Galip Zihinde Kadının Yeri

Galip zihnin, etkisini sürdürdüğü yorumlama çabalarından biri de hanımlarla ilgilidir. Nitekim değerlendirmelere ve yorumlara damgasını vuran egemenlik anlayışı, devlet-millet, yönetici-tebaa ikilemlerinde hep ilkinden yana ağırlığını koyar ve bunu erkek–kadın ilişkilerinde de yapar. Oysa egemenlik bütünüyle Allah’a aittir. Ve bu egemenlikten kâfirlere pay verilmeyecekse müslümanlar hiç almamalıdır. Üstelik bir kimsenin diğeri üzerinde tahakküm etmesi nasıl kabul edilebilir. Özellikle hak ve hürriyetler hususunda kimsenin kendisini hayatın merkezine oturtup imtiyaz/ayrıcalık elde etmesine izin verilemez. Patron-işçi, koca-karı, yönetici-memur ilişkileri bu minvalde karşılıklı haklar korunarak bir uyum içinde sürdürülmelidir.

Kadının birey olarak ihmal edilmesi, Kur’an içeriğinden kaynaklanan bir yaklaşım değil, bilakis bütünüyle içinde bulunulan yüzyılın kadın algısına ait tarihsel bir olgudur. Nitekim Kur’an’da indiği dönem itibariyle bu algının İlahî iradenin rehberliğinde hayal edilemeyecek şekilde yükseltildiği bir vakıadır. Yani vahyin iniş sürecinde ayetlerin kadınları bulundukları yerden alıp çok daha yükseğe taşıdığından şüphe edilemez. Asr-ı Saadetteki kadın algısı, vahyin rehberliğinde kendisine son derece önemli bir yer edinmiştir. Fakat ilerleyen yüzyıllarda galip zihnin etkisiyle ortaya çıkan beşeri yorumların bu değerlendirmeleri aynı hız ve kalitede sürdürebildiğini söyleyebilmek zordur. Burada sorun, Kur’an’ın bakış açısında değil, onu değerlendiren galip zihindedir.

Normal şartlarda İslam’ın kişisel ve toplumsal açıdan meydana getirdiği barış ortamı, kendi içinde mağdur barındırmaz. Bu anlamda müslümanlar, göz göre göre hanımların mağdur edilmesine asla izin vermezler. Şüphesiz mümin bir zihin, en üst düzeyde korumacı hareket eder ve merhameti esas alır. Fakat burada asıl sorun, İslam medeniyet düşüncesini ayakta tutan ve toplumu şekillendiren sâiklerin zaman içerisinde kaybedilmesidir. Böyle olunca mümin gibi düşünmek zorlaşmış dolayısıyla hanımlar da bu kayıplardan kendilerine düşen payı fazlasıyla almışlardır. (1)

Adiyy b. Hatim (ra) şöyle demiştir: “Ben Peygamber (sav)’in yanında bulunduğum sırada bir adam gelip O’na fa¬kirlikten şikâyet etti. Sonra başka bir kimse geldi ve O’na yol kesilmesinden şikâyet etti. Peygamber (sav), ‘Yâ Adiyy Sen el-Hîre şehrini gördün mü?’ dedi. Ben, “Görmedim, ama bana anlattılar.” dedim. Peygamber (sav), ‘Eğer hayatın uzun olursa muhakkak sen hevdeci içinde yol¬culuk eden kadının el-Hîre’den hareket edip Allah’tan başka hiç kimseden korkmayarak ta Kâbe’yi tavaf edeceğini göreceksin.’ buyurdu…” (2)

Güvenliğe dair bu tarifin hanımlar üzerinden yapılması kayda değer bir yaklaşımdır. Rivayet, bu şekilde İslam medeniyetinin insanlara vadettiklerini bir kadın üzerinden güzel bir şekilde özetler. İşte İslam’ın yaşandığı yer, insanın ve özellikle kadınların kendisini güvende hissettiği yerdir. İslam; barış, esenlik ve güvenlik vadeder. Bunların sağlanamadığı bir yerde gerçek din de yoktur. Bu şekilde özellikle hanımların güvende olmadığı bir yerde hiç kimsenin güvenliğinden bahsedilemez. Oysa galip zihin hanımlar üzerinden onların güvenliğini dile getiren böyle bir amaç edinmeye gerek duymaz.

Adı üstünde Talak suresinde ailelerle ilgili olarak ve özellikle boşanma konusunda bazı düzenlemelere yer verilir. Buna göre bir boşanma durumunda evin hanımının yaşadığı evde en az bir sene daha kalmasına imkân tanınması istenir. Böylece hanımlar, boşanmanın getireceği mağduriyetin kötü sonuçlarından korunmaya çalışılır. (3) Aynı şekilde boşanma sonrası hanımların rahatsız edilmemesi hususu “…Onları rahatsız edip hayatlarını çekilmez hâle getirmeyin…” denilerek özellikle vurgulanır. (4) Kur’an’ın bu açıklamalarına rağmen hanımlar açısından bu serbestlik/rahatlık/güvenliğin yeterince sağlandığı söylenebilir mi? (5) Ancak her şeye rağmen galip zihinde kadın algısı onu erkeğin kanatları altında tutmaya meyillidir. Burada sorun erkeğin kadına bakışıdır, İslam’ın değil. İslam, boşanan kadının rahat bırakılması gerektiğini ifade eder. Ama erkek bırakmaz. Ne yazık ki uzun yıllar boyunca hanımların güvenliğini, yani toplumun selametini sağlamak adına kâfi derecede olumlu adımlar atılamamıştır. İçinde bulunduğumuz asırda meydana gelen olaylar, Kur’an’ın bu hükümlerinin yeterince doğru bir şekilde hayata geçirilemediğini göstermektedir. Bunun önemli sebeplerinden biri galip zihnin devlet/erkek hâkimiyetini her şeyin üstünde tutmasıdır.

Kur’an’da kadın-erkek ayrımı şeklinde birini ihmal edip diğerini yükselten bir bakış açısı bulunmaz. İnsan olgusu her ikisini de kapsar ve bu anlamda bir mukayeseye izin vermez. Dolayısıyla Kur’an içinde kadınları arayan bakış açıları erkeklerin bulunduğu yerlere de bakmalıdır. Allah’ın teslim olmuş kulları olarak kadınların bu anlamda farklı bir kimliği bulunmaz. Kadını insan tanımlaması içinde değerlendiren, sorumluluk edinme hususunda erkekten ayrı düşünmeyen bu yaklaşım, onu en az erkek kadar değerli bulur. Mesela Mücâdile suresi, isim olarak hakkını arayan, tartışan, mücadele eden kadın anlamındadır. Surenin ana fikri erkek ya da kadın ayırt etmeksizin toplumda müslümanların birbirlerine yer vermeleri, sosyal anlamda birbirlerinin önünü açmaları, sıkıntılarını gidermelerdir. Bunun en samimi ve açık-seçik örneği, kocasının kendisine yaptığı haksızlık konusunda Allah’a şikâyette bulunan kadınla verilir. Kadının hak aramak hususunda gösterdiği samimi ve içten tavır, kulis yaparak gizli konuşmalar yoluyla sorun çıkarmak isteyenlere karşı iyi bir numunedir. Neticede Allah, kadını haklı bulur ve kocasını cezalandırır. Toplumsal sorunların da açık seçik ve samimi şekilde ortaya döküldüğünde aynı şekilde çözülmesi, kadın ya da erkeğin toplumda birbirlerini bu türden zararlardan korumaları gerekir. Toplumda birbirinin önünü açmak işte budur. Yeterince doğru/iyi anlaşıldığında bu ilişki biçiminde kadınların horlanmasının imkânı yoktur. (6)

Hak aramak, hakkını almak ve bu düzlemde mücadele etmek konusu, galip zihinde bir hanımla çoğu kez özdeşleştirilmez. Hâlbuki bu, Kur’an’da altı çizilen hususlardan biridir. Şöyle ki:
“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbirinizle konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, görendir.” (7)

Mücâdile suresi, bu ayetten hareketle isimlendirilmiştir. Zira giriş bölümünde yer alan ayetler, içine düştüğü haksız konum itibariyle “hakkını arayan, mücadele eden kadın” şeklinde kocasını Allah’a şikâyet eden ve bu nedenle Rasulullah (sav)’a başvurup onunla tartışan bir hanımla ilgilidir. (8)

Konuyla ilgili ayetler şu şekilde sıralanır:
“Sizden kadınlara zıhar edenler (sen bana, anamın sırtı gibisin diyenler), bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar, çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah, affedicidir bağışlayıcıdır.” (9

Bu konunun Evs b. Sâmit el-Ensarî (ra)’nin hanımı Havle binti Sa’lebe (r. anha)’yi bu şekilde boşaması üzerine gündeme geldiği aktarılır. (10) Fakat ayette isim verilmeyerek belirsiz bir kadından bahsedilmesinin, bir kadının kocası hakkında şikâyette bulunma hakkına sahip olduğu bütün durumları kapsayacağı dile getirilir. Böylece meselenin sadece haksız ve zalimce bir boşamayı değil, artık çekilmez hâle gelen bir evlilikten kurtulma taleplerini de kapsayacağı üzerinde durulur. Ayette sözü edilen zıhar, İslam öncesi cahiliye dönemine ait keyfî bir yeminle hanımını boşama âdetidir. Fakat bu boşama şekli kadını bütün evlilik haklarından yoksun bıraktığı gibi yeniden evlenmesini de imkânsız kılmaktadır. (11) İlk ayete geçen, “Zıhar”, müşrik Arap âdetine göre; karısını annesine benzetmek yani, ”Sen bana annemin sırtı gibisin.” diyerek kadını havada/askıda bırakmaya denir. Ne evli ne de boşanmış bir duruma getirmeye. Bu durumda kadın ne başkasıyla evlenebilir ne de kocasına geri dönebilir. Tamamen kadına eziyet etmek için kurgulanmış zalimce bir adettir. Nitekim surenin ilk ayetlerini okuyanlar; kocasının sözlü ve fiili zulmüne uğramış bir kadının canhıraş hak arayışına tanık olurlar. Devam eden ayetlerde; Allah, kadının şikâyetini yerinde bulur, ona hak verir ve kocasına üç ayrı şekilde karşılık/ceza öngörür:

Ayet, önce “sözlü olarak” muhatabı azarlar.
“…Zıhar edenler bilmelidirler ki o kadınlar, onların anaları değillerdir…”

Sonra aynı şeyi bir daha ve daha basit bir şekilde ifade eder.
“…Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır…”
Bu cevap üslup açısından bir “hakaret” içerir. Çünkü bu kadar basit bir nasihat, muhatabı azarlamak anlamına gelir.

Devamında kocanın, yaptığı yanlışlığı anlaması ve sözünden dönmek istemesi hâlinde “özür dilemesi” yeterli bulunmayarak ona cinsel münasebet yasaklanır.

“Kadınlarına zıhar edip sonra söylediklerinden dönenler, karılarıyle temaslarından önce bir köleyi hürriyete kavuşturmalıdırlar. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır.” (12)

“…temaslarından önce…” ifadesi, araya bir şart koyar. Bu şekilde ceza yerine getirilmeden birleşmek yasaklanır.

Ardından kocanın özrünün kabulü ve tekrar cinsel temasta bulunabilmesi için ona bir bedel ödetilir.

Bu bedel, bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. O günün şartlarında köle sahibi olmak zengin olmakla aynı şeydir. Buna göre kişi kölesi varsa azat etmeli, yoksa satın alıp yine aynı şeyi yapmalıdır. Böylece muhataptan ağır bir mali yükün altına girmesi istenir.

“Buna imkân bulamayan, temaslarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurmalıdır. Allah’a ve Elçisine inanmanız (onların sözlerini doğrulamanız) için bu hükümler konmuştur. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azâb vardır.” (13)

Köle azat etmeye imkân bulamayanların yine temas kurmadan aralıksız iki ay oruç tutmaları gerekir.

Bu orucun şartı ( مُتَتَابِعَيْنِ ) peş peşe, aralıksız ve iki ay olmasıdır. Ara verilirse baştan başlanır. (14)

Kişinin sağlığı el vermiyorsa, yani buna da güç yetiremiyorsa kendisinden altmış yoksulu doyurması istenir. (15)

Konu, “…Allah’a ve Elçisine inanmanız (onların sözlerini doğrulamanız) için bu hükümler konmuştur. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır (bu sınırları tanımayan) kâfirler için acı bir azâb vardır.” denilerek sonlandırılır. (16) Yani inancını ispat sadedinde, kocanın bu cezaları, kendi kendine uygulaması istenir. Ve bu yaptırım dışında kalmayı, hakikati inkâr etmek ve sonuçta azap görmekle eşleştirir.

Köle azat etmek, iki ay aralıksız oruç tutmak, altmış fakiri doyurmak, ciddi bir mali kaybı sineye çekmek anlamına gelir. Üstelik bu boşama şekli toplumun geleneksel cahili uygulamalarından biridir. Yani kocanın kendi başına uydurduğu bir zulüm çeşidi de değildir. Buna rağmen ceza hafifletilmez. Ayrıca bu ceza; Kur’an’da, ( خَطَاً ) yanlışlıkla (istemeden) bir “mümin” öldürmeye verilen cezanın neredeyse aynısıdır. (17) Kadına hakaret ederek eziyet etmekle, hatâen inanan bir insanı öldürmenin cezasının benzer olması, Allah’ın, kadınlara hakarete ve eziyete varan uygulamalara asla müsamaha göstermediğini açıkça gösterir. Bu çirkin sözü söylemek kadının şerefini ve varlığını yok etmekle bir tutulmuş, bir insanı hata sonucu öldürmek fiili kadar büyük bir günah sayılmış ve böyle olduğu için zıhar, ancak ona benzer bir keffâretle affedilebilir, denilmiştir. (18)

Kadına eziyet ve hakaret etmek için başvurulan onu evli mi bekâr mı anlaşılmayacak derecede havada/askıda bırakan bütün uygulamalar açıkça zulümdür. (19) Bu yüzden toplumsal kabullerden, örf, âdet ya da gelenekten destek görmesine bakılmaksızın mutlaka engellenmelidir.

Galip zihin, hanımların haksızlığa uğradığını düşünmez. Eğer düşünseydi, bu ve benzeri ayetlerden hareketle İslam’ın ona kazandırdığı değeri çok daha yükseklere taşımayı amaçlardı. Zira Kur’an’ın hanımlar hakkında böyle bir amaca hizmet eden bütün uygulamalara yeşil ışık yaktığı tartışılamaz. Klasik tefsirler, bu ayetlerden hareketle yer verdikleri rivayetler ve onlarla ilgili açıklamalarda Medine’de gerçekleşen zıhar olayının tarihsel bağlamından bir türlü kopamazlar. Rivayetlerin öngördüğü şekilde ve bilinen İslam tarihi içerisinde -büyük bir ihtimalle az sayıda- gerçekleşen bu olaydan sonra söz konusu ayetlerin nasıl değerlendirilebileceği hususuna hemen hemen hiç değinmezler. Son dönem âlimleri içerisinde yer alan Elmalılı bu konuda şöyle bir çıkarımda bulunur:

“Ayetlerin nüzul sebebine dair nakledilen bu rivayetlerden, örf ve âdetlerin yürürlükten kaldırılmadıkça muteber olduğu hususu anlaşılmaktadır. Nitekim zıhar hakkında henüz bir hüküm nazil olmadığı için Rasulullah, örf ve adet gereği kadına, ‘Haram olmuşsun.’ demiştir. Bu nevi delillerden dolayıdır ki, ‘Âdet muhakkemdir (geçerli bir hükümdür.)’ önermesi, fıkıhta genel bir kaide olarak kabul edilmiştir.” (20)

Toplumu bir arada tutan ortak geleneksel kabullerin örf veya âdet adı altında saygı görmesi kuşkusuz önemlidir. Bu anlamda herhangi bir haksızlığa yol açtığı tespit edilmediği sürece kendiliğinden değişmesi beklenen bu tür uygulamalara müdahale etmeye gerek yoktur ve edilmemiştir. Ayetlerin ışığında fıkha kazandırılan bu yaklaşım doğrudur, ama oldukça dolaylı bir çıkarıma dayanır. Yanlış ve zulme sebep olan bir âdetten yola çıkarak satır aralarında Peygamber (sav)’in olaydan önceki sessizliğini yakalama çabası, yönetici zihnin topluma çeki düzen verme endişesinden kaynaklanır. Evet, durup dururken Nebi (sav), hiçbir toplumsal âdete karşı çıkmamıştır. Ve toplumsal kazanımlar açısından bu tasvip edilmesi gereken bir yaklaşımdır. Ancak ayetin uyarısı, bu durumu zulme konu olabilecek şikâyet konuları açısından değiştirmiştir. Mücâdile suresinde yer verilen bu uyarıdan sonra Rasulullah (sav)’ın benzeri olaylar karşısında sessiz kalması düşünülebilir mi? Bu meselede hanımların hakları konusu, meselenin tam ortasında yer alır. Üstelik bu haklar zıhar denilen tarihsel olayla da buharlaşmıştır. Yani, o günden sonra kimse zıhar yapmadığına göre ayetlerin hanımlarla ilgili teşebbüsü akim kalmıştır. Fıkıh âlimlerinin yapması gereken bu ayetlerin ışığında kendi zamanlarında varsa yanlış geleneksel uygulamaları mahkûm edip hanımların özgürlük alanını genişletmek, yani ayetlerin anlam dünyasını canlı tutmaktır. Aksi hâlde bir kere yaşanmış ama bir daha gündeme gelmeyecek naslarla yüz yüze kalınır. (21)

Kadın algısı ve buradan hareketle onların durumlarına özen gösterme hâli Kur’an anlayışında üzerinde titizlikle durulan hususlardan biridir. Cahiliye devrinin yaklaşımlarına kıyasla onlarla ilgili olarak Kur’an dilinde giderek artan bir düzeyde olumlu bir havadan çok açık bir şekilde söz edilebilir. Kur’an’da hanımlarla ilgili yaklaşımlar başından beri onları özgür bir birey olarak görmeye ve toplumun imanla inşasında önemli roller üstlenmelerine imkân tanımaya yöneliktir. Örneğin “…ister erkek ister kadın olsun, iman edip doğru ve yararlı işler (sâlih amel) yapmışsa…” (22) şeklinde ifadesini bulan yaklaşımlar, kadını eyleme ve eylemle birlikte değer kazanmaya çağırıp alıştırır. Ne yazık ki nüzul sırası itibariyle kadının Kur’an’da yer verilen serüveni hâlâ gözlerden uzak durmaktadır. Risâletin başından itibaren gerek Peygamber (sav) gerekse erkek sahabelerin özellikle mücadele arka planında başlarına gelen sıkıntıların bilinmesi, inen surelerin arka planını ve anlamını yakalamak açısından çok önem arz eder. Burada eksik kalan daha ziyade tebliğ sırasında kâfir ve müşriklerle yaşanan olaylardır. Aynı şekilde bir kadın müminin bu seyir ve siyer içerisinde ne durumda olduğu konusu da yeterince açık değildir. Yani, başından itibaren Mekke’deki mücadele, ambargo yılları, hicrete hazırlayan sebepler, hicret, ardından Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında hanımların nerede durduğu ve ne yaptığı onların bakış açısından kâfi miktarda irdelenmemiştir. (23) Nitekim onların ne düşündükleri, mücadeleye nasıl katıldıkları ve ne yaptıkları hususunun devam eden nesiller açısından da dikkate alınması gerekir. Galip zihin buna ihtiyaç duymamıştır.

Bunun yanısıra bütünüyle kadınların yaptıklarını ve bunun yansımalarını ele alan bir sureden bahsetmek de mümkündür. Yani (vakıada) özellikle kadınların söz konusu edildiği bazı yerler vardır ki bu yerlerle ilgili yaklaşımlardan onlara özel ilkeler de çıkarılabilir. Ancak galip zihnin sure bütünlüğünden uzak parçacı yaklaşımı, yeterince doğru sonuçlar vermediğinden kadına düşen sorumluluğun çerçevesi bazı ayetlerle sınırlı tutulmuş ve tam anlamıyla onlara rehberlik edecek ilkeler çıkarılamamıştır. (24)

Bir örnek vermek gerekirse Tahrim suresinin 10. ayeti şu şekildedir:
“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah’tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: ‘Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!’ denildi.” (25)

Râzî, “Bu meseldeki hikmetler” diyerek Nuh (as) ve Lut (as)‘un hanımlarından bahseden bu ayetten şu sonuçları çıkarır:

“Nuh (as)’un Vâile adındaki karısı ile Lut (as)’un Vahîle adındaki karısının mesel olarak verilmesine gelince bu, tamamını ancak Allah’ın bileceği bir biçimde, sayısız fayda ve hikmetleri ihtiva eder ki bunlardan bazıları şunlardır:
1) Erkeklerin ve kadınların, ‘büyük mükâfat ve büyük azap’ hususunda dikkatlerini çekmek.
2) Başkasının salâhının iyi güzel yolda olmasının, fesat içinde olana fayda vermeyeceğini; başkasının fesadının da iyi ve güzel yolda olana zarar vermeyeceğini bilmek.
3) Erkek, takvanın zirvesinde dahi olsa, kadın ve nefsi konusunda kendisine güvenmemelidir. Bu tıpkı, Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımlarından sudur eden hâl gibidir.
4) Kadının namusluluğunu ve iffetini bilmek çok mükemmel bir fayda temin eder. Bu da tıpkı, Allah’ın, hakkında, ‘Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti.’ (Âl-i İmran suresi, 42. ayet.) buyurduğu İmran kızı Meryem’de olduğu gibidir.
5) Allah’ın huzurunda sadâkati bütün olarak yalvarıp yakarmanın, O’nun cezasından kurtulup hesapsız mükâfatlar elde etmeye vesile olacağına ve ezelî olan zatın huzuruna her konuda başvurmanın gerekli olduğuna, dönüşün ise; şanı yüce, kelimesi üstün, kendisinden başka tanrı olmayan ve ancak kendisine dönülecek olan zata olacağına dikkat çekmek.” (26)

Bu çıkarımların, yukarıdaki ayetle ilgili olarak dile getirilebilme ihtimali tartışılabilir. Ancak kocalarına hainlik eden bu peygamber eşlerinden bahsedilmesinin asıl sebebi, bunların hiç biri değildir. Asıl konu, bu hanımların yaptıkları işlerin evlerinin sınırlarını aşarak toplumda kocalarını zor durumda bırakacak şekilde bir işleve bürünmesidir. Ayette buna hainlik denir. Sonuçta bu kadınlar mensup oldukları aileden koparılır/çıkarılır ve zalim toplumla bir tutulurlar. Kocaları da onları, karşılaşacakları kötü sonuçtan kurtaramayacaktır.

Tahrim suresinin 11. ayeti de şu şekildedir:

“Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” (27)

Ayet hakkında yapılan değerlendirmelerden bazıları şunlardır:
Kurtubî, Yahya b. Sellâm’dan naklen şu bilgileri aktarır: “ ‘Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi…’ (10. ayet.) buyruğunu Allah, Ayşe (r. anha) ve Hafsa (r. anha)’ya, Rasulullah (sav)’a karşı bir¬birlerine destek olduklarında onları muhalefetten sakındırmak üze¬re misal verir. Daha sonra itaate sımsıkı sarılmalarını, din üzere sebat göstermelerini teşvik etmek üzere onlara Firavun’un hanımı ile (11. ayet) İmran kızı Mer¬yem’i (12. ayet) misal getirir. Bunun, müminlere sıkıntılara sabretmeye teşvik için verildiği de söylen-miştir. Yani onlara ‘Sıkıntılı zamanlarda sabretmek için Firavun’un eziyetine kat¬lanan hanımından daha zayıf olmayın.’ denilir. Âsiye, Musa (as)’ya iman etmiştir. Onun Musa (as)’nın halası olup ona iman ettiği de söylenmiştir. Ebu’l-Âliye dedi ki: Firavun, hanımının iman ettiğini öğrenince, ileri gelen¬lerin huzuruna çıkarak onlara şöyle dedi: ‘Siz Müzâhim kızı Âsiye hakkında ne bilirsiniz?’ Ondan övgüyle söz ettiler. Onlara: ‘O benden başka bir Rabb’e iba¬det ediyor.’ dedi. İleri gelenler ona: ‘Onu öldür.’ dediler. Bunun üzerine onun için yere kazıklar çaktı, ellerini ve ayaklarını bağladılar. O da: ‘Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap!’ diye dua etti. Bu esnada Firavun da ha¬zır bulunuyordu. Cennetteki evini görünce güldü. Firavun: ‘Bu kadının de¬liliğine hayret etmiyor musunuz? Biz ona işkence ediyoruz, o ise gülüyor.’ derken, ruhu kabz olundu. Osman en-Nehdî’nin kendisinden rivayet ettiğine göre Selman el-Fârisî de şöyle demiştir: ‘Asiye’ye güneşte işkence ediliyordu. Güneş sıcağı onu rahat¬sız etti mi melekler onu kanatlarıyla gölgelendiriyordu.’ Güneşte ellerinin ve ayaklarının çivilendiği, sırtının üzerine bir değirmen ta¬şı konduğu, (bu arada) yüce Allah’ın ona cennetteki yerini gösterdiği de söylenmiştir. Yine denildiğine göre ‘O: ‘…Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap…’ deyince, ona cennette evinin bina edilmekte olduğu gösterildi. El-Hasen’den gelen rivayete göre onun evi incidendir. Âsiye: ‘Beni… kurtar!’ deyince, yüce Allah onu en üstün ve şerefli bir şe¬kilde kurtarır, onu cennete yükseltir. O orada yer, içer ve nimetler içerisin¬de yüzer.” (28)

Asiye ile ilgili bu pasajdan onu örnek almayı amaçlayan bir hanım için çıkarılabilecek sonuç özetle şudur:
“Asiye, imanı uğrunda eziyet ve işkencelere sabırla katlanan bir hanımdır.”

Kurtubî, konuya şöyle devam eder:
“Firavun’dan ve onun (kötü) işinden” ifadesinde ‘amel’den kasıt, onun küfrüdür. Bu ‘Onun azabından, zulmünden ve [Asiye’nin] başına gelenlere sevinmesinden… (kurtulma isteği)’ şeklinde de anlaşılmıştır. İbn Abbas (ra)’ın burada kasıt, cimadır.’ dediği de nakledilmiştir.” (29)

Galip zihnin bu ayetten hareketle bir hanımdan beklediği şey, işkence altında dahi olsa imanından vaz geçmemesidir. Zorluklara göğüs germek adına bu yaklaşımın bütünüyle yanlış olduğu elbette söylenemez. Ancak Asiye örneği, erkek-kadın ilişkisi açısından ele alındığında ve bu ilişkide kadının mağdur olan tarafı temsil ettiği düşünüldüğünde çıkarılacak sonuç, eziyetlere katlanmaktan ziyade kendi haklarını ve kimliğini savunma çabasıdır. Elbette bu çaba, Meryem annemizin teslimiyeti ile dengelenmelidir. Ancak mesele Firavun-Asiye, Nuh, Lut ve eşleri üzerinden sadece mümin-kâfir ikilemine hapsedildiğinde gerekli dersleri çıkarmak mümkün olmaz. (30) Oysa bu ikilem gerekli dersler alınmadığında içine düşülebilecek vahameti gösterir. Yani surede yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakınma (6. ayet), kâfirlerin özür beyan edememesi (7. ayet), kâfir ve münafıklarla sıkı bir şekilde mücadele edilebilmesi (9. ayet), surenin başından itibaren ele alınan meselenin sadece bir aile tartışması olmadığı ve dikkat edilmediği takdirde bunun küfre kadar varabilecek sonuçlarının olabileceğini anlatmaya yarar. Nitekim Nuh (as) ve Lut (as)’un eşlerinin küfre örnek verilmesi de (10. ayet) bu yüzdendir. Dolayısıyla Asiye örneğinden hareketle burada bir hanımın eşini ya da toplumunu sorgulaması, onları Firavun ve onun zulmünü tasdik eden toplum yerine koyması anlamına gelmez. (31) Bu bir hanımın en yakınından başlayarak devam eden bir bakış/görüş açısına sahip olması gerektiğini gösterir. Galip zihin, içinde bulunduğu refah düzeyi nedeniyle bakış açısını küfre yöneltir. Asiye olmak için Firavunlar arar. Hâlbuki bu surenin indiği dönem itibariyle Medine’de Firavun bulunmuyordu. Ancak sürenin niye indirildiğini bilenler, buna rağmen kendilerini Asiye’nin yerine koymayı ve bundan olumlu sonuçlar çıkarmayı başarabiliyorlardı. Nitekim Tahrim suresinin uyarılarından sonra hanımların eşleri ve evleri açısından onları sorgulamak ama utandırmamak adına daha dikkatli olmaya çalıştıklarında şüphe yoktur.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bir medeniyet işgal ve tehdit altında yok olmaya yüz tuttuğunda da ilk önce en naif, zarif ve zayıf noktaları hırpalanır. Bu anlamda içinde yaşadığımız medeniyetin en zayıf ama son derece zarif noktalarından biri de yine hanımlardır.
2. Buhari, Menâkıb, 25; Bu konuda benzer bir rivayet de şu şekildedir: “…Allah’a yemin ederim ki, şu İslam Dini muhakkak surette kemâle erecektir. Öyle ki, bir atlı (süvari, yalnız başına) San’â’dan Hadramevt’e kadar (selâmetle) gide¬cek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak…” (Buhari, Menâkibu’l-Ensar, 29; İkrah, 1; Ebu Davud, Cihad, 97.)
3. “Ey peygamber! Kadınları boşa(mak iste)diğiniz zaman onları iddetleri içinde (âdetten temiz oldukları sırada) boşayın ve iddeti sayın (üç defa âdet görüp temizlenmelerini hesabedin). Rabbiniz Allah’tan korkun (bekleme süresi içinde) onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yapmaları durumu, bu hükmün dışındadır (o zaman evden çıkarabilirsiniz). Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını geçerse, kendisine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allah, bundan sonra (iddet süresi içinde) yeni bir iş ortaya çıkarır (gönülleri uzlaştırıp birleşme ortamı yaratır). Sürelerinin sonuna vardıklarında ya onları güzelce (yanınızda) tutun yahut güzellikle onlardan ayrılın. (Eşinizi yanınızda tutmak veya ondan ayrılmak için) içinizden adaletli iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte içinizden Allah’a ve Son Güne inanan kimseye öğütlenen budur. Kim Allah(ın yasakların)dan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır. Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a dayanırsa O, ona yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak suresi, 1-3. ayetler. S. Ateş Meali)
4. “(Boşadığınız) O kadınları, gücünüz ölçüsünde oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun ve onları sıkıştır(ıp evden çıkmağa zorla)mak için kendilerine zarar vermeğe kalkışmayın. Şayet gebe iseler, yüklerini bırakıncaya kadar onların geçimini sağlayın. Sonra sizin için (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara ücretlerini verin ve aranızda güzellikle konuşup anlaşın. Eğer (anlaşmakta) güçlük çekerseniz (o zaman) çocuğu, başka bir kadın emzirecektir.” (Talak suresi, 6. ayet. S. Ateş Meali)
5. Şüphesiz İslam medeniyetinin şu ya da bu şekilde hâkim olduğu dönemlerle İslam’ın hiç yaşanmadığı yer ve dönemler kadının güvenliğinin sağlanması açısından mukayese edilemez. İslam, bu ve benzeri kıyaslamalar söz konusu edildiğinde her zaman galip gelir. Dolayısıyla asıl konu İslam’da kadının yeri değildir. Nitekim bu anlamda İslam’ın kadına tanıdığı hakların tam anlamıyla anlaşılmadığı veya yerine getirilmediği üzerinde de durulması gerekir.
6. Meryem (as) bir kız olarak doğumu konusunda annesinin üzüntüsünü Allah’ın nasıl karşıladığı da burada hatırlanmalıdır. Bu konu, “Bağlamın Muhatapları Dikkate Alması” başlığı altında ele alınmıştır.
7. Mücâdile suresi, 1. ayet. (S. Ateş Meali)
8. Dâl harfinin esre okunmasıyla Arapça’da “Mücâdile” şeklinde dile getirilen kelime ism-i fâil olup tekil ve müennes kalıpta ele alındığında Türkçe’de “Mücadele Eden/Hakkını Arayan Kadın” anlamına gelir. Dâl harfinin üstün okunmasıyla meydana gelen “Mücâdele” ise bu kelimenin masdarıdır. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 171.) Kur’an’da bir surenin “Hakkını Arayan Hanım” başlığıyla anılması, bir hanım açısından hak aramanın ne kadar önemli ve değerli bir faaliyet olduğunu gösterir.
9. Mücâdile suresi, 2. ayet. (S. Ateş Meali); Bu hususta şu ayetin de hatırlanması gerektiği ifade edilir: “Allah hiç kimseye tek bedende iki kalp vermemiştir ve (aynı şekilde,) ‘kendiniz için annelerinizin bedeni kadar haram’ saydığınız eşlerinizi hiçbir zaman sizin (gerçek) anneleriniz kılmamış ve evlatlıklarınızı da (gerçek) çocuklarınız saymamıştır, bunlar ağzınıza doladığınız boş laflar(ın işaretlerin)den başka bir şey değildir; hâlbuki Allah (mutlak) doğruyu söyler ve (size) doğru yolu ancak O gösterir.” (Ahzab suresi, 4. ayet; M. Esed Meali); M. Esed bu ayetle ilgili 3. dipnotta şöyle bir açıklamaya yer verir: “Burada zıhar adı verilen İslam öncesi Arap geleneğine işaret edilmektedir. Bu geleneğe göre koca, eşini, sadece ‘Sen benim için artık annemin sırtı gibi [haram]sın.’ demek suretiyle boşayabilirdi. Zahr (‘arka/sırt’) terimi, burada, ‘beden’i sembolize etmektedir. Müşrik Arap toplumunda bu boşama şekli kesin ve geri dönülmez görülürdü; üstelik bu şekilde boşanan kadın yeniden evlenemezdi ve ölünceye kadar eski kocasının kontrolünde kalmaya mahkûm olurdu. 58. surenin (Mücâdile) -ki bu sureden belli bir süre önce nazil olmuştur- ilk dört ayetinden anlaşılacağı gibi, bu ölçüsüz ve gaddar müşrik geleneği, yukarıdaki surenin nüzulü sırasında zaten yürürlükten kalkmıştı. Burada ise, sadece daha sonra gelen, ‘ağzınıza doladığınız boş lafların [lafzen, ‘sözlerin’] işaretleri’nin insan ilişkileri gerçekliği ile her zaman çakışmadığı şeklindeki hükmün tasviri için değinilmiştir.”
10. Mukâtil, Tefsîr-i Kebîr, c. 4, s. 172; Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 7923.
11. M. Esed, Kur’an Mesajı, Mücâdile suresi, 1. ayet, dipnot: 1.
12. Mücâdile suresi, 3. ayet. (S. Ateş Meali)
13. Mücâdile suresi, 4. ayet. (S. Ateş Meali)
14. Şayet zıhar yapan kişi bu oruca özürsüz olarak ara verecek olursa yeni baştan tutması gerekir. Ancak özürden dolayı orucuna ara verecek olursa, bir kı¬sım âlimlere göre, geride kalan orucunu tamamlar, yeni baştan başlamaz. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 7932.) Fakat ayetin zahiri herhangi bir özür söz konusu edilmeden bu orucun ara verilmeksizin yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
15. Ayetlerde araka arkaya sıralanan cezalarla ilgili olarak ara cümlelerde geçen لَمْ يَجِدْ köle bulamıyorsa, لَمْ يَسْتَطِعْ “buna da güç yetiremiyorsa” şeklindeki ifadeler âdeta bir yandan muhatabın zayıflığına vurgu yaparken diğer yandan kendisine zalim olamayacak kadar güçsüz olduğunu da hatırlatır. Bu üslup, muhatap açısından ona haddini bildiren ayrı bir ceza şeklinde de değerlendirilebilir.
16. Mücâdile suresi, 4. Ayet. (S. Ateş Meali); Sureyi değil ama konuyu tamamlayan son iki ayet de şu şekildedir: “Allah’a ve Elçisine karşı gelen (onların koyduğu sınırlardan başka sınırlar koymağa kalkan)lar kendilerinden öncekilerin tepelendikleri gibi tepeleneceklerdir! Biz açık açık âyetler indirdik. Kâfirler için küçük düşürücü bir azâb vardır. Allah onların hepsini tekrar dirilteceği gün ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir! Allah on(ların yaptıkları işler)i hep saymış (zaptetmiş)tir. Onlar ise onu unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.” [Mücâdile suresi, 4. Ayet. (S. Ateş Meali)]; Bu iki ayetin içeriği meselenin ne kadar önemli bulunduğunu yeterince göstermektedir.
17. “Yanlışlık dışında bir mümin, bir mümini öldüremez: Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azadetmesi ve ölenin ailesine de bir diyet vermesi gerekir. Eğer (ölenin ailesi), bağışlar(diyetten vazgeçer)lerse başka. (Öldürülen) mümin, düşmanınız olan bir topluluktan ise mümin bir köle azadetmek gerekir. Ve eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mümin bir köle azadetmek lâzımdır. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardı ardına oruç tutması gerekir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Nisa suresi, 92. ayet; S. Ateş Meali)
18. Zıhar’ın çirkinliği, ondan dönmenin meşru olması ve kadına dokunmadan önce üç kefaretten birinin uygulanması gereği, Allah’ın hudududur. Bunları aşmanın caiz olmadığı ve bu sınırda durulması gerektiği açıklanır. Bu anlamda fakihlerin “Kadın, zıhar yapan kocasını kefarete ve geri dönmeye zorlar, kefaret yerine getirilmeyince de kendisini teslim etmez. Hâkim de, kadının zararını ortadan kaldırmak için kocaya hapis ve ta’zir (azarlama) cezası vermek suretiyle kefarete zorlayabilir.” dedikleri üzerinde durulmuştur. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 176-178.); Fakat rivayetlerden hareketle Rasulullah (sav) dönemindeki uygulamalar, bu işi hatâen yaptığı bilinen muhatabın iyi niyet izharına binaen bunu telafi etmesi için kendisine yardımcı olunması yönündedir.
19. Nitekim evini otel gibi kullanıp kahvehaneleri mesken edinen ve eşlerini evli mi bekâr mı belli olmayacak bir derekeye iten kimselerin yaptığı da, kadına karşı yapılmış bir nevi hakaret sayılır.
20. Elmalılı, sözlerine şöyle devam eder: “Yukarıda da geçtiği üzere zıhar İslâm’dan önce Arapların âdetlerine göre kesin bir haramlık ifade ediyordu ve helâle çevrilmesine dair bir çözüm yolu yoktu. Kur’an, zıhar olarak söylenen sözün İslâm’a yakışmayan, yadırganan ve çirkin bir yalan olduğunu beyan etmiş, evvela ondan sakınılması lazım geldiğini, söylendiği takdirde de hiç hükümsüz kalmayıp yine haram hükmünü ifade edeceğini belirtmiştir. Ancak münker olarak söylenen o sözü, bir kefaret ile telafi ederek geri alıp, o haramlığı kaldırmanın gerekli olacağını beyan ile zikredilen âdeti kısmen bırakmış, kısmen ortadan kaldırarak değiştirmiş böylece çirkin âdetlerin ıslah edilmelerinin gerekli olduğunu da göstermiştir.” (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 175.); Ayetlerin ortaya koyduğu hüküm zıharı ve yol açtığı zararları ebediyen ortadan kaldırmak şeklinde anlaşılmalıdır.
21. Bu çalışmada Mücâdile suresinin bağlamından da bahsedilmiştir. Orada görüleceği gibi surenin bağlamı, bu hanımın şikâyet konusunun şekli ile ilgilidir. Fakat samimi ve açık bir talebin bu şekilde bir hanımın hakları üzerinden ele alınması, aynı zamanda kadınların her türlü hak talebinin de tartışmasız karşılanması anlamına gelir.
22. Mümin suresi, 40 ayet; Nahl suresi, 97. ayet.
23. Zira ambargo yıllarında mümin bir erkeğin asıl başarısı, evinde yaşanan olaylarla birebir ilişkilidir. Bu anlamda Mekke dönemi, mümin kadınları izleyerek baştan aşağı bir kere daha gözden geçirilmelidir.
24. Bu anlamda Tahrim suresi, özellikle hanımların okuması ve anlaması gereken bir suredir.
25. Diyânet Vakfı Meali.
26. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 567, 568.
27. Diyânet Vakfı Meali.
28. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 565; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 491.
29. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 492.
30. Bu anlamda Asiye (as)’nin hâli ve bir zalimin eşi olmasına rağmen Allah katındaki mertebesi, Meryem (as)’in kavmi kâfir olmasına rağmen, zamanının kadınlarından faziletli kılınması gibi durumlardan hareketle müslümanların, kâfirlerle ilişki kurmalarında bir beis olmadığı ve bu ilginin müslümanlara zarar vermeyeceği üzerinde de durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 564.)
31. Galip zihinde topluma ve yöneticiye yüklenen bütün sorumluluklar, üstünlük anlayışına dayanır. Galip zihin, topluma rağmen bireye bir değer yüklemeye ihtiyaç hissetmez. Çünkü toplum ve bireyi bugünkü gibi birbirinden ayırmaya yarayan çelişkilerden yoksundur. Bu nedenle hiç kimsenin toplumdan kurtulmak veya kaçmak için haklı gerekçeleri bulunmaz.

Musa Şimşekçakan
02 Ağustos 2018