Galip Zihnin Mağdur Zihnin Yerini Alması

Galip veya baskın zihinden kasıt kendini güvende hisseden ve bulunduğu ortamda hâkim olduğunu düşünen zihindir. İçinde bulunduğu hâkim yapıyla özdeşleştiği için sistem sorgulaması yapamaz. Esastan uzaklaşıp ayrıntılara boğulur. Mağlup zihin ise bu yapıdan zarar gören mazlum ve mağdurların düşüncelerinden oluşur. Öncelikler sıralaması yapar. Sorgulamadan geçmez.

Hâkim (galip/baskın) zihin, düşünce ortamında kendisine yer aramaz. Dayanakları her zaman vardır. Güven sorunu yoktur. Hakîm olduğu için ideolojik kaygı gütmez ve bu yüzden olsa gerek sistem sorgulamasından uzaktır. Olmuş bitmiş şeylerle ilgisi yüzünden bir konunun daha ziyade “nasıl”lığıyla ilgilidir. Niçin diye hiç sormaz. Bütün galip zihin örneklerinde görüleceği üzere kaderci eğilimlidir ve bu anlamda ‘niçin’ sorusunun cevabına zaten sahip olduğunu düşünür. (1)

Mağlup (mağdur/mazlum) zihin ise böyle değildir. Bütünü göremediğinden onun yanlış bir parçası olmaktan korkar. Çatısı yoktur. Mücadele ortamının ürünüdür. Sürekli kendini kanıtlamaya çalışır. Kurtulmak ister. Şüphecidir ve soru sorar. Olup biten her şeyde hikmet arar. Nitekim bu zihinde anlama çabalarına değer katıp onu canlı tutan şeyler, konunun “niçin” öyle gerçekleştiğiyle ilgilidir.

Kur’an tefsiri/te’vili söz konusu olduğunda başlangıç itibariyle özellikle Mekkî ayetlerde mağlup zihinle hareket etmek gerekir. Mekke’de hazır hiçbir şey yoktur. İnananlar arayış içindedir. Ortamın mağdurudurlar. Mücadele ederek kurtulmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle onlar için vahyin ilk örneklerini taşıyan Kitap kurtarıcıdır. Bilindiği gibi kurtarıcı sözler bire bir takip edilir ve onun gerçekleşme seyri her durumda mensuplarını heyecanlandırır.

Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için nüzul ortamı oldukça önemli bir etkendir. İlk inmeye başladığı zaman aralığı içindeki muhataplarının içinde bulunduğu durum, ayetlerin anlamına farklı bir değer ve anlam katar. Heyecan, korku, yetersizlik hissi, sorumluluğun ağır baskısı, muhalefetin doğurduğu tehlikeler, tebliğ sonucunda üstlenilen riskler gibi mücadeleye konu olan etkenler dikkate alınmadığı zaman anlam kaymaları ve kayıpları yaşanır.

Bunun gibi mağdur ve mazlum konumu ile galip ve muzaffer olma durumu da ayetlerin anlaşılması konusunda dikkate alınmalıdır. Arka plan açısından Mekke’de inen ayetlerle Medine’de inen ayetler arasında bu farkın gözetilmesi bir zarurettir.

İslam dünyası Medine’de İslamî bir yapı kazandığından bu yana galip konumunu muhafaza etmiştir. Zaman zaman İslam ile bağdaştırılmayan ve eleştirilen uygulamalara rastlanmasına rağmen Kur’an’ın tefsirine dair yapılan yorumların neredeyse tamamı, galip zihnin ürünleridir. Bütün ümmeti temsil eden bir halifenin başta bulunduğu, İslam hukukunun şöyle ya da böyle yürürlükte olduğu dönemler bu şartların hiçbirinin geçerli olmadığı bir dönemi anlamakta zorluk çekmiştir. Bu dönem Mekke devridir. Nitekim sonunda Peygamber (sav)’i öldürme kararı alınıncaya kadar devam eden bu zaman aralığının baskı ve zulümden kurtulmak isteyen mağdur/mazlum bir yapı arz ettiği göz ardı edilmemelidir.

Kur’an, indiği dönemde bir hidayet rehberi olarak inananlara yol gösterir. Onlara nasıl ve niçin mücadele vereceklerini öğreterek onlar adına kavga edip hakikati inkâr edenlerin itirazlarına gerekli gördüğü yerlerde cevaplar üretir. (2) Vahye tabi olan ilk nesil onu bu mücadele içinde tanımış, ona inanıp güvenmiştir. Bizzat kâfirler tarafından basit görüşlü ayak takımı diye nitelenen bu nesilden düşünüp doğru kararlar verebilen örnek bir toplum yetişmiştir. Bu rehberlik altında ilk nesil, tek bir ilah kabul edilmesinin hikmetlerini anlayıp hiç kimsenin bir başkası önünde eğilmemesi gerektiğini kavramışlardır. Ardından insanlık onuru için yapılan bu savaş kazanılmıştır. Bu müthiş kazanım, sonraki nesiller elinde bir gün tekrar eski cahiliye adetlerine geri dönülebileceğini düşünmeye engel olmuş, arka planda yaşanan mücadele ortamı buharlaşmıştır.

Kur’an ile muhatap olan ilk nesil, uğrunda pek çok arkadaşlarını kaybettikleri ve ciddi bedeller ödedikleri bu başarının, kıyâmete kadar süreceğini düşünmüşlerdir. (3) Buna göre hak ortaya çıkmış ve batıl yok olmuştur. Hâlbuki İslam dünyası her geçen gün genişlemiş, farklı din ve kültürlerle karşılaşılmış, refah ortamı yaygınlaşmış ve bu arada Kur’an ayetlerinin iniş sebepleri unutulmuştur. Başlangıçta yapılan fedakârlıklar önemini günbegün kaybetmiştir. Ammar ailesine ve Bilal’e yapılan işkenceler, Bedir ve Uhud’da yaşananlar hikâyeye dönüşmüş, hicret bir yolculuktan ibaret kalmıştır. Zulme engel olmak adına evini ve servetini bölüşen Ensar’ın yaptıkları anlam kaybına uğramıştır. Hemen herkesin müslüman olduğunu ilen ettiği geniş bir coğrafyada zamanla kâfir ve müşriklerden bahseden ayetler, aynı heyecanı uyandırmaz olmuştur. Bütün bu olumsuzluklar, müslümanlarla yaşadıkları şartlar arasında kurulması gereken ama bir türlü doğru dürüst kurulamayan düşünsel ilişkilerden kaynaklanır. Bunun sebebi, ilk bakışta çevre şartlarına yenik düşmektir. Yani, müslümanlar fetihlerle beraber ortaya çıkan ve bir türlü önü alınamayan ganimet talebinin getirdiği refah düzeyiyle yeterince doğru bir şekilde baş edememiş ve bu fetih hareketleri neticesinde karşılaşılan kültürlerden haddinden fazla etkilenmişlerdir. Fakat asıl sorun müslümanların Kur’an’a galip bir zihinle yaklaşmalarıdır. İçinde bulunulan yüzyılın son çeyreği dikkate alınmazsa bu kadar uzun süre iktidarda kalan İslam düşüncesinin ilk nesli kurtaran aklı ve duyguyu bir daha yakalamasına gerek duyulmamıştır. Bu durumda küfür, şirk ve onların yol açtığı zulümden bahseden ayetler gerçek muhataplarını kaybetmiş ve özgürleşmek adına bir misyon üstlenmenin gereği ortadan kaybolmuştur.

Mekke’de Peygamber (sav)’in sürdürdüğü mücadelenin bütün gerekçeleri kendisine bir daha ihtiyaç duyulmayacak şekilde buharlaşmıştır. Kur’an surelerinin niye indiği, neyi gerçekleştirdiği ve neyi değiştirdiği tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmamıştır.

İlerleyen zaman içerisinde ortaya çıkan sonraki nesiller, Medine’de sağlanan toplumsal huzur ve barışı hazır bulmuşlar, bu uğurda verilen mücadeleye tanık olmamışlardır. Özgür ve bağımsız olmak için bedel ödemeyen nesiller elinde Kur’an ibadet ve muamelat kitabına dönüşmüştür. Şüphesiz Kur’an, bu galip zihin için de her zaman önemini korumuştur. Ancak ilk nesil için ifade ettiği misyon daha sonra bir türlü yakalanamamıştır. İlk nesil için Kur’an bir “Kurtuluş Rehberi” dir. Kişiyi içinde bulunduğu karanlıklardan vahyin aydınlığına taşıyan gerçek bir yol göstericidir. Sonraki nesiller için böyle bir çıkış noktası veya kurtulma ihtiyacı söz konusu değildir. Hâkim zihnin, kurtulmak adına “Kur’an bize nasıl yardım edebilir?” gibi bir sorusu yoktur. Zira galip olunduğu için herhangi bir durumdan kurtulmayı da düşünememiştir. Bu soru, İslam dünyası liderliğini kaybettiği dönemde tekrar gündeme gelmiştir. Yenilmiş ve özgürlüğünü kaybetmiş bir neslin çocukları olarak Kur’an’a bakmakla galip bir neslin bireyleri olarak onu ele almak arasında ciddi farklar vardır. Halife ya da eleştirmekten korkulan kralların olmadığı bir dönem tefsirin yön değiştirdiği bir dönemdir. Bu durumda mağdur bir neslin çocukları olarak bizim sorduğumuz sorularla ilk neslin sorularının aynı olması ihtimali yüksektir. Dolayısıyla alacağımız cevaplar da onlarınkiyle benzer olacaktır. (4)

Risâletin ilk yıllarında horlanan, ezilen ve tehdit edilerek bu zor şartlara tanık olan sahabelerin (r. anhum) ayetleri algılama ve anlama seviyeleri sonraki nesiller elinde yeterince doğru bir şekilde değerlendirilememiştir. Nesiller arasındaki bu algılama ve teslimiyet düzeyi Asr-ı Saadet’ten çok kısa bir zaman sonra dahi şikâyet konusu olmuştur.

Galip zihnin etkilerinin görüleceği surelerden biri Tekâsür suresidir. Sure, içinde geçen “mekâbir” (kabirler) kelimesi yüzünden ilgili ayet, tefsirlerde kabir ziyareti ile ilişkilendirmiştir. Oysa حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ “Kabirleri ziyaret edinceye kadar” ifadesi “ölünceye kadar” anlamındadır. Bu deyim, insanın çok şey istemesini, dizginleyemediği hırslarını, yani bitmek bilmeyen aç gözlülüğünü resmeder. Bu yönelişin nerdeyse ölünceye kadar sürdüreceğini anlatır. Konuyu burada kabir ziyaretiyle ilişkilendirmek kabul edilemez. Tekâsür suresi, Kevser suresinin bir devamı olarak gelir. Bu anlamda müminleri hayırdan kesmekle tehdit eden kâfirlerin iç yüzünü ortaya sererek onları tehdit eder. Zaten hayatı inananlar için cehenneme çevirenlerin onlar olduklarını dolayısıyla bu tehditlerinin yeni bir şey olmadığını dile getirir. Sure aynı zamanda, hayatı içinden çıkılmaz bir hâle getiren tavrın müşrikler/kâfirlerden kaynaklandığını belirterek Allah’ı tenzih eder. Onlar kendilerine verilen nimetleri gasp etmenin ve bu şekilde fütursuzca kullanmanın hesabını bir gün mutlaka vereceklerdir.

Surenin mücadele içinde hayatı cehenneme çeviren kişileri, cehennemle tehdit etmesi, galip zihinde bir karşılık bulamaz. İslam’ın hâkim olduğu bir yerde kim hayatı cehenneme çevirmekle suçlanabilir ki? Ancak zengin ama hırsları elinde oyuncak olmuş, başkalarına kötü örnek teşkil eden kişiler bu sureden üzerine düşen payı alabilir. Allah insanlara nimetlerini hayatı cehenneme çevirsinler diye vermemektedir. Gerek ümmet dışında gerekse İslam ümmeti içerisinde bu türden sorgulamaların zaman zaman yapılması gerekir. Çokluk yarışı içinde zengin ile fakir arasında meydana gelen uçurum bu surenin ışığında görülebilir. Sure, çokluk yarışı yapmamak ve ahlaklı kalmak için çok önemli bir uyarıdır. Hayatı kendi dışındakiler için cehenneme çeviren birilerinin elinde oluşan sosyal adaletsizliğin altı da yine bu surelerden çıkarılacak sonuçlarla çizilebilir. Ehl-i Kitap içinde bu şekilde ortaya çıkan haksız uygulamalar bu sure bağlamında mahkûm edilip sorgulama konusu yapılabilir. Fakat galip zihin bu sureden soyla övünmenin doğru olmadığını, kabir ziyaretinin adabını ve bir gün herkese verilen nimetlerin hesabının sorulacağı anlamlarını çıkarmıştır. Şüphesiz herkes sahip olduklarının hesabını verir. Ama bu surenin indiği aşamada kendilerinden hesap sorulacak olanlar müminleri hayırdan kesmekle tehdit eden nimet gaspçısı kâfirlerdir. Herkes değil.

Âdiyât suresi de galip zihnin müdahalesinden nasibini almıştır. Bilindiği gibi galip zihinde surenin ilk beş ayetinde cihat eden süvariler konu edinilir. Fakat bu bakış açısı, sureye sonradan İslam’ın galip geldiği asırların bir hediyesidir. Zira ilk beş ayetin bu şekilde anlaşılması durumunda sonraki ayetlerle arasında bir kopukluk meydana gelir. Koşan atların mücahitleri akla getirmesi Mekke döneminin şartlarını aşar. Nitekim bu atların cahiliye dönemindeki baskınları ve dolayısıyla insan nefsinin sınır tanımayan yönünü resmettiği ifade edilmiştir. Böylece surenin başından sonuna kadar sürdürülebilen bir anlam bütünü içinde öğüt verebilmesi mümkün olabilmektedir.

Âdiyât suresi, insanın hayata ilkesizce saldırmasını kınar. Bir takım suni hedefler peşinde anlamsızca koşmasına kızar. Şükretmeyen, dolayısıyla paylaşmayan insanın nankör tavrını eleştirir. İnsanı bir gün her şeyin ortaya çıkacağı bilgisiyle utanmaya ve doğru/dürüst davranmaya çağırır. Bütün bu öğüt konuları cihat eden atlılar elinde galip zihin tarafından yok edilir. Böylece gerçek anlamda sureden çıkan sonuçlar buharlaşır ve ibret alınamaz şekle bürünür.

İhlas suresi, galip zihinde sadece Allah’ı över. Mağdur zihinde putlar eleştirilmeden Allah övülmez. Allah’ın bir olması, İslam’ın hâkim olduğu yerlerde devletin gücünü gösterir. Mağdur zihinde Allah’ın birliği, onun dışında veya yanısıra tapınılan ve kutsanan ne varsa onların güçsüzlüğüne işarettir. “Allah birdir, yani Samed’dir. O’nun gücü parçalanamaz, doğmamış ve doğurmamıştır. (Baba ya da oğul değildir.) Hiçbir şey de onun dengi olmamıştır.” ayetinin karşılığı galip zihinde göktedir. Ara sıra aşağı inerse de bu Ehl-i Kitab’ı gösterir. Burada amaç Allah’ı övüp Hristiyanları aşağılamaktır. Oysa mağdur zihinde amaç, insanın saygınlığını korumaktır. Nitekim surenin indiği dönemde Mekke’nin ilk yıllarında Allah’ın doğmamış veya doğurmamış olması veya denginin bulunmaması, ona gösterilen hürmet ve saygıya birilerinin talip olmamasının gereğini anlatır. İnsanlardan kimi Allah’ın oğlu, yakını, dostu gibi davranmakta ve ayrıcalıklı bir tavır sergilemektedir. Servet ve iktidar, kişileri dokunulmaz kılmaktadır. İhlas suresi, bunun mümkün olamayacağını ifade eder. Böylece insanları Rableri karşısında eşitler. Allah’ı överken insanın saygınlığını korumayı amaçlar. Kişinin hemcinsleri arasında haksız yere imtiyaz kazanmasına müsaade etmez. Allah’ın birliğini O’nun Samed olması açısından delillendirir. Samed ise Allah’ın gücünün parçalanamayacak şekilde bir bütün olduğunu anlatır. İhlas suresi, halk arasında ayrıcalıklı ve imtiyaz sahibi kişileri Allah’tan rol çalmama konusunda uyarır. Buna göre insanların eşit olması, bu sure bağlamında çok rahat savunulabilir.

Bedir savaşı ve sonrası hakkında inen ayetlerden birinde şöyle buyrulur:
“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zayi etmeyecektir.” (5)

“…Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız…” ayetinde sözün başında öldürme söz konusu edildi¬ğinden onunla yetinilerek burada ayrıca öldürmekten bahsedilmediği ve buna göre ayetin savaşı emreden diğer ayetlerle (6) nesh edildiğini söyleyenler olduğu gibi bunun tersini, yani bu ayetin diğerlerini nesh ettiğini dile getirenler de vardır. Fakat bu konudaki tartışma daha çok savaş hukuku çerçevesinde sürdürülür ki bu anlamda düşmanın kuvvetlenmesine müsaade edilmemesi ve gücünün bir daha saldırmaya elvermeyecek şekilde kırılması gerektiği açıktır. Konu savaş bittikten sonra elde edilen esirlerle ilgili olduğunda da tartışma yine bu minvalden çıkmaz. Köleliğin açıkça yasaklanmamış olmasından kaynaklanan bir arka plan her yerde kendisini hissettirir. Mesela Eş’as, el-Hasen’in “…ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız…” buyruğunu okuyarak esirlerin öldürülmesini hoş karşılamadığını ifade eder. el-Hasen’in iddiasına göre İmam (Devlet Başkanı) esirleri ele geçirdikten sonra öldürmek hakkına sahip değildir. Şu kadar var ki üç şık-tan birisini tercih edebilir: Ya karşılıksız serbest bırakır yahut fidye karşılı¬ğında bırakır ya da köleleştirir. İmamın her konuda muhayyer olduğunu söyleyenler de vardır. Bazıları ise öldürmek, esir almak, köleleştirmek, fidye karşılığı veya karşılıksız ser¬best bırakmak gibi müslümanların menfaatine hangisi uygun ise onun caiz olacağını dile getirmiştir. (7) Ancak hiçbir örnekte Peygamber (sav)’in insanları köleleştirdiğine dair sahih bir delil/kanıt bulunmaz/bulunamaz.

Savaş esirlerinin her hâlükârda bırakılmasını dile getiren bu ayetin köleliğin tek kaynağını kurutmayı amaçladığı üzerinde durulmalıdır. (8) Bu durumda bir yandan kefaretler, bir yandan mukâtebe, yani anlaşma yoluyla, bir yandan da infak, sadaka, iyilik gibi kendiliğinden hürleştirme imkânıyla köleliği bitirme, yok etmenin amaçlandığından şüphe yoktur. Burada Kur’an’ın insanı Allah dışındaki bütün hâkimiyet iddiaları karşısında cesaretlendirip özgürleştiren yapısı hatırlanmalıdır. Fakat galip zihin bu ayetten böyle bir amaç ya da sonuç çıkaramamıştır. Ancak adalet, eşitlik ve özgürlük gibi mağdur zihnin ilgilendiği değerler, galip zihin için doğal olarak öncelikli ve önemli olmamıştır. Zira sorunların varlığını kabul etmek, önce kendi içinde bir sorgulama yapmak anlamına gelir. Oysa galip zihin, kendi içinde böylesine bir sorgulama yapmaya yanaşmaz. Sorunların kaynağını dışarıda arar. (9) Bu nedenle de çoğu zaman bulamaz.

Fecr suresinde de imtihan konusu olarak Allah’ın vermesi veya vermemesi hususu çok önemlidir. Surede paylaşmanın önemini kavrayamayan ve başkaları adına sorumluluk duymayan kimselerin “Rabb’im bana verdi.” demeleriyle “Vermedi.” demeleri arasında hiçbir fark bulunmadığı vurgulanmaktadır. Nitekim her iki tavrın da doğru bir Allah inancından kaynaklanmadığı bilinir. Sure, Allah’ın verdiğinden, ama sadece verdiğinden bahseder. O, ya fazla verir ya da dengeli/ölçülü. Ama asla az vermez. Aç bırakarak imtihan etmez. O’nun vermediğini söyleyen odak müşrik zihindir. Oysa aç veya açıkta kalmak, Allah’ın emirlerinin uygulanmadığı toplumların sebep olduğu bir sorundur. (10) Fakat galip zihin surenin vurguladığı incelikleri göz ardı ederek bunu aç/tok anlamında bir imtihan konusu yapmıştır.

Not: Bu makale, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. “Nasıl” sorusu, esasları tespit edilmiş bir düşüncenin ne şekilde yerleşip yayılacağı ile ilgilidir. “Niçin”e gelince o bu esasların hangi gerekçelere dayandığını sorgular.
2. En zor zamanlarda bile müminlere kâfirlere mühlet vermeyi tavsiye eden Kur’an her zaman galiptir. Ancak insanı mağdur eden şeyler bilinmeyince bu galibiyet de anlam kaybına uğramaktadır.
3. Peygamber (sav)’in vefatından kısa bir süre sonra bu bedelleri ödememiş, mağdur ve mazlum konuma düşmemiş, imanı uğrunda yurdunu ve sahip olduğu diğer şeyleri terk etmek zorunda kalmamış nesiller elinde Kur’an’ı kurtuluş kitabı olarak gören ilk muhataplarının bakış açısı kaybedilmiştir. Mesela Haşr suresi gibi koskoca bir sure, kendi ihtiyacı olduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmenin önemi üzerine bina edilmiştir. Bu kardeşlik ahlakı, mücadele içinde geçen zor zamanların eylemidir. Refah içinde yaşayanların değil. Bu kardeşlik ve bunun gerektirdiği sorumlulukla ilgili bakış açısı, Mekke veya Medine demeden indirilen ayetlerin her satırında içkindir. Ama bunu anlamak için o zemini bilmek icap eder. Müminlerin kardeşliği, Kur’an tarafından ontolojik olarak da desteklenmektedir. İnananlar bütün insanları Âdem’in çocukları kabul ederler. Bu anlamda Âdemoğulları demek anne-babası bir, eşit ve hür insanları akla getirir. Âdem’in çocuklarından Hâbil, kardeşi kendisini öldürmek istediğinde “Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım: Ben bütün âlemlerin Rabbi Allahtan korkarım.” (Mâide suresi, 28. ayet. M. Esed Meali) der. Kur’an’da Kâbil’in Hâbil’i öldürme sebebinden bahsedilmemesi, hiçbir gerekçenin kardeşini öldürmek adına geçerli (meşru) kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Elbette kişi düşmanına karşı kendisini müdafaa etmeli ve gerektiğinde mukabelede bulunmalıdır. Fakat karşısında kardeşi olduğunda buna gerek duyulmaz. Haşr suresi, kendi ihtiyacı olduğu hâlde kardeşini kendisine tercih eden bir ahlak önerir. İslam tarihinin en şerefli/önemli halkalarından biri Ensar ile Muhacir arasındaki kardeşliktir. Bütün başarı bu kardeşlik üzerine bina edilmiştir.
4. İlk muhataplarının inen ayetleri nasıl anladığı en önemli sorudur. Kişinin ilgili ayetleri kendisiyle ilişkilendirmesinin ilk adımı, bu sorunu çözmesinden sonraya bırakılmalıdır. Zira ayetlerin gerçekleştirmek istediği amaç ve ilk muhatapların zihninde oluşturduğu anlam ortaya çıkarılmadan yapılacak yorumlar doğru sonuçlar vermeyebilir.
5. Muhammed suresi, 4. ayet. (S. Ateş Meali); Bu ayetin diğer bazı meallerdeki karşılığı şudur: “İmdi, (savaşta) hakikati inkâra şartlanmış olanlar ile karşılaştığınız zaman onları alt edinceye kadar boyunlarını vurun ve sonra iplerini sıklaştırın ama sonra ya bir lütuf olarak yahut fidye karşılığı (onları serbest bırakın) ki savaşın izleri tamamıyla silinebilsin, (yapmanız gereken) budur. Ve (bilin ki) Allah dilemiş olsaydı onları (bizzat kendisi) cezalandırabilirdi ama (O, mücadele etmenizi istiyor ki) sizi birbiriniz aracılığıyla sınasın. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını zayi etmeyecektir.” (M. Esed Meali); “Onun için o küfredenlerle (muharebede) karşılaşdığınız vakit boyunlarını vurun. Nihayet onları mecalsiz bir hale getirdiğiniz zaman artık bağı sıkı tutun. (Ondan) sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın). Yeter ki harb (erbabı) ağırlıklarını bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (muharebesiz olarak da) elbet intikam alırdı. Fakat (muharebeyi emr etmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin amel (ve hizmet) lerini asla boşa çıkarmaz O.” (H. B. Çantay Meali); “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (Diyânet Vakfı Meali); “Küfre batmışlarla burun buruna geldiğinizde, boyunlar vurulur. Nihayet onları bastırıp sindirdiğinizde, antlaşma bağını sıkı bağlayın. Artık bundan sonrası ya bir bağışlama ya bir fidyedir. Nihayet, harp, ağırlıklarını yere bırakır. İşte böyle! Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Ama kiminizi kiminizle denemek için böyledir. Allah yolunda öldürülenlerin amelleri asla göz ardı edilmeyecektir.” (Y. N. Öztürk Meali)
6. Ayeti nesh ettiği söylenen diğer ayetler şunlardır: “Haram aylar çıkınca (Allah’a) ortak koşanları nerede bulursanız öldürün…” (Tevbe suresi, 5. ayet. S. Ateş Meali); “Savaşta onları yakalarsan, onlar(a vereceğin cezâ) ile arkalarında bulunan kimseleri de dağıt ki ibret alsınlar.” (Enfal suresi, 57. ayet. S. Ateş Meali); “…(Allah’a) ortak koşanlar nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın…” Tevbe suresi, 36. ayet. S. Ateş Meali); Burada Kur’an’da nesh olmuş ayet bulunmadığı dikkatten kaçırılmamalıdır.
7. Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 16, s. 115-117.
8. Derveze, ayeti kerimede düşman erleri esir alındıktan sonra öldürüleceklerine dair herhan¬gi bir hüküm bulunmadığı gibi, bu ayeti nesh eden ve esirlerin öldürülmelerini ifade eden bir ayet de yoktur, der. Tevbe süresinde zikredilen ayetin ise, müşriklerin bulundukları yerde öldürülmelerini emrettiği, esir alındıktan sonra öldürülmelerini ifade etmediğini dile getirir. Ona göre ayette esirleri mutlak surette köle edinmeye dair bir ifade bulunmamakla birlikte Kur’an’da bunu açıklayan herhangi bir nas da yoktur. Ayrıca Nebi (sav)’nin fidyesiz bazı esirleri serbest bıraktığına dair bazı rivayetler zikredil¬miştir. Dolayısıyla fidye karşılığı veya fidyesiz esirleri serbest bırak¬mayı öngören bu ayete rağmen esirlerin öldürülemeyeceğinden bahseder. Derveze bu ayetin köle edinme geleneği¬ne kesin bir darbe indirdiğini, Kur’an ve sünnetin kölelik müessesesini ortadan kaldırmayı hedeflediğini, kölelik konusunda varit olan hükümlerin amacının, köleliği onaylayıp teyit etmek değil, pratikte uygulanan bir olayı takip etmek ve ona gö¬re hükmünü belirlemek olduğunu söyler. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 6, s. 258-261)
9. Müslümanların, savaşta esir aldıkları Arapları köle edinmeleri, onlar Peygamber (sav)’in soyundan geldikleri için caiz görülmemiştir. Dolayısıyla bu emirde, köle edinmekten bahsedilmediği üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 20, s. 75.); Köle edinmenin veya edinmemenin soyla bir alakası yoktur. Burada kastedilen her ne şekilde olursa olsun savaşta ele geçirilen esirlerin köleleştirilmesine müsaade etmemektir. Onlar bu emirden sonra artık ya kendiliğinden ya da fidye karşılığında serbest bırakılmalıdır.
10. “Fecr suresi”, Musa Şimşekçakan, Sözün Gücü, (İlahî Vahyin Rehberliği)

Musa Şimşekçakan
02 Ağustos 2018