön safına geçtiler. Derken, Peygamber (sav)’in tam karşısına geçip onun kendilerine yer açtırmasını beklediler. Peygamber (sav), onları böyle tam karşısına dikilmeye sevk eden şeyi anladı da, bu ona ağır geldi. Etrafında bulunan ve Bedir’e katılmamış olan kimselere, “Ey falan, kalk; ey falanca kalk…” dedi ve önünde ayakta dikili bulunan kimseler sayısınca adam kaldırdı. Bu durumun onun meclisinden kaldırılanların hoşuna gitmediği (gücüne gittiği) yüzlerinden okunuyordu. Münafıklar da bunu dillerine doladılar ve ‘Allah’a andolsun ki peygamber, bunlara âdil davranmadı. Çünkü bir gurup önceden gelip, yerlerini aldılar ve peygambere yakın olmak istediler. O da onları oradan kaldırıp, onların yerine uzakta kalmış olanları oturttu.’ dediler. Bunun üzerine, Cuma günü bu ayet nazil oldu. Fakat buna karşılık bir kimsenin yerinden kaldırılarak bir başkasının oraya oturtulmasını yasaklayan veya kötü gören rivayetlerden de bahsedilir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 163, 164.) b- İbn Abbas (ra)’dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: ‘Bu ayet, Sabit b. Kays b. eş-Şemmâs hakkında nazil oldu. Şöyle ki: O, daha önce herkes meclisteki yerlerini almış iken, mescide girdi. Kulaklarındaki ağırlıktan ötürü, Peygamber (sav)’e yakın oturmayı istiyordu. Bundan dolayı iyice yaklaşıncaya kadar, ona yer açtılar. Sonra biri onu sıkıştırınca, onunla o kişi arasında, bir söz alış-verişi oldu. O da, sözünü duyabilmek için, Peygamber (sav)’e yakın olmayı istediğini ve fakat falancanın kendisine yer açmadığını Nebi (sav)’ye söyledi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Peygamber (sav) de cemaate, oldukları yerde (biraz sıkışarak) yer açmalarını, hiç kimsenin, hiç kimse için yerinden kalkmamasını emretti. c- Onlar, Rasulullah (sav)’e yakın olmayı arzuluyorlardı. Her biri, kendisinin sıkıştırılmasını da istemiyordu. Bazen, bir (din) kardeşi kendisine yer açmasını istediğinde, bundan kaçınıyordu. İşte bundan dolayı Allah onlara, birbirlerine şefkatle davranmalarını ve bunun için biraz sıkıntıya katlanmalarını emretti. Yine onlar arasında, kendisine bazılarının dokunmasından hoşlanmayanlar vardı. Çünkü Ehl-i Suffa yün elbise giyiyor ve bu sebeple de kokuyorlardı. 2) Hasan el-Basrî’nin tercihine göre mana, ‘Savaş meydanlarında birbirinize yer açın.’ şeklindedir. Kişi, savaş safına gelip, ‘Yer açın, bana yer açın!’ diyor, ama ön safta bulunanlar, şehit düşme arzusuyla, ona yer vermek istemiyorlardı. 3) Bundan murat, bütün meclisler ve tüm toplantı yerleridir. Bazılarına göre doğruya en yakın olan, bundan kastedilenin, Peygamber (sav)’in meclisi olmasıdır. Çünkü Allah ‘mecalis’ ifadesini, bunun malûm (bilinen) bir meclis olduğunu belirtir bir şekilde zikretmiştir. Ayetin nazil olduğu zamanda malûm olan insanların girmek için birbiriyle büyük yarışa girdiği yegâne meclis ise Peygamber (sav)’in meclisidir. Zira Nebi (sav)’ye yakın olmanın, onun sözünü dinleme ve böylece büyük bir mertebeye nail olma açısından önemi üzerinde durulur. Bundan ötürü, mümkün olduğu nispette yer açmakla emrolunmuşlardır. Bu yaklaşım cihat hususunda da geçerlidir. Savaşma kabiliyeti ve gücü çok olan kimseye yer açmak gerekir. İlim ve zikir meclisleri de buna kıyas edilir. Râzî’nin bu konuda ifade ettiği en önemli yaklaşım şudur: “Allah da size genişlik versin.’ hitabı, insanların, mekân, rızık, göğüs, kabir, cennet gibi genişliğini istedikleri her şey hakkında umumi, mutlak bir ifadedir. Bil ki bu ayet, kullarına hayır ve rahat kapılarını açan herkese, Allah Teâlâ’nın da, dünya ve ahiretin hayırlarını genişlettiğine delâlet eder. Akıllı bir kimsenin, bu ayetin sadece meclislerde yer açma manasında olduğunu söylemesi uygun düşmez. Aksine bundan murad, müslümana hayırları ulaştırmak ve onun kalbine neşe ve sürür vermektir.” (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, C. 4, s. 178, 179; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 379-381; Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 479; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 162.); Yukarıda ayetin nüzul sebebi olarak sıralanan bazı rivayetlerin en azından içerik (metin) açısından tahkik edilmesi bir ihtiyaçtır.
31. Mecliste yeni gelen birine veya birilerine yer açmak bir nezâkettir. Ve ancak toplumda birbirine yer vermenin sembolik ve dolaylı bir uzantısı şeklinde değerlendirilebilir.
32. انْشُزُوا kelimesi ile ilgili olarak İbn Abbas (ra) şöyle demiştir: Bu, ‘Size, yerinizden kalkın denildiğinde, kalkın.’ demektir. Buradaki ‘nüşûz’ kelimesi, birkaç manaya gelebilir: 1) Bu, ‘Size, gelene yer açmak için, kalkın denildiğinde kalkın.’ demektir. 2) Bu, ‘Size Allah’ın Resulünün huzurundan kalkın, denildiğinde, sözü uzatmayıp, kalkın. Onun yanında çakılıp kalmayın.’ demektir. Bu tıpkı, “Siz ey imana ermiş olanlar! İzin verilmedikçe Peygamber’in evlerine girmeyin ve yemek için (davet edildiğiniz zaman erkenden) gidip hazırlanmasını beklemeye kalkışmayın, çağrıldığınızda (en uygun zamanda) girin, yemeği yiyince hemen ayrılın, lafa dalmayın. Bu durum Peygamberi üzebilir, ama sizden (gitmenizi istemeye de) çekinebilir fakat Allah doğru(yu size öğretmek)ten çekinmez…” (Ahzab suresi, 53. ayet.) ayeti gibidir. Bu görüşün Zeccac’a ait olduğu bildirilir. 3) Ayet, ‘Namaza, cihada ve hayır işlerine kalkın, bunlar için hazırlanın, bunlarla meşgul olun ve bu konuda ağır davranmayın.’ demektir. Dahhak ve İbn Zeyd’in ‘Bir topluluk namaz konusunda ağır davrandı da, bunun üzerine ezan okunduğu zaman, namaza hemen kalkmakla emrolundular.’ dedikleri nakledilir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 381; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 165.); Burada kalkmak fiili, elbette öncesiyle birlikte bir anlam kazanmalıdır. Buna göre konu, toplumsal hayatta birbirine yer vermekle ilgilidir. O hâlde fiil bu hususta üstünüze düşen sorumluluğu yerine getirin anlamındadır.
33. Elbette ‘yer açın’ fiili mümkün olan en geniş manasıyla değerlendirilmelidir. Ancak burada namaz, cihad veya hayır işleri gibi konular arasında surenin bağlamına uygun bir yaklaşımın sergilenmesi gerekir. Dolayısıyla yer açın husussu ne ile ilgili ise kalkın fiili de onunla ilgilidir. O hâlde ayağa kalkmak ile toplumsal meselelerde birbirine yer vermek, sorunlarını ortak bir şekilde çözerek birbirinin önünü açmak için seferber olmaktır. Ayağa kalkmaktan yola çıkarak bu seferberliğin, sorun çözerken sorumluluk üstlenmek ve çözüm sürecinde risk belirdiğinde elini taşın altına koymakla ilişkisine dikkat edilmelidir. Çünkü nüşûz, Nisa suresi 34. ayetten de anlaşılacağı üzere içinde başkaldırı bulunan bir kalkıştır. Bu başkaldırı, surenin başında söz konusu edilen hanım örneğinde görüldüğü gibi açık-seçik (şeffaf) bir hak arayışına eşlik eder. Yani kişi hak ve özgürlükleri için samimi bir şekilde ayağa kalkar ve kalkmalıdır da. Bu anlamda gelenek, örf, adet veya toplumsal/mahalli yaptırım gibi unsurların baskısına direnmek ve onlara karşı ayağa kalkmak gerekir. Ayet, gizli görüşmeler ve kulis faaliyetleri yoluyla değil, ama mesele toplumda birbirine yer açmak olduğunda birbirinin önünü açacak şekilde bütün müminlerin ayağa kalkmasının, yani sorumlu bulundukları konularda bunun gereğini yerine getirmelerinin önemini hatırlatır.
34. Bu ilişki şu şekilde dile getirilmiştir: “Girişte örnek gösterilen kendini ifade eden kadınla, özel görüşme arasındaki bağ şu olsa gerektir: Bu kadın gibi kendinizi açıkça ifade edersiniz, özel görüşme gibi dolambaçlı ve şaibeli yollara gerek kalmaz.” (M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Mücâdile suresi, 10. ayet, dipnot: 5.)
35. Burada Peygamber (sav)’in Mekke döneminin zor şartlarında açık ve samimi bir şekilde sürdürdüğü tebliği hatırlanmalıdır. Hatta bu yaklaşımın risâletin ilk yıllarında gizli bir tebliğ faaliyeti olamayacağına ilişkin yorumları desteklediği de düşünülmelidir.
36. Burada M. Esed şöyle demektedir: “Kişinin Allah’ın Elçisi’ne her ‘danışma’sı vesilesiyle (beyne yedey) karşılıksız yardımda bulunmaya çağrılması, çoğu zaman yanlış anlaşılmış ve onunla, yani yaşadığı dönemde gerçekten yapılan konuşmalar/danışmalar ile sınırlandırılmıştır. Bunun sebebi, muhtemelen, yaşadığı zamanda bazı çok heyecanlı müminlerin rahatsız edici ölçüdeki ilgilerini azaltmaktı. Bu yanlış anlama, bir sonraki ayette ifade edilen yukarıdaki istisna ile birlikte, bazı müfessirleri, bu emrin ‘nesh edilmiş’ olduğu şeklinde temelsiz bir kanaate sevk etmiştir. Ama böyle bir ‘nesih’ teorisinin hiçbir şekilde savunulamaz olduğu gerçeği (bknz. 2: 106 ve ilgili not 87) yanında, ayrıca ‘Elçi’ (Resul) teriminin Kur’an’da yalnızca Peygamber Muhammed (s)’in benzersiz kişiliği anlamında değil, ama aynı zamanda onun tarafından dünyaya aktarılan öğretiler bütünü anlamında kullanıldığını bilirsek bu ayeti doğru şekilde anlayabiliriz. Bu, birçok Kur’anî öğütten de anlaşılmaktadır: ‘Allah’a ve Resul’üne kulak verin.’ ve daha belirgin olarak (4: 59’da): ‘Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa/ayrılığa düşerseniz onu Allah’a [yani Kur’an’a] ve Elçi’ye [yani, onun sünnetine] götürün’, ki bu ayet birinciyi açıklamak gibi bir fonksiyon taşımaktadır. Bu anlamda alınınca yukarıdaki ‘Elçi’ye danışma’ ifadesi, yalnız O’nun kişiliğine ve çağdaşlarına değil, daha çok O’nun genel öğretilerine ve bütün zamanlar ve mekânlardaki müminlere işaret eder. Başka bir deyimle, her mümin, ne zaman kendisini Elçi’nin öğretilerini araştırmaya/öğrenmeye verse yahut Kur’an’ın tanımladığı gibi, ilahî kelâmı bize aktaran Elçi’ye ‘danışma’ya niyetlense, ‘karşılıksız yardımda bulunma’sı -bu hem muhtaç bir kişiye maddî yardımda bulunma olabilir, hem de aydınlanmaya muhtaç olan bir kişiyi bilgilendirme ya da sadece zayıf bir insana iltifatta bulunma bile olabilir- tavsiye edilmiştir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 12. ayet, dipnot; 22.)
37. “Siz ey iman etmiş olanlar! Elçi’ye ne zaman bir şey danış(maya niyetlen)irseniz…” ayeti hakkında İbn Abbas (ra)’dan bu ayetin müslümanların Rasulullah (sav)’a sıkıntı ve¬recek noktaya gelinceye kadar çokça soru sormaları sebebiyle indiği nakledilmiştir. Allah, böylece Rasulullah (sav)’ın yükünü hafifletmek ister. Zira bu buyruğu indi¬rince insanların birçoğu bu işten vazgeçer. Daha sonra Allah, bun¬dan sonraki ayet ile onların hareket alanlarını genişletir. Hasen’e göre, ayetin iniş sebebi müslümanlardan bir topluluğun Peygamber (sav) ile baş başa bir tarafa çekilip gizli konuşmasıdır. Müslümanlardan bir başka topluluk, onların bu gizli konuş¬malarında kendileri hakkında küçültücü ifadeler kullandıklarını zannederler. Bu iş onlara ağır gelince, Allah, Nebi (sav) ile baş başa kalmala¬rını önlemek için sadaka vermelerini emreder. Zeyd b. Eslem’e göre, ayet Peygamber (sav) ile gizlice konuşan ve ‘O bir kulaktır, ken¬disine söylenen her şeye kulak verir.’ diyen münafıklarla Yahudiler sebebiyle inmiş ve bu durum müslümanlara ağır gelmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 168, 169.); Derveze, müfessirlerin dikkate aldığı rivayetlere göre, burada insanların Nebi (sav)’ye sıkça gelip sorular sorması, bunun Peygamber (sav) için sıkıntı oluşturacak bir düzeye gelmesi veya zenginlerin Rasulullah (sav)’ın meclisinde sıkça bulu¬nmasından fakirlere fırsat kalmaması gibi rivayetlerin makul olmadığı üzerinde durur. O’na göre bunlar, Nebi (sav)’ye isnat edilemez. Kal¬dı ki ayetlerin içeriği ile bu rivayetler arasında bir uyum bulunmadığı gibi riva¬yetlerin isnadı da sağlam değildir. Nitekim ona göre bir sonraki ayette müslümanların azarlanması, burada amacın yoksulların Rasulullah (sav)’a daha çok yaklaşmasına imkân sağlamak veya elçiye daha az başvurmak olmadığını göstermektedir. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 406, 407.)
38. “…Yoksa… korktunuz mu?..” buyruğu takrir (söyletmek) anlamında bir istifham kabul edilmiştir. İbn Abbas (ra) ayeti, ‘Sadaka vermekten yana cimrilik mi ettiniz?’ diye açıklamıştır. ‘Korktunuz mu?’ diye de açıklanmıştır. Çünküالإشفاق ‘Hoşlanılmayan şeyden korkmak’ demektir. Buna göre anlamın, ‘Siz sadaka vermek hu¬susunda korkuya kapıldınız, cimrilik ettiniz ve bu size ağır geldi.’ şeklinde olabileceği üzerinde durulmuş ve ayrıca ayette sözü edilen zekâtın sadakayı neshettiği açıklanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 171.)
39. Bilindiği gibi sadaka kabul etmek peygamberlere yasaklanmıştır. Dolayısıyla sadakalar sadece ihtiyaç sahiplerine verilebilir.
40. Sadaka vermek/verebilmek hem miktarı hem de verilme şekli açısından çok geniş bir çerçeveye sahiptir. Az ya da çok verilen maddi yardımlardan, tebliğ faaliyetlerine, hasta ziyaretinden, muhataba gülümsemeye varıncaya kadar sonunda hayır hâsıl olan bir hayli etkinlik bu kavram içinde değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, başından itibaren sadaka vermeyi pratik uygulamadan uzak mesaj yüklü sembolik bir anlama kavuşturur. Zira kimsenin özel görüşme talebi öncesinde sadaka verip vermediği kontrol edilemeyecek kadar indî bir meseledir. Bu nedenle teklif, insanları ikiyüzlülükten vaz geçmeye davet eden samimi bir mesaj özelliği taşır. Gizli görüşme talebinden önce sadaka verin demek, mümkünse gizli görüşmeyin, yok eğer görüşecekseniz de bu isteğinizin iyilik dışında başka bir niyet ve amaç taşımasına müsaade etmeyin, yani sadaka vererek önce toplumun iyiliğini istediğinizi kanıtlayın, demektir. Bu hususta kendini temizlemek, gizli/özel görüşmelerin olumsuz yönlerini bertaraf edip bu yolla ayrıcalık ve menfaat temin etmenin yasak olduğunu izah eder. O hâlde bu sembolik anlam üzerinden nesh konusunun gündeme getirilmesinin de bir önemi kalmamaktadır. Zira burada önemli olan bir hükmün önce koyulup sonra kaldırılması değil, o hüküm sayesinde Peygamber (sav)’in önünün açılması ve kötü muhalefetin önünün tıkanmasıdır.
41. 13. ayet hiçbir şey değiştirmeden 12. ayeti bir şekilde tefsir eder. Böylece sadaka veremeyecek durumda olanların bundan dolayı bir korku/endişe taşımalarının önüne geçilir. Ayetin devamında “…Siz de namazlarınızda devamlı ve dikkatli olun ve (sadece) arındırıcı yükümlülüklerinizi yerine getirin…” denir. Yani her hâlükârda namaz ve zekâtın verilmesi gerektiği ifade edilir. M. Esed, burada bir müminin servetini ve gelirini bencilliğin kirinden arındırmayı hedefleyen zorunlu vergiyi (zekât) vermesi dışında karşılıksız yardım olarak daha fazlasını yapma imkânına sahip olmamasının bir günah sayılamayacağı üzerinde durur. (M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 13. ayet, dipnot; 24.); Burada gizli görüşme öncesinde sadaka veremeyen kişiye bir günah işlemiş olmayacağı ve vereceği zekâtın bu tür görüşme talebi, yani samimiyetinin ispatı açısından yeterli bulunduğu bildirilir.
42. Özel görüşme öncesinde fakirlere sadaka vermek; hak ve özgürlükler bağlamında yapılan her teşebbüsün, toplumun yararına açık ve meşru bir çizgide ilerlemesinin lüzumunu gösterir. Toplumun yararına olmayan bir işte müminlerin katkısı olamaz. Onlar, en yakınları bile olsa kimsenin özel bir statü kazanmasına müsaade etmez, kişisel menfaat elde etme yoluyla ortaya çıkabilecek haksızlıkların önünü açmazlar. Anlamın tamamen yerine oturması açısından surenin Medine’de indiği ve okunduğu da hesaba katılmalıdır. Çünkü yaşanmışlık doğru anlamanın püf noktalarından biridir. Münafıkları gizli görüşmelerden ve kulis yapmaktan men eden bu ayetler, toplum içine nifak sokmaya ve fitne yaymaya çalışan bazı kimseleri uyarır. Yani birilerini gayrı meşru çabaları nedeniyle suçlar ve doğru davranmaya davet eder. Doğru davranmak, gizli görüşmeleri terk etmek ve elçiyle bile özel görüşmek istendiğinde fakirlere sadaka vermektir.
43. Elçiyle gizli konuşma taleplerinden önce sadaka vermek, bazı sebeplerden dolayı müminlere zor gelir. Bu sebep her ne ise kişiler sadaka vermekten kaçınırlar. Ayeti daha doğru anlayabilmek açısından gizli görüşmeden önce sadaka vermekten çekinmenin/korkmanın/endişe etmenin sebebi üzerinde durulmalıdır. İsfehânî’nin de belirttiği gibiإشفاق fiil korkuyla karışık bir inâyet/iyilik ifade eder. (Râgıb el-İsfehânî, Müfredat, s. 458.); Yani burada kişi sadaka verememekten dolayı kendi başına gelecek bir şeyden korkar. Çünkü kişi herkesten çok kendisine karşı müşfik, yani merhametlidir. M. Esed’e göre bu sebep, kişinin kimseye yardımda bulunamamaktan dolayı günah işlemiş olabileceğini düşünmesidir. Bu düşünce, sadaka verecek yeterince bir şey bulamamaktan kaynaklanır. Aslında burada çekinmek/korkmak ifadesiyle sadaka vermek suretiyle bir nevi samimiyet testinden geçmiş olmayı müminlerin kendi adlarına ağır bulmuş olabilecekleri düşünülebilir. Nitekim ayetin özellikle münafıkları uyardığı düşünülürse bu endişeyi duyanlar haksız da sayılmazlar. Ayetin sonunda namaz kılmanın ve hassaten zekât vermenin dile getirilmiş olması da bu ihtimali güçlendirir. Zira sadaka veremeyenin zekât vermesini istemek, meselenin sadaka verememekle ilgisini yok eder. Sonunda Allah, gerçek müminlerin canlarından çok sevdikleri Peygamber (sav) ile görüşmek için böylesine bir şey yapmayı ağır bulacaklarını ve yapmayacaklarını, ama bunun affedileceğini bildirir. Bu yaklaşım, gizli/özel görüşme talepleri öncesinde sadaka vermeyi sembolik bir duruma sokar. Buna göre bunlar sadaka veremeyen kişiler değil, sadaka vererek samimi olduklarını ispat etmekten kaçınan kişilerdir. Bu durumda eğer endişenin kaynağı samimiyet testine tabi tutulmak olarak anlaşılacaksa ayetin mealinin şöyle verilmesi gerekir: “(Elçi ile) gizli/özel görüşmeniz öncesinde sadaka vermekten (ve bu şekilde samimiyet testine tabi olmaktan) çekinir de bunu yapmaktan vazgeçerseniz (bundan dolayı) Allah’ın sizi affettiğini bilin. Siz namazınızı kılın ve zekâtınızı verin ve (bu şekilde) Allah’a ve Elçisi’ne itaatinizi gösterin. Zira Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”
44. Bu anlamda devletin bütün icraatları şeffaflık ilkesiyle sürdürülmelidir.
45. Hitabın direk onlara yapılmamasının sebebi, hem içlerinde düzelme imkânı bulunanları bütünüyle kötülüğe itmemek hem de kalbi hasta olanların tescilli bir şekilde gruplaşmasına engel olmaktır.
46. Aynı ifade “(O hâlde,) ey iman etmiş olanlar, gizli konuşmalarınızda, kötü fiiller, saldırgan davranışlar ve Elçi’ye itaatsizlik niyetiyle fesat kurmayı bırakın…” ayeti için söz konusu edilmiştir. Râzî, “Ey iman edenler!” hitabının muhatabının kim olduğu hususunda iki görüş bulunduğunu bildirir. Bir önceki ayette geçen, “Men edildikleri o şeye dönmekte olanları görmedin mi?…” (8) ifadesi Yahudilere hamledilirse 9. ayetteki hitabın da, “Ey dilleriyle iman edenler…” anlamında münafıklara hamledilebileceğini aktarır. Ayrıca önceki ayet, Yahudi-münafık bütün kâfirlere hamledilip sonrakinin müminlere hamledilebileceği üzerinde de durur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 377.)
47. Zıharla ilgili olarak rivayetlerde Peygamber (sav)’in kefaret ödemesi için suçlu kişiye yardım ettiği nakledilir. O’nun bu tutumu, samimi bir çabanın dikkate alındığını gösteren önemli bir örnektir.
48. Peygamber (sav) ile baş başa (özel) görüşmenin ve bundan önce sadaka vermeyi gerekli görmenin faydalarına gelince bu konuda; “Onunla yapılan görüşmeyi zorlaştırarak Peygamber (sav)’in değerini arttırmak; bu yolla fakirlere fayda sağlamak; fakirlerin derecelerini fazlalaştırırken, zenginlerin derecelerini alçaltmak; Peygamber (sav)’in yükünü hafifletmek ve ona kolaylık sağlamak; bu şekilde ahireti arzu edenle dünyayı isteyen kimseleri birbirinden ayırabilmek gibi” faydalar dile getirilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 382, 383.); Bu ayetlerin fakirleri elçiyle görüşmek hususunda zenginlerin önüne geçirmeyi amaçladığı üzerinde de durulmuştur. (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, c. 4, s. 180.); Bu rivayetlerin bazılarının Peygamber (sav)’in bizzat kendisine diğer bir kısmının da surenin bağlamına uyum sağlamakta zorlandığı ve bu anlamda pek çok açıdan tenkit edilmeye ihtiyaç duyduğu açıktır.
49. Ebu Müslim el-İsfehânî’nin burada neshi kabul etmeyerek şöyle dediği aktarılır: “Münafıklar, sadaka vermekten kaçınıyorlardı. Bunlardan bir gurup, münafıklığı bırakmış ve gerçek iman ile zahiren ve batınen mümin olmuşlardı. Bunun üzerine Allah onları diğer münafıklardan ayırmayı dilemiş ve Peygamber (sav) ile fısıldaşmadan önce tasaddukta bulunulmasını emretmişti. İşte bu emir, o zaman için belirlenmiş olan bu maslahattan ötürüdür.” Râzî, Ebu Müslim’in izahında bir sakınca görmez. Ama cumhur nezdinde bilinen ve meşhur olanın ise, bu sadaka hükmünün nesh olduğunu belirtir. Âlimler arasında, bu sadakanın, zekâtın farz olduğunu bildiren hükümle neshedildiğini söyleyenler de vardır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 385.)
50. “Allah’ın gazabına uğrayan bir toplum ile dostluk kuranların farkında değil misin? Onlar ne sizdendir (ey müminler) ne de o (hakikati inatla reddede)nlerden.” ifadesinde geçen غضِبَ (gadibe) fiili, bu kimselerin Yahudiler olduğu intibaını verir. Zira “De ki: ‘Allah katında bunlardan daha şiddetli bir cezayı hak edenleri size söyleyeyim mi?’ Onlar, ‘Allah’ın lanetledikleridir; onlar Allah’ın gazap ettikleridir ve şeytani güçlere taptıkları için Allah’ın maymuna ve domuza çevirdikleridir: Bunlar durumu en kötü olanlar ve doğru yoldan (alaya alıcılardan) daha fazla sapanlardır.’ ” (Mâide suresi, 60. ayet.) ayetinin buna işaret ettiği belirtilir. Buna göre münafıkların, Yahudileri dost edinip, müminlerin sırlarını onlara aktardıkları dile getirilmiştir. Onlar, yalan yere yemin eder ve kendilerinin müslüman olduklarını iddia ederler. Ama hile yapıp dururlar. Binâenaleyh onlara, ‘Siz şunu yaptınız.’ denilse, korkar ve ‘Ben bunu demedim, ben bunu yapmadım!’ diye yemin ederler, İşte, hakkında yemin ettikleri yalanın bu olduğu üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 387.)
51. İ. Derveze, bu ayetlerle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: “Müfessirler bu ayetin Hz. Ebubekir veya Ebu Ubeyde ya da Mus’ab b. Umeyr yahut Ali ve Hamza hakkında indiğine ilişkin değişik ve ihtilaflı rivayetlere yer vermişlerdir. Ki bu müminlerin, kâfir babalarına ve yakın akrabalarına karşı takındıkları sert tavra dikkat çekilmiştir. Biz bu rivayetleri ihtiyatla karşılıyoruz. Bizim kanaatimize göre bu ayetle önceki ayetler arasında güçlü bir bağlantı vardır. Dolayısıyla bu ayet, önceki ayetlere yönelik bir değerlendirme cümlesi konumundadır. Demek isteniyor ki, samimi müminler, önce¬ki ayetlerde davranışlarının bir tablosu verilen münafıklara özgü eylemlerden uzaktırlar… Bu ayette ise, Allah ve Resul’üne karşı çıkan kimse, insanın babası dahi olsa ona sevgi beslenemeyeceği kesin bir ifadeyle dile getiriliyor. Hiç kuşkusuz bu tedricilik, Peygamberi¬miz ve Muhacirlerle Mekke kâfirleri arasındaki mücadelenin kirli bir çatışmaya gelip dayanmasıyla izah edilebilir. Ayrılık fiili bir çatışmanın eşiğine geldi mi, yumuşaklığı, uzlaşmacılığı, kolaylaştırıcılığı veya genel olarak müslümanların ve İslam’ın zararına olacak bir ilişkiyi kaldıramaz olur. Bu arada, ayetin Ensar’dan bazı kimselere yönelik bir öğüt içermesi de ihtimal dâhilindedir. Allah’a ve Resul’üne karşı çıkma niteliğine sahip bazı münafık akrabalarıyla ilişkileri bağlamında bir uyarı da olabilir.” (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 412, 413.)
52. Müslümanlar, ‘Biz, Fars ve Roma’ya karşı, Allah’ın bize yardım edeceğini umuyoruz.’ derler. Bunun üzerine, münafıkların reisi olan Abdullah İbn Ubey, ‘Siz, Fars ve Roma’nın, yendiğiniz bazı memleketler gibi mi olduğunu zannediyorsunuz? Hayır, vallahi onlar, sayıca ve güç bakımından çok üstündürler.’ dediği rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Allah’ın bu ayeti indirdiği nakledilmiştir. (Tefsîr-i Kebîr, Mukâtil b. Süleyman, c. 4, s. 180.); Bu aktarımın doğru olması, ayetin iniş sebebi olmasını gerektirmez. Muhtemelen bu rivayetler, gerçekleşmiş ama konuyla sonradan ilişkilendirilmiştir.
53. Burada önemli olan Araplara has bir adet olan “zıhar” ın bizzat kendisi değildir. Toplumun önemli bir parçası olan bir hanımın gene toplumda önemli yer tutan evlilikle ilgili bu uygulama sebebiyle haksızlığa uğramasıdır. Allah, bu hanımın sorununu çözmüş ve ona toplumda hayatını zulüm görmeden ve sıkışmadan sürdürebileceği bir yer açmıştır.
54. Bu olayın, halktan ümidini kesip de, Allah’tan başka hiç kimseden bir şey beklemeyen kimseye, o iş hususunda, Allah’ın yeteceğine delâlet edeceği belirtilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 350.); Bu doğrudur. Fakat burada Allah’ın yardımının toplumsal sorumluluklarını yerine getiren müminler eliyle gelebileceği unutulmamalıdır. Söz konusu hanımın yerinde olmanın imkânı, sorunlarını toplum önünde samimiyetle ortaya sermek ve hak talebinde bulunmaktan geçer. Dolayısıyla sorunların çözümünde toplumun müdahalesine ihtiyaç duyulan bu aşamada o gün vahiy yoluyla gerçekleşen hak, yine vahyin gösterdiği gibi bugün de toplumda insanların birbirinin önünü açması ve yer vermesiyle gerçekleşecektir. Kişi, hakları hususunda çaresiz bırakılmamalıdır. Bu anlamda Allah’tan başka hiç kimseden bir şey beklememek demek, hakları söz konusu olduğunda hiç kimseyi başkasına muhtaç durumda bırakmamak anlamındadır.
55. Zıhar ve onunla ilgili bahisler, tefsir kitaplarında da rahatlıkla müşahede edilebileceği gibi uzun uzadıya tartışılmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 351-369; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 124-151.); Mezhep imamlarının bu konudaki görüşlerinin nakledilmesinden de görüleceği gibi zıhar uygulamasının cahiliye dönemi adetleriyle sınırlı kalmadığı ve farklı yollarla da olsa devam ettiği düşünülebilir. Elbette burada asıl önemli olan maruz kaldığı haksızlık dolayısıyla bir hanımın ihtiyaç duyduğu güvenliğin sağlanmasıdır.
56. Zıharın çirkin/kabih bir söz şeklinde tescil edilerek engellenmesi, çok evlilikte erkeğin cinsel ilişkiyi hanımına karşı cezalandırma aracı, yani bir silah olarak kullanmasına engel olmayı amaçlar. Dolayısıyla zıharı meydana getirdiği haksızlık sebebiyle boşanma çeşitleri arasından çıkarıp tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde bir cahiliye âdeti olarak yok sayıp reddetmek gerekir. Önemli olan evlilik süresi boyunca hanımları askıda bırakan ve eziyete dönüşen bir uygulamadan vazgeçilmesidir. Ancak tek eşlilikte bu eziyetin ibresi, erkeğe dönmüştür. Yani bu sefer cinsel ilişkiyi bir silah olarak kullanan hanımlardır. Buradan hareketle erkek ya da kadın olsun toplumda birbirine yer açmanın anlamı, eziyet konusu olan hususlardan uzak durmak yani birbirine silah doğrultmamaktır.
57. Son ayette “…Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah’tan…” ifadesi, yukarıda söz edilen gizli konuşmaların netice itibariyle Allah hakkında zan doğurduğu intibaını verir. Nitekim çözümlenmesi gereken toplumsal sorunları dedikoduyla gizli bir gündemin konusu yapmanın insanlara bir faydası dokunmayacaktır.
58. Burada samimiyetten kasıt, hem şikâyetin (hak arayışının) gizli değil, açık-seçik hem de bizzat toplumun lideri/önderi/yöneticisi konumunda bulunan kişiye, yani Rasulullah (sav)’a yapılmasıdır. Yoksa burada sözü edilen samimiyet bir niyet okuma işi değildir.
59. Peygamber (sav)’in vefatını takip eden süreçte yakın denilebilecek bir zaman sonra ortaya çıkan olaylar ve sonuçları, bu rehberliğin ne kadar önemli olduğunu yeterince göstermiştir.
60. Nitekim pek çok açıklamada belirtildiği gibi surenin indiği zaman aralığında pek çok sorun da dâhil olmak üzere bütün meselelerin görüşüldüğü yer Peygamber (sav)’in meclisi, yani mescididir. Orada birbirine yer açmak da aynı anlama gelir. Yani bu mecliste yer açmak, problem çözmektir. Zira kararların alındığı, istişarelerin yapıldığı yer orasıdır. Herkes hiçbir ayrım görmeden samimi bir şekilde burada kendisine bir yer bulabilir. Müminler kardeştir ve bu yüzden mecliste/toplumda sürekli olarak birbirlerinin önünü açar ve karşılıklı sorunları söz konusu olduğunda yekdiğerine merhamet ederler. Hatta cemaate katılmanın ve safları arada ayrım olmayacak şekilde sıklaştırmanın anlamı da budur. Bir arada olmak ve kenetlenmek…
61. Mücâdile suresinin geleneksel anlatımda yer verilen nüzul sebepleri dikkate alınarak parça parça inmiş olduğu düşünüldüğünde ilk muhataplarının topyekûn bundan toplumsal sorunların çözümüne dair sonuçlar çıkarmış olmaları pek mümkün değildir. Hâlbuki inen surenin taşıdığı anlamla yaşanılan hayat arasında soru sormalarına dahi mahal bırakmayacak şekilde o kadar birebir ilişki vardır ki mevcut tablonun görülmemesine imkân yoktur. Bu anlamda surenin bir bütün olarak indiğinden şüphe duyulmamalıdır. Ancak ilk muhataplar açısından ve Peygamber (sav)’in rehberliğinde bu derece açık olan anlam, sonradan arka plandan ve bağlamın sağladığı bütünlükten yoksun nesiller (zihinler) elinde son derece kapalı hâle gelebilmiştir.
62. Düşünceler, özgürce ifade edildiğinde her şey yerine oturur. Hakikat ışığı, düşüncelerin bu şekilde özgürce dolaşıp çarpışmasıyla ortaya çıkar. Fakat her zaman galip olmak isteyen zihin kaybetmek korkusuyla düşüncelerden seçtikleriyle hâkim bir yapı kurmaya çalışır. Kendisine bir çerçeve çizer ve onu canhıraş savunur. Çünkü kendi varlık sebebiyle o yapı arasında birebir ilişki kurar. O yapı içinde her şey bütünüyle doğru kabul edilir. Bazı yanlışlıkların olması da doğal sayılır. Bu yüzden ciddi bir muhalefet yapacak bir konu da muhatap da bulunmaz. Burada eleştiri yapmak, istikrarın ve düzenin bozulması ve fitne çıkması anlamına gelir ki bu katilden beter bir durum kabul edilir ve buna asla izin verilmemesi gerektiği düşünülür. Hâlbuki adı ne olursa olsun insanın ürettiği bütün yapıların ve uygulamaların kaynağı beşerdir. Buna karşılık Allah dışında hayatın merkezine konulmaya değecek hiçbir kıymet bulunmadığı da bilinmelidir. Hakarete varmadığı sürece düşünce özgürlüğünün de engellenmemesi gerekir. Kişi bir şeye bağımlı kalmaktan ancak o şey hakkında değişik düşünceleri duyarak korunabilir ki yine Allah dışında her şeyin eksik bir tarafı vardır ve bunun duyulmasına müsaade edilmesi bir zarurettir.
63. Nitekim farklı yaklaşımları anlamaya çalışmadan reddetmek, belli bir kalıp içinde hareket etmek anlamına gelir ki bir mezhep, ekol, cemaat ya da müfessirin yorumlarına tanınan öncelik okuyucuyu yanlış yönlendirebilir. Önemli olan Kur’an’ın ana ilkelerine ve bütününe ters düşmemektir. Fakat bunun anlaşılması için dahi yorumlama çabalarına ihtiyaç duyulur. Öyleyse hiçbir düşünce bir diğeri adına düşman ilan edilmeden hakkın batılı yok etmesi için gereken süre beklenmelidir.
64. İbrahim suresi, 24–26. ayetler.

Musa Şimşekçakan
02 Ağustos 2018