Galip Zihinde Ahiretin Dünyaya Önceliği

Galip zihin, kendini üstün ve hâkim kabul ettiği için sorunların kaynağı olarak dünyayı görmek istemez. Çünkü dünya kendi tasarrufu altındadır ve bu anlamda bütün olumsuzlukların kendisine fatura edileceğini bilir. (1) Bu yüzden değerlendirmelerin tamamında konu daha çok ahiretle ilişkilendirilir. Oysa ahiretle ilgili konuların yüzü, bilindiği gibi beşeri ilişkilerin olumlu bir yapı kazanması için dünyaya dönüktür. Kur’an’ın, ahiretten bahsederken amaçladığı şey, hesap verileceği düşüncesiyle dünyayı düzeltmektir. O hâlde bağlamın bir yönü de Kur’an ayetlerinin olabildiğince dünyada bir anlam kazanmasına çalışmaktır. Hak dininin ahirete dair tasavvurlarının olması kaçınılmazdır. Fakat sadece ahirete dair konuşan bir dinin dünyaya ait teklifleri genellikle buharlaşır. Örneğin Kur’an’da ahireti inkâr edenlerin meleklere dişi isimler verdikleri anlatılır. (2) Kur’an’ın ahiret ve hesap günü ile ilgili anlatımları dünyadayken insanları doğru yola iletmeyi iyi ve güzel davranışlara sevketmeyi hedefler. Kur’an, bir dünya kitabıdır. Dünyalılara öğüt verir. Amacı bu dünyayı insanın onuruna yakışan şekilde yaşanabilir bir yer yapmaktır.

Tekâsür suresinde geçen “ سَوْفَ “ ile yakın gelecek anlatılır. Burada elçinin önderliğinde tebliğle vahyin canlılığının ortaya çıkması söz konusudur. Herhangi bir konuda bir uyarı yapıldığında hak ortaya çıkmış demektir. Artık batıl için kum saati başlamıştır. Yok olmasına sadece az bir zaman kalmıştır. Başında bu edatın bulunduğu ayetler, yakın gelecekte insanın ahlaksızca elde ettiği servetin sonuçlarını bilir hâle geleceğini anlatır. İnsanın gerek kendi yakın çevresinde gerekse yaşadığı toplumda yol açtığı tahribatın izlerini takip edebileceği vurgulanır. “Hayır, yaptıklarınızın sonuçlarını anlayabilseydiniz, (hayatı nasıl) cehennem(e çevirdiğiniz)i görürdünüz!” ayeti ise onların yaptıklarının sonuçlarını anlayabilselerdi bu sınır tanımayan hırsları yüzünden hayatı nasıl cehenneme çevirdiklerini fark edebileceklerini ifade eder. Devamı “Böyle devam ettiğiniz sürece sonunda onu mutlaka göreceksiniz.” anlamındadır. Burada söz konusu edilen, inkâr edenlerin her türlü ahlaki ilkeden yoksun tavırlarının nelere mal olduğunu bilmeleridir. Aç gözlülüklerinin dünyayı cehenneme çevirdiğini görmeleridir. Bu yaklaşım, insanın kazanma hırsının kendine veya başkalarına verdiği zararı fark etmesi için bir tahriktir. Onu; yol açtığı sonuçları düşünmeye çağırır. En azından çevresine ödettiği faturayı görmeye davet eder. Sonunda dünyayı cehenneme çevirdiğini görmeyenin ahirette (ayne’l-yakîn) cehenneme gireceği ve kendisine verilen nimetlerin hesabını vereceği ifade edilir. Çünkü bu nimetler ona gemleyemediği iştahları peşinde hayatı çekilmez kılması için verilmemiştir. (3)

Tekâsür suresine göre, bitmek bilmeyen açgözlü talepleriyle yaşam şartlarını zorlaştırıp hayatı cehenneme çevirenler, ahlaki ilkelerden yoksun kimselerdir. Sure, Allah’ı bu kötü şartların müsebbibi olmaktan çıkararak tenzih eder. Şikâyet edenlere yeni bir adres gösterir. Bu bağlam çerçevesinde olup biten şeyler açısından gündeme getirilip eleştirilen konu dünyaya aittir. Ahiret bütün karşılıkların daha fazlasının görüleceği yerdir. Ancak ibret almak açısından önemli olan dünyadır. Dünyada bir konunun gayba ya da hesap düşüncesinden arındırılmış bir ahiret anlayışına havale edilmesi müşriklerin âdetidir. Onlar Allah’ı sadece gök tanrısı olarak görüp yeryüzünde tasarruf hakkı vermedikleri gibi sorumluluklarını sürekli şekilde erteleyen veya yok sayan bir tutum içindedirler. Bu yüzden samimi olmadıkları ve inanmadıkları bellidir.

İlişki boyutunun dünyadan ahirete kayması bazen görünür âlemden gayba götürülmesi şeklinde olur. Örneğin Felak suresindeki “Ve düğümlere üfleyen (büyücü)lerin şerrinden.” ayetinin içeriği gayba ait bir ilişki olarak ortaya konulur. Hâlbuki Peygamber (sav)‘e büyücü diyenlere karşı gerçek büyücülerin başkaları olduğu açıklanmış ve bu ayetle Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibi Mekke yönetiminde söz sahibi olanlar kastedilmiştir. Mekke yönetiminde söz sahibi olan ileri gelen zengin müşrik liderler, Allah’ın elçisini ve ilettiği mesajları kabul etmedikleri gibi halkın da reddetmesi için ellerinden geleni yapmışlardır. Onların bir şeyi olduğundan farklı gösteren bu çabaları, ayet tarafından Mekkeli büyücülerin faaliyetleriyle özdeşleştirilir. Buna göre Allah’ın Resul’ünü, büyücü, büyülenmiş, mecnun, şair gibi sıfatlarla anmak veya vahye geçmişlerin masalları demek, büyücülüktür.

Müşrikler, Peygamber (sav)’e büyücü derken onun anlaşılmaz sözler söyleyerek birtakım gizli ve şifreli konuşmalar yaptığını söyleyememişlerdir. Ayetlerin apaçık yapısı bu iddiaya izin vermemiştir. Öyleyse büyücü derken onun güzel konuştuğunu, ama bu konuşmasının ardında insanları kandırmak ve menfaat elde etmek gibi kötü niyetler sakladığını iddia etmektedirler. Buna binaen onlar büyücülere benzetilirken, yani onlar gibi büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırken de aynı şekilde düşünmek gerekir. Müşrik ve kâfirler, müminleri Mekke’de aç ve açıkta kalmakla tehdit etmekte, ticaret yapmalarını ve kızlarını evlendirmelerini engellemeye çalışmaktadırlar. İşte can sıkıcı olan, kişiyi bunaltan işler, bu tehdit ve işkencelerdir. Nitekim büyüden değil büyücülerden Allah’a sığınmak da yapılan işin gayba dair bir olguya değil, bizzat pratikte şahıslardan kaynaklanan vakıayla ilişkisine işaret eder. Ortada para gücüyle desteklenen ve dedikoduyla sürdürülen kötü bir propaganda vardır. Nitekim sonuç itibariyle geçim sıkıntısı, iş bulamama korkusu, işkence görme ve belki de öldürülme ihtimali, zayıf insanlar nezdinde etkili de olabilmektedir. Buna karşı yapılabilecek ilk savunma, bu kötü insanlardan ve onlar vesilesiyle ortaya çıkan kötü düşüncelerden Allah’a sığınmak, yani yalana karşı gerçeğin gücüne, dedikoduya rağmen hakikat bilgisine ve korkunun karanlığına karşı şafağın (felâkın/kurtuluşun) Rabb’ine yönelmektir. Çünkü insanın tehditler altında hakikate karşı inancını yitirmesi ve doğru yoldan yüzünü çevirmesi faciadır.

Felak suresinin kapsamı aynı doğrultuda gizli veya gizemli ilişkiler boyutunda gayba dair birtakım güçlerden Allah’a sığınmak şeklinde anlamlandırılmıştır. Böyle olunca sığınmanın kendisi de o boyutta bir anlam yüklenir. Zira savunma saldırı yapılan alanda gerçekleşmelidir. Bu yüzden Felak suresi eylem olarak bilinçli bir direniş ve şuurlu bir karşı duruş olmaktan çıkarak sadece ruhi bir hazırlık ve psikolojik bir savunma hâline geçer. Surenin inananlar nezdinde kullanıldığı yerler dikkate alınırsa bu sapma veya anlam kayması daha kolay anlaşılabilir. Bu sure, inananlarda kâfirlerin oyunlarına karşı bir dikkat oluşturmak istemektedir. Kinlerini her kustuklarında bir şeyi farklı göstermeye çalışarak insanları büyüleyenlerin elinde onların karanlık işlerine alet olmamak için dikkatli olunması gereğini hatırlatmaktadır. Öyleyse sığınmanın objesi vahyin rehberliğinden ayrılmamaktır. Allah’ın emir ve yasakları bu savunma durumunu yeterince destekleyecektir. Hasetleri sebebiyle eyleme geçtiklerinde yarattıklarının baskısından ve bu baskı altında kanmak ve kandırılmaktan (büyülenmekten) şafağın (kurtuluşun) Rabb’ine sığınmak, gayba değil şahit olunan âleme özgü açık seçik bir duyarlılık oluşturma çabasıdır. Nihayet insanı asıl büyüleyen ve onu gerçeği aramaktan vazgeçirip zevklerinin esiri hâline getiren şeyler bu dünyada ve tam karşısındadır.

Kur’an’ın anlattığı çerçevede din, sadece ahirete ait bir olgu değildir. İnsanlar yaptıklarının karşılığını sadece öteki dünyada bulmazlar. Yaşanılan hayatta vahyin rehberliğinden uzak durarak hiçbir ahlaki kaygı taşımaksızın arzu ve isteklerin peşinden olabildiğince koşmanın bir bedeli vardır. Sorumluluklarını göz ardı eden insanın elinde yaşam gittikçe daha kötü bir hâl alır. Örneğin bir ayette, “Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız.” (4) denilmektedir. Bu gözle bakıldığında ayetlerdeki vurguların dünyada olup biten işlerle alâkalı olduğu açıktır.

Duhâ suresinin dördüncü ayeti “Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” şeklinde anlamlandırılır. Elbette ahiret dünyadan daha hayırlıdır. Fakat ayetin anlamı bu değildir. Ayetin, bu anlam tercih edilerek ahiretten bahsetmesi durumunda Peygamber (sav)’e “Çektiğin sıkıntılara katlan, hatta öl de kurtul.” denilmiş olur. Surede dünyada Peygamber (sav)’e verilen şeyler sıralanır ve karşılığında onun da aynı şekilde davranması istenir. Üstelik Duhâ suresi, bütünüyle gerçekleşmiş, yani Medine döneminin sonlarında Nebi (sav)’e bu dünyada başarılı olabilmesi açısından istediği hemen her şey verilmiştir. Bu nedenle indiği dönem itibariyle ayetin manası dünyada işin başı ve sonuyla ilgilidir. Nitekim arka planda vahyin kesilmesiyle baş gösteren sıkıntı bu surenin inmesiyle de giderilmiştir. Ayet, “İşin sonu senin için yaşadığın bu (günkü sıkıntılı) hayattan mutlaka daha iyi olacak.” anlamında bir vaat içerir. Ve bütünüyle dünyada gerçekleşmiştir. Aynı şekilde müminlerin de dürüst ve erdemli davrandıkları sürece benzer sonuçlarla dünyada karşılaşmayı beklemeleri elzemdir.

Beled suresinin on birinci ve on ikinci ayeti “Fakat o sarp yokuşu aşmaya girişmedi. Bilir misin nedir o sarp yokuş?“ şeklindedir. Akabe denilen bu sarp yokuş sure içinde açıklandığı hâlde tefsirlerde farklı yaklaşımlara konu olmuştur.

Razi’ye göre; “İktiham”, çetin bir işe girişmek demektir. Kişinin büyük işlere giriştiğini anlatır. Buna göre “Akabe”, dağdaki sert (zor) yol ve sarp yokuş manalarına gelir. Bu da ahiretteki yollar manasındadır. O, “İnsan madde ve hayal âleminden ilahi nurlar âleminin doruklarına çıkmak ister. Ama insan ile bu doruk arasında çok yüksek yollar, kızgın ve korkunç sesler ve yıldırımlar vardır. Bunları aşıp gitmek zordur. O zirveye ulaşmak çetindir.” der. Ata; Allah’ın bu ifade ile cehennem yolunun yokuşunu kastettiğini söyler. Kelbî; Bu cennetle cehennem arasındaki bir yoldur, der. İbn Ömer’e göre bu kaygan bir dağdır. Mücâhid ve Dahhak; cehennemin üstüne koyulan bir yol olduğu üstünde durur. Hasan Basri; “Allah’ın akabesi çetindir. Bu insanın nefsi, hevâsı ve insan ve cin şeytanları gibi Allah düşmanları ile mücadele etmesidir.” der. Hasan Basri ve Mukâtil’e göre; burada “akabe” nin zikredilmesi, Allah’ın iyi işler yapma hususunda kişinin nefsi ve şeytan ile mücadele etmesine dair getirilmiş bir darb-ı meseldir. Akabe ile ilgili dünyaya ait ve surenin kendi içinde anlam yakalayanlar da vardır Örneğin, Vahidî’ye göre; bu düşünülmesi ve incelenmesi gereken bir izahtır. Çükü insan ve insan dışındaki mahlûkatın cehennemin yolunu araştıramayacakları ve oraya girmek istemeyecekleri malumdur. Binaenaleyh ayeti bu manaya almak açık olan bir şeyi yeniden açıklamak olur. Bunun delili şudur; Hak Teâlâ; “O akabenin ne olduğunu sana ne bildirdi?” buyurunca, bunu “köle azat etmek” ve “açları doyurma” ile tefsir etmiştir. (5)

Dikkat edilirse kelime ile ilgili yorumların önemli bir kısmı dünyaya ait bir anlam taşımaz. Oysa “akabe”nin ne olduğu surenin içinde bizzat açıklanmıştır. Ve bunların hepsi dünyada insanı sorumlu kılan konulardır.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Ahiret bütün gerçekliğine rağmen dünyada yaşayanlar açısından gaybdır. Gayb alanı, içinde yaşanılacak olaylar açısından şimdilik belirsizdir. Bu belirsizlik, hesap sorulamaması açısından galip zihnin işine gelir.
2. Necm suresi, 27. ayet.
3. “Tekâsür Suresi”, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü (İlahî Vahyin Rehberliği)
4. Secde suresi, 21. ayet. (Diyânet Meali); Bu ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Fakat o şiddetli azab(a onları mahkûm etme)den önce belki (pişman olup) yollarını düzeltirler diye hemen yanı başlarındaki azabı tattıracağız.” (M. Esed Meali); “Belki dön(üp yola gel)irler diye, mutlaka onlara o büyük azâbdan ayrı olarak, daha yakın azâbı da taddıracağız.” (S. Ateş Meali); “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imana) dönerler.” (Diyânet Vakfı Meali); “Belki dönerler diye, onlara o büyük azaptan ayrı olarak, o küçük azaptan da mutlaka tattıracağız.” (Y. N. Öztürk Meali)
5. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 23, s. 152, 153.

Musa Şimşekçakan
02 Ağustos 2018