Galip Zihinde Sistem Sorgulaması

Sistem sorgulaması galip zihinde yer almaz, alamaz. Örneğin aşağıdaki ayetle ilgili olarak yapılan tefsirler daha çok Süleyman (as)’a verilen güçle ilişkilendirilmiştir ki bu konuda verilebilecek örneklerden biri de onun kabul edildiği bildirilen şu duasıdır:
“Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.” (1)

Süleyman (as)’ın duasının “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” kısmı anlaşılır gibi değildir. Neden ulaşılmasını istemediği hususu kapalıdır.

Elmalılı, Süleyman (as)’ın “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” içerikteki duasının “Ya Rab! Beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin. Yani benim hâlime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu gibi kimse onu benden çekip alamasın.” şeklinde anlaşılması gerektiğini söyler ve bunun ‘dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman (as)’a olurdu.’ denilsin de kimsenin dünya saltanatına rağbeti kalmasın şeklinde güzel bir anlam oluşturduğunu nakleder. Buna göre Süleyman (as) fani olan dünya mülkünü değil, ahiret mülkünü istemektedir. (2)

Râzî ise ayette geçen mülk kelimesiyle ilgili şu çıkarımlarda bulunur:
a) “Mülk” kudret anlamındadır. Buna göre ayetin manası, “Benim onlara muktedir olmamın, peygamberliğimin ve risâletimin doğruluğuna delâlet eden bir mucize olabilmesi için, beni, benden başka hiçbir kimsenin asla kadir olamayacağı birtakım şeylere muktedir kıl.” anlamındadır. Bu izahın doğru olduğunun delili bu ifadenin hemen peşinden gelen şu ayetlerdir: “Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” [36-38. ayetler] (3) Buna göre duada “Hiç kimsenin muarazada bulunamayacağı bir mülk” den bahsedilmektedir.

b) Süleyman (as) hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlar ve Rabbinden, kendisinden başkasına intikal etmeyen bir mülk vermesini talep eder. Buna göre anlam, “Benden başkasına geçmeyen bir mülk ver.” demektir. (4)

c) Onları yapmaya ve yerine getirmeye kadir olduğu hâlde, dünyanın hoş ve leziz şeylerinden kaçınmak, yapmaya kadir olamadığı hâlde onlardan kaçınmaktan çok daha zordur. Süleyman (as) sanki “Ey Allah’ım, mükâfatımın daha tam ve daha üstün olabilmesi için, kendilerini yerine getirebilme imkânım olduğu hâlde onlardan kaçınabilmem için, bana beşerin sahip olduğu şeylerden tamamen uzak ve onlardan üstün olan bir mülk ver.” demek istemiştir.

d) Bazı kimseler şöyle demişlerdir: Hazır ve mevcut olduğu için dünyanın hoş ve leziz şeylerinden uzak durabilmek, çetin ve zor bir iştir. Ahiretin saadetleri ise, ileriki bir zamanda olacaktır. Şimdiden var olanın, sonradan olacak olanla değiştirilmesi, zordur. Süleyman (as), dünyalık elde etmenin, Mevlâ’ya hizmet etmeye mani olmadığının halk tarafından anlaşılması için, “Ya Rabbi bana beşerin sahip olduğu mülklerin en büyüğü olan bir mülk ver ki, böylece ben, onları yapabilme imkânına sahip iken, onlardan son derece uzak kalabileyim.” demek istemiştir.

e) Dünyayı elde edemeyenlerin kalpleri, daima bunlara asılı kalır. Onlar dünyada büyük mutlulukların ve faydalı şeylerin bulunduğunu zanneder. Süleyman (as), “Ey izzet ve ululuğun Rabbi, bana, mülklerin en büyüğünü ver. Böylece, insanlar, o mülklerin hallerinin en mükemmeline vakıf olabilsinler de, bu durumda akıl, bunlarda da bir fayda bulunmadığını anlasın; kalp, bunlardan yüz çevirsin, bunlara iltifat etmesin, Allah’a kullukla meşgul olup dünya ile ilgili şeylerle iştigal etmesin ve nefis böylece itminana ersin.” demek istemiştir. (5)

Kurtubî’ye göre “benden sonra kimsenin ulaşamayacağı” ifadesi, kimsenin istemeyeceği anlamındadır. Buna göre sanki o kendisinden sonra herhangi bir kimsenin böyle bir dilekte bulunmamasını böyle bir duanın kabul olunmamasını istemiş gibidir. Yine onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdindeki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindir. Ayrıca peygamberler Allah nezdindeki konumlarına delil gösterecekleri özel bir yerlerinin olma¬sını arzu ederler. Bundan ötürü Peygamber (sav) namazını kesmek isteyen if¬riti yakalayıp Allah da ona bu imkânı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak is¬temiş, ama sonra kardeşi Süleyman (as)’ın: “Rabbim bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.” dediğini hatırlamış ve o şeytanı küçülmüş bir durumda serbest bırakmıştır. Yani Peygamber (sav), şeytanların Süleyman (as)’ın emrine verilmesinin onun bir özelliği olduğunu ve bunun kendisinden sonra kimse¬ye verilmemesi gerektiğini, onun duasının kabul edilmiş olduğunu bilir ve buna uygun hareket eder. (6)

Mevdudî, “Şu bir gerçektir ki, bu bölüm Kur’an’ın en müşkül yeridir ve kesinlikle sarih bir şekilde tefsir edilemez.” (7) dedikten sonra muhtemel gördüğü şu açıklamayı yapar:
“Hz. Süleyman’ın “Rabbim beni affet ve bana benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir saltanat ver.” şeklindeki duasını İsrailoğullarının tarihi ışığında değerlendirirsek şayet, Hz. Süleyman’ın, kalbinde oğlunun tahta geçmesi arzusunu taşıdığını ve bu muhteşem saltanatın zürriyeti boyunca devam etmesini istediğini anlarız. Bu arzu ve istek kendisi için bir fitne (imtihan) olduğu için Allah onu uyarmıştır. Nitekim Hz. Süleyman’ın veliahdının, büyüdüğünde kıymetsiz biri olduğu ortaya çıkmış ve babasının saltanatını devam ettirememiştir. Hz. Süleyman’ın tahtı üzerine bir cesedin bırakılması muhtemelen şu şekildedir: Hz. Süleyman önce mirasını (saltanatını) bu ehliyetsiz, kabiliyetsiz ve hiçbir özelliğe sahip olmayan oğluna bırakmak istiyordu. Dolayısıyla Hz. Süleyman bu isteğinden vazgeçti ve bu saltanatın kendisi ile birlikte son bulmasını, nesiller boyunca devam etmemesini Allah’a dua ederek talep etti. İsrailoğulları tarihinden de, Hz. Süleyman’ın kendi yerine geçmesi için kimseye vasiyette bulunmadığı ve herhangi bir tavsiye de yapmadığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. Süleyman’dan sonra devletin ileri gelenleri onun oğlunu tahta çıkarmışlar ve kısa bir süre içinde İsrailoğullarına bağlı 10 kabile Kuzey Filistin’de ayrı bir devlet kurmuştur. Beytü’l-Mukaddes’de ise sadece Yahuda kabilesi kalmıştır. (8)

Mevdudî’nin bu açıklamasının gerekçeleri tartışılabilir. Hatta bu te’vilin bağlamdan onay alıp almadığı da söz konusu edilebilir. Fakat bu yorumun saltanat eleştirisi açısından Emevî, Abbasî veya Osmanlı hanedanları içinde yapılabileceği düşünülebilir mi? Kur’an okumalarında bu ve benzeri çıkarımların sistem eleştirisi şeklinde algılanması ve yeterince üzerinde durulması mümkün olmamıştır. Eğer mümkün olabilseydi, babadan oğula geçen saltanatın zaaflarından kurtulmanın yolları çok önceleri İslam dünyasında tartışılıp bulunabilir ve belki de adil bir yönetimin nasıl olabileceğinin en güzel örnekleri müslümanlar tarafından dünyaya sunulabilirdi. (9)

Sonuç olarak Süleyman (as)’ın bu teklifi kabul edilmiş ve kendisine olağanüstü bir güç verilmiştir. O’nun talebinin ilk kısmı makul olmakla beraber son kısmı düşündürücüdür. Kendisinden sonra kimseye verilmemesini istemesi oldukça ilginçtir. Kabul edilmiş bir talep olarak bu durumda konunun bize örnek olabilecek tarafı da anlaşılamamaktadır. Bu ayetle ilgili olarak yapılan tefsirlerin Peygamber (sav) devrinde nasıl bir fonksiyon icra ettiği de açık değildir. Bu durumda bugüne dair söylenebilecek bir şey de yoktur. Hâlbuki Mevdudî’nin yorumladığı şekilde ve tabiri caizse ilk anda ‘bencil’ bir talep gibi gözüken fakat muhtemelen bilinçli bir öngörüyü dile getiren bu yaklaşımın çok daha farklı değerlendirilmesi mümkündür. Süleyman (as), kendi yaşadığı dönemde Tevhid’i hâkim kılmak istemiş ve talep ettiği bu iktidar gücünü bu yönde kullanmıştır. Ancak kendisinden sonra bu gücün babadan oğula kötü ellere geçmemesi için böyle söylemiş olmalıdır. Saltanata dayalı bir yönetimin zaman zaman kötü yöneticiler elinde oldukça olumsuz sonuçlara yol açtığı bilinmektedir. Süleyman (as)’ın endişesi, kendisinden sonra bu gücün intikal edeceği kişilerin ehliyeti ve ahlakıyla ilgili olabilir. Herhâlde bu sebeple, “Benden sonra kimseye verme.” demiştir. Bu açıklama, doğru ya da yanlış olabilir. Nitekim sonuçta bir yorumdan ibarettir. Ancak gücün onu doğru dürüst kullanamayacak kimselerde bulunmamasına dair bir yönetim eleştirisi olarak saltanatı mahkûm eden böylesine bir yorumun, hâkim veya galip zihnin belirleyici olduğu dönemlerde yapılabilme imkânı yoktur.

Aynı şekilde yönetici-birey ilişkisini sorgulayan şu ayette de durum farklı değildir; “Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in bir neticesi)dir.” (10) Bu ayet, Firavun’un; “Yanımda büyüdün, ekmeğimi yedin sonra da yapacağını yaptın.” şeklinde nimeti başa kakmak denilen itirazının sonucunda gelmiştir. Musa (as)’yı nankörlükle suçlayan bu yaklaşımın bir benzeri indiği dönem içinde Peygamber (sav) için de geçerli bir başa kakmayı içerir. Yani Firavun’un Musa (as)’ya yaptığını Mekke ileri gelenleri Peygamber (sav)’e reva görmektedirler. Cevap açık bir iktidar eleştirisidir. İnsanları köleleştirme ve kendisine tabiiyet oluşturma çabası bu sonucu vermiştir. İktidarlar kendi güçlerini koruyabilmek için bazı nimetleri halkla paylaşırlar. Böylece aslında kendilerini korumuş olurlar. Firavun’un bu köleleştirme ve halkı ezme faaliyeti olmasa Musa (as) annesinin kucağında nazlı nazlı büyüyecektir. Onu saraya kadar götüren olaylar zinciri Firavun’un sebep olduğu baskılardır. Musa (as), sistem sorgulaması yaptığı anda, kendisine sunulan imkânlar birden ona eleştiri olarak geri döner. Bu her zaman böyle olmuştur. Yönetime karşı yapılan muhalefetler, benzer sonuçlar doğurur. Bu ayeti Emevî, Abbasi veya Osmanlı hanedanlarında eleştirilerin önünü açmak açısından kullanmak mümkün olamamıştır. Galip zihin, içinde bulunduğu ortamın baskılarına direnmek noktasında bu yorumları yapmayı düşünememiştir. Bu ve benzeri ayetlerden gerektiği gibi faydalanabilmek için Firavun ile söz konusu yönetimler arasında bir benzerlik kurmak gerekmeyebilir. Bir iktidar eleştirisi yapabilmek her zaman, karşısında Firavun gibi zulmeden bir yönetimi gerekli de kılmaz. Burada asıl olan ne olursa olsun hiçbir iktidarın kendisine yapılan eleştiriler karşısında nimetleri başa kakma veya tehdit etme gibi bir uygulama yapmaması gerektiğidir. Bunun gibi yeterince ilgi gösterilmesi hâlinde bu ayetlerden bireyin muhalefet etme hakkına ilişkin sonuçlar elde edilebilir. Fakat içinde bulunulan yapının kutsanması, buna engel olmaktadır. Ayrıca bizzat yöneticiler tarafından eleştiri konularını yıkıcı bir faaliyet olarak görme ve gösterme eğilimi genellikle insanlara bu imkânı vermemektedir.

Alak suresinin ilk beş ayeti, bir yönüyle müşriklerin tutumlarına ve bu tutumlarından hareketle edindikleri Allah anlayışına karşılık tenzih için inmiştir. Tenzih, kâfir ve müşriklerin zihniyetinin reddedilmesi demektir. Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgusu bunu gösterir. Zira müstağni ve azgın tavırları kâfir ve müşriklere ait yanlış İlah anlayışının bir devamıdır. Öyleyse zımnen onlara ait bu kabullere karşılık “Kellâ” (Hayır! Hayır!) diyerek bir nevi tenzihle cevap verilir. İlk beş ayet müşrik zihniyetin Allah hakkında yanlış tasavvurlarının olduğu bir yerde indirilir. Bu yüzden Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgulandığında gerek bu konuda tereddütleri bulunanların düşüncelerindeki tutarsızlıklar gerekse Allah adına açıkça yanlış tasavvurlar edinenlerin görüşleri reddedilmiş olmaktadır. Dikkat edilirse surenin indiği yer, anlam dünyasının izahında önemli bir rol oynamaktadır. Bu sure, İslam’ın hâkim olduğu zaman aralıklarında okunduğunda böyle bir karşılığın düşünülememiş olması nispeten doğal kabul edilebilir. Zira bu durumda doğru ifadelerle reddedilecek bir yanlış tasavvur yok farz edilir. Ama yine de Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu fikri canlı tutulmalı ve buna halel getirebilecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Allah’ın yaratıcı kabul edilmesi kullarını eşitler; cömertliği ise önce bilginin bütün insanlığa ait bir nimet kabul edilmesinin gereği sonra herkese yetecek kadar nimet yarattığı anlamına gelir. Vahyin içeriği, Allah’ın cömertliğiyle hemhâldir. İnsanın bu cömertlikten yeterince faydalanabilmesi vahyi rehber edinmesiyle doğrudan ilgilidir. Böylece hem insanlar arası eşitliğe halel getiren bütün uygulamalar bu şekilde mahkûm edilir hem de hiç kimsenin aç kalmaması sağlanır. O hâlde yeterince sorgulama konusu yapılabilirse Allah’ın yaratıcı ve cömert olduğu vurgusu, toplumda müstağni tavrı açığa çıkaran bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.

Kur’an’da sıkça geçen yetim ve yoksul ifadeleri de yeterince doğru anlaşılamamaktadır. Örneğin Mâun suresinde yer alan “İşte yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen odur.” ayeti, belli kişi veya kişilerin tavrı olmaktan daha çok sistem sorgulamasına aittir. Yetim ve yoksul konusu, bireysel ahlaka ya da ahlaksızlığa indirgenmemelidir. Nihayet kâfir ve müşrik de olsa hiç kimse bile isteye ve her kesin önünde böyle bir ahlaksızlık sergilemek istemez. Ayrıca sergilese bile bu bireysel tavır, ayetlerin dikkate alacağı ve üzerine evrensel bir ilke konduracağı kadar önem arz etmez. Asıl olan yetim ve yoksul doğuran sebeplerle onlara reva görülen sınıfsal ayrımcılıktır. Kimsesiz ve sahipsiz insanların toplumsal anlamda küçük düşürülmesi ve sorunlarının çözülmemesidir.

Mâun suresinde eleştiri konusu olan Mekke ileri gelenlerinin yönetim biçimidir. Bu anlamda yetimi itip kakmak ve yoksulu yedirmeye teşvik etmemek bireysel çabalarla giderilemeyecek kadar önemli ve ağır toplumsal bir sorundur. Yetim, bir toplumun adalet ve eşitlik anlayışını dile getiren sembolik bir ölçüdür. Yoksulluk da aynı şekilde sorunlu yönetim biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin sorgulanması anlamına gelir.

Kâfirun suresinde geçen “Deki, ey kâfirler!” hitabının muhatapları, surenin indiği dönem itibariyle Peygamber (sav)’in yaşadığı şehrin ileri gelenleridir. Başka bir ifade ile Kâfirun suresinin muhatapları, elçinin yakınlarının da aralarında bulunduğu Mekke site devletinin yöneticileridir. Bunlar, Mâun suresinde yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen ve bu tutumlarıyla bir de Allah’a yakınlık iddia edip namaz kıldıklarını söyleyen müşriklerdir. Bilindiği gibi ilk defa bu surede müşriklere kâfir denilir. (11) Böylece iman ile küfrün netleşmesi sağlanır. Anlaşılan odur ki yetim ve yoksullara karşı gösterilen tavır, bir memleketin değerini ve kalitesini gösteren önemli bir ölçüdür. Adalet ve eşitlik ilkelerinin işleyip işlemediği böyle belli olur. Bu değerlendirme, bir iç disiplin oluşturur. Böylece bütün yönetimler kendi yetim ve yoksullarıyla adamakıllı ilgilenmek zorunda kalır.

Kâfirun suresinin Asr-ı Saadet’i takip eden yüzyıllarda muhatapları, genellikle Ehl-i Kitap olmuştur. İç disiplin ve yönetim ölçüsü olması gereken konu, sınırların dışına taşınmıştır. Böylece yetimlere eziyet (adalet) ve yoksulluk (eşitlik), yok edilmesi veya çözülmesi gereken bir mesele olmaktan çıkmış, dernek ve vakıf gibi sivil kuruluşlar elinde bireysel yardım konusu durumuna gerilemiştir. Başka bir ifade ile güvenlik ve açık sorunları, sistem sorgulamasının dışında tutulmuştur. Bu şekilde galip zihin, sistemi tanımaya ve sorgulamaya yardım eden hayati bir ölçüyü, bireysel ahlakın sorumluluk çerçevesine indirgeyerek kendisini bir nevi koruma altına almıştır.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Sad suresi, 35. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Ayetin bazı farkı meallerdeki karşılıkları şu şekildedir: “ ’Rabbim!’ demişti, ‘Günahlarımı affet, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; çünkü sen lütuf sahibisin!’ ” (M. Esed Meali); “ ’Rabbim,’ dedi, ‘beni affet, bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk (hükümdarlık) ver. Çünkü Sensin o çok lütfeden, Sen!’ ” (S. Ateş Meali); “Dedi ki: ‘Ey Rabbim, beni yarlığa. Bana öyle bir mülk (-ü saltanat) ver ki o, benden başka hiçbir kimseye lâyık olmasın. Şübhesiz bütün muradları ihsan eden Sensin, Sen.’ ” (H. B. Çantay Meali); “Süleyman, ‘Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!’ dedi.” (Diyânet Meali); “Şöyle yakardı: ‘Rabbim, affet beni! Benden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk/saltanat ver bana! Kuşkusuz sensin, evet sensin Vahhâb!’ ” (Y. N. Öztürk Meali); “Şöyle dua etti: ‘- Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra hiç kimsede olmasın. Muhakkak ki sen, bütün dilekleri verensin = Vehhâb’sın.’ ” (A. F. Yavuz Meali); “Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.” A. Bulaç Meali); Ayetin devamı bu duanın kabul olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: “Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (Sad suresi, 36-38. ayetler. Diyânet Vakfı Meali)
2. Bu hususta “Her kim Ahiret ekimi isterse ona ekinini artırırız, her kim de dünya ekimi isterse ona da ondan veririz amma ahirette ona hiç nasip yoktur.” (Şura suresi, 20. ayet. Elmalılı Meali) ayeti gereğince kendisine daha fazlası verildiği belirtilmiştir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 6, s. 239.)
3. Diyânet Vakfı Meali.
4. Râzî’nin burada dile getirdiği ve Süleyman (as)’ın hastalanıp, daha sonra da iyileşince, dünyanın iyiliklerinin, veraset ya da başka bir sebeple başkalarına intikal ettiğini anlamasıyla ilgili yaklaşımından onun babadan oğula intikal eden bir mirası sorguladığını söyleyebilmek zordur.
5. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 19, s. 83, 84.
6. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 15, s. 92, 93; Bu yaklaşım şeytanların, en azından o dönem için görülür kılınmasından bahseder ki bu açılardan konunun tartışmalı olduğu unutulmamalıdır.
7. Bu çerçevede anlaşılmak için inmiş bir kitabın içinde anlaşılması mümkün olmayan bir bölümün bulunduğunun ima edilmesi, meselenin asla anlaşılamayacağından değil, anlaşılma güçlüğünden kaynaklanıyor olmalıdır.
8. Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 5, s. 72.
9. Süleyman (as)’ın yaşadığı dönemde yönetim şekli açısından babadan oğula geçen bir saltanat eleştirisi yapmak veya böyle bir konunun o dönemde sorgulanabileceğini düşünmek zordur. Yani modern dönemlerin sorunlarını geçmiş dönem içinde aramak ve bulmak için zorlama yorumlara sarılmak elbette doğru değildir. Fakat evrenseli yakalamak için ortak paydaların tespit edilmesi de bir zarurettir. Süleyman (as)’ın duası, “benden sonra” kaydıyla büyük bir gücün kendisinden sonrasına intikalinin doğuracağı sorunlarla ilgilidir. O’nun yaşadığı çağda kral olduğunu da herkes bilir. Buna göre kendisinden sonrası için onun kanından ya da tayin edeceği birinin yerine geçeceğini düşünmekten daha doğal bir şey olamaz. Buna göre elbette kendisinden sonra bu gücü kullanacak ehil kimselerin bulunmaması, onun topyekûn bir sistem sorgulaması yaptığı anlamına da gelmeyebilir. Fakat her hâlükârda mesele bir gücün kötü ellerde kullanılmasının doğuracağı sonuçlarla ilgilidir. O hâlde bu yaklaşımda modern ve geleneksel yorumlar arasında tercih yapma veya birini diğeri yerine kullanma söz konusu değildir. Nihayet bu yorum da bu hususta söylenebilecek son sözü söylemiş sayılamaz.
10. Şuara suresi, 22. ayet. (Diyânet Meali)
11. “Kâfirun Suresi”, .Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)

Musa Şimşekçakan
02 Ağustos 2018