Tahrim Suresi Bağlamında Kadının Ailesini Koruması

-Evlenmeden önce mutlaka okunması gereken sure-

1. Ey Peygamber! Eşlerin(den herhangi biri)ni memnun etmek için, neden Allah’ın sana helâl kıldığı bazı şeyleri (kendine) haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır. (1)

Nebi (sav)’nin Zeyneb binti Cahş (r anha)’ın evinde bal şerbeti içtiği, bunu duyan Ayşe (r. anha) ile Hafsa (r. anha)’nın anlaşarak Peygamber (sav)’e ‘Biz senden, meğâfir kokusu alıyoruz.’ dedikleri, bunun üzerine Rasulullah (sav)’ın kötü kokmaktan hoşlanmadığı için bal şerbetini kendisine haram kıldığı rivayet edilir. (2) Bal şerbeti olayı, mevzu ile ilgili en güçlü arka planı oluşturduğu hâlde basit bir kıskançlık gösterisi gibi durur. Eğer bu rivayet doğru kabul edilecekse mesele sonuçları itibariyle değerlendirilmelidir. Yani basit gibi görünen bu kumpas yol açtığı netice açısından önemli sayılmalıdır.(3)

Burada Kur’an’da Peygamber (sav)’in eşlerinin ne yaptığından bahsedilmemesinin özel bir anlamı da olabilir. Bu durum Kabil’in Habil’i öldürme gerekçesinin dile getirilmemesi gibidir. Zira hangi sebep insanın kardeşini öldürmesini haklı kılabilir ki? Bunun gibi Rasulullah (sav)’ı helâli haram kılmaya iten nedenden de bahsedilmemiştir. Çünkü bir kadının kocasını bu şekilde fitneye düşürmesi herhangi bir gerekçeyle hafifletilemez. Nitekim devam eden ayetlerde ahirette bu türden mazeretlerin fayda vermeyeceğinin ifade edilmesi de konunun ağırlığından kaynaklanıyor olmalıdır.

Şüphesiz örnek konumda bulunan bir elçinin haram-helâl konusunda daha dikkatli davranması icap eder. Bunu hemen fark ettiğinden olsa gerek anında tövbe edip eşinden bu meseleyi duyurmamasını istemiştir.

Allah’tan başka kimsenin haram koyamamağı böylelikle belli olur. İnsanların harama ihtiyaç duymayacağı kadar geniş bir helâl sahası vardır. Bu nedenle eskiler “Helâl dairesi keyfe kâfidir.” demişlerdir.

2. (Ey müminler!) Allah, (doğru ve haklı bir gerekçesi olmayan) yeminlerinizi bozmayı ve keffaretini vermeyi (size) emretmiştir. Allah, sizin Yüce Efendinizdir ve yalnız O’dur her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi.

İkinci ayet, söz konusu affın yolunu gösterir. (4) Bu da kefârettir. (5) Keffâret konusu, söz konusu haram kılma eyleminin yemin etme şeklinde gerçekleştiğini anlamaya da yardım eder. Bilindiği gibi Allah’ın adı böyle kötü sonuçlar doğuracak şekilde bir cümle içinde kullanılamaz. Dolayısıyla bu şekilde gerçekleşen yeminler kefâret ödenerek yerine getirilmez.

3. Hani, (bir gün) Peygamber, eşlerinden birine gizli bir şeyler söylemişti; eşi bunu ifşa edip Allah da Peygamber’e bildirince, Peygamber (söylediklerinin) bir kısmını (diğerlerine de) anlatmış, bir kısmına ise hiç değinmemişti. Peygamber durumu eşine anlatınca, kadın: “Bunu sana kim söyledi?” diye sordu. (Peygamber de,) “Her şeyi bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” diye cevap verdi.

Peygamber (sav), hanımlarının birinin yanında onun hazırladığı bal şerbetini içtiği için her zamankinden fazla kalır. Bunu duyan diğer hanımları kıskançlıkları sebebiyle ona bir oyun oynamaya çalışırlar. Ve bilindiği gibi eşleri arasında ondan meğafir kokusu geldiğini yayarlar. Muhtemelen bu konuşmanın ilki Hafsa (r. anha)’nın odasında gerçekleşir ve Nebi (sav) onun yanında bir daha bal şerbeti içmeyeceğine yemin eder. (6) Sonra hatasını anlar ve eşine bunu kimseye söylememesini tembih eder. (7) Fakat Hafsa (r. anha) annemiz, dayanamayıp bunu Ayşe (r. anha)’ye bildirir. Ayşe (r. anha) annemizin yanında bu meğafir sözü tekrar edince de Rasulullah (sav), hanımları arasındaki kumpası fark eder. Ardından Hafsa (r. anha) annemize yemin konusunu niye başkalarıyla paylaştığını söylediğinde o, bunu nereden öğrendiğini sorar. Buna karşılık Nebi (sav)’nin “Her şeyi Bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” şeklinde verilebilecek en doğal ve doğru sözü söyler. (8) Nihayet Tahrim suresi de zaten bu olayı açığa çıkarır.

Bir şeyi kendine haram kılmanın doğru olmadığını anlayınca eşinden bunu başkalarına söylememesini istemesi, örnek konumda bulunan bir elçinin duyulmasından utandığı için olayı kapatmak istemesinden kaynaklanır. Ancak ayette bu hususun belirtilmesi, meselenin kapalı kalmasına ve elçinin bu utançla yaşamasına müsaade etmez. (9)

Ayette geçen “Her şeyi Bilen, Her şeyden Haberdar Olan, bana söyledi.” ifadesi, Peygamber (sav)’in ahlakını yansıtan olağanüstü bir ölçü içerir. Bu cümle, örnek konumda bulunan bir elçi için hayati öneme sahiptir. O’nun iç barışıklığını korur. Söz, “Ben Rabbime karşı utanacağım bir şey yapmam yapamam.” anlamına gelir. Allah ile kulları arasında gizli hiçbir şeyin olamayacağı gerçeği böylece açığa çıkar. Nitekim sekizince ayette Allah’ın hesap gününde elçisini ve onunla beraber şeffaf ve temiz davranan kullarını utandırmayacağı ilan edilmektedir.

4, 5. (Onlara de ki, ey Peygamber:) “İkiniz tevbe ederek Allah’a yönelin, çünkü ikinizin de kalbi (haktan) ayrılmıştı! Ve (Allah’ın elçisi olan) Peygamber’e karşı birbirinizi desteklerseniz (bilin ki) Allah, onun Koruyucusudur ve (bilin ki) bundan dolayı, Cebrail, müminler arasındaki bütün dürüst ve erdemliler ve (öteki) bütün melekler, O’nun yardımına koşacaktır. (Ey Peygamber eşleri!) Eğer o siz(den biriniz)i boşasaydı, Allah yerinize ona sizden daha iyi eşler verebilirdi. Allah’a teslim olan, gerçekten inanan, O’nun iradesine gönülden itaat eden, (günah işledikleri zaman) tevbe ederek (O’na) yönelen, (yalnız O’na) kulluk eden ve (O’nun rızasını aramak için) yola koyulan, daha önce evlenmiş veya bakire kadınlar.

Bu ayetler, Peygamber (sav)’in yanında Allah’ın, Cebrail’in, meleklerin ve müminlerin bulunduğunu ileri sürerek hanımlarının ona karşı durmaması gerektiğinden bahseder. Eşlerinin muhalefette ısrar etmeleri hâlinde boşanmalarının bile söz konusu olabileceği ve bu durumda Rabb’inin ona daha iyilerini nasip edebileceği dile getirilir.

Burada önemli olan Peygamber (sav)’in aleyhine hanımlarının birbirlerine destek vermesinin doğuracağı sorunlardan uzaklaşmaktır. Evinin dışında onlarca sorunla uğraşan elçinin evinde de sıkıntılarla didişmesinin onun enerjisini tüketeceği açıktır. Üstelik her açıdan ve özellikle aile hayatıyla örnek konumda olan biri için evinde yaşayacağı sorunların toplumda yol açacağı büyük tahribat bir hayli yüksek olacaktır. Ailesi içinde saadeti yakalayamamış birinin örnekliği ve önderliği de tartışmalı hâle gelip münâfıkların ekmeğine yağ sürecektir.

6. Siz ey imana ermiş olanlar! Yakıtı insanlar ve taşlar olan (öteki dünyanın) ateş(in)den kendinizi ve size yakın olanları koruyun! Onun başında (gözetici olarak) bulunanlar, emrettiği hiçbir şeyde Allah’a karşı gelmeyen, ama (daima) kendilerinden isteneni yapan kararlı (ve) azimli meleklerdir.

Bu hitap yukarıdan beri devam eden anlam akışına uygun olarak Nebi (sav)’nin eşlerine yapılmaktadır. Buna göre Allah’a ve elçisine itaat ederek kendisini ve ailesini, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruması gereken ilk planda bu hanımlardır. (10) Şüphesiz onlar, müminlerin anneleri olarak bütün hanımlara örnektirler.

“Siz ey imana ermiş olanlar! Yakıtı insanlar ve taşlar olan (öteki dünyanın) ateş(in)den kendinizi ve size yakın olanları koruyun!” ayeti, surenin omurgasıdır. Bunu gerçekleştirecek olan da sure bağlamında ilk önce hanımlardır. Bir ailede en önemli sorun, erkek ya da kadının kendi isteklerini ailelerinin önünde tutabilmeleridir. Oysa belli bir dünya görüşü ve amaç sahibi olanların, ailenin toplumun en önemli parçası olduğunu bilmeleri ve buna uygun davranmaları gerekir.

Aile içinde geçen ve bazen mahcubiyet doğurma ihtimali olan hususlar asla dışarıya aksettirilmemelidir. Bu anlamda eşlerin birbirinin sırlarını saklamaları çok önemli bir sorumluluktur. Peygamberlerin örnekliği sır saklamaya imkân vermese de pek çok ailede bu türden sorunların eşlerden birini mahcup ya da mahkûm edecek ortaya dökülmemesi gerekir.

7. (O hâlde,) ey hakikati inkâra şartlanmış olanlar, bugün (geçersiz) özürler beyan etmeyin! (Öteki dünyada) siz ancak (bu dünya hayatında) yapmış olduklarınızın karşılığını göreceksiniz.

Bu hitap, meselenin sanıldığından daha da ağır olduğunu gösterir. Konunun iman-küfür üzerinden yürütülmesi meselenin evin sınırlarını aşarak topluma kadar uzanan ağır bir faturaya dönüşme tehlikesinden kaynaklanır.

Rasulullah (sav)’ın bir şeyi haram kılmasının toplumda yol açacağı tahribat, düşünüldüğünden daha ağır sonuçlar verebilir. Bu yol, giderek helâl dairesini kısıtlar ve hayatı içinden çıkılmaz bir döngüye hapsedebilir.

Elbette buradaki hitap son kertede cehennem ehlinedir. Muhataba yol açtığı kötülükten vazgeçmediğinde üç-beş adım sonrasını gösterir. Bu yaklaşım, Allah’a itaat etmeyerek kendisini ve ailesini zor durumda bırakıp korumayanlardan bu uyarılardan sonra artık özür veya mazeret kabul edilmeyeceğine işaret eder. Nitekim kişi ancak günahta ısrar ve inatla yol açtığı kötülüklerin cezasını çekecektir.

8. Siz ey imana ermiş olanlar! Gönülden tevbe ederek Allah’a yönelin! Umulur ki Rabbiniz kötü fiillerinizi yok eder ve Allah’ın Peygamberi ile onun inancını paylaşanları utandırmayacağı o Gün, sizi içinden ırmaklar akan bahçelere koyar. Onlar, önlerinden ve sağ taraflarından hızla ışık yayarlar ve “Ey Rabbimiz!” diye yalvarırlar, “Bu ışığımızı ebediyyen parlat ve günahlarımızı bağışla! Çünkü Sen her şeye kadirsin!”

Ayet, müminleri samimi bir tövbe ile Allah’a dönmeye çağırır. (11) Ama en önemlisi, yukarıdan beri anlatılan meseleyi toparlar. Peygamber (sav)’in özelinde düşünülürse eşlerini samimi bir tövbeye çağırıp günahlarının örtüleceğini, yani affedileceklerini bildirir. Ardından cennetten bahsederek bu samimi yaklaşımlarının ödüllendirileceği müjdelenir. Öyle ki kişinin önünden ve sağından kendisini izleyen nur ifadesinden kasıt da muhtemelen yine insanın çevresine ve özellikle ailesine verdiği huzur ve mutlulukla ilgilidir. Nitekim “Ey Rabbimiz!” diye başlayan dua, bu nurun kişinin bizzat kendi talebi ve çabasıyla tamamlanabileceğini göstermektedir.

“…Allah’ın Peygamberi ile onun inancını paylaşanları utandırmayacağı o Gün …” ( يَوْمَ لَا يُخْزِى اللّٰهُ النَّبِىَّ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ  ) ifadesi, pek çok şeyi özetler. Rabb’in elçisini ve onunla aynı yolu izleyenleri utandırmayacağından bahsetmesi, yukarıdan beri anlatılan konuyla uyum gösterir. Peygamberler utanılacak bir şey yapmaz ve yapamazlar. Onların rehberliğini izleyenler için de böyledir. Dolayısıyla onlara muhalefet etmek utanılacak bir şeydir. Hatası olanlar, bu ayetle birlikte samimi bir tövbe eder ve affedilmeyi umarlar. Böylece dünyada ve ahirette utanılacak bir şeyleri kalmaz ve mutlu olurlar.

Ayette “Rabbimiz nurumuzu tamamla” ( رَبَّنَا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا ) ifadesi, bir ailenin nurunun bütün bireylerinin ortak katkısıyla tamamlanabileceğini gösterir. Hemen arkasından gelen “Bizi affet.” ( وَاغْفِرْ لَنَا اِنَّكَ ) cümlesi de bağışlanmanın tam anlamıyla aile birliği ile gerçekleşeceğini veya başka bir ifade ile kişiyi günaha sokan sâiklerin çoğu zaman aile içi sorunlardan kaynakladığını dile getirir.

9. Ey Peygamber! Hakikati inkâr edenler ve ikiyüzlüler ile amansızca mücadele et ve onlara karşı kararlı ve ödünsüz davran. Ve (eğer tevbe etmezlerse) varacakları yer cehennem olacaktır. O, ne kötü bir varış yeridir!

Kâfirler ve münafıklar, bilindiği gibi hemen her vesile ile Peygamberimiz (sav)’e muhalefet eden ve onun açıklarını yakalamaya çalışıp bunu toplumda dedikodu ile yayamaya çalışan kişilerdir. Elçiyi; yalanlamaya, utandırmaya veya üzmeye dair teşebbüsleri, Allah’ın yardımı ile bir kez daha önlenmiş olmaktadır.

Sekizinci ayete kadar meselenin çözümlendiği düşünüldüğünde artık Peygamber (sav)’in nezdinde evi sağlam ve mutlu olan her mümin, kâfirlerle ve münafıklarla sıkı bir mücadeleye girişebilir. (12) Bu yaklaşım, aile içinde erkek ya da kadın olsun arka planda sorun çıkarmanın vebalini büyültür. Hele söz konusu peygamber (sav) olduğunda bu vebal ikiyle çarpılır ve iki kötü örneği gündeme getirir.

10. Hakikati inkâra şartlanmış olanlara gelince, Allah, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını(n kıssalarını) örnek getirmektedir. Onlar iki dürüst ve erdemli kulumuzun nikâhı altında idiler ama kocalarına ihanet etmişlerdi ve bu iki kadına (Hesap Günü): “Haydi bütün öteki (günahkâr)lar ile birlikte ateşe girin!” denildiğinde iki (kocanın) da onlara bir faydası dokunmayacaktır!

Nuh (as) ve Lut (as)’un eşleri kocalarına hainlik etmişler, yani yaptıkları işler ve izledikleri yol itibariyle yaşadıkları evin sınırlarını aşmış kâfir ve münafıklara destek verir bir duruma düşmüşlerdir. (13) Bu durumda eşlerinin peygamber olması da bir işe yaramamıştır. (14) Bu hainliğin muhtevası da kasten belirtilmemiştir. Zira hangi mazeret bir hanımın doğru yol üzerinde bulunan kocasına karşı, isyan eden bir toplumla beraber olmayı affettirebilir ki? Bir hanım için kocasına karşı gelip isyan etmenin bir tek sebebi olabilir. Bir sonraki ayet bu hususu açıklar.

11. İmana ermiş olanlara da Allah, Firavun’un karısını(n kıssasını) örnek getirmiştir ki o: “Ey Rabbim!” diye yalvarmıştı, “Senin katında (olan) cennette benim için bir köşk inşa et, beni Firavun’dan ve yaptıklarından koru ve beni şu zalim halkın elinden kurtar!”

İyi örnek, Firavun’un hanımı Asiye’dir. O, eşini, onun işlerini ve yaşadığı toplumu sorgulayan ve onlardan kurtulmak isteyen biridir. (15)

Asiye’nin cennette bir ev istemesi, onun bütün çabalarına rağmen evini kurtaramadığına işaret eder. Bu örnek, peygamberin eşlerine ve onun nezdinde bütün mümin hanımlara önemli bir şey öğretir. (16) Burada bütün mümin hanımlar, kendi gündemleri ile Asiye’nin gündemi arasında bir mukayese yapmalıdır. Bir hanım için küfre ve onun yol açtığı kötülüklere karşı olmak ve yaşadığı toplumu sorgulayarak bir sonuca varmak çok önemli bir bilinç gerektirir. (17) Mücadele için gerekli gücün, bu bilinçle donandığında sağlam bir yuvaya ihtiyaç duyacağından şüphe edilemez.

Peygamber (sav)’in hayatı boyunca verdiği mücadele onun hanımları tarafından desteklenmesini zaruri kılmaktadır. Evinin dışında pek çok sorunla uğraşmak zorunda kalan birinin hiç değilse ailesi içinde huzur bulması, çok önemlidir. Aile içindeki birlik söz konusu edildiğinde söz konusu destek ve doğuracağı sorumluluğun bütün bireyler tarafından üstlenilmesi bir zarurettir.

12. Ve İmran’ın kızı Meryem(in kıssasını Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanların diğer bir örneği yaptık): O iffetini korumuştu, bunun üzerine Biz onun (rahmindeki)ne ruhumuzdan üflemiştik ve Meryem Rabbinin sözlerinin ve (böylece,) vahyettiklerinin doğruluğunu kabul etmiş ve samimiyetle bağlananlardan biri olmuştu.

Asiye örneğini, Meryem’in iffet ve samimiyeti tamamlar. O’nun tasdiki ve gönülden itaati dillere destandır. (18) Böylece bir önceki ayetteki sorgulama dengeye oturur. Asiye gibi sorgulayan, Meryem gibi iffetli ve samimi davranan bir hanım Peygamber de olsa bütün kocaların başarısının arkasındaki asıl gücü gösterir. Bu yüzden Tahrim suresi bu konuya hasredilmiştir.

Sure, Peygamber (sav)’in eşlerine ve onlar nezdinde bütün iman etmiş hanımlara şunu söylemektedir:

“Lut ve Nuh’un eşlerini görüyorsunuz. Kocalarına rağmen zalim toplumla bir oldular. Evlerine ve eşlerine hainlik ettiler. Bu kadınların kocalarına karşı yaptıkları hainlik toplum nezdinde eşlerini zor durumda bırakacak cinstendi. Biz de onları beraber hareket ettikleri o zalimlerle bir tuttuk. Buna karşılık Asiye’nin eşini, bütün yaptıklarını ve yaşadığı toplumu özgürce sorgulamasını doğru bulduk ve destekledik. İşte size de anlatıyoruz. Biz size sorgulamayın, körü körüne teslim olun demiyoruz. Tam tersine Asiye gibi sorgularken aynı zamanda Meryem gibi itaatkâr ve samimi olun diyoruz. Doğru yolda sorun çıkarmayın, durup dururken batıl, hileli yollar aramayın, yaptığınız şeylerin kocalarınızı toplum önünde sorumlu ve suçlu çıkarmasına yol açmayın, diyoruz. Sonuçta eşinizin kendisine helâl olan bir şeyi haram kılacak derecede yoldan sapmasına nasıl sebep olabilirsiniz? O, her şeyi size söyleyemiyor. Onu anlayın ve sorumluluklarını paylaşın. Onun dışarıda adaleti, hakkı savunabilmesinin ve bu uğurda adamakıllı mücadele edebilmesinin sizin evdeki tutumunuzla ne kadar ilişkili olduğunu görün artık! Hiç bir şey ailenizden daha değerli olamaz. Öyleyse kendinizi ve eşinizi ateşten koruyun. Kendi amellerinizden başka kimsenin sizi kurtaramayacağını bilin ve hesabınızı buna göre yapın.” (19)

 

Sonuç

Tahrim suresi, küfür ve nifakla mücadele etme sorumluluğunda bulunan müminlerin evlerinin güvenliğini konu edinir. Bu anlamda mümin hanımları, evlerinde olup biten şeylerle toplumda yaşananlar arasında ilgi kurmaya çağırır. Öyle şeyler vardır ki sonuçları itibariyle kişiyi eşinden ayırıp toplumun bir parçası yapar. Elbette bunun iyilik üzere olması gerekir. Eşini, işini ve yaşadığı toplumu Allah’ın koyduğu ölçülere göre sorgulayan bir hanımın kocalarını mağdur ve mahcup edip zor durumda bırakacak sonuçlara imza atmaması gerekir.

Surede Rasulullah (sav)’ın hanımlarının kumpasından söz edilir. Ardından konu biraz daha ileri taşınarak Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımlarının hainliği gündeme getirilir. Bütün bunlarda söz konusu tuzağın ve hainliğin çeşidinden veya mahiyetinden bahsedilmez. Çünkü bu önemli değildir. Önemli olan bir kadının kocasına karşı giriştiği ve sonu kötü biten eylemidir.

Aile ilişkileri, kişiyi helâli haram yapacak derecede etkileyebilen çok önemli savrulmaları içinde barındırır. İnsanın keyfi isteklerinin ailesini helâl dairesinden çıkaracak uzanımları olmaması gerekir. Bu nedenle şatafat, şöhret ve şehvet gibi sâiklerin aile huzurunu kaçıracak boyuta ulaşmamasına dikkat edilmelidir.

Rasulullah (sav), Tahrim suresi indirildiğinde surenin başında kendisine yapılan hitap karşısında bir hayli üzülmüş olmalıdır. Bilindiği gibi o, bir elçi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir yöneticidir. Surenin yaklaşımı bu anlamda olağanüstü güzeldir. Bir yönetici hatta peygamber bir devlet başkanı dahi olsa hiç kimsenin sorumsuz, sorgulanamayan bir kral gibi Allah’ın helâlini haram yapmaya, yani, Allah’ın sınırlarıyla oynamaya hakkı yoktur. Üstelik bunu eşlerini memnun etmek gibi bir gerekçeyle asla yapamaz. Kızdığı için bal şerbetini kendisine haram kılan bir yöneticinin bu uyarıya ihtiyacı vardır. Nitekim Peygamber (sav)’in bunu fark ettiği, hatasından hemen döndüğü ve bu yüzden eşine bunu kimseye haber vermemesini söylediği açıktır. Sure bu nedenle bir yandan ona, diğer yandan da eşlerine doğru davranmayı öğretir. Din, hiç kimsenin şahsi oyunlarının, kıskançlıklarının, hevâ ve hevesinin arkasından gidemez. Bütün arzular, Allah’ın koyduğu sınırlara uymak zorundadır.

Sureden bütün müminlerin ama özellikle hanımların çıkaracağı çok önemli sonuçlar vardır. Bunların en önemlisi, bağlamın bize gösterdiği/öğrettiği gibi Allah’ın sınırlarını korumak için eşlerine yardımcı olmanın çok önemli bir sorumluluk gerektirdiğidir.

 

Dipnotlar:

1. Metinde Tahrim suresi ile ilgili olarak M. Esed Meali kullanılmıştır.

2. Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 551; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 552.

3. Bir diğer konu da Peygamber (sav)’in diğer hanımlarından birinin sırasında Mâriye ile birlikte olmasıdır. Ki bu rivayet Peygamber (sav)’in Mâriye annemizle evlenmesini Hudeybiye anlaşmasının öncesine taşıdığı için tarihi açıdan doğru bulunmamıştır. [Câbirî, bal şerbeti olayını Kur’an metniyle uyumlu bulmaz. Ancak bunun gerekçesini de açıklamaz. Üstelik Mâriye olayını tarihi açıdan imkânsız gördüğü hâlde açıklamalarını bu vakıa üzerine bina eder. (Câbirî, Fehmu’l-Kur’an, c. III; s, 409, 410.)]

4. Burada hiç kimsenin Allah’ın helâl kıldığı şeyi haram kılamayacağı belirtilir. Dolayısıyla bu yemin Peygamber (sav)’den sadır olmuş bir ‘zelle’ kabul edilmiştir. (Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 551.)

5. Bu ayet, farklı meallerde şu şekilde anlam kazanır: “(Ey müminler!) Allah, (doğru ve haklı bir gerekçesi olmayan) yeminlerinizi bozmayı ve keffaretini vermeyi (size) emretmiştir. Allah, sizin Yüce Efendinizdir ve yalnız O’dur her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi.” (M. Esed Meali); “Allah size, yeminlerinizi (keffaretle) çözmeyi meşru’ kılmıştır. Allah sizin sâhibinizdir. O bilendir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (S. Ateş Meali).

6. Burada helâli haram kılmanın bilinen anlamda olmadığı, Yani Allah’ın onu helâl kılmasını müteakiben onun haram olduğuna inanmak şeklinde gerçekleşmediği, Peygamber (sav)’in bunun helâl olduğuna inandığı hâlde, böylesi bir istifadeden vaz geçtiği belirtilmiştir. Aksi durumda böyle bir şeyin Peygamber (sav)’e asla nispet edilemeyeceği üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 553.); Bu yaklaşım doğrudur. Fakat bunu topluma anlatabilmenin zorluğu muhtemelen elçinin hanımından bunu saklamasını istemesine sebep olmuştur. Nihayet sure bunu açıkladığında zaten bu gizliliğin de bir anlamı kalmamıştır.

7. “Peygamber, eşlerinden birine gizli bir şeyler söylemişti.” ifadesine gelince, bu söz ile Peygamber (sav)’in cariyesini kendisine haram kıldığını, bunu da, sır olarak Hafsa (r. anha)’ya söylediğini, ondan bunu saklı tutmasını istediğinin kastedildiği belirtilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 555.); Fakat Buhârî rivayetinde Peygamber (sav)’in bal şerbetini kendisine haram ettiğinde eşinden bunu kimseye söylememesini ister ki doğruya en yakın rivayet budur. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 466.); Ayrıca burada önce yemin edip sonra bunu bozmak zorunda kalmanın yanı sıra bir şeyi kendisine haram etmenin yanlışlığının doğuracağı mahcubiyetten de söz edilmelidir. İstemeden gerçekleşen bu olay neticesinde bir utanma ve mahcubiyete mahal kalmayacağı sekizinci ayette belirtilir. Buna göre evde gerçekleşen bir hatanın dışarıda duyulmasını istememekten daha doğal bir şey olamaz. Nihayet Allah, söz konusu elçisi olduğunda eşler arasında gerçekleşen bu kadarlık bir gizliliğe dahi müsaade etmemiştir. Bu gibi durumlarda surenin kendi kendisini açıklamasına fırsat vermek en güvenli yoldur. Yani sure anlama yardım edecek bütün donanımlara genellikle sahiptir. Buna göre mana, bazen dışarıdan hemen hiç yardım almadan bazen de çok küçük yardımlarla rahatlıkla kendisini açığa vurur. Nitekim yukarıda nakledilen rivayetlerden da anlaşılacağı gibi gizli söylenen sözle bal şerbetinin haram kılınması arasındaki ilişki açıktır. Buna göre ilk ayetle üçüncü ayet, aynı rivayet çerçevesinde birbirini tamamlayan bir ilişkiye sahiptir.

8. Peygamber (sav)’in gizli konuşmanın bir kısmını anlatmış, bir kısmına ise hiç değinmemiş” olması, sözü edilen meselenin içeriğinden ziyade ifşa edilmesinin önemli olduğunu gösterebileceği gibi anlatılmayan kısmın bir kocayı eşleri karşısında mahcup duruma düşüren konularla da ilgisi kurulabilir. Yani kusur, ayıp veya zaaf gibi görülebilecek hususlarda bir hanımın eşini başkaları nezdinde küçük düşürmemesi gerekir. Allah, bu örnekte olayı kendi ifşa ederek elçisinin utanılacak hiçbir şeyi olmadığını ilan etmiştir. Sonuç itibariyle bu kefaretle telafi edilebilecek bir hatadır. Fakat elçinin mahcubiyetinden olsa gerek anlatmadığı kısım eşlerinin ve onlar nezdinde bütün hanımların kocaları hakkında anlatmamaları gereken konuları da kapsıyor olabilir.

9. Burada Hakka suresinin 44-46. ayetleri hatırlanmalıdır.

10. Rasulullah (sav)’ın örnekliği ve verdiği mücadele, bu anlamda ailesine de önemli sorumluluklar yüklemektedir. Gerek kendi morali gerekse örnekliği açısından bu durum hayati bir öneme haizdir.

11. “Samimi tövbe” ( تَوْبَةً نَصُوحًا ) şeklinde isimlendirilen bu ifade, bir isnad-i mecazî olarak, “nasihat edici” (nasûh) diye tavsif edilmiştir ki bu insanların, işlemiş oldukları o kötülüklerden alabildiğine pişman olmaları ve bir daha aynı şeyleri yapmamaya azmettikleri bir pişmanlık hâli olarak anlaşılmıştır. (Zemahşerî, Keşşaf, c. 4, s. 556.).

12. Bu hususta şu ayet hatırlanmalıdır: (Ve o kullar): ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler.” (Furkan suresi, 74. ayet. Diyanet Vakfı Meali.); Dikkat edilirse ayette takva sahibi olanlara önder olabilmek, iyi bir aile kurmakla ilişkilendirilmiştir. Buna göre kişinin kötülüklerden sakınması için en önemli sâiklerden biri sağlıklı bir aile içinde yaşamasıdır, denilebilir. Ayette münafıklardan bahsedilmesi, onların Peygamber (sav)’in aile içi sorunlarını topluma acımasızca taşıma eğilimleri dolayısıyladır.

13. İbn Abbas (ra)’a göre Nuh (as) ve Lut (as)’un eşlerinin ihanetleri dinî meselelerde olduğu nakledilmiştir. Başka hususta de­ğildir. Zira hiçbir peygamberin hanımı ahlaksızlığa düşmemiştir. Burada Nuh (as)’un karısının ihanetinin kâfir olmak, Lut (as)’un karısının ihanetinin ise kocasının gizlediği misafirleri ahlaksız kimselere bil­dirmesi olabileceği üzerinde durulmuştur. İkrime bu iki kadının ihanetinin, Allah’a ortak koşmaları olduğunu, Dahhak ise bunların ihanetinin, Allah’ı inkâr etmeleri olduğunu söylemişlerdir. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 8113, 8114; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 565.)

14. Burada Peygamber (sav)’in “Ey Fatıma, Ey Safiye, Ey Kureyş” diye başlayıp “Ben Allah katından size gelecek bir şeye engel olamam, sizi kurtaramam.” şeklinde biten hitaplarının içeriği dikkate alınmalıdır. (Müslim, İman, 350.)

15. Firavun’un hanımı; eşini, onun eylemlerini/işlerini ve yaşadığı toplumu sorgulayabilen ve bu sorgulama sonucunda kendince bir değerlendirme yapabilen biridir. Şüphe yok ki cenneti veya cehennemi hak etmek adına bu seçimi yapabilecek özgür bir iradeye ihtiyaç vardır. (Bknz: Mümtehine suresi, 12. ayet.).

16. Asiye (as) Allah’a iman edip onun birliğini tasdik eder. Onun, kâfir olan Firavun’un nikâhında bulunması Allah’a ve Peygamberi Musa (as)’ya iman etmesine engel olmamış hatta iman etmesinden dolayı övgüye layık olmuştur. Zira bu konudaki Allah’ın yarattıkları hak­kındaki hükmünün, hiçbir kimsenin başka birinin günahını yüklenmeyeceği, herke­sin ancak kazandığı ile baş başa kalacağı şeklinde olduğu açıklanmıştır. (Taberî, Tefsîru’t-Taberî, c. 10, s. 8114, 8115.)

17. Bir toplumu oluşturan sosyal ilişkiler ağında tartışmasız en etkili rol hanımlara düşer. Bu anlamda bir hanımın yaşadığı toplumdan kurtulmak istemesi çok ciddi bir sorgulama gerektirir. Bunca nasihatin hanımlara verildiğine bakılırsa onların aileyi koruma ve kollama görevlerinin bir hayli önemli bulunduğundan şüphe edilmemelidir.

18. Burada Asiye (as)’nin zalim bir toplumdan kurtulmak istemesiyle, helak olan iki kadının eşlerine rağmen toplumun haksızlığa bulaşan diğer kesimleriyle birlikte hareket etmesi, yani bir hanımın kocasının neyi nasıl yaptığı hakkında fikir sahibi olmasıyla, ona isyan edip hainlik etmesi arasındaki derin farka dikkat edilmelidir. Zaten konunun Meryem (as) ile sonuçlandırılması, asıl meselenin Allah’a katıksız bir teslimiyetle hak-batıl ölçüleriyle çözümleneceğini gösterir. Zaten iyi niyet ve samimiyetle iman etmiş bir hanımın sorgulamaları elbette hak-batıl ölçülerine dayanır ki Asiye (as)’nin yaşadığı toplumu zalim şeklinde nitelemesi de şüphesiz bu ölçüden kaynaklanmaktadır.

19. Bağlama dikkat edilmediğinde Asiye (as) örneği, sadece bir sorgulama konusu olarak kalır. Oysa bu örnek Meryem (as) ile dengelenmeli ve eşlerin aleyhinde bir kulise dönüştürülmemelidir. Sure bu bağlam eşliğinde bir dengeden bahseder. Hanımlar bir yandan özgür olup sorgulamalı ama diğer yandan doğru yolda itaat edip samimi davranmalıdırlar. Eşlerini Nuh (as) ve Lut (as)’un hanımları örneğinde olduğu gibi toplum önünde mahcup etmemeli ya da onlar aleyhinde bir şeye destek vermemelidirler. Neticede helâli haram kılacak derecede eşlerini bir sarmalın içine sokmak ciddi vebal gerektirir.

Tarih 04 Şubat 2020 Kategori  Genel

Talak Suresi Bağlamında Boşanma Anında Kadirşinaslık Göstermek

-Değerbilmek müslümana yakışır-

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ فَطَلِّقُوهُنَّ لِعِدَّتِهِنَّ وَاَحْصُوا الْعِدَّةَ وَاتَّقُوا اللّٰهَ رَبَّكُمْ لَا تُخْرِجُوهُنَّ مِنْ بُيُوتِهِنَّ وَلَا يَخْرُجْنَ اِلَّا اَنْ يَاْتٖينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ لَا تَدْرٖى لَعَلَّ اللّٰهَ يُحْدِثُ بَعْدَ ذٰلِكَ اَمْرًا

1. EY PEYGAMBER! Kadınları boşa[maya niyetlen]diğinizde, onlar için belirlenmiş iddeti gözetecek şekilde boşayın ve süreyi [dikkatlice] hesaplayın ve Allah’a, Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. (1) Onları evlerinizden kovmayın ve açıkça hayâsız davranışlarda bulunmadıkça onlar ayrılma[k zorunda bırakılma]sın. (2) Bunlar, Allah’ın koyduğu sınırlardır ve kim Allah tarafından konulan sınırları aşarsa, aslında kendisine karşı haksızlık etmiş olur: [çünkü ey insan,] sen onu bilmezsin, [ama], o [ilk ihlal]den sonra Allah, yeniden bazı şeylerin meydana gelmesini sağlayabilir. (3)

Ayet, boşanma durumunda kadının evden çıkarılmaması gerekti üzerinde durur. Bir kavga ve kızgınlık anında da bu böyledir. Allah’ın koyduğu sınır budur ve bunu aşan başkasına değil kendisine haksızlık etmiş olur.

Bilindiği gibi insan suya düştüğü için değil, sudan çıkamadığı için boğulur. Buna göre zor zamanda sabırlı olmak, teenni ile hareket etmek ve boşanılacaksa da kadirşinas davranmayı asla terk etmemek gerekir. Özellikle müslümanlar bu konularda düzgün, dürüst ve cömert davranır, ders vermeye, bedel ödetmeye, kin gütmeye kalkışmazlar.

فَاِذَا بَلَغْنَ اَجَلَهُنَّ فَاَمْسِكُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ اَوْ فَارِقُوهُنَّ بِمَعْرُوفٍ وَاَشْهِدُوا ذَوَیْ عَدْلٍ مِنْكُمْ وَاَقٖيمُوا الشَّهَادَةَ لِلّٰهِ ذٰلِكُمْ يُوعَظُ بِهٖ

كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا~ ~ ~
مَنْ

وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهٖ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَیْءٍ قَدْرًا

2, 3. Böylece, iddetlerinin sonuna yaklaşmak üzere olduklarında, ya onları uygun bir şekilde tutun yahut uygun bir şekilde bırakın. Ve kendi toplumunuz içinden dürüst[lüğü bilinen] iki kişi [verdiğiniz karara] şahit olarak bulunsun; kendiniz de Allah huzurunda doğru şahitlik yapın: İşte bunlar Allah’a ve Ahiret Günü’ne inananlara verilen öğütlerdir. Ve Allah, Kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyan herkese, [mutsuzluktan] bir çıkış yolu [daima] sağlar ve ona bütün beklentilerin ötesinde bir rızık verir: Allah’a güvenen herkese O [tek başına] yeter. Gerçek şu ki, Allah, irade ettiği işi sonucuna ulaştırır: [ve] Allah her şey için bir [vade ve] ölçü belirlemiştir.

Boşanmış kadınları uygun, yani güzel bir şekilde rahat bırakmak elzemdir. Sözlü kültürde şâhit tutmak, meselenin tescil edilmesi, kayıt altına alınması anlamına gelir. Allah’a güvenen ve ahiret günü hesap vermeye inananlar bu şekilde yumuşak, dürüst ve cömert davranmalıdır. (4)

وَالّٰٸٖ يَئِسْنَ مِنَ الْمَحٖيضِ مِنْ نِسَائِكُمْ اِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلٰثَةُ اَشْهُرٍ وَالّٰٸٖ لَمْ يَحِضْنَ وَاُولَاتُ الْاَحْمَالِ اَجَلُهُنَّ اَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يَجْعَلْ لَهُ مِنْ اَمْرِهٖ يُسْرًا

ذٰلِكَ اَمْرُ اللّٰهِ اَنْزَلَهُ اِلَيْكُمْ وَمَنْ يَتَّقِ اللّٰهَ يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّپَاتِهٖ وَيُعْظِمْ لَهُ اَجْرًا

4, 5. Ay hâli görmekten kesilen ve hiç ay hali görmeyen kadınlarınıza gelince, onların iddeti, -eğer [onun süresiyle ilgili] bir şüpheniz varsa- üç [takvim] ay[ı] olacaktır; hamile olanların iddetleri ise, doğum yaptıklarında sona erecektir. Allah, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyan herkese, buyruklarına uymayı kolaylaştırır. Bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Ve O, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan herkesin [bazı] kötü fiillerini örter ve onlara büyük bir ödül bağışlar.

Artık ay hâli görmeyen kadınlarla hiç/henüz adet görmemiş olanların boşanmadan sonra bekleme müddetleri üç aydır. Ayette “Ay hali görmekten kesilen kadın” dan kasıt, kadının hayızdan kesilme yaşına erip ermediği hususunda şüpheye düşmektir. Bu da hayız mı yoksa “istihaze” kanı mı (hastalıktan dolayı gelen) olduğunu kestirememek durumudur. Bazıları bunu elli beş veya altmış yaş ile sınırlamıştır (Râzî). Aynı şekilde hiç ay hâli görmemiş olmanın da farklı sebepleri olabilir. Ancak asıl olan muhatabın hâmile olup olmadığı hususunda şüpheyi gidermektir ki bunun için yine üç âdet dönemi beklemek gerekir. (5) Zira üç ay beklemek sorun yaşayanlar için şüpheyi bertaraf etmeye yarar.

Artık ay hâli görmeyen menopoza girmiş kadınların hamile kalma ihtimali az da olsa vardır. Bu durumun çeşitli tıbbî gerekçeleri olabilir. Ama hiç ay hâl görmemiş küçük kızların hamile kalma ihtimali yoktur. O hâlde “hiç/henüz adet görmemiş” kadınlardan kasıt küçük kızlar olamaz. İbareyi küçük yaşta evliliğe cevaz vermek şeklinde değerlendirmek büyük bir haksızlık ya da kasıtlı, tuzak içeren bir yorum olur. Zira bazıları kendi işledikleri sorunlu uygulamaları meşru göstermenin böyle yollarını ararlar.

Evlilik yaşı, örfe göre halk tarafından tayin edilir. Buna din de dâhil olmak üzere kimse karışmaz. Herkes kendi kızını hangi yaşta evlendireceği konusunda geleneklere göre karar verir ve uygular. Aile kurma müessesesinin her çağda farklı uygulamaları mevcuttur. Nitekim ergenlik çağı da beslenme şekilleri, yaşanılan coğrafya ve kültürel etkilerle değişen bir çizgide hareket eder. Dolayısıyla dinin bu konularda bir emri yoktur. Buna göre din açısından “Şu yaşta evlilik caizdir.” şeklinde bir cümle kurulamaz. Tam tersine aile sorumluluğunu kaldıramayacak, ergenliğe ulaşmamış çocukların küçük yaşta evliliklerine dinin müsaade etmemesi gerekir.

اَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنْتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ وَلَا تُضَارُّوهُنَّ لِتُضَيِّقُوا عَلَيْهِنَّ وَاِنْ كُنَّ اُولَاتِ حَمْلٍ فَاَنْفِقُوا عَلَيْهِنَّ حَتّٰى يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ فَاِنْ اَرْضَعْنَ لَكُمْ فَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ وَاْتَمِرُوا بَيْنَكُمْ بِمَعْرُوفٍ وَاِنْ تَعَاسَرْتُمْ فَسَتُرْضِعُ لَهُ اُخْرٰى

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهٖ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّا اٰتٰیهُ اللّٰهُ لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا مَا اٰتٰیهَا سَيَجْعَلُ اللّٰهُ بَعْدَ عُسْرٍ يُسْرًا

6, 7. [O hâlde, iddetlerinin içinde bulunan] kadınların, sizinle aynı yerde, aynı imkânları kullanarak geçinmelerini sağlayın ve onları rahatsız edip hayatlarını çekilmez hâle getirmeyin. (6) Eğer hâmile kalırlarsa, doğumlarını yapıncaya kadar onlar için her türlü harcamayı yapın; [boşanma kesinleştikten sonra] çocuğunuzu emzirirlerse onlara [hak ettikleri] karşılığı verin ve kendi aranızda [çocuğun geleceğini] uygun bir şekilde konuşun. Eğer ikiniz de [annenin çocuğu emzirmesi ihtimalini] zor görürseniz onu [babasının] adına başka bir kadın emzirsin. (7)          [Bütün bu durumlarda,] geniş imkânlara sahip olan kişi, genişliği ile uyumlu olarak harcasın; rızık imkânları dar olan kimse ise Allah’ın kendisine verdiğine uygun şekilde harcasın: Allah hiç kimseye kendi verdiğinden daha fazlasını yüklemez [ve mümkündür ki] Allah sıkıntıdan sonra rahatlık verecektir.

Ayette “Kadınların, sizinle aynı yerde, aynı imkânları kullanarak geçinmelerini sağlayın.” dedikten sonra gelen ayetin aslı “Onlar üzerinde çıkıp gitmelerini sağlamak için bir baskı kurmak niyetiyle zarar vermeye kalkışmayın.” anlamındadır.

Ayet, hamilelik durumunda da, çocuğun emzirilmesi esnasında da, sütannesi tutulması durumunda da, babanın gerekli harcamaları yapmasını sâlık verir. Dikkat edilirse her durumda gücü olanın cömert davranması sâlık verilmektedir. Zengin veya fakir fark etmez. Herkes gücü nispetinde cömert davranmakla yükümlüdür. Nihayet böyle güzel davrananlar için Allah, varsa mevcut bir darlıktan sonra genişlik vadetmektedir.

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ اَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهٖ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدٖيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا

فَذَاقَتْ وَبَالَ اَمْرِهَا وَكَانَ عَاقِبَةُ اَمْرِهَا خُسْرًا

اَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًا فَاتَّقُوا اللّٰهَ يَا اُولِى الْاَلْبَابِ اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا قَدْ اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكُمْ ذِكْرًا

8-10. NİCE TOPLULUK var ki Rablerinin ve Elçilerinin emirlerine küstahça karşı çıkmışlardır! Bunun üzerine Biz tümünü çetin bir hesaba çektik ve görülmemiş bir azaba çarptırdık ve böylece onlar kendi yaptıklarının kötü meyvelerini tattılar; [bu dünyada,] yaptıklarının sonu yıkım oldu; [öteki dünyada ise] Allah onlar için [daha da] şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde siz ey basiret sahipleri, [siz] iman edenler, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Allah size gerçekten bir uyarıcı indirmiştir.

Allah’ın koyduğu ölçülere uymayanlar azaba uğrarlar. Dolayısıyla yukarıda dile getirilen esaslara riayet etmek, onları hafife almamak gerekir. Bilindiği gibi kadınların güvenliği toplumun güvenliğiyle at başı ilerler. (8) O hâlde Kitab’ın rehberliğine azami hassasiyet göstermek her müminin görevidir.

رَسُولًا يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ مُبَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا قَدْ اَحْسَنَ اللّٰهُ لَهُ رِزْقًا

اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَیْءٍ عِلْمًا

11, 12. Allah’ın apaçık mesajlarını size aktaran bir elçi [göndermiştir] ki iman edip doğru ve yararlı işler yapanları zifiri karanlıktan aydınlığa çıkarabilsin. Kim Allah’a inanıp doğru ve yararlı işler yaparsa, Allah onu içinden ırmaklar akan sonsuza kadar kalacakları bahçelere koyacaktır: Allah, (böylece) ona en güzel rızkı vermiş olacaktır! ALLAH, yedi göğü ve aynı şekilde yeri[n sayısız parçasını] yaratandır. O’nun [yaratıcı] iradesi, bütün bu [yarattık]ları aracılığıyla kesintisiz tecelli eder ki Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi bilgisiyle kuşattığını göresiniz.

İman edenlere yakışan sâlih amellerdir. Allah’ın yedi göğü ve aynı şekilde yerin sayısız parçasını yarattığını, yani her şeye kadir olduğunu bilmek, sorumluluk duymak için yeterince ikna edicidir.

 

Sonuç

Talak suresi, boşanma durumunda her iki tarafa da itidal ve sükûnet tavsiye eder. Kadirşinas ve cömert davranmayı öğütler. Cömert davranmak her zaman iyidir. Aksi hâlde toplumda çürüme ve bozulma meydana gelecektir. Elbette iyi insanlardan teşkil bir toplumda huzur ve barış her zaman her yerde vahyi takip edip gereğini yapmakla hâkim olacaktır.

Dipnotlar:

1.Bu surenin açıklamalarında M. Esed meali kullanılmıştır.

2.Bu konuda şu ayetler de hatırlanmalıdır: “Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azizdir, hakîmdir. Boşanmış kadınların geleneklere uygun bir şekilde geçimlerini sağlamak, takva sahiplerinin boynuna bir borçtur.” (Bakara suresi, 240, 241. ayetler); “Kadınları boşadıktan sonra, bekleme sürelerinin sonuna gelmişlerse, aralarında uygun bir şekilde anlaştıkları takdirde başka erkeklerle evlenmelerine engel olmayın. Bu, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan her biriniz için uyarıdır; bu, sizin için en erdemli ve en temiz (yol)dur. Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilmezsiniz.” (Bakara suresi, 232. ayet)

3.Bu ayetle ilgili olarak M. Esed, şu açıklamayı yapmaktadır: “Büyük hukukçuların çoğunluğu, boşamanın kesin ve geri-dönülmez olması için gerekli olan üç duyurunun (karş. 2:229’un ilk paragrafı), kocaya kararını yeniden gözden geçirebileceği bir zamanın tanınması ve böylece sonradan pişman olacağı acele bir karar almasına engel olunması amacıyla tek tek yapılması, yani üç aylık bekleme-dönemine yayılacak şekilde yapılması gerektiği görüşündedirler. Bu hüküm, Hz. Peygamber’in meşhur bir Hadisine de uygun düşmektedir: ‘Allah katında izin verilen fiillerin en çirkini (ebğadu’l-halâl) boşamadır.’ (Abdullah b. Ömer’den naklen Ebû Dâvûd). Başka bir deyişle, boşama, zorunlu bir meşruiyet hali olup ancak başka hiçbir şeyin evliliği çekilmez olmaktan kurtaramayacağı hallerde başvurulabilir.”

4.Bu hususta şu ayetler de hatırlanmalıdır: “Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah’ın ayetlerini eğlenceye almayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab’ı ve hikmeti hatırlayın. Allah’tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.” (Bakara suresi, 231. ayet); “Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır. Ya Allah’ın size bol lütfu ve merhameti bulunmasaydı ve Allah, tövbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (hâliniz nice olurdu)!” (Nur suresi, 6-10. ayetler)

5.Bazıları hiç ay hâli görmeyenlerin küçük kadınlar olabileceğini söylemektedirler. Bu mümkün değildir. Zira burada söz konusu edilen şüphe kadının hâmile olup olmadığıdır. Henüz hayız görmemiş/adet olmamış birinin hâmile kalması düşünülemeyeceğine göre bu yaklaşım doğru olamaz. Nihayet üç ay bekleme süresi, hâmile olma ihtimali olanlar içindir.

6.Ayetle ilgili M. Esed’in açıklaması şöyledir: ‘Lafzen, “oturduğunuz yerde onları oturtun’ yani, ‘onları kendi hayat standardınızla aynı düzeyde yaşatarak.’”

7.Bu ayet hakkında M. Esed şöyle demektedir: “Kadının sağlık nedenlerinden dolayı ya da yeniden evlenmek istemesinden ötürü.”

8.Bu konuda hatırlanması gereken bilgi şudur: Peygamber (sav)’in Medine’ye gelip müslüman olan Adiy b. Hâtim’e “Vallahi çok sürmez Kâdisiye’den bir kadının yalnız başına devesinin üzerinde çıkıp Kâbe’yi ziyaret edinceye kadar Allah korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını işiteceksin…” dediği rivayet edilmiştir. (İbn Hişam, Siret, c. 4, s. 314.)

 

Tarih 04 Şubat 2020 Kategori  Genel

Esmâu’l-Husnâ İfadesinin Bağlam İçinde Kazandığı Mânâ

Bir kimseyi, bir şeyi anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söze isim denilir. Herkesçe tanınmış veya işitilmiş olma durumu, ün, nam, şöhret veya canlı ve cansız varlıklar, duygu ve düşüncelerle önem atfedilen durumlar da isimle belirtilir.

İsimler, herhangi bir varlığın özellik ve niteliklerini göstermek ya da işaret etmek için seçilen kelimelerdir. Esmâ, ismin çoğulu, el-husnâ ise, el-ahsen (en iyi/en güzel) sözcüğünün müennesidir. Buna göre, El-Esmâu’l-Husnâ terkibi, “En Güzel İsimler” demektir. (1) Söz konusu bu tabir, naslarda Allah’a nispet edilen isimleri ifade eder. Bazıları bunu ‘yetkinliğe/kusursuzluğa dair sıfatlar’ şeklinde çevirmiştir. (2) İsmin niteleme özelliği dikkate alındığında bu tanımlamalar, aslen en güzel nitelemelerin Allah için yapılabileceğini anlatır. Şüphesiz Kur’an’da Allah’ın değişik isimlerinin âlem ve insanla nasıl bir ilişkisi olduğunu ortaya çıkarmak ve bu anlamda bizzat onu tanımak açısından önemli bir fonksiyonu vardır. Aynı şekilde Kitap Ehli de dâhil farklı kültürlerde yer verilen ilah/tanrı isimleri dikkate alındığında bu nitelemelerle önemli olan en yüksek vasıfları en güzel şekilde ifade edebilmektir. Bu anlamda en güzel isimlerin Allah’a ait olmasından kasıt, onunla ilgili ancak en güzel sıfatların/vasıfların kullanılabileceğidir. En Güzel İsimler tabiri, Kur’an’da yalnız Allah için kullanılır ve dört yerde geçer. (3) Şüphesiz geçtiği her yer önce siyak-sibak açısından ve ardından geçtiği yerdeki surenin bağlamına uygun ve anlam akışına dikkat edilerek ele alınmalıdır. Buna göre bu terkibin geçtiği yerlere göre kazandığı anlamlar şu şekildedir:

1- A’raf Suresi, 175-180. Ayetler (4)
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّذٖى اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوٖينَ
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰیهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
سَاءَ مَثَلًا الْقَوْمُ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاَنْفُسَهُمْ كَانُوا يَظْلِمُونَ
مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدٖى وَمَنْ يُضْلِلْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَثٖيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولٰئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ اُولٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُون

“Ayetlerimiz kendisine ulaştığı ve onlarla karşılaştığı hâlde hiç üstüne alınmayıp sorumluluklarından sıyrılan o kimsenin durumunu onlara anlat. Böyle davranınca şeytan onu peşine takmış ve sonunda haddini aşanlardan olmayı seçmişti. (5) Ayetlerimize gereken önemi verseydi onun şerefini yükseltmeyi amaçlamıştık. (6) Ama onun tercihi arzularının peşinde koşarak dünyaya saplanmak oldu. Onun durumu, tahrik edip üzerine de varsan kendi hâline de bıraksan hiç tepki vermeyip sadece dilini sarkıtıp soluyan bir köpek gibidir. Gerçek şu ki ayetlerimizi yalanlayanların hâli bu adamın durumuna benzer. Sen düşünüp ibret almaları için bu konudan onlara bahset. Ayetlerimizi yalanladığı için doğru tepkiler veremeyen ve bu şekilde kendilerine zulmeden bir toplumun durumu ne kötüdür! Allah, indirdiği ayetlerin rehberliğine uyduğu için kimi doğru yola iletmişse, odur doğru yolu bulan. Kim de bu sorumluluktan sıyrılıp kaçar ve doğru olandan saparsa işte onlar, ziyana uğrayanların ta kendileridir. Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da onlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da aşağıda ve bütünüyle gaflet içindedirler. Dikkat edin kusursuzluk bütünüyle Allah’a aittir ve o ancak mükemmel vasıflarıyla anılabilir. (O hâlde yaşamlarında yaptıkları süflî seçimleriyle) onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçeklerden uzaklaşıp haktan sapanlardan uzak durun. Böyleleri yapıp ettiklerinden ötürü er geç cezalandırılacaklardır.” (7)

Kusursuzluğun bütünüyle Allah’a ait olduğuna dikkat çeken bu ayetler, Allah-insan ilişkisine dair şaşmaz ipuçları verir. Bir yandan üzerine de varsan kendi hâline de bıraksan hiç tepki vermeyen birinden haber verilirken diğer yandan en güzel isimlerin Allah’a ait olmasından bahsedilmesi, biri diğerini yanlışlayan bir ilişkiyi gündeme taşır. Eğer dünyada yaratılıştan kaynaklanan bir düzen ve amaç varsa günahları peşinde durmadan haddini aşan bu adam nasıl olur da olup bitenler karşısında bu derece vurdumduymaz davranabilir. Yok, eğer sadece zevklerinin yol göstericiliğini kabul eden bu kişinin yaptığı doğruysa o zaman yaratıp düzene koyan, ölçüsünü belirleyip her şeyi bir anlam ve amaç doğrultusunda yaratan bir ilahtan (hâşâ) bahsedilebilir mi? Aklı başında herkesin bu soruya vereceği cevap bellidir. Yani burada sözü edilen kişinin vurdumduymazlığından yola çıkıldığında tenzih gerektiren bir durum oluşmaktadır. Çünkü böyle birinin başıboşluğu âlemde bir düzen ve ilah bulunmadığı intibaı uyandırır. Nitekim muhtemelen hesap vermeye yanaşmayan tutumuyla bu kişi de zaten böyle bir ilaha inanmamaktadır. Kişinin Allah’ın varlığı ve tasarrufları (hâkimiyeti) hakkında zan doğuran bu tavrı karşısında Rabbin isimleri, yani bu isimlerle ortaya çıkan nitelikleri hatırlanmalı ve böylece muhatabın kör, sağır ve anlama özürlü biri olduğu hemen vurgulanmalıdır. (8) Aksi hâlde bu adamın durumu, âlemdeki düzen ve âlemlerin Rabbi hakkında yanlış anlamalara sebebiyet verebilir.

Hayatta insan için başıboşluk yoktur. Her insan yaşamında birtakım seçimler yapar ve yaptığı seçimlerden şu ya da bu şekilde mutlaka sorumludur. (9) Bu anlamda kişinin yaşarken topluma ödediği ve ödettiği bedeller vardır. Dolayısıyla insanın nerede durduğu ve ne yaptığı çok önemlidir. Burada çizilen insan tipi, olup biten her şeye kayıtsız kalan biridir. Asla risk üstlenmez. Olup biten hiçbir şeye kolay kolay üzülmez. Arzularının peşinde koşmaktan başka bir amacı yoktur. Bu haliyle ayetlere, yani hayatın önemli addedilen ölçülerine ilgisiz kalır. Bu ilgisizlik bir nevi yalanlama hâlidir ve zulüm olarak nitelendirilir. (10) Yalanlamak; bazen bir haksızlığa karşı çıkmak veya bir doğruyu kabullenip gereğini yapmak gibi hayata dair birtakım gerçek tespitlere karşı umursamaz bir tavır takınmak bazen ırk, millet veya ideoloji sebebiyle taraf olduğu yapıyı ya da kişileri -adalet gözetmeksizin- ne pahasına olursa olsun desteklemek ve bazen de başka/öteki insanların başlarına gelenleri önemsememektir. Bilindiği gibi bulunduğu pozisyonu korumak adına haksız yere görüş oluşturmak bile başlı başına bir insanı yalancı yapmaya yetebilir. (11)

İnsanın olup biten şeylere karşı kayıtsız kalan yaşam biçimi, ekseriyetle Allah’ı yok sayan bir tavra dönüşme tehlikesi taşır. Haksızlıklara seyirci kalmaya hatta seyirci kalarak bu şekilde olaya ortak olmaya başladığında kişiden Rabbi hakkında doğru düşünmesi ve akabinde sâlih ameller işlemesi de beklenemez. (12) Bu tavrın başkalarını da yoldan çıkarmaması için Allah’ın doğru tanınması/tanıtılması çok önemlidir. Nitekim dinin emir ve yasaklarını anlamlı hâle getiren, helal ve haramı önemli kılan, ahiret, hesap ve sorumluluk anlayışına değer katan hep onun benzersiz ve yüksek vasıflarıdır.

O hâlde ayette örneği verilen bu gibi tepkisiz kişilerle her karşılaşıldığında en güzel isimlerin ve bu isimler öncülüğünde en mükemmel niteliklerin Allah’a ait olduğunu düşünmek bir zarurettir. Ayetin konuyu gündeme taşıması da bu hususta insanları uyarmaya yöneliktir. (13) Sonuç olarak ayetlere karşı ilgisizlik Allah’a bir iftiradır. Zulme ses çıkarmamak onu desteklemek anlamına gelir. Bu tavır, âlemlerin Rabbine karşı bir bühtandır ve tenzih gerektirir. (14) Ve tenzih, burada “En Güzel İsimler Allah’ındır.” diyerek gerçekleşir. Böylece kişilerin Allah hakkında kötü nitelemelerde bulunmasının önüne geçilmiş ve bunun kabul edilemeyeceği ilan edilmiş olur.

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Dikkat edin kusursuzluk bütünüyle Allah’a aittir ve o ancak mükemmel vasıflarıyla anılabilir. (O hâlde yaşamlarında yaptıkları süflî seçimleriyle) onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçeklerden uzaklaşıp haktan sapanlardan uzak durun.” ayeti, söz ya da fiilleriyle Allah hakkında bühtan oluşmasına yol açan kişilerden uzak durulması gerektiğini dile getirir. O yokmuş gibi yaşayıp hesap soramazmış gibi davranan insanları da bu hesaba katmak yerinde olur. Bu insanlar oldukça tehlikelidir. Nerede ne yapıp nasıl davranacakları belli olmaz ve asla güven vermezler. Menfaatleri söz konusu olduğunda bunlar, hiçbir sınır tanımazlar. Mamafih bu küstah kişiler, çoğu zaman Allah’a yakıştıramadıkları vasıfları, kendilerine ya da başkalarına ait bir olgu hâline getirmekten de kaçınmazlar. İman ettiklerini söyleseler bile bu boş bir söz olarak kalır ve doğru bir istikamette sâlih amel üretmez. Zira Allah’ı ona yakışmayacak şekilde tanımlayan veya tasvir edenler, arzularını tanrı edinen gafil ve cahil insanlardır. Onlar, hayvanlarda bulunan insiyaki kabiliyetlerle hareket eder ama bir kararları olmadığı veya doğru bir amaç edinmedikleri için çoğu zaman bunu da kaybederler. Bu nedenle onlar için hayvanlardan da aşağıdadırlar ifadesi kullanılmıştır.

A’raf suresinin ilk üç ayetinde şöyle buyrulur:
“Elif-Lâm-Mîm-Sâd. (Bu) Kitab sana indirildi -artık gönlünde bu konuda herhangi bir şüpheye yer verme- ki, onunla, (insanları) uyarabilesin ve inananlara da (şu) öğüdü verebilesin: Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka birtakım dostlar/otoriteler/önderler edinip de onlara uymayın. Ne kadar da az düşünüyorsunuz!”

Buna göre surenin bağlamı, bütününü de etkileyecek şekilde Allah dışında veya yanısıra otorite ve O’nun gönderdiği vahyin dışında bir rehber edinmemekten bahseder. Mamafih ortaya konan gerçekler karşısında tepkisiz köpek gibi davranıp hiç tahrik olmayan kişilerin tavrı bu örgü içinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Allah’ın en güzel şekilde nitelendirilmesi, özellikle onun gözlemlenebilir hâkimiyeti/otoritesi ve gönderdiği Kitapları mesabesinde ele alınmalıdır.

Vahyin getirdiği doğruları bildiği hâlde onları görmezden gelip sorumluluklarından sıyrılan kişilerin suç işlemekteki ısrarları bir hayli yüksektir. Bu nedenle onlarla mücadele eden müminlerin Allah hakkında doğru düşünmeleri bir ihtiyaç hükmündedir. Böylece zihinlerinde ve kalplerinde sarsılmaz, mükemmel tek bir otoriteye bağlı kalarak gerçeğin, adaletin ve özgürlüğün değerini asla yere düşürmezler.

Bağlam, sure içerisinde siyak-sibak açısından ortaya çıkan bu ilişkiyi kurmak zorundadır. Böylece en güzel isimlerin Allah’a ait olmasının burada söz konusu edilmesinin anlamı belirgin hâle gelir.

2- Tâhâ Suresi, 1-8. Ayetler
اِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشٰى . مَا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰى . طه
اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى . تَنْزٖيلًا مِمَّنْ خَلَقَ الْاَرْضَ وَالسَّمٰوَاتِ الْعُلٰى
لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرٰى
اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى . وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى

“Tâhâ. Kur’an’ı sana sıkıntı çekip bedbaht olasın diye indirmediğimizi bilmelisin. O’nu yeri ve yüksek gökleri yaratan Allah’a saygı duyan herkese bir öğüt olsun diye indirdik. O (kitabı indiren) Allah ki güç ve kudretiyle hükümranlık tahtına kurulmuştur. Göklerde, yerde, bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi ona aittir. Sözü açık söylesen de gizli söylesen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir. O hâlde kendisinden başka ilah olmayan Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir.” (15)

Bu ayetler çerçevesinde Allah’ın kulları için asla kötü bir şey istemeyeceği ve buna göre normal şartlarda Kur’an, yani vahyin indirilişi ve yaşanması ile zorluk ve sıkıntı hâlinin asla bir arada düşünülemeyeceği anlatılır. Allah’a saygı duyan herkes O’nun her şeyi kullarına lütfetmek için yarattığını bilir.

Vahiy, öğüt şeklinde insanı mutlu etmek için indirilmiştir. Amaç, insanın dünyasına barış ve huzuru hâkim kılmaktır. Fakat onun anlaşılması ve yaşanması sırasında meydana gelen musibetler ve bunlarla mücadele edilirken ödenen bedeller vardır. Bu bedel, hiçbir şey kendisine gizli kalmayacak derecede her şeye hâkim ve her şeyin sahibi olan Allah’tan kaynaklanan bir ceza değildir. Kâfir ve müşrik gibi kötü insanların varlığından ve çıkarlarını korumak istemelerinden kaynaklanan bir karşılıktır. (16) Ve bazen de müminlerin hata, ihmal ve tembelliğinden… Dolayısıyla “Sözü açık söylesen de gizli söylesen de muhakkak O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir.” ifadesi, Allah hakkında doğru düşünmekten başka bir yol bulunmadığını bildirir. O ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Hiçbir kulunun kötülüğünü istemez. Ve asla kimseye zulmetmez. Bütün mükemmel vasıflar ona aittir. O hâlde başa gelen musibetlerin kaynağı vahiy olamaz. Öyleyse vahyin inişinden ve rehberliğinden hareketle Allah hakkında hiçbir kötü zan veya düşünce oluşmamalıdır.

Tâhâ suresi, ilk sekiz ayetinde Allah’ın vasıflarını dile getirerek Kur’an’ın indirilme sebebinden bahseder. Allah’ın mükemmelliği bir nevi indirdiği vahyin de garantisidir. Dolayısıyla vahyin rehberliğinden şüphe etmek ya da ondan hareketle kötü bir zanna kapılmak Allah hakkında yanlış nitelemelere sebep teşkil edecektir. Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebileceğine göre bu tutum onun vahyi için de geçerli sayılmalıdır. (17) Başka bir ifade ile vahyin içeriği ve sağladığı güzellikler, onun ancak en güzel şekilde nitelendirilebileceğinin kanıtıdır.

Tâhâ suresi, geçmişte bir yandan Firavun gibi dıştan, diğer yandan Sâmiri gibi içten gelen tehlikelerle mücadele eden Musa (as)’nın yaşadığı zorluklardan bahseder. Böylece inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimselerin haksızlığa uğramaktan ya da hak ettiği karşılıktan yoksun bırakılmaktan korkmasına hiçbir sebep bulunmadığı üzerinde durur. Vahyin rehberliği, onu takip edenlerde bir bilinç meydana getirir ki bu bilinç, kişide vahyin canlılığı ve gerçekleşmek için zamana ihtiyaç duyduğu konusunda bir farkındalık meydana getirir. Bu anlamda mümin sabretmeyi/direnmeyi öğrenir.

Sure içerisinde dile getirilen “haksızlığa uğramak ya da hak ettiği karşılıktan yoksun bırakılmak” konusu, Allah hakkında zan oluşturan yegâne sorundur. Küfür ve şirkin baskısı altında bunalan kişiler için, erdemli davranmayı terk etme tehlikesi söz konusudur. Müşriklerin teklif ve tehditleri, bu zanları etkili kılabilir. Nitekim zorluklara göğüs geren birinin zihninde Allah tasavvurunun en güzel şekilde muhafaza edilmesi bir ihtiyaçtır. Bu yüzden Allah kendisinin ancak en güzel şekilde nitelenebileceğini bildirir. Böylece Rabb’ine güvenen ve O’nun niteliklerden şüphe duymayan kulun aynı şekilde O’nun vahyinin gerçekleşme seyri hususunda da asla tereddüt etmemesi gerekir.

Peygamber (sav)’in hayatı Tâhâ suresinde anlatıldığı ya da Musa (as)’nın aktarılan yaşamında olduğu şekliyle başarıyla sonuçlanmıştır. Fakat surenin indiği dönem onun sabretmesini gerektiren zor zamanlardır. Bu anlamda Peygamber (sav), Kur’an’ı tebliğ edip yaşarken beklenmedik musibetlerle karşılaşmıştır. Benzer şekilde arkadaşları da çeşitli belalarla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kâfir ve müşriklerin azabın hemen başlarına gelmesini istemeleri gibi alay ve hakaretlere varan ya da ticaretlerine engel olma ve ambargo uygulama gibi tehdit ifade eden teşebbüslerinin inananları zor durumda bıraktığı açıktır. Onlardan, çektikleri bu çileler sebebiyle Allah hakkında kötü düşünmemeleri istenir. Başlarına gelenin vahyin muhtevasıyla bire bir ilgisi yoktur. Ya da bu onlara önceden takdir edilmiş bir kader değildir. Sadece zulmün ve küfrün onlara layık gördüğü muamelelerdir. Onlar, Allah yolunda, yani insanların kurtulması için sarf ettikleri bütün çabaların karşılığını bir gün mutlaka alacaklardır.

Sonuç olarak Kur’an insanları mutlu eder. Çünkü her şeyi bilen Allah tarafından indirilmiştir. İnsanların başına gelen musibetlerin vahyin rehberliğinden kaynaklanmayacağını herkesin bilmesi gerekir. İnananlar bir gün hak ettikleri karşılığı mutlaka alacaklardır. Allah’ın vadi gerçekleşecek ve iyilik kötülüğe galip gelecektir. Kitabın rehberliğine uyanlar asla haksızlığa uğramayacaklardır. Onları güzel bir gelecek beklemektedir. Zira o en güzel vasıflara sahip bir Rabb tarafından indirilmektedir. Şüphesiz Allah, müşriklerin zan ve vehimleriyle nitelendirilemeyecek kadar yücedir.

Dolayısıyla zorluklara göğüs geren birinin zihninde Allah tasavvurunun en güzel şekilde muhafaza edilmesi, yani Allah’ın her zaman en güzel şekilde nitelendirilmesi bir zarurettir.

3- İsrâ Suresi, 105-111. Ayetler
وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذٖيرًا
وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزٖيلًا
قُلْ اٰمِنُوا بِهٖ اَوْ لَا تُؤْمِنُوا اِنَّ الَّذٖينَ اُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهٖ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًا
وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا
وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزٖيدُهُمْ خُشُوعًا
قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَبٖيلًا
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرٖيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبٖيرًا

“Biz Kur’an’ı gerçeğin bir ifadesi olarak indirdik, o da sana gerçeğin ta kendisi olarak indi. Seni de (onun yanında) sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve insanlara yavaş yavaş okuyasın diye onu bölümlere ayırarak peyderpey indirdik. De ki: ‘İster inanın ona, ister inanmayın. Şu bir gerçektir ki daha önce kendilerine ilim verilenlere (Kur’an) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanarak ‘Rabbimizin şanı yücedir. Rabbimizin sözü mutlaka gerçekleşir/gerçekleşecektir.’ derler.’ İşte böyle çeneleri üzerine secdeye kapanırlarken gözyaşları dökerler ve bu (Kur’an) onların vahye olan saygısını artırır. Şimdi de ki: ‘İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye. O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, zaten en güzel niteleme (isim)ler ona aittir. Ona dua ederken sesinizi fazla yükseltmeyin, çok fazla alçaltmayın da, ikisinin ortası bir yol tutun ve deyin ki: ‘Bütün övgüler, çocuk edinmeyen, egemenliğinde ortağı bulunmayan, aciz olmadığından herhangi bir yardımcıya da ihtiyaç duymayan Allah’a yakışır.’ Ve onun her zaman en büyük olduğunu asla unutmayın!” (18)

Ayetler, olağanüstü bir tablo çizer. Bu tabloda Kur’an, Allah’ın sözüdür ve Allah’ın övgüye değer bütün vasıflarından payına düşeni alır. Yani Allah kendisine gösterilmesi gereken saygı ile vahyin bir ürünü olan Kur’an’a karşı hürmeti birleştirir. Kur’an gerçekleşmesi kaçınılmaz olan Allah’ın sözüdür. (19) Bu kitap inananlara bir nimet ve büyük bir lütuftur. Geçmişte tarihe şahit olanlar bu sözün önünde durulamayacağını bilirler. Bu nedenle Allah ya da Rahmân derken ve ardından bir talepte bulunurken sesi orta düzeyde ayarlamak gerekir. Bu ses ayarı dahi konunun somut gerçekliğine ışık tutması için gündeme gelmiş gibidir. (20) Nitekim kişinin kendi duyabileceği şekilde dua etmesi, Allah’ın büyüklüğünü sürekli bir şekilde kendisine hatırlatması anlamına gelir. Böylece insanın mücadele azmi ile direnme çabası da seviye kazanır.

Peygamber (sav)’in yaşamı, Kur’an’ın gerçekleşme hızını bize göstermiştir. İnsan ömrü açısından kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde O ve ashabı Asr-ı Saadet dediğimiz bir örnekliğe imza atmıştır. İsrâ suresinin indirildiği Mekke döneminin zor şartlarında ona verilen öğüt, baskı ve tehditler altında yılmadan yoluna devam etmesidir. Çünkü vahiy ona gerçekleşmesi önlenemeyecek bir alan açacaktır. Her geçen gün mutlu sona biraz daha yaklaşacaktır. Dolayısıyla sabretmeli ve bu zor şartlar altında Allah hakkında doğru nitelendirmelerde bulunmayı öğrenmelidir. O bütün müslümanlar için bir örnektir. İster Allah denilsin ister Rahmân, âlemlerin Rabbi dengi, ortağı bulunmayan, asla aciz bırakılamayacak kadar güçlü ve övülmeye layık olandır. Allah denildiğinde o aynı zamanda Rahmân olandır ve onun bütün söz ve filleri rahmet içerir. “İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye.” ayeti, gerek Kitab’ın gerekse tabiatın (kevnî) ayetlerine bakan birinin her ikisinde de onu hatırlatan işaretler bulabileceğini ilan eder. Bu ayetler, Allah’ın mükemmel bir yaratıcı, cömert bir Rabb, merhametli bir İlah olduğunu gösterir.

Daha önce kendilerine vahiy verilmiş olanlar, Allah’ın sözünde durduğunu bilirler. Buna göre Kur’an da haktır ve asla gerçekleşmeden sahayı terk etmez. O hâlde bütün zorlukların bir gün aşılacağını asla unutmamak, müjdeleme ve uyarı sorumluluğunu terk etmemek gerekir.

Bütün bunlar en güzel şekilde nitelenen bir ilah anlayışıyla mümkün olur. Dolayısıyla özellikle haksızlıklarla yapılan mücadele sırasında Allah’a olan güvenin sarsılmasına ve onun hakkında kötü zan beslenmesine müsaade edilmemelidir.

Burada Allah’ın Rahmân ve Rahîm şeklinde nitelenmesiyle, yani en güzel isimlerin Allah’a ait olmasıyla, vahyin insanlara rahmet olarak yeryüzünde inşa edilmesi birbiriyle örtüşür. Vahiy, bütün insanlara rahmettir. Kur’an da bunun dünyaya yansımasıdır.

Kur’an’ı gerçeğin bir ifadesi olarak indirilmiş, elçi de müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. İster inansınlar ister inanmasınlar, Kur’an’ın hükümleri her zaman galip gelir. Daha önce kendilerine ilim verilenler hakikatin gücünü bilir ve kabul ederler. Dolayısıyla, ister Allah diye çağırsınlar, ister Rahmân, sonunda en güzel isimlerin O’nundur. Yani, bütün övgüler, egemenliğinde ortağı bulunmayan ve hükümlerini gerçekleştirme konusunda aciz bırakılamayan Allah’a aittir. O, herhangi bir yardımcıya ihtiyaç duymaz ve her zaman en büyüktür. Burada en güzel isimlerin Allah’a ait olması, sonunda onun gönderdiği ayetlerde yazılı bulunan hükümlerini mutlaka gerçekleştirmesi ve bunun sonucunda hayırla anılacak şekilde adil ve merhametli davrandığının ortaya çıkmasıdır.

4- Haşr Suresi, 19-24. Ayetler
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
لَا يَسْتَوٖى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَائِزُونَ
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da onlara kendileri (için neyin fayda vereceği)ni unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, fâsık (yoldan çıkmış) insanlardır. Elbette cehennemliklerle cennet ehli bir olmaz. Cenneti hak etmiş olanlar, kurtuluşa erecek olanlardır! Bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık Allah korkusundan baş eğerek parçalandığını görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz. Allah’tan başka ilah yoktur. Görünmeyen ve görünen her şeyi bilir. O Rahmân’dır, Rahîm’dir. Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. O Melik’tir, Kuddûs’tür, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir, Azîz’dir, Cebbâr’dır, Mütekebbir’dir. Allah, müşriklerin iddialarından münezzeh ve yücedir. Allah o gerçek ilahtır ki Hâlık’tır, Bârî’dir, Musavvir’dir. O ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu tesbih ve tenzih eder. O, Aziz’dir, Hâkim’dir.” (21)

Burada ayetlerin içeriği dikkate alındığında, Allah’ı unutunca kişinin kendisine neyin fayda vereceğini bilemeyecek duruma geleceği anlatılır. Rabbine karşı yaptığı haksızlık kişiye geri dönmekte ve bu şekilde ilahi rehberlikten yoksun kalıp hak-batıl ayrımını kaybettiğinde gerçek ile yalan birbirine karışmaktadır. Bunun sebebi, insanın fâsık olması, yani günahta ısrar edip rahmetten uzaklaşmasıdır. Ardından cehennemliklerle cennet ehlinin bir olmayacağı, ancak cenneti hak etmiş olanların kurtulacağı belirtilir. Günahların peşinde Allah’ı unutmak ve bu şeklide cehennemi hak etmek, Kur’an’ın rehberliğinden uzaklaşmaktır. Surede Allah’ı unutmak Kur’an’dan uzaklaşmakla açılım kazanır.

Haşr suresi, müminlerin birbirlerini bizzat kendilerine tercih etmelerinin, yani aralarındaki kardeşlik bağının gereğini yerine getirmelerinin ciddi bir sorumluluk olduğunu bildirir. Bu şekilde onlar Rablerinin emrini yerine getirip O’nu en güzel şekilde tesbih ederler. Sure içerisinde ümmet bilincini canlı tutmak, peşinden dağları parçalayacak bir metaforla ciddi bir çizgiye çekilir. (22)

Surede Muhacir ve Ensar arasındaki ilişki biçiminin karşısına Ehl-i Kitab ve münafıklar arasındaki menfaat ilişkisi konur. Müminler, Rablerine inandıkları için kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Üstelik ihtiyaçları varken bile bu ahlaki yapılarını bozmazlar. Oysa diğerleri arasındaki birliktelik asla sağlam bir yapı oluşturmaz. İşte iman ile inkâr arasındaki uçurum ya da cennet ve cehennem ehli arasındaki fark da budur.

Surenin devam eden son ayetleri, Allah’ın isimlerini sayarak biter. Buradan da anlaşılacağı üzere kişinin Rabb’ine karşı tavrı ile Kur’an’a karşı tutumu arasında bir ilişki vardır. Ayetlerle âdeta bu derece yüksek vasıflarla nitelenebilen bir Rabb önünde nasıl olur da sen sorumluluklarını unutabilir, onun kelamından uzak kalabilirsin, denilmektedir. (23) Fakat asıl önemlisi, müminler Allah’ın bu vasıflarına inandıkları için kendi ihtiyaçları olduğu hâlde kardeşlerini kendilerine tercih edebilmektedirler.

Allah’ın vasıfları, kendisine duyulması gereken saygıyı hatırlatır. Bu saygı, indirdiği kitaba ve o kitapta yer verdiği sözlerine saygı göstermekle anlam kazanır. Dağları dahi yerinden oynatabilecek ağır bir sorumluluğu yok sayan ve bu şekilde Allah’ın rahmetinden uzak kalan fâsık insanların umursamaz ve unutkan tavırları karşısında Rabb’i tenzih etmek, doğru ve dürüst insanlar için bir ihtiyaçtır. Zira kişi hak ve hakikate karşı sevgisini ancak bu şekilde muhafaza edebilir. Bu nedenle onun isimleri ardı ardına sayılarak ancak en güzel şekilde nitelenebileceği anlatılmak istenir. Çünkü Rabb’ini unutan ve hesap vermeyeceğini düşünen insanların tutumları (hâşâ) onun aciz veya güçsüz olduğu vehmini uyandırır. Hatta cehennem ehli ile cennet ehli arasındaki farkları yok eder. Amellerin sâlih olanı ile ihlasın itibarını düşürür. Hak yolda risk üstlenmeyi ve bedel ödemeyi anlamsızlaştırır. Bu yüzden müminler, en güzel isimlerin Rablerine ait olduğunu ve onun ancak en iyi vasıflarla anılabileceğini akıllarından çıkarmamalıdır.

Sonuç Olarak
Allah’ın güzel isimlerinin söz konusu edildiği dört ayrı yerde de Allah’ı tanımak ve doğru nitelemekle Kitap, yani Kur’an arasında birebir ilişki kurulmaktadır. Bu anlamda yukarıda ele alınan bütün ayetlerin başında ya da sonunda “Kur’an” ile ilgili bir vurgunun olması dikkat çekicidir. Bu durumda; “En güzel niteliklerin (yalnızca) Allah’a ait.” olması demek, insanın Kur’an’a verdiği değer ve önemle uyumlu bir davranış geliştirmesine ya da kişinin Rabb’ini yine onun kendisini Kitap’ta tanıttığı şekilde kabul etmesine bağlanır. (24) O yokmuş, güç yetiremezmiş, hesap soramazmış, görmüyormuş, duymuyormuş, olup biten şeylerden habersizmiş, başıboş bırakmış ve amaçsız yaratmış zannı uyandıran her davranış kişinin Rabbine karşı yanlış nitelemelerde bulunduğuna işaret eder. En güzel vasıfların Allah’a ait olduğu vurgusu, onun hakkında kötü zan besleyerek hayat sürenler için önemli bir uyarı niteliğindedir. (25) Buna göre insanın söz ve davranışlarının Rabbiyle olan ilişkisinde tutarlı bir zemine oturması gerekir. Birey bu yüce, yetkin ve kusursuz vasıfları ondan başkasına ya da kendisine yakıştırmasının doğuracağı kötü sonuçlardan uzak durmalıdır. Bu anlamda kişinin samimiyeti, Allah’a yani O’nun kelamıyla arasındaki yakınlığa endekslidir.

En güzel isimlerin Allah’a ait olması, bu isimlerle ifade edilen güzel vasıfların zihinde korunması gerektiğini de akla getirir. Adalet, rahmet ve şeref gibi aslî unsurlar, insanın zihninde en yüksek şekilde anlamını ve değerini korumalıdır.

Nüzul sırasına göre Esmâu’l-Husnâ ifadesinin geçtiği ilk üç sure Mekkî’dir. Bu anlamda zor mücadele yıllarında Allah’ın ancak en güzel vasıflarla anılabileceğinin vurgulanması, bir yandan kâfir ve müşrik muhatapları uyarmak, diğer yandan inananları, inandıkları değerler açısından korumak amaçlanmaktadır. Bilindiği gibi en büyü tehlike kişinin inandığı değerlerin zihninde yara almasıdır. Dışarıdan baskılarla oluşan bu tehlikeye tenzih anlayışı çerçevesinde müsaade edilmemiştir. Nitekim o dönemde Mekkelilerin meşruiyet arayışlarının temelinde çarpık din anlayışları yatar. Onlar çoğu zaman yaptıkları işlerde Allah’ın rızasının bulunduğunu ya da atalarının yolunu izlerken doğal ve tabi olanı takip ettiklerini ve Allah’ın istediğinin de bu olduğunu iddia ederler. Elbette yaptıkları kötü ve iğrenç işlere bu şekilde kılıf bulmaları içinde gizli bir inkâr barındırmaktadır. İnen surelerin Allah’ı tenzih etmesi onların suçlarını deşifre etmeye matuftur. Medenî olan son sureye gelince söz konusu en güzel vasıfların hatırlatılması, bu sefer içten gelebilecek bir tehlikeye dikkat çeker. Ensar ve Muhacir arasındaki kardeşliğin önemine değinir. Onlar Rablerinin bu güzel vasıflarına inandıkları için gerektiğinde her türlü fedakârlığı gösterebilmektedirler. Böylece bu vasıflarla oluşturulan önceki tenzih yaklaşımı, burada tesbih ve takdise dönüşür. Mamafih ister dıştan isterse içten gelsin asıl tehlike; kişinin Rabb’i hakkında ona yakışmayacak zanlar beslemesidir. Vahyin, gerek tuzak bozmak gerek yol göstermek, gerekse öğüt ve uyarılarda bulunmak şeklinde tezahür eden işlevi, bu tehlikeleri bertaraf etmeye yarar.

Allah’ı kendisini vahiyle tanımladığı şekilde nitelemek/anlatmak/tanımak en doğru yoldur. Onun hakkında konuşurken dikkat edilmelidir. (26) Vahiy, onun hakkında yanlış düşünceleri düzelttikten sonra tekrar eski cahiliye zanlarına dönmek doğru olabilir mi? (27) Dolayısıyla en güzel nitelemeler ve bunlarla dile getirilen en güzel isimler ona aittir. O bütün vasıflarında yetkin ve kusursuzdur. Şüphesiz bu hususta haktan ayrılan kimselerden uzak durmak gerekir.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu konuyla ilgili A’raf suresinde şöyle bir uyarıya yer verilmiştir:
(وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ …) “…Ve Onun niteliklerinin anlamını eğip büken kimselerden uzak durun…” (28) Bu konuda yukarıda geçen Haşir suresinin on dokuzuncu ayetinde de şöyle buyrulur: ( وَلَا تَكُونُوا كَالَّذٖينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰیهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ ) “Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da onlara kendileri (için neyin fayda vereceği)ni unutturduğu kimseler gibi olmayın.” Ki bu ayet de Allah’ı unutan kişinin kendisi namına hiçbir işin sonundan hayır elde edemeyeceğini ve âdeta kendisini unutan biri hâline geleceğini vurgulamaktadır.

Allah’ın isimleri, yani nitelenmesi konusunda sapma (ilhad) sayılabilecek diğer örneklerden bazıları şu şekilde verilebilir:

“Kendilerine, ‘Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için harcayın!’ denildiğinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, inananlara, ‘Rabb(iniz) dileseydi (kendisinin) besleyebileceği kimseleri biz mi besleyelim? Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz!’ derler.” (29)

Burada kâfirlerin Allah’ı ona yakışmayacak şekilde suçladıkları görülür. İnsanları aç bıraktığı iddiası kötü/yanlış bir nitelemedir. Bu yaklaşım, onu yok saymakla aynı sonucu verir.

“Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır).’ dediler. Hay kendi elleri bağlanası ve söyledikleri (bu söz) den dolayı mel’un olası (insanlar)!..” (30)

Ayette Allah’ın cimri olarak anıldığı anlatılır. Elbette bu sadece birilerinin gevelediği bir söz olmaktan öteye geçmez.

“Yoksa bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Sizin neyiniz var? (Haklı ile haksız arasındaki) yargınızı neye dayandırıyorsunuz?” (31)

Ayet, Allah’ın adalet vasfıyla ilgili bir zannı dile getirir. Ve bunun asla doğru olamayacağını ifade eder.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti.’ dediler. ‘Allah kötülüğü emretmez.’ de, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?’ ” (32)

Ayet, Allah’ın adını kendi yaptıkları gayrı meşru işleri meşru göstermek için kullananları uyarır. Her ne amaçla olursa olsun körü körüne ataları taklit etme taassubunun Allah hakkında doğru düşünmenin önüne geçmesine müsaade etmez.

“Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur.’ demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” (33)

Ayet, insanları sömürmek için dini ve Allah’ın adını kendi çıkarlarına alet edenlerin toplumu sınıflara ayırmasına imkân tanımaz.

“ ‘Allah çocuk edindi’ dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” (34)

Allah’ın yakını veya ayrıcalıklı kıldığı kulları olduğu düşüncesiyle kendilerine üstünlük sağlayacak imkânlar peşinde koşanlara dikkat edilmelidir. Buna göre Allah’ı aciz gösteren her yaklaşım hemen terk edilmelidir. Zira Allah’a yakınlık ihdasıyla ortaya çıkan her tasavvur insanlar arasında imtiyaz ve ayrıcalık doğuracaktır.

“Allah hakkında yalan uyduran yahut kendisine hiçbir şey indirilmediği hâlde ‘Bu bana indirilmiştir!’ diyenden daha çarpık zihniyetli kim vardır? Yahut ‘Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indirebilirim!’ diyenden? Keşke görseydin (onların hâlini), bu zalimler kendilerini ölüm sancıları içinde bulduklarında ve melekler ellerini uzatarak, ‘Ruhlarınızı teslim edin! Allah’a gerçek olmayan şeyleri izafe ettiğiniz ve kibre kapılarak Onun mesajlarını inatla küçümsediğiniz için bugün aşağılanma cezası ile cezalandırılacaksınız!’ diye seslendiklerinde.” (35)

Kibir içerisinde kendi söz ve yorumlarını Allah’ın sözleri gibi algılanmasını ve ona gösterilen saygının kendilerine de gösterilmesini isteyenler bir iftira peşindedirler. Allah’a gerçek olmayan şeyleri izafe etmek ve onun mesajlarını küçümsemek, hayatı vahyin belirleyiciliği dışında başka güç telakkileri ile yönetip yönlendirmeyi amaçlamak anlamına gelir. Burada Allah hakkında yanlış düşünmenin hemen akabinde mesajları küçümsemekle bir tutulması, muhatapların tutumları hakkında bilgi verir. Ve bu şekilde büyüklenmenin cezası, aşağılanma olacaktır.

“Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve ‘(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız.’ derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?” (36)

Kur’an anlatımında kişilerin ortaya koydukları söz ve eylemlerin onların Allah hakkındaki düşünceleri/kanaatleriyle yakın bir ilişkisi olduğu göze çarpar. Burada “Nasıl olsa bağışlanacağız.” ifadesi, Allah hakkında bir yalan/bühtandır. Elbette hiçbir kaynağa veya ölçüye dayanmayan bu söz doğru değildir. Allah’ın onların seçkinci/ayrıcalıklı tavrını kabul etmesi mümkün olmadığı gibi gerçek bir tövbe olmaksızın günahlarını affetmesi de söz konusu edilemez. Onlar, arzularını otorite edinmek, dilediğince günah işleyebilmek, yani sorumluluk üstlenmemek ve sonrasında hesap vermemek için böyle davranmaktadırlar. Allah hakkında yalan söylemek veya bazı asılsız ifadeler ya da üslupla kendini ele vermek böyle olur. (37)

“Onlar müminler ile karşılaştıkları zaman ‘İnandık.’ derler. Fakat şeytanları, elebaşları ile başbaşa kaldıkları zaman ‘Biz sizin yanınızdayız, onlarla sadece alay ediyoruz.’ derler. Aslında onlarla alay eden ve kendilerini azgınlıkları içinde debelenmeye bırakan Allah’tır.” (38)

Alay edenler bir süre sonra alay edilecek duruma düşerler.

“Ve (Allah) münafık erkek ve kadınlarla müşrik erkek ve kadınlara Allah hakkındaki kötü zanları sebebiyle azap etsin. O kötü zanları kendi başlarına gelsin ki Allah onlara gazap edip lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir varış yeridir orası!” (39)

Sonuç olarak Allah hakkında ileri sürülen her zan, sahibine geri dönmektedir. İnsanoğlu için bundan daha kötü bir akıbet düşünülebilir mi?

Verilen örneklerde de görüleceği gibi pek çok yol ve vesile ile Allah hakkında yanlış düşüncelerini ifade eden, bunları davranışlarıyla da destekleyen insanlar vardır. (40) Oysa Allah hakkında kötü zanda bulunmak ya da olmadık şeyleri ona isnat etmek çok büyük bir vicdansızlıktır. Kişinin Allah düşüncesindeki en küçük sapma onun kişiliğinde yara açar. Adalet, eşitlik ve özgürlüğe dair inancını sarsar, ümidini kırar. Zaten en güzel vasıfları Allah’a ait kılmak, insanların bu vasıflar aracılığı ile birbirleri üstünde hâkimiyet kurmalarını engellemeye yarar. Bu nedenle ona denk veya eş hiçbir güç veya güçlü kabul edilmemesi önemlidir. Onunla aynı vasıflara sahip hiçbir güç yoktur. Bir ayette bu konu açıkça şöyle belirtilmiştir:

“Göklerin ve yerin Rabbi(dir O), ve bunların arasında var olan her şeyin! Öyleyse, yalnızca O’na kulluk et ve O’na kullukta devamlı ve sebatlı ol! Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?” (41)

Hülâsa
En güzel isimler (en mükemmel vasıflar) Allah’a aittir
Yani, Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir.
Bu hususta Kur’an-ı Kerim’in rehberliğine başvurulmalıdır.
Kur’an’da
Allah kendisini nasıl tanıttıysa öyle kabul edilmelidir. (40)
A’raf suresinde;
Kur’an ayetleriyle karşılaştığı hâlde çevresinde olup bitenlere ilgisiz kalan…
Tâhâ suresinde;
Kur’an’ın içeriği ile hayatın zorlukları arasında bire bir ilişki kuran…
İsrâ suresinde;
Kur’an ifadelerinin bir süre sonra mutlaka gerçekleşeceğine inanmayan…
Haşr suresinde;
Kur’an ayetlerinin kendisine yüklediği sorumluluklardan kaçan insanlar… Allah hakkında birtakım zanlarda bulunmaktadırlar. Bu insanlar onunla ilgili bilmedikleri ve asla bilemeyecekleri nitelemelerde bulunurlar. O hâlde en güzel isimlerin ona ait olduğu konusu ısrarla tekrarlanmalıdır. Allah, ancak en güzel şekilde nitelenebilir. Asla başka türlü değil. Ne olursa olsun Allah hakkında kötü düşünülemez. Çünkü o hiçbir zaman kullarının kötülüğünü istemez. Vahyin rehberliği, haksızlıklara karşı çıkmak adına bazı zorluklara kapı aralasa bile her zorluk ardından gelecek bir kolaylığa, özgürlük ve adalet adına ödenen her bedel, ardından getireceği bir rahmet ve kurtuluşa gebedir. Allah’ın sözlerinin dinlendiği her yol sonunda mutlaka barış, huzur ve mutluluk getirir.

Allah’ın en güzel isimlerle anılması, kendisi hakkında doğru düşüncelerin oluşması, insanların söz ve tavırlarıyla ilişkilidir. Dolayısıyla sözün bağlamı, bir tavra ve bu tavır etrafında gelişen bir zanna dayalıdır. Bağlamı ve en azından siyak ve sibakı bilinmeden sözün maksadını, yani ne ifade ettiğini anlamak mümkün olmaz. Örneğin Haşr suresinde sayılan güzel vasıflar, müminleri en zor zamanlarda bile kardeşlerini kendilerine tercih ettiren yegâne sâiklerdir. Bunun yanısıra A’raf suresinin 175 ve 176. ayetlerinde sözü edilen insan tipi, hiçbir şekilde tepki vermeyen bir köpeğe hatta devamla ondan da aşağı bir derekeye indirgenir. Bu insanın olup biten şeylere kayıtsızlığının sebebi, hak ile batıl arasında ayrım gözeten ve hesap soran bir Allah tasavvuruna yabancı olmasından kaynaklanır. Öyle ki onun vurdumduymazlığı, Allah’a bühtana dönüşür. Ve onun yanında Allah’ı tenzih etmek gerekir. İşte bu adam ve onun zan oluşturan bu malum tavrı bilinmeden en güzel isimlerin neden Allah’a ait olduğunun vurgulandığı anlaşılamaz. Dolayısıyla Allah’ın en güzel şekilde anılması hususu, onun hakkında kötü düşünmekten uzaklaşmak anlamına gelir. Zira insanın doğru yolda ilerlemesi açısından kendisini yaratan Rabb’i hakkında güzel düşünmekten başka çaresi bulunmamaktadır.

Dipnotlar:
1. Burada söz konusu ayetlerin indirildiği dönemde bugünkü dilbilgisinde bulunduğu şekliyle isim sıfat zamir gibi ayrımların henüz şekillenmediği de dikkate alınmalıdır.
2. M. Esed, Kur’an Mesajı, A’raf suresi. 180. ayet, dipnot, 145.
3. Tâhâ suresi, 8. ayet; İsrâ suresi, 110. ayet; A’raf suresi, 180. ayet; Haşr suresi, 24. ayet.
4. Bu bölümde dört ayrı yerde “Aslen” denilerek ‘dipnotlarda’ verilen ayet mealleri, Elmalılı Hamdi Yazır’ın orijinal mealinden alınmıştır. (Muhtasar Hak dinî Kur’an Dili, Meal-Tefsir, Elmalılı Hamdi Yazır.).
5. Burada ayetler arasında yer alan “ف” (f) edatı takip bildirir. Yani bu edatın yer aldığı her anlatımın öncesinde bir şeyler olduğuna işaret eder. Kişi, ayetlerle karşılaşır. Ardından (f) düşünür, taşınır. Ortaya çıkan sorumluluğu ağır bulur. Vazgeçer. Ardından (f) şeytan onu peşine takar. Yani günah işlemeye ve bunu sürdürmeye başlar. Ardından (f) azgınlardan olur. Yani haddini aşmak artık onun âdeti hâline gelir.
6. Buوَلَوْ شِئْنَا “dileseydik” ifadesi, olağanüstü edebi bir anlatıma sahiptir. Bir yandan ilgisiz davranan muhatabın aslında bir hiç olduğuna işaret eder. Diğer yandan okuyucuya şeref ve haysiyetin gerçek kaynağını gösterir. Nitekim kişinin seçimleri neticesinde ortaya çıkan bütün güç gösterileri sahtedir ve sonunda bir hayra muhtaçtır ki bu da Allah’ın elindedir.
7. Aslen, “Onlara o herifin kıssasını da oku: ki ona ayetlerimizi sormuştuk da o, onlardan sıyrıldı çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı da sapkınlardan oldu. Eğer dilese idik biz, onu o ayetlerle yükseltirdik velakin o, yere (alçaklığa) saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun meseli o köpeğin meseline benzer: Üzerine varsan dilini sal(ıp s)arkıtarak solur, bıraksan yine dilini sal(ıp s)arkıtarak solur. Bu işte ayetlerimizi tekzib eden (yalanlayan) o kavmin meseli. Kıssayı kendilerine bir nakleyle, gerektir ki bir düşünürler. Ne çirkin meseli var ayetlerimizi tekzib eden o kavmin ki: Sırf kendilerine zulmediyorlardı. Allah kime hidayet ederse hidayet bulan o, kimi de dalâlet(t)e bırakırsa hüsrana düşenler de işte onlar. Celâlim hakkı için cin ve ins(an kümelerin)den birçoğunu cehennem için yarattık: Onların öyle kalpleri vardır ki onlarla duy(up anla)mazlar ve öyle gözleri vardır ki onlarla (hakkın delillerini) görmezler ve öyle kulakları vardır ki onlarla (hakkı) işitmezler. İşte bunlar behâim (hayvanlar) gibi, hatta daha şaşkındırlar. İşte bunlar hep o gafiller. Hâlbuki Allah’ındır en güzel isim/(nitelik)ler onun için siz O’na onlarla çağırın ve O’nun isim/(nitelik)lerinde sapıklık eden mülhitleri bırakın, yarın onlar yaptıklarının cezasını çekecekler.” (A’raf suresi, 175–180. ayetler. Elmalılı Meali).
8. Bu anlamda hayvandan da aşağı olmak, yaratılış amacının dışına çıkmaktır. Bu tipleri konu edinip topluma dönerek şöyle denilebilir: “Allah aşkına bir bakın. Muhammed ne diyor ne yapıyor da ona eziyet ediliyor. Onun durmadan tehdit aldığını görmüyor musunuz? Sadece Rabb’im Allah diyen birine reva görülen bu cefa da neyin nesi? Oysa dedikodulara karşı çıkılsa, iftiralara dur denilse, kötü sözler ve haksız yakıştırmalar reddedilse bunlar olmayacak. Doğruyu savunmak bu kadar mı zor! Bakın size söylüyorum sakın bu vurdumduymazlıktan yola çıkarak bir dünya görüşü oluşturmaya kalkmayın. Allah’ı en güzel şekilde nitelemek dışında bir şey yapmayın. En güzel isimlerin ona ait olduğunu bilin. Hiçbir şekilde tahrik olmayan, zulme karşı çıkmayan, daha fazla kazanmak ve harcamak dışında bir düşüncesi ve çabası bulunmayanlardan uzak durun. İnsan dahi denemeyecek bu tiplerin zevklerine esir olan bu hâlleriyle bir iftira içinde olduklarını anlayın. Bir amacı olmayan, doğru ve dürüst davranmak konusunda bir sorumluluk duymayan kişilere bakıp asla buradan bir Allah düşüncesine varmayın. Siz önce Rabbinizi doğru tanıyın. Sonra bu adamsendeciliğin ne kadar kötü olduğunu fark edeceksiniz.”
9. Kâinatta var olan her şeyin bir anlamı ve yaratılış amacı vardır. Bu amacın dışına çıktığında yapması gerekenler hususunda hiç hareket etmeyen biri dahi öz benliğine aykırı davranmış ve yolunu şaşırmış sayılır. İnsan hayatında yaptığı seçimlerle hatta bu duyarsız tavırlarıyla nasıl bir Allah’a inandığını gösterir. Eğer harici bir zorlama ve mecburiyet yoksa tutum ve tavırları, kişinin kabul ve retleriyle oluşturduğu hayat anlayışını ele verir. Bu anlamda iman, sevgi, muhabbet gibi görülemeyen sâikler, davranışlarda tezahür eder ve kişinin zihin yapısı hakkında bilgi verir. Buna göre inandığını söyleyen ama buna uygun davranışlar sergilemeyenler yalancı konumuna düşer.
10. Böylesine ilgisiz ve kendi menfaatlerinden başka bir şey umurunda olmayan kişiye şöyle söylenebilir: “Bu kadar üzücü olay karşısında bile sen ey hiçbir şeyi dert edinmeyen adam! Senin kendinden başka kutsal saydığın ve değer verdiğin bir şey yok mu? Nasıl bir Allah’a inanıyorsun acaba? Olup biten her şeye seyirci kalan ve sadece senin isteklerini gerçekleştirmekten usanmayan bir ilahın mı var? Yaratıcı irade senin zihninde başka hangi işlere bakar? Unutur ve her seferinde günahlarını affetmeye hazır mı bekler? Olup biten her şeye kayıtsız kalan yaşam şeklinle ne demeye ve ne yapmaya çalışıyorsun? İnkâr, haksızlık, açlık ve korku gördüğünde kıpırdamadan duruyorsun. Sen, başına gelmediği sürece hiçbir sıkıntıyı ciddiye almayacak mısın? Bu tavırlarından doğru bir Allah tasavvuru çıkmayacağını bilmelisin. Bu konuda doğru düşünmediğin de çok açık. Bu nedenle Allah düşüncesini, senin vurdumduymazlığından ve zevklerinin peşinde köle olan bu hâlinden tenzih etmek (uzaklaştırmak) gerekir. Yoksa zihnindeki atalet her yere bulaşacak. Bu yaşam şeklinle her adımında doğru düşüncelerin üzerine çamur sıçrayacak. İnsanlar sana bakıp yanlış ve aciz bir ilah düşünmeye başlayacak.”
11. Ayette geçen يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ “onun (bu isim ve) nitelikleri konusunda gerçekten uzaklaşıp haktan sapanlar” ifadesi, söz ve davranışları itibariyle Allah hakkında yanlış tasavvurlar doğmasına yol açan ve bu şekilde onun kulları nezdinde bulunması gereken mükemmel vasıflarına halel getirmeye çalışanlara dikkat çeker. Bunun sonucu, kişinin yapıp ettiklerinden dolayı mutlaka ama mutlaka cezalandırılacak olmasıdır.
12. Bu nedenle onu yanlış nitelendiren, eksik tanıtan bu tür tavırlardan ve sahiplerinden uzak durulmalıdır. Nitekim müminler açısından bu tutumlar kızgınlık sebebidir. (Mümin suresi, 35. ayet.) Samimi olmayan bu tavırlardan uzak durmak gerektiğini belirten ayetlerden birkaçı şu şekildedir: “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa suresi, 140. ayet. Diyânet Vakfı Meali); “Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir; eğer şeytan sana (bunu) unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla beraber oturma!” (En’am suresi, 68. ayet. S. Ateş Meali).
13. Burada kişinin ayetlere karşı ilgisizliği, beraberinde Rabbine karşı umursamazlığa dönüşür. Şeytanla beraber günah işleme konusundaki hırsı dünyaya batmasına yol açar. Arzularını ilah edindiğinde artık hayvana, yani köpeğe benzemeye başlar. Bir süre sonra iradesini kullanmak konusundaki beceriksizliği onu köpekten de aşağıya düşmesine yol açacaktır. Dikkat edilirse bu kişinin ayetlere ilgisizliği bir zaman sonra Rabbine iftiraya dönüşmektedir. Bu iftira onun aciz, zayıf hatta yok olduğu vehmine kadar varır. Bu nedenle Allah’ın bu tür insanların tavırlarından hemen tenzih edilmesi gerekir. Ayette bu tiplerin yaptıklarıyla cezalandırılacağı dile getirilir. Bunların yaptığı şey sorumluluk üstlenmemektir.
14. Ayette sözü edilen “ilhad” yani Allah’ın isimleri (nitelemeler) konusunda haktan sapmak budur.
15. Aslen, “Tâ-hâ. Kur’an’ı sana bedbaht olasın diye indirmedik; ancak saygısı olana tezkir (öğüt/hatırlatma) için – bir tenzil (lütuf) olarak – indirdik o yaratandan ki: hem arzı (yeri) yarattı hem o yüksek yüksek gökleri. O Rahmân arş üzerine istivâ buyurdu. Bütün semavâtta/(göklerde)kiler ve bütün arzdakiler ve bütün bunların aralarındakiler ve bütün yerin dibindekiler hep O’nun. Sen bu sözü (açıktan) ilan edeceksen de; O (yalnız açığı değil) hem sırrı (gizliyi) bilir hem (de gizlinin) daha gizlisini. Allah (ki) başka tanrı yok (ilah) ancak O; Hep O’nundur o en güzel isimler.” (Tâhâ suresi, 1–8. ayetler. Elmalılı Meali).
16. Kur’an’ın hayatın ölçülü hâlini resmettiği ve bunun bir benzerinin insan yaşamında da görülmesi için vahyedildiği ve içindeki bütün ilkelerin insanın yaratılışıyla olağanüstü uyumu düşünülürse normal şartlarda bir sıkıntıyla karşılaşılmaması gerekir. Mamafih Kur’an’ı yaşarken karşılaşılan sıkıntıların tamamı, menfaatleri sarsılan müstekbirlerin haksız yere gösterdikleri aşırı tepkilerden ve insanın aç gözlülüğünden kaynaklanır. Fakat yine de bütün sıkıntılı durumların faturası Allah’a kesilir. Bu nedenle onu tenzih etmek gerekir. En güzel isimlerin Allah’a ait olduğunun söylenmesi bu anlamda bir uyarıdır. Mücadele içinde Peygamber (sav) ve arkadaşlarının karşılaştığı güçlüklerin nereden kaynaklandığı ancak bu şekilde doğru tespit edilebilir.
17. Bu konuda şu ayet de hatırlanmalıdır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ ” (Âl-i İmran suresi, 31. ayet. Diyânet Meali.); Dolayısıyla Allah’ı seven O’nun Kitab’ına tabi olmalıdır. Başka bir ifade ile kişinin Kitab’a uzaklığı ile Rabbine karşı ilgisizliği arasında doğru bir orantı vardır.
18. Aslen, “Bunu (Kur’an’ı) bihakkın indirdik ve (o da) bihakkın indi ve seni ancak sevabımızın müjdecisi ve azabımızın habercisi olarak gönderdik. Hem onu bir Kur’an (okunacak bir hitabe) olmak üzere ayet ayet ayırdık ki: nâsa (insanlara) dura dura (hâlin iktizasına göre) okuyasın. Hem de (onu) tenzil suretiyle ceste ceste (parça parça) indirdik. De ki; ister inanın ona ister inanmayın; çünkü bundan evvel ilim verilmiş olanlar, kendilerine (Kur’an) tilâvet olununca çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar. Ve diyorlar ki: ‘Tesbih (tenzih ve takdis) Rabbimize! Hakikat (şu ki): Rabbimizin va’di kat’iyyen (kesin olarak) fiile çıkarılmış bulunuyor.’ Ve (işte böyle deyip) ağlayarak çeneleri üstü (yerlere) kapanıyorlar, o (Kur’an’ın okunması) onların huşûunu da artırıyor. De ki; ‘(ister) Allah deyin (ister) Rahman deyin, hangisini deseniz hep O’nundur o en güzel isim/(nitelik)ler. Bununla beraber salâtın/(duan)da pek bağırma, pek de (sesini) gizleme; ikisinin arası bir yol tut ve şöyle de: ‘Hamd o Allah’a ki hiçbir veled (çocuk) edinmedi, O’na mülkte bir şerik de (egemenlik te bir ortak da) olmadı, O’na zülden bir velî de olmadı.’ (İşte) O’nu (bu şekilde) tekbir ile büyükle de büyükle!” (İsrâ suresi, 105–111. ayetler. Elmalılı Meali).
19. Bu anlamda vahiy, Allah’ın gerçekleştirilmesini bizzat üstüne aldığı ilkeler/sözler demektir.
20. Yüksek ses, bir güç gösterisidir ve bu yüzden sadece zor anlarda zulme uğrayanlar için caizdir. Sessizlik ise kişiyi kendisine yabancılaştırır. Doğru olan kişinin kendisinin de duyabileceği bir düzey yakalamasıdır. Böylece dile gelen şeylerin hem gerçek olduğu vurgulanmış hem de tevazuuyla, yani hayâ perdesiyle birlikte paylaşılmış olur. Nihayet sözü söyleyenin kendini duyması, onun söz-amel dengesini sağlaması anlamına gelir.
21. Aslen, “Ve onlar gibi olmayın ki: Allah’ı unutmuşlardır da Allah da onlara kendilerini unutturmuştur, onlardır ki hep fâsık/(itaatten çıkmış)lardır. Ashâb-ı nar (ateş ehli) ile ashâbıı cennet (cennet ehli) müsavi olmaz. Ashâb-ı cennettir ki hep murada ermişlerdir. Biz bu Kur’anı bir dağın üzerine indirseydik her hâlde (şüphesiz) sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, çatlamış görürdün. O temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz gerek ki tefekkür ederler. O öyle Allah ki: O’ndan başka Tanrı yok; gaybı (hazırda olmayanı) da bilir şehadeti de (hazırda olanı da), o rahman/(rahmet kaynağı)dır, rahîm/(merhamet eden)dir. O öyle Allah ki; O’ndan başka tapılacak (ilah) yok, öyle melik (padişah) ki kuddûs (mukaddes), selam(et/esenlik kaynağı), iman ve emniyet veren/mü’min, gözeten-koruyan/müheymin, azîz (üstün/mağlup olmaz bir galip), cebbar (eksikleri tamamlayan, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, dilediğini yapmaya ve yaptırmaya kâdir olan), mütekebbir (ululuk ve azamet kendisinin hakkı olan). Tenzih o Allah’a (münezzeh ve yücedir Allah) müşriklerin şirkinden. O öyle Allah ki: hâlik, bârî, müsavvir. O, en güzel isimler (en mükemmel vasıflar) O’nun; bütün göklerdeki ve yerdeki(ler, dilleri veya lisân-ı hâlleriyle) O’na tesbih eder; (çünkü) O öyle azîz, öyle hakîm/(hikmetli)dir.” (Haşr suresi, 19–24. ayetler. Elmalılı Meali).
22. Kur’an, bir dağa indirilseydi, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olacağı dile getirilir. Kur’an ile amel etmenin sorumluluğu ağırdır. Dağları yıkan bu ağır sorumluluk, insana bir şey yapmaz. Çünkü kişi bundan kaçar ve günah işlemenin kolaylığını tercih eder. Fakat bu şekilde kişi Rabbini de tanıyamaz. Oysa eğer bu sorumluluğun altına girip vahyin rehberliğini izleseydi Rabbini; Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr ve Mütekebbir olarak bulacaktı. Allah, Hâlık, Bârî ve Musavvir di. Fakat o en güzel vasıflara sahip Rabb’iniden yüz çevirerek günahların içine batmayı tercih etti. Müminler, bu kimseler gibi olmamaya dikkat etmelidir.
23. Son olarak “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi O’nu tesbih ve tenzih eder.” ifadesi, Allah’ın varlığının delillerinin çokluğu nispetinde muhatabın unutkanlığının akıl almaz bir cehalet örneği sayılabileceğine işaret etmektedir.
24. En güzel isimlerin Allah’a ait olduğunun vurgulandığı her yerde Kur’an’dan bahsedilmesi, Allah’ın tanınması açısından kitabın tek kaynak kabul edilmesinin gereğini ortaya koyar. Allah, ancak onun Kitap’ta kendisini tanıttığı gibi tanınmalıdır. İşin hakkı budur. Bağlam, bizi Kitap ile Allah arasında bu şekilde bir ilişki kurmaya yönlendirir. Bunun yanı sıra Allah’ın doğru ve güzel yani en iyi şekilde anılmasının, hakkında zanlara ve özellikle kötü düşüncelere yer verilmemesinin önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bağlam, sure bütünlüğü içinde ele alınan konulardan hareketle Allah’ı en güzel vasıflar dışında anmanın doğru olmayacağını öğretir.
25. Bilindiği gibi Allah hakkında kötü zan beslemek çok tehlikelidir. Kur’an’da bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara; (Allah’a) ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara da azâbetsin. (Onların, müslümanlar için istedikleri) Kötü olaylar, kendi başlarına gelsin. Allah, onlara gazabetmiş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası da ne kötü bir yerdir!” (Fetih suresi, 6. ayet. S. Ateş Meali).
26. Bu hususta şu ayet hatırlanmalıdır: “De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’raf suresi, 33. ayet. Diyânet Vakfı Meali).
27. Bu konuda şu ayet hatırlanmalıdır: “Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, «Bu işten bize ne!» diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. «Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik» diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.” (Âl-i İmran suresi, 154. ayet. Diyânet Vakfı Meali).
28. A’raf suresi, 180. ayet. (M. Esed Meali).
29. Yâsin suresi, 47. ayet. (M. Esed Meali).
30. Mâide suresi, 64. ayet. (H. B. Çantay Meali).
31. Kalem suresi, 35, 36. ayetler. (M. Esed Meali).
32. A’raf suresi 28. ayet. (S. Ateş Meali).
33. Âl-i İmran suresi, 75. ayet. (Diyânet Vakfı Meali).
34. Yunus suresi, 68. ayet. (A. Bulaç Meali).
35. En’am suresi, 93. ayet. M. Esed Meali; Benzer bir ayet de şu şekildedir: “Onlardan öylesi de var ki, (söyledikleri) Kitab-ı Mukaddes’den olmadığı hâlde ondan olduğunu düşünesiniz diye dilleriyle Kitab-ı Mukaddes’i çarpıtırlar ve Allah’tan olmadığı halde, “Bu, Allah’tandır!’ derler; böylece bile bile Allah hakkında yalanlar uydururlar.” (Âl-i İmran suresi, 78. ayet. M. Esed Meali).
36. A’raf suresi, 169. ayet. (Diyânet Meali).
37. Bu mevzuda şu ayet hatırlanmalıdır: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Muhammed suresi, 30. ayet. Diyânet Meali).
38. Bakara suresi, 14. ve 15. ayetler.
39. Fetih suresi, 6. ayet. (M. Esed Meali)
40. Kâinattaki ölçülü düzen âlemin bir yaratıcısı ve yol göstericisi olduğunu tereddütsüz bir şekilde haykırır. Buna göre yaratılmış ama sistem içinde kendisine belli bir anlam ve amaç çerçevesinde sorumluluk yüklenmemiş hiçbir canlı yoktur. Bu yüzden insanın istisnasız her söz ve hareketi bu sistem içerisinde bir yere oturur. Oturduğu yer, onun âlem içinde kendine biçtiği değerle ilişkilidir. Bir ayette şöyle buyrulur: “Ey insanlar, yerdeki şeylerden, helâl ve temiz olmak şartıyla, yiyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakikaten apaçık bir düşmandır. O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara suresi, 168, 169. ayetler. H. B. Çantay Meali); Ayet, kötülük yapıp, iğrenç ve kötü işler yapmanın, ardından Allah’a bir şeyler isnat etmekle sonuçlanabileceğini ifade eder.
41. Meryem suresi, 65. ayet. (M. Esed Meali).
42. En güzel isimlerin geçtiği yani Allah’ın nitelenmesinin söz konusu olduğu her yerde vahyin dile getirilmesinin sebebi, insanların Rablerini tanımalarının en doğru yolunun bu rehberlikten kaynaklanması gerektiğine dairdir.

Not: Bu makâle “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilerek düzenlenmiştir.

Tarih 10 Ocak 2020 Kategori  Genel

Mümtehine Suresi Bağlamında Fitneden Kurtulmak

-İman her şeyden önce gelir-

Sure, doksan birinci sırada nazil olmuş, Medenî bir suredir. Mekke’nin fethine hazırlık aşamasında indiğinden şüphe yoktur. Zira Hudeybiye anlaşmasından doğan hukuki sürecin kadınlar lehine yorumlanarak onların imtihan edilmesinden bahsedilir. Ancak surede bütün diğer konuların etrafında örüldüğü asıl tema; kişinin, imanı ile müşrik coğrafyada ikamet eden yakınları arasında birini diğerine feda edecek şekilde fitneye düşmesidir.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوّٖى وَعَدُوَّكُمْ اَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ يُخْرِجُونَ الرَّسُولَ وَاِيَّاكُمْ اَنْ تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ رَبِّكُمْ اِنْ كُنْتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَادًا فٖى سَبٖيلٖى وَابْتِغَاءَ مَرْضَاتٖى تُسِرُّونَ اِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَاَنَا اَعْلَمُ بِمَا اَخْفَيْتُمْ وَمَا اَعْلَنْتُمْ وَمَنْ يَفْعَلْهُ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبٖيلِ
1. Siz ey imana ermiş olanlar! Size gelmiş olan bütün hakikatleri inkâr eden ve [yalnızca] Rabbiniz Allah’a inandığınız için Elçi’yi ve sizi (yurtlarınızdan) süren düşmanlarımı -ki onlar aynı zamanda sizin de düşmanlarınızdır- şefkat göstererek dost edinmeyin! Eğer Benim yolumda cehd göstermek için ve Benim rızamı kazanmak arzusuyla [evlerinizden] çıkıp gitti[ği]niz [doğru] ise, onlara gizli bir şefkatle yaklaş[arak dostluk yap]mayın: çünkü hem açıktan yaptığınız hem de gizlemiş olduğunuz her şeyden tamamıyla haberdarım. Ve içinizden bunu her kim yaparsa doğru yoldan sapmış olur.
(1)

Ayette geçen “düşmanlarımı” tabiri, konunun vahametini ortaya koyar. Müminlerden istenen Allah’ın düşman addettiğini onların da aynen kabul etmeleridir. Zira gerçeğe düşman olanlar, buna kıymet verip taşımak isteyenler için de tehlikelidirler. Ayet, aynı zamanda bir tenezzül kokar. Allah’ın gücü düşünüldüğünde onun için bir düşman vehmetmek olasılık dışıdır. Buna rağmen O, aynı pasaj içinde insanların düşmanlarını, kendi düşmanları olarak da isimlendirir. Böylece düşmanlarına karşı inananlara destek verir. (2)

اِنْ يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ اَعْدَاءً وَيَبْسُطُوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ وَاَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ
2. Onlar eğer size üstün gelselerdi [yine] düşmanınız olarak kalırlardı ve size karşı kötü niyetle el kaldırır, dil uzatırlardı: çünkü sizin [de] hakikati inkâr etmenizi isterlerdi.

Onların gerçek düşman olduklarına dair verilen bu bilgi, müminlerin kâfir ve müşrik yakınlarıyla ilişkilerini gözden geçirmeleri açısından oldukça önem taşır.

لَنْ تَنْفَعَكُمْ اَرْحَامُكُمْ وَلَا اَوْلَادُكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَفْصِلُ بَيْنَكُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
3. Ama [unutmayın ki] ne akrabalarınız ne de [hatta] kendi çocuklarınız Kıyamet Günü size bir fayda sağlar, [çünkü o Gün] Allah aranızda [yalnızca erdemli davranıp davranmadığınıza göre] karar verecektir: ve Allah bütün yaptıklarınızı görür.

Kişinin kendi çocukları veya akrabaları da olsa iman ölçüsünü taşıyıp taşımadıklarına dikkat etmesi gerekir. Ayet, insanın tek başına bir hesap yapmasını ve bu hesabın başkaları sebebiyle günaha batmaktan kaçınmayı öğütlediğini belirtir.

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فٖى اِبْرٰهٖيمَ وَالَّذٖينَ مَعَهُ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰؤُا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ اِلَّا قَوْلَ اِبْرٰهٖيمَ لِاَبٖيهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَیْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَصٖيرُ
4. Gerçekten İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örnek vardı: onlar kendi [putperest] toplumlarına şöyle seslenmişlerdi: “Kesinlikle biz sizden de Allah’tan başka bütün o taptıklarınızdan da uzağız; sizin inandığınız her şeyi inkâr ediyoruz; sizinle bizim aramızda, Tek Allah’a inanacağınız zamana kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret vardır!” Tek istisna, İbrahim’in, babasına: “Senin için [Allah’tan] bağışlama dileyeceğim, ama senin adına Allah’tan herhangi bir şey elde etmek benim elimde değil” demesiydi. [Ve İbrahim ile ona uyanlar,] “Ey Rabbimiz!” diye yalvardılar, “Sana güveniyor ve Sana yöneliyoruz: çünkü bütün yolların varışı Sanadır.”
(3)

Müminler, muhatapları tek olan Allah’a inanıncaya kadar onlarla dostluk kuramazlar. İbrahim (as)’in kendi kavmi ile arasında söz konusu edilen diyalog bu hususta çok önemli bir örnektir.

رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذٖينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
5. “Ey Rabbimiz! Bizi hakikati inkâr edenler için bir oyun ve eğlence aracı yapma! Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz: çünkü Sensin tek kudret ve hikmet sahibi!”
(4)

“Rabbimiz bizi inkâr edenler için fitne konusu kılma!” demek, “düşmanımıza bize karşı üstünlük verme! O vakit onlar kendilerinin hak üzere olduklarını sanacaklar ve imanı hâkir görerek küfre bağlılıkları artıp fitneye düşecekler.” ya da “Onları bize musallat kılma, böylelikle onlar bizi fitneye düşürecek (dinimizden çevirmek isteyecek), bize azap ve işkence edecekler.” veya “Müslümanların cahiliye insanlarında görüldüğü gibi ahlaki zaaf içine düşmelerine izin verme ki şeref kâfirlere ait olmasın.” şeklinde anlaşılmıştır. Bütün bunlar, kâfirlere galibiyet müslümanlara da mağlubiyet tattırma anlamına gelir.

Hâlbuki burada asıl konu, müminlerin kâfir ve müşriklerle dostluk üzere ilişki kurmasıdır. Ayetin arka planında Hâtıb b. Ebi Beltaa’nın başına gelen fitne, imanı ile ailesinin sevgisi arasında kalmasıdır. Sure başından itibaren müminlerin kâfir olan akraba ve yakınlarına karşı sevgi beslediklerini, fakat bu sevginin yerini bulmadığı için doğru olmadığını anlatır. Kâfir olan yakınlarının onları yurtlarından çıkmak zorunda bıraktıklarını ve fırsat bulsalar daha da kötü davranacaklarını hatırlatır. Akraba da olsalar bu kötü insanların, inananların inkâr etmesini arzuladıkları ve en yakınları da olsa kimsenin kimseye ahirette bir faydası bulunmayacağı vurgulanır. Bundan sonra İbrahim (as) örnek gösterilerek müminleri yakınları dahi olsalar inkâr edenlerle ilişkilerinde tutarlı ve ilkeli olmaya çağırır. Ancak müminlere düşmanlık etmeyen ve onlarla savaşmayanlara karşı iyilik yapmaktan veya adil davranmaktan kaçınılmayabileceği belirtilir.

Buna göre “Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için fitne kılma.” cümlesi, “Ey Rabbimiz! Akrabalarımız ve yakınlarımız konusunda bizi onları sevmek ile sana iman etmek arasında bırakma. Bu konuda bizi imtihan etme, fitneye düşmemize izin verme, bize yardım et.” anlamına gelir. Yani burada “Bizi kâfirlere karşı fitneye düşürme” demek, “Bizim onları (hakikat düşmanlarını) severek imandan uzaklaşmamıza müsaade etme.” demektir. Duada söz konusu edilen şey, bağlam açısından surede bir müminden beklenen şeyin ta kendisidir. Burada inananların İbrahim (as)’in ağzından ifade edilen talepleri/duaları, inançlarının gerektireceği teslimiyet dışında bir eylem içinde olmamalarıdır. Ayette inananlar, imanlarına zarar verecek sevgiyi fitne olarak isimlendirir ve bu anlamda ayaklarının kaymasını istemezler.

O hâlde ayetin meali şu şekilde verilmelidir:
“Rabbimiz! Bizi, yakınlarımızdan inkâr edenlerle (seni kızdıracağımız ve onların kazanacağı şekilde) imtihan etme ve bizi (düşmemiz muhtemel hata ve günahlarımız için şimdiden) bağışla. Rabbimiz! Zira (her şekilde) galip ve (bütün emirleriyle hüküm ve) hikmet sahibi olan ancak sensin.”

Fitne, sözlük anlamından hareketle altının ateşte eritilerek, karışımında bulunan diğer değersiz madenlerin ondan ayrılmasına ve böylece saf altının elde edilmesine benzetilmiştir. Buna göre ayetteki söz konusu ifade, kişinin bu zor imtihana tabi tutulmak istemediğini ve eğer tutulacaksa da imanın gerektirdiği tercihi yapmayı Allah’tan nasip etmesini anlatır.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فٖيهِمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
6. Onlarda, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü [ümit ve korku ile] bekleyen herkes için güzel bir örnek bulursunuz. Eğer biriniz yüz çevirirse, [bilsin ki] Allah hiç kimseye muhtaç değildir, bütün övgülere tek layık olandır.

İbrahim (as)’ın kavmiyle arasında cereyan eden ilişki biçimi, bütün müminler için bir örnektir. Allah’ı ve ahireti bekleyen kişi adalet ve merhamet isteyen müminlerdir. Onların bu ihtiyacı İbrahim (as) gibi imanı öncelemek suretiyle giderilebilecektir.

عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذٖينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً وَاللّٰهُ قَدٖيرٌ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
7. [Ama] belki Allah, [ey müminler,] [şimdi] düşman olarak gördüğünüz kimseler ile sizin aranızda [karşılıklı] bir yakınlık oluşturabilir: çünkü Allah her şeye kâdirdir ve çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

Bilindiği gibi Mekke fethi gerçekleşmiş ve önce düşman olanlar bu zaferle birlikte müslüman olmuşlardır. Dolayısıyla fetih öncesi müminleri tehlikeye atacak şekilde müşrik yakınlara sevgi beslemenin ne kadar anlamsız olduğu bir kere daha anlaşılmıştır.

لَا يَنْهٰیكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذٖينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِى الدّٖينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا اِلَيْهِمْ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ
8. İnanc[ınız]dan dolayı size karşı savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan sürmeyen [inkarcılara] gelince, Allah onlara nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz: çünkü Allah adil davrananları sever.

Allah savaş zamanında düşmanlık yapmayan ve kılıç çekmeyen kişilere karşı adil davranmayı ve iyilik yapmayı da hiçbir zaman yasaklamamıştır.

اِنَّمَا يَنْهٰیكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذٖينَ قَاتَلُوكُمْ فِى الدّٖينِ وَاَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلٰى اِخْرَاجِكُمْ اَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
9. Allah, yalnızca, inanc[ınız]dan dolayı size karşı savaşan ve sizi anayurdunuzdan süren veya [başkalarının] sizi sürmesine yardım edenlere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; ve [içinizden] onlara dostluk gösterenlere gelince, gerçek zalimler işte onlardır!

Müminler kendileriyle inançlarından dolayı savaşanları asla dost edinmemelidirler. Çünkü onlar zalimdirler.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِذَا جَاءَكُمُ الْمُؤْمِنَاتُ مُهَاجِرَاتٍ فَامْتَحِنُوهُنَّ اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِاٖيمَانِهِنَّ فَاِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ اِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ وَاٰتُوهُمْ مَا اَنْفَقُوا وَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ اَنْ تَنْكِحُوهُنَّ اِذَا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ وَسْپَلُوا مَا اَنْفَقْتُمْ وَلْيَسْپَلُوا مَا اَنْفَقُوا ذٰلِكُمْ حُكْمُ اللّٰهِ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ حَكٖيمٌ
10. SİZ EY imana ermiş olanlar! Mümin kadınlar her ne zaman zulüm ve kötülük diyarını terk ederek size gelirlerse, Allah onların inancından tam haberdar [olduğu halde] siz yine de onları sınayın; eğer mümin olduklarına tam emin olursanız, onları inkârcılara geri göndermeyin, [çünkü] onlar [artık] eski kocalarına helal [değiller], ve ötekiler de bunlara helal [değiller]. Ayrıca, onlar [hanımlarına mehir olarak] ne verdilerse hepsini iade edin. Ve [ey müminler,] siz bu kadınlarla mehirlerini verdikten sonra evlenirseniz bir günah işlemiş olmazsınız. Diğer taraftan, hakikati inkâr [etmeye devam] eden kadınlarla evlilik bağınızı sürdürmeyin ve onlara [mehir olarak] ne verdiyseniz [iade etmelerini] isteyin, aynı şekilde ötekiler, [hanımları size gelmiş olanlar da,] harcadıkları her şeyi[n iadesini] talep etme hakkına sahiptirler. Bu, Allah’ın hükmüdür: O, sizin aranızda [adaletle] hükmeder; çünkü Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Allah mümin olduklarını söyleyen kadınların imtihan edilmesini istemiştir. Eğer iman iddiaları doğru onların kâfirlere geri gönderilmemeleri esastır. Zira onlar artık kâfir kocalarına helal değildir. Elbette bütün bunlar kadınların özgür iradeleriyle yaptıkları seçimlere dayanır. Aynı şekilde mehirlerini verdikten sonra onlarla evlenmenin günah olmayacağı belirtilir. Burada belirleyici olan imandır. Fakat bu durumda dahi onların mehirlerini kocalarına ödemek, dinini adalete verdiği değeri gösterir.

Söz konusu imtihanın; kadının Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmeleri ya da “Kocalarına olan nefret yahut başka bir ülkeye gitme arzuları sebebiyle veya dünyevî bazı menfaatler sağlama ümidiyle ayrılmadıklarına; Allah’a ve Elçisine duydukları sevgiden başka bir sebeple gelmediklerine Allah’ın huzurunda yemin etmeleri.” Şeklinde gerçekleştiği bildirilmiştir.

وَاِنْ فَاتَكُمْ شَیْءٌ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ اِلَى الْكُفَّارِ فَعَاقَبْتُمْ فَاٰتُوا الَّذٖينَ ذَهَبَتْ اَزْوَاجُهُمْ مِثْلَ مَا اَنْفَقُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذٖى اَنْتُمْ بِهٖ مُؤْمِنُونَ
11. Eğer hanımlarınızdan biri (sizi bırakıp) hakikati inkâr edenlere giderse ve siz de buna üzülürseniz o zaman hanımları bırakıp giden (koca)lara [hanımlarına mehir olarak] harcadıklarına eşit bir şey verin ve inandığınız Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!
(5)

Bu ödemeler, beytülmalden karşılanmaktaydı.

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلٰى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّٰهِ شَيْپًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنٖينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَاْتٖينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرٖينَهُ بَيْنَ اَيْدٖيهِنَّ وَاَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصٖينَكَ فٖى مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
12. Ey Peygamber! Mümin kadınlar ne zaman sana gelip [bundan böyle] Allah’tan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacaklarını, hırsızlık yapmayacaklarını, zina etmeyeceklerini, çocuklarını öldürmeyeceklerini, hiç yoktan yalan uydurarak iftira atmayacaklarını ve [bildireceğin] hiçbir hakikate karşı çıkmayacaklarını [taahhüt ederek] sana bağlılıklarını bildirirlerse, onların bağlılık taahhütlerini kabul et ve Allah’tan onların [geçmiş] günahlarını affetmesini dile: çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

Kadılardan alınan bu bey’at, onların hükmü şahsiyetini kabul anlamına gelir. Bu o zaman aralığında kadınların lehine gerçekleşen bir devrim niteliğindedir.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تَتَوَلَّوْا قَوْمًا غَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ قَدْ يَئِسُوا مِنَ الْاٰخِرَةِ كَمَا يَئِسَ الْكُفَّارُ مِنْ اَصْحَابِ الْقُبُورِ
13. SİZ EY imana ermiş olanlar! Allah’ın gazabına uğrayan toplum ile dost olmayın! Onlar[ı dost edinenlerin] öteki dünya ile ilgili hiçbir ümitleri kalmamıştır; tıpkı bu hakikat inkârcılarının, [şimdi] mezarlarında yatanları [tekrar görme] ümitlerini kaybetmiş bulunmaları gibi.

Allah’ın gazablandığı bir toplumu dost edinmek, tabi oldukları küfür ve şirki kabul etmek ve ardından günah sarmalı içinde yaşadıkları hayat tarzını benimsemek anlamına gelir. Ancak ahirette hesap vermeyeceğine inanmayanlar böyle yapabilir. Onlar, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmadıkları için hiçbir sorumluluk üstlenmezler. Böyle olunca bir dosta gösterilmesi gereken güvene de layık değildirler.

Sonuç
Mümtehine suresi, müminlerin imanı ile ailesi ya da yaşadıkları coğrafyada hüküm süren küfür söylemi arasında sıkıştıklarında imanı tercih etmeleri gerektiğini dile getirir. Elbette bu sadece inananlara karşı aktif şekilde düşmanlık yapanları kapsar. Buna karşılık Sad suresi ise kırk altıncı ayetinde “Biz onları yaşadıkları bölge halklarını düşünen, ihlaslı (Tevhid Ehli) kimseler yaptık.” denilerek her peygambere tevhid fikri çerçevesinde yaşadığı coğrafyayı dikkate alıp ora halkını öncelikle düşünmeyi sâlık verir. Bu bir dengedir. Buna göre inanan biri, açıkça düşmanlık yapanlar dışında hem imanını hem de birlikte yaşadığı toprakları, içindeki insanlarla birlikte düşünmek ve korumakla mükelleftir.

Peygamber (sav)’in diğer bütün elçiler gibi öncelikle akrabalarını ve yaşadığı toplumu uyarmaya çalıştığı bundan sonra tebliğini çevre kabilelere yönelttiği bilinmektedir. Doğal olan da budur. Verilen mücadele, kişinin yaşadığı coğrafyayı ve mümkünse buradan ilerleyerek dünyayı Tevhid bilinciyle buluşturmakla ilgilidir.

İmanın gerektirdiği sorumluluklar, insan açısından en öncelikli ölçüdür. Fakat bunun hemen altında kişinin yaşadığı toprakları ve beraber yaşadığı insanları sevmek ve onlara merhamet göstermek gelir. İnsanın imanı ile ailesi veya halkı arasında sıkışması, büyük bir imtihandır ve ağırlığı/zorluğu sebebiyle ve fitne olarak isimlendirilir. Bu fitne, hakikati inatla reddeden hemşeriler sayesinde doğar ve gelişir. O hâlde imanı tercih etmek, kişinin yaşadığı kültüre, coğrafyaya ve bunu temsil eden halklara küsmesini gerektirmemelidir. Çünkü bunların hiç biri topyekûn kâfir olup şirk koşmaz. Bu nedenle inatla ve küstahça gerçeğin üstünü örtenleri dışarıda tutan ve onlarla dostluk kurmamaya gayret eden bir bilinç taşımak, önemini hâlâ korumaktadır.

Dipnotlar:
1. Bu çalışmada M Esed’in meali kullanılmıştır. Birinci ayetle ilgili olarak M. Esed şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu surenin 7-9. ayetlerinde de gösterildiği gibi, inanmayanları dost edinmenin yasaklanması, sadece inananlara karşı aktif şekilde düşmanlık yapanları kapsamaktadır.”
2. Klasik kaynaklarda rivayet edildiğine göre bu ayetin nüzul sebebi, Hatib b. Ebî Beltaa isimli sahabenin ailesini korumak veya kurtarmak maksadıyla bir kadın aracılığıyla Mekke’ye mektup gönderme teşebbüsüdür. (Kurtubî, El-Câmi’u Liahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 254-256)
3. Bu konuda şu ayetler hatırlanmalıdır: “(Günah içinde ölen) kimselerin cehennemlik olduğu kendilerine açıklandıktan sonra, yakın akraba olsalar bile, Allah’tan başkasına tanrılık yakıştıran kimselerin bağışlanmasını dilemek artık ne Peygamber’e yaraşır, ne de imana erişenlere. İbrahim’in (buna benzer bir durumda) babasının bağışlanması için yaptığı duaya gelince, bu sadece o’nun berikine (daha sağlığında) vermiş bulunduğu bir söze dayanıyordu. Ama o’na berikinin Allah’ın düşmanı olduğu açıklandığı zaman (İbrahim) ondan hemen kopup uzaklaştı. Zaten İbrahim çok ince ruhlu, yumuşak huylu biriydi.” (9/113, 114)
4. Bu ayetin diğer bazı meallerdeki çevirisi şu şekildedir: “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için deneme konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi, ancak sensin.” (Diyanet Vakfı Meali); “Rabbimiz, bizi inkâr edenler için bir sınav yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne gâlib, hüküm ve hikmet sâhibi, ancak Sensin, Sen!” (Süleyman Ateş Meali); “Ey Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerin zulmüne uğratma. Bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Diyanet Meali); “Ey Rabbimiz, bizi o küfredenler için bir fitne (mevzuu) yapma. Bizi yarlığa Rabbimiz. Çünkü hakıykat gaalib-i mutlak, yegâne hukûm ve hikmet saahibi Sensin Sen.” (Hasan Basri Çantay Meali); “Rabbimiz, bizi inkâr edenler için deneme kılma. Bizi bağışla Rabbimiz, şüphesiz sen, güçlü ve hâkim sensin!” (Şaban Piriş Meali); “Ya rabbena! Bizleri o küfredenlerin fitnesi kılma ve bizlere mağfiret buyur çünkü sensin ancak öyle azîz, öyle hakîm.” (E. Hamdi Yazır Meali); “Ey Rabbimiz! Bizi, küfre sapanlar için bir fitne/imtihan aracı yapma! Bağışla bizi ey Rabbimiz! Sen, yalnız sen sonsuz kudretin, sonsuz hikmetin sahibisin.” (Y. Nuri Öztürk Meali); ”Ey Rabbimiz! Bizi, o kâfir olanların fitnesi kılma, (bizi onlara ezdirme); bizi bağışla. Ey Rabbimiz! Muhakkak ki sen, Azîz’sin = her şeye galibsin, imansızlardan intikam alırsın, Hakîm’sin = müminlere zafer veren hikmet sahibisin.” (Ali Fikri Yavuz Meali)
5. M. Esed’in bu ayetle ilgili yaptığı açıklama şu şekildedir: “Kural olarak, inkârcıların, bu şekilde terk edilmiş olan bir kocaya tazminat ödemeleri beklenemeyeceğinden Müslüman toplumun bir bütün olarak bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir. Gerçekte, Hz. Peygamber’in yaşadığı süre içinde bu şekilde yalnız altı irtidat olayı vuku bulmuştu (ki tümü Mekke’nin H. 8. yılda fethinden önce olmuştu); ve her olayda Müslüman kocaya, Hz. Peygamber’in emri üzerine, devlet hazinesinden başta kendisinin ödediği mehire eşit miktarda bir ödeme yapılmıştı (Beğavî ve Zemahşerî)

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Tarih 14 Aralık 2019 Kategori  Genel

Hadîd Suresi Bağlamında İnfak Edip Savaşmanın Önemi

-Demirin Sembolik Değeri-

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْيٖ وَيُمٖيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
هُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فٖيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ
يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَهُوَ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

1-6. Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, güçlüdür, hakîmdir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. O, hayat verir. O, öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. O, hem ilktir hem sondur; hem açıktır hem gizlidir. Ve O, her şeyi bilir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratmış ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir ve Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Ve (sonunda) bütün işler Allah’a döndürülür. O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye. Ve O, kalplerde olanı da hakkıyla bilendir.

Göklerde ve yerde olanlar, Allah’ın güçlü ve hâkim olduğunu haykırır. Yaratılışı iyi gözlemleyen bir göz, Allah’ın ne kadar güçlü ve hikmetli davrandığına şahit olur.

Tesbih etmek, Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmaktır. Bundan sonraki ayetler, yaratılan şeylerden bahsederek insana kendi tesbihi ile ilgili önerilerde bulunur. Bu şekilde yaratılıştaki incelikler, birer ayet olarak Yaratıcının gücüne işaret eder ve bunlardan yola çıkan zihin teslim olmaktan başka yol bulamaz.

Göklerin ve yerin eksiksiz yaratılışı, insana ve toprağa hayat verilmesi ve ölümleri, her şeye gücü yeten bir Allah’a işaret eder.

Ondan öncesi de yoktur sonrası da. Zahir de O’dur, Bâtın da. Bu da O’nun her şeyin bilgisine sahip olduğunu gösterir. Zira öncesi ve sonu olmayandan hiç kimse bir şey saklayamaz. Yaratılıştaki hârikulâde ölçüler, Yaratan’ın bilgisinin sınırsız olduğuna işaret eder.

O, her şeyi belli bir evrede tedricen yaratmıştır. Bu yaratılışın bütün evrelerine da vakıftır. İnsan nerede olursa olsun ondan habersiz ve uzak kalamaz. Dolayısıyla O, yapılan her şeyi görür.

Allah’ın âlemi yaratması insanın yaratılışına ve olup biten her şeyi bilmesi insanın yaptıklarına nispetle çok daha büyük bir iştir. O hâlde insanın yapıp ettikleri O’nun gözünden nasıl kaçabilir!

Her şey sonunda aslına döner. Yaratılıştaki izlenen eşsizlik ve güç, sonunda hesap sormaya gücü yeten bir otoriteyi de gerekli kılar. Mahlûkattaki hâkimiyet sonunda bütün işlerin O’na döndürüleceğini anlamaya yarar.

O, geceyi ve gündüzü birbiri ardınca yaratan güce tanıklık eden bir zihin, O’nun akıldan geçen her şeyi de bütünüyle bildiğini ve ona hiçbir şeyin gizli kalmayacağını anlar.

Değerlendirme
Göklerin ve yerin yaratılışı, Allah’ın gücünün her şeye yeteceğini gösterir.
Yaratılıştaki bilgi düzeyi, Allah’ın her şeyi bildiğini gösterir.
Yaratılıştaki süreklilik, Allah’ın her şeyi takip edip gördüğünü gösterir.
Yaratılıştaki ölçülü hâl ve düzen, Allah’ın hesap sormaya da gücünün yeteceğini gösterir.
Geceyi gündüze katan irade, hiçbir şeyin kendisine gizli kalamayacağını gösterir.
Veya
Göklerin ve yerin yaratanın her şeye gücü yetmez mi?
Yaratılışın içeriğinde yer alan bilgiler, her şeyi bilen bir yaratıcıya işaret etmez mi?
Yaratılıştaki süreklilik, Allah’ın her an her şeyi takip edip gördüğünü göstermez mi?
Yaratılışta var olan ölçüleri koyan birinin ondan hesap sormaya da gücü yetmez mi?
Geceyi gündüze katan güce hiçbir şeyin gizli kalmayacağı aşikâr değil mi?

Buraya kadar Allah kendisiyle ilgili bilgiler verir. Surenin on dördüncü ayetinde münâfıklar için “Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” denilir. Bu durumda surenin başında yer verilen bu vasıflar, çok daha önemli hâle gelir.

Sure, insanın çevresinde gördükleriyle Allah hakkında bilgi edinmesini ister. Buna göre insanın eserden müessire giden bir yol takip etmesi, çevresinde gördüklerinin kendisine de bir sorumluluk yüklemesi gerekir.

Şimdi bu sorumlulukların ne olduğu üzerinde durulacaktır.

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفٖينَ فٖيهِ فَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَبٖيرٌ
وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ مٖيثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ
هُوَ الَّذٖى يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِهٖ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ
وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ مٖيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَا يَسْتَوٖى مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ اُولٰئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذٖينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ
مَنْ ذَا الَّذٖى يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ اَجْرٌ كَرٖيمٌ

7-11. Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın. Zira içinizden iman edip (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. Elçi, sizi Allah’a inanmaya çağırdığı ve O da sizden bu konuda bir söz almış bulunduğu halde neden Allah’a ve Elçisi’ne inanmayasınız ki! Eğer imana gelecekseniz (bu yeterli değil mi?). Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğuna hâlde ne diye Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Sizden, Fetih’ten önce infak edip, savaşanlar (diğerleriyle) eşit olmazlar. Onların derecesi, daha sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun için çok değerli bir mükâfat da vardır.

Bu ayetler, iman ediyorsanız infak etmelisiniz diyerek infak etmekle iman etmeyi eşleştirir.

İnsan Allah’ın her şeye gücü yettiğini, gördüğünü ve bildiğini anlayıp bu gücün bir gün kendisinden hesap soracağını düşündüğünde yapması gerekenler bu ayette açıklanır. Allah’ı şanına yaraşır şekilde anmak/hatırlamak (tesbih) budur. Müminler, sahip olduklarını paylaşıp insanların sorunlarını çözmeye çalışarak âlemdeki tesbihe böyle katılırlar.Bu şekilde önce iman sonra infak ederek, âlemde harikulâde bir yaratıcının var olduğuna şahitlik ederler.

İnsan göklerin, yerin, gece ve gündüzün yaratılışını gözlemlediğinde bu büyük güç karşısında iman etmesi gerektiğini çabucak kavrar. Elçi’nin bu yönde hatırlatmaları da onun üstündeki örtüleri kaldırır. Böylece daha önce fark edemediği gerçekleri anlamaya başlar. Bu iman onu, sahip olduklarını paylaşmaya götürür.

Allah’ın kullarından “söz/taahhüt alması”, yaratılıştaki olağanüstü yapıyı gözlemleyen aklın kendini sorumlu hissetmesidir. Mesela insan, tabiatın yapısının korunması ve adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramların her yerde geçerli olması gerektiğini ve bu hususta kendisine sorumluluk düştüğünü bilir. Sağduyu körelmemiş aklı başında herkes, yeryüzünün korunması, sağlıklı ve huzurlu bir ortamın muhafazası için söz vermiştir. Bu söz, aklın Allah’ın varlığını kabulünün hemen ardından vicdan, insaf, merhamet gibi kişinin sahip olduğu bütün melekelerin hücumuyla zihne oturur.

Vahyin taşıdığı mesajlar, insanı karanlıktan aydınlığa çıkarır. Bu da Allah’ın rahmetinin bir eseridir.

Ayetler, insanın elinde hiçbir şey kalmayacağına göre özellikle zor zamanlarda -fetihten önce- malı ve canıyla savaşmayı önerir. Bu şekilde iman sözünüzün gereğini yerine gelecektir.

Allah yolunda insanların selameti için karşılıksız ifa edilen yardımların fazlasıyla ödüllendirileceği vaat edilmektedir. Mekke’nin fethinden önce yapılan bu çağrı şüphesiz çok anlamlıdır. Zira fetih için gerekli ihtiyaçların karşılanması bir zarurettir. Aynı şekilde zor zamanlarda savaş öncesi veya sırasında yapılan yardımlar ve fedakârlıklar elbette sonrasında yapılanlardan daha etkilidir. Ayrıca savaşın sonucunu beklemeden yapılan bu infak, imanın samimiyetini göstermesi açısından da önemlidir.

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰیكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قٖيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فٖيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ
يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِىُّ حَتّٰى جَاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا مَاْوٰیكُمُ النَّارُ هِىَ مَوْلٰیكُمْ وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ

12-15. O gün, mümin erkek ve kadınları, önlerinden ve sağ taraflarından yayılan nurlarla ilerlediklerini görürsün. (Kendilerine:) “Bugün müjdeniz, içinden ırmaklar akan, ebedi kalacağınız cennetlerdir.” (denilir). İşte büyük başarı budur! O Gün münafık erkek ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin de sizin nurunuzdan bizde yaralanalım.” (derler.) Onlara: “Arkanıza dönüp ışığınızı orada arayın.” denir. Bunun üzerine aralarına kapısı olan bir duvar çekilir. İçinde rahmet ve şefkat bulunan, dışında ise azap. (Münafıklar, müminlere) “Dünyada sizinle birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da “Evet, birlikteydik. Fakat fitneye düşüp siz kendinizi ayarttınız, (inancınızda) tereddüt gösterdiniz, (yeniden dirilme konusunda) şüpheye kapıldınız ve Allah’ın emri (ölüm) gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” derler. Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden (kurtulmak adına) fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Sizin lâyığınız odur. Orası varılacak ne kötü yerdir!

İman edenlerin nuru, infak ederek oluşur. İnfak etmeyenler, ayetlerde münafık olarak nitelenmişlerdir. Onların nuru yoktur. Kurtulmak için fidye vermenin, yani infak etmenin yeri dünyadır.

Fethe hazırlık adına yapılan her yardım, inananlara nur olarak geri döner. Işıklarının önlerinde ve sağlarında olması, melekelerini doğru kullanmalarının mükâfatıdır. Zira onlar, yaratılışı iyi gözlemlemiş bundan doğru sonuçlar çıkarmış, Adalet, özgürlük gibi kendilerine sağdan gelen kavramları gerçek anlamlarıyla kavrayıp sorumluluklarını, yani sözlerini yerine getirmişlerdir.

Malları ve canıyla ortaya çıkmadıkları için bu ışığı arayıp bulamayanlar, ikiyüzlü kimselerdir. Onlar gerektiğinde taşın altına ellerini sokmamışlar, şüphe ve kuruntularla vakit harcamışlardır. Bunlar, dünyada müminlerle iç içe yaşadıkları hâlde imanlarının gereğini yerine getirmeyen ve bu nedenle de nur/ışık sahibi olamayan bahtsız kimselerdir. Sadece kendi çıkarları için yaptıkları işler, onları karanlığa gömecek; mallarını ve canlarını fedâ ederek yeryüzünde aramaları gereken aydınlığı, ahirette hiç bulamayacaklardır.

Fitneye düşüp kendini ayartmak, inancında tereddüt edip yeniden dirilmeye şüpheyle yanaşmak, hurafe, hikâye ve kuruntular eşliğinde bir ömür harcamak sonunda pişman olmaya yol açacaktır.

Dünyadayken ihtiyacı olanlar için bir harcama yapmayan, sahip olduklarını paylaşmayan kâfirler ve müminlerin içlerinde yaşayan ikiyüzlülerin, ahirette kurtulmak için ellerinde bulunan her şeyi vermek istemeleri de karşılıksız, boş bir ümit olarak kalacaktır.

اَلَمْ يَاْنِ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذٖينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
اِعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

16, 17. İmana ermiş olanların kalplerinin Allah’ı ve (kendilerine) indirilen hakikatleri anarken kalplerinin saygıyla ürperip yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman on(un taşıdığı hakikatler)dan uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler. Bilin ki Allah cansız hâle gelen toprağa yeniden hayat verir! Aklınızı kullanmanız (ve kalplerinizin yumuşayıp canlanması) için de size ayetleri böyle açıklıyoruz.

Allah’ı tesbih etmenin onun yolunda mallarıyla ve canlarıyla fedakârlık yapmak anlamına geldiğini anlayanlar, kendilerine indirilen Kitab’ın onları canlandırmak için gönderildiğini fark etmelidirler. Vahyin rehberliğinden uzak kalıp günah işleyerek kalpleri katılaşanlar ve bu nedenle olup-biten haksızlıklara kayıtsız kalanların durumu onlar için bir ibret vesilesidir.

Yaratılıştaki olağanüstü yapıyı gözlemleyen insan Rabb’inin her şeyi görüp bildiğini kavradığında kendi acizliğini fark ederek saygıyla ürperir. Bu ürperti ona sorumlu olduğunu ve hesap vereceğini söyler. Böylece karşılaşacağı bütün haksızlıklarla mücadele etmesi gerektiğini anlar. Elindekileri paylaşmaya ve herkesin hakkını savunmaya ikna olur. Fitneye düşmez, inancında tereddüt etmez, yeniden dirilme hususunda şüpheye kapılmaz ve gerçek dışında asılsız hikâyelere pay vermez. En önemlisi Rabb’ini şanına yakışır şekilde anmaya çalışır.

Bütün günahlar katı kalplerin eseridir. Katı kalpler de vahiyle karşılaşmayanlarda olur. Kitabın ve içindeki gerçeklerin rehberliğiyle Allah’ın tabiatta koyduğu yasaların ihtişamı, katı kalpleri yumuşatıp canlandıran yegâne ilaçtır.

Toprağı canlandıran su gibi insana hayat verecek olan Kitab’a yaklaşmak ve onu rehber edinmek gerekir. Dünyada bütün insanlığın iyiliğini isteyen yumuşak kalpli, merhametli, başkalarına yapılan iyilikleri Allah yolunda ilerlemek şeklinde anlayanlar gerçek müminlerdir.

اِنَّ الْمُصَّدِّقٖينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَرٖيمٌ
وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ اُولٰئِكَ هُمُ الصِّدّٖيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا اُولٰئِكَ اَصْحَابُ الْجَحٖيمِ

18, 19. Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara ve (bu tasdikin neticesi olarak) Allah’a güzel bir borç verenlere gelince, onlara kat kat fazlası geri ödenecek ve onlara (ahirette de) çok değerli bir mükâfat verilecektir. Allah’a ve elçilerine inananlar (var ya) işte Rableri katında, Sıddıklar (doğru/dürüst olanlar) ve şehitler (hakikate şahitlik yapanlar) onlardır. Onlar için ödüllerini ve nurlarını (bu şekilde) elde ederler. Ayetlerimizi yalanlayarak inkâr edenlere gelince onlar ateş halkıdırlar.

Ayet, (الْمُصَّدِّقٖينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ) “Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara” şeklinde manâlandırılmıştır. Zira bir sonraki ayet Allah’a güzel bir borç vererek infak etmekten bahseder bahseder. Buna göre tasdik etmek, Allah’a yani insanlara iyilik etmek ve infak etmekle neticelenmelidir. Dürüst olanlar da şehit olanlar da onlardır. Ve ahirette ancak onların nuru olur.
Tasdik etmek, Allah’a yani insanlara iyilik etmek ve infak etmekle neticelenmelidir. Dürüst olanlar da şehit olanlar da onlardır. Ve ahirette ancak onların nuru olur.

Kitaptaki doğruları tam anlamıyla tasdik edip seferber olan ve özellikle mallarını tasdik ettikleri hakikat uğrunda harcayanlar, sonunda harcadıklarından çok daha fazlasıyla mükâfatlandırılacaklardır.

Yukarıdaki ayetlerde önlerinde sağlarında nurlarıyla ilerleyenlerden bahsedilmişti. Bu ayet bu nuru bir ödül olarak nasıl elde edileceğinden dem vurur. Buna göre özü sözü bir olan ve gerçeklere arkasını dönmeden şahitlik edenler bu nura kavuşacaktır. O hâlde yaratılışı tasdik eden ve buradan kendisine sorumluluk doğduğunu anlayanlar, kalpleri titreyerek Allah’a saygıyla yaklaşanlar için bu nur onları beklemektedir.

اِعْلَمُوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزٖينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِى الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهٖيجُ فَتَرٰیهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَدٖيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ
سَابِقُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ

20, 21. Bilin ki bu dünya hayatı, sadece bir oyun, eğlence, süs, birbiriniz arasında övünme yarışı ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir. (Bu hayat) ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir süre sonra kuruyan bu bitki örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da çerçöp olur. Ahirette ise bir yanda ağır bir azab, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir. (O hâlde) Rabb’inizin bağışlayıcılığına nâil olmak ve Allah’a ve Elçisine iman edenler için hazırlanmış bulunan, gökler ve yer kadar geniş bir cenneti elde etmek yolunda birbirinizle yarışın. Bu, Allah’ın dilediğine bağışladığı bir lütfudur. Zira Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Cenneti elde etmek için infak hususunda yarışmak bir zarurettir. İnfak edebilmek gerçek bir lütuftur.

İnsanı teslimiyetten alıkoyacak dünyanın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu açıktır. Zira dünyada eline geçen hiçbir şey yeşil ve canlı olarak kalmaz.

İnsan, iyilik yolunda birbiriyle yarışmalıdır. İki nuru, yani bağışlanma ve mükâfatı elde etmenin yolu budur.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فٖى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ
لِكَيْلَا تَاْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا اٰتٰیكُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

22, 23. Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. (Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Yukarıdaki ayetlerde önce “Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın.” denilmişti. Ardından “Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman on(un taşıdığı hakikatler)dan uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler.” denildi. Bu şekilde musibetlerin kaynağının imandan ve vahyin rehberliğinden uzaklaşarak kalbi katılaşıp yoldan çıkanlara benzemek olduğu açıklandı. Vahiyden uzak kalmanın ve sonrasında infak edecek merhameti kaybetmenin bir bedeli olacağı böylece belli olmuştur. İşte musibet adına yazılı olan ölçülerden biri budur.

Ayette söz konusu edilen Kitap’tan kasıt, yaratılışa ait ölçüleri ihtiva eden Levh-i Mahfuz’dur. Ki bu ölçülerin insanla ilgili olanları Kur’an’da da yer almaktadır. Nihayet imana eşdeğer sayılan infak faaliyetinin topumun pek çok sorununa çözüm ürettiği açıktır. Aksi hâlde sosyal adaletin sarsılacağı ve suç işlemeye hazır bir ortamın doğacağı aşikârdır. Mekke fethinden önce dile getirilen bu ihtiyaç sonunda zaferle taçlanmıştır. Bunun aksini düşünmenin musibetleri davet edeceğinden şüphe edilebilir mi?

İnfak edenler, ellerinden çıkana üzülmemeli ve kazandıklarına da şımarmamalıdır. Zaten infak, şımarmayı önler. Musibetlerin kaynağı, sosyal adaletin yokluğudur. Allah, vahyin rehberliğine uyulmadığında ve özellikle infak edilmediğinde musibetlerin peyda olacağını yazmıştır.

Ayetin, Allah yolunda mücadele etmesi istenen müminlere mesajı bellidir. Bir sonraki ayet bu musibetleri açıklar. Dünya hayatının cazibesine kapılmadan Allah yolunda gayret edenleri Sıddık veya Şehit/Şâhit olarak bekleyen musibet ölmek de dâhil olmak üzere ya ellerindekileri kaybetmeleri durumunda kahretmeleri ya da kazanmaları hâlinde şımarmaktır. Bu iki durum da mücadelenin önceden belli sonuçlarıdır. Bedir de kazanmak, Uhud da kaybetmek gibi.

Kaybetmek ve kazanmak Allah’ın hayatın içine koyduğu tabii süreçlerdir. Ancak üzülüp kahrederek veya sevinip şımarmak haddini aşmak mücadeleyi terk etmek anlamına gelir ki bu O’nun rızasına muvafık bir şey olmaz.

İnsan, bilmediği şerden ve onu kaldıramamaktan korkar. Hâlbuki kazanmak veya kaybetmek mücadele etmenin doğal bir sonucudur. Buna göre sonucundan korkarak mücadeleden vazgeçmek doğru değildir.

Şüphesiz infak edip elinden çıkanlar için üzülmek ya da kazandığı metalar veya ganimetlerle şımarmak, müminlere yakışmaz.

اَلَّذٖينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَمٖيدُ
24. Onlar hem kendileri cimri davranır hem de başkalarına cimri olmayı emrederler. (Bu şekilde) kim yüz çevirse bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve bütünüyle övgüye layıktır.

Kaybetmek veya sürekli infak etmek cimriliği davet edebilir. Nitekim kâfir ve ikiyüzlülerin bu hususta geride durdukları da bilinmektedir. Savaş ya da herhangi bir ihtiyaç için harcanan mallar, sonuç itibariyle insanların iyiliği içindir. Bunlara Allah’ın ihtiyacı yoktur. O hâlde ne harcanıyorsa yine insanın kendisine dönecektir.

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمٖيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَاَنْزَلْنَا الْحَدٖيدَ فٖيهِ بَاْسٌ شَدٖيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ عَزٖيزٌ
25. Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab ve (doğruyla-yanlışı ayırt edebileceğiniz bir) ölçü/tartı da indirdik. Ayrıca görmedikleri hâlde Allah’a ve peygamberlerine yardım edenleri belirlemesi için demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah güçlüdür, kudret sahibidir.

Kitap ve mizan (ölçü/adalet)ın sağlanması için demir indirilmiştir. Demirin sembolik değeri Allah için adaleti gerçekleştirmektir. Allah yolunda infak edip savaşarak yardım edenlerin ortaya çıkması için.

Kitab ve beraberinde indirilen ölçüye göre demirden yapılan araçlar, onlarla Allah için savaşanların ortaya çıkmasına yarar. Buna göre yaratılan ve faydalanmak için üretilen şeylerin Allah yolunda insanların iyiliği için kullanılması gerekir.

Demir, Allah yolunda mücadele eden müminler için adaletin sembolüdür. İster insan hayatını kolaylaştıran teknolojinin isterse savaşın bir parçası olsun demirin inananların elindeki işlevi, adaleti gerçekleştirmektir.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰهٖيمَ وَجَعَلْنَا فٖى ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعٖيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجٖيلَ وَجَعَلْنَا فٖى قُلُوبِ الَّذٖينَ اتَّبَعُوهُ رَاْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاٰتَيْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثٖيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ
26, 27. Andolsun biz Nuh’u, İbrahim’i peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, zürriyetlerine de kitap ve nübüvvet verdik. Onların bir kısmı doğru yoldaydı, ama çoğu da yoldan sapmıştı. Sonra onların izinden öteki elçilerimizi gönderdik ve arkalarından kendisine İncil verdiğimiz Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmedik: Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Ama içlerinden çoğu yoldan çıkmışlardı.

Ruhbanlık dünyadan elini eteğini çekmektir. Oysa infak, dünyayı düzeltmeye yarar.

Gönderilen kitaplar ve elçiler, geçmişte de aynı şekilde adaleti sağlamaya çalışmıştı. Onların muhataplarının bir kısmı doğru yolda olsa bile çoğu bu hakikati anlayamamıştır.

Sonrasında diğer elçilere de aynı yol önerilmiştir. Allah’ı anmak, infak etmek ve Allah yolunda mücadele etmek. Fakat bazıları, savaşmak yerine riyazeti seçmiş ama onun da gereklerini yerine getirmemişlerdir. Çünkü bunların çoğu yoldan çıkmıştır.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِهٖ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهٖ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهٖ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَیْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ
28, 29. Ey (önceki Resullere) iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nun Elçisi’ne inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve sizin için (ışığında) yürüyeceğiniz bir nur verip sizi bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Böylece Ehl-i Kitab bilsin ki Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçleri yoktur. Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir; Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Bir sonraki ayet burada hitabın Ehl-i Kitab’a olduğunu dile getirir. Burada Ehl-i Kitap için eğer sakınır ve Elçiyi tasdik ederlerse iki kat rahmet, aydınlığında yürüyecekleri bir ışık ve bağışlanma söz konusudur.

Eğer söz dinler ve gereğini yaparlarsa Allah’ın verdiğini onlardan alacak kimse olmayacaktır.

Hadîd Suresinin Konu Bütünlüğü İçinde Bağlamı

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, güçlüdür, hakîmdir. Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. O, hayat verir. O, öldürür. O’nun her şeye gücü yeter. O, hem ilktir hem sondur; hem açıktır hem gizlidir. Ve O, her şeyi bilir. O, gökleri ve yeri altı günde yaratmış ve egemenlik tahtına oturmuştur. O, hem toprağa giren ve ondan çıkan her şeyi, hem de gökten inen ve ona yükselenleri bilir. O hâlde nerede olursanız olun O’nun sizinle beraber olduğunu ve Allah’ın bütün yaptıklarınızı gördüğünü bilin. Elbette göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Ve (sonunda hesap vermeniz için) bütün işler Allah’a döndürülür. O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye. Ve O’nun, kalplerde olanı da hakkıyla bildiğinden şüphe duymayın.

Allah’a ve Elçisi’ne inanın ve O’nun size emanet olarak verip tasarrufuna yetkili kıldığı şeylerden başkaları için harcayın. Zira içinizden iman edip Allah yolunda harcayanlar için büyük bir mükâfat vardır. Elçi, sizi Allah’a inanmaya çağırdığı ve O da sizden bu konuda bir söz almış bulunduğu halde neden Allah’a ve Elçisi’ne inanmayasınız ki! Eğer imana gelecekseniz bu yeterli değil mi? Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olduğuna hâlde ne diye Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Sizden, Fetih’ten önce infak edip, savaşanlar diğerleriyle eşit olmazlar. Onların derecesi, daha sonra infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine en güzel sonucu vaat etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun için çok değerli bir mükâfat da vardır.

O hesap günü, mümin erkek ve kadınları, önlerinden ve sağ taraflarından yayılan nurlarla ilerlediklerini görürsün. Kendilerine: “Bugün müjdeniz, içinden ırmaklar akan, ebedi kalacağınız cennetlerdir.” denilir. İşte büyük başarı budur! O Gün münafık erkek ve kadınlar imana ermiş olanlara: “Bizi bekleyin de sizin nurunuzdan bizde yaralanalım.” derler. Onlara: “Arkanıza dönüp ışığınızı orada arayın.” denir. Bunun üzerine aralarına kapısı olan bir duvar çekilecek. İçinde rahmet ve şefkat bulunacak, dışında ise azap. Münafıklar, müminlere “Dünyada sizinle birlikte değil miydik?” diye seslenirler. Onlar da “Evet, birlikteydik. Fakat fitneye düşüp siz kendinizi ayarttınız, inancınızda tereddüt gösterdiniz, yeniden dirilme konusunda şüpheye kapıldınız ve Allah’ın ölüm emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. Allah hakkındaki yanlış düşünceleriniz sizi yanılgıya sürükledi.” diyecekler. Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden kurtulmak adına fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Sizin lâyığınız odur. Orası varılacak ne kötü yerdir!

İmana ermiş olanların kalplerinin Allah’ı ve kendilerine indirilen hakikatleri anarken kalplerinin saygıyla ürperip yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi? Sakın kendilerine daha önce Kitap verilmiş ama uzun zaman onun taşıdığı hakikatlerden uzak kaldıkları için kalpleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış olanlara benzemesinler. Bilin ki Allah cansız hâle gelen toprağa yeniden hayat verir! Aklınızı kullanmanız ve kalplerinizin yumuşayıp canlanması için de size ayetleri böyle açıklıyoruz.

Hakikati tasdik eden erkek ve kadınlara ve bu tasdikin neticesi olarak Allah’a güzel bir borç verenlere gelince, onlara kat kat fazlası geri ödenecek ve onlara ahirette de çok değerli bir mükâfat verilecektir. Ellerindekini paylaşarak Allah’a ve elçilerine inancını doğrulayanlar var ya işte Rableri katında, Sıddık, yani doğru/dürüst olanlarla ve hakikate şahitlik yapanlar onlardır. Onlar ödüllerini ve nurlarını bu şekilde elde ederler. Ayetlerimizi yalanlayarak inkâr edenlere gelince onlar ateş halkıdırlar.

Bilin ki bu dünya hayatı, sadece bir oyun, eğlence, süs, birbiriniz arasında övünme yarışı ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsından ibarettir. Bu dünya hayatı, ekini ve bitkisi çiftçisinin yüzünü güldüren bol yağmura benzer. Fakat bir süre sonra kuruyan bu bitki örtüsünün sarardığını görürsün. Arkasından da çerçöp olur. Ahirette ise bir yanda ağır bir azap, öbür yanda Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir hazdan başka bir şey değildir. (O hâlde) Rabb’inizin bağışlayıcılığına nâil olmak ve Allah’a ve Elçisine iman edenler için hazırlanmış bulunan, gökler ve yer kadar geniş bir cenneti elde etmek yolunda infak ederek birbirinizle yarışın. Bu, Allah’ın dilediğine bağışladığı bir lütfudur. Zira Allah sonsuz lütuf sahibidir.

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılı olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır. Allah bunu, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

Onlar, infak etmeyerek hem kendileri cimri davranır hem de başkalarına cimri olmayı emrederler. Bu şekilde kim yüz çevirse bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve bütünüyle övgüye layıktır.

Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların paylaşmak yoluyla sosyal adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde Kitab ve doğruyla-yanlışı ayırt edebileceğiniz bir ölçü/tartı da indirdik. Ayrıca görmedikleri hâlde Allah’a ve peygamberlerine infak ederek yardım edenleri belirlemesi için demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah güçlüdür, kudret sahibidir.

Andolsun biz Nuh’u, İbrahim’i peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, zürriyetlerine de kitap ve nübüvvet verdik. Onların bir kısmı doğru yoldaydı, ama çoğu da yoldan sapmıştı. Sonra onların izinden öteki elçilerimizi gönderdik ve arkalarından kendisine İncil verdiğimiz Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. O’na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Ruhbanlığa gelince biz onlara bunu emretmedik. Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla onu kendileri uydurdu. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden sadece iman edenlere mükâfatlarını verdik. Ama çoğu yoldan çıkmıştı.

Ey önceki Resullere iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nun Elçisi’ne inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur verip sizi bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Böylece Ehl-i Kitab bilsin ki Allah’ın lütfu üzerinde hiçbir güçleri yoktur. Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Bilin ki Allah, sonsuz lütuf sahibidir.

Sonuç
Hadîd suresi, infak etmenin iman etmekle eşdeğerde olduğunu bildirerek insanın yaşadığı toplumda sosyal adaleti gerçekleştirmesi için demirin sembolik bir değeri olduğunu bildirir.

Malıyla ve canıyla zor zamanlarda savaşanlar için kendilerini saracak bir nur yaratılmıştır. Bu nur, kişiyi karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yegâne ışık kaynağıdır.

İnananların sahip olduklarını paylaşarak adalet istemeleri ve gerektiğinde bu uğurda savaşmaya hazır olmaları bir tesbihtir. Nitekim ancak Allah’a hakkıyla inananlar bunu yapabilir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Tarih 16 Kasım 2019 Kategori  Genel

Tegâbun Suresi Bağlamında Aldanmaktan Kurtulmak

-Gafletten Sıyrılmak-

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ
1. Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Hâkimiyet de bütün övgüler de O’na aittir ve O’nun her şeye gücü yeter.

Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın hâkimiyetini, övgüye layık olduğunu ve her şeye gücünün yettiğini ilan eder. Bu ilan/işaret insanda belli bir dikkat ve ardından sorumluluk oluşturur. Buna göre insana sorumluluklarını unutturan veya askıya aldıran her şey, onu Rabb’ini anmaktan (tesbihten) alıkoyan hasımları konumuna gelir.

هُوَ الَّذٖى خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ
2. Sizi yaratan O’dur. Böyle iken içinizden kimi hakikati inkâr eder, kimi de inanır. (Ama bilmelisiniz ki) Allah her yaptığınızı görür.

İnsanlardan kimi ilk ayette sözü edilen güce şahitlik eder kimi de bunu inkâr eder. Allah’ın her şeyi görmesi, iman ve inkâra sebep olan haklı ya da haksız gerekçeleri bildiğini ifade eder.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَاِلَيْهِ الْمَصٖيرُ
3. O, gökleri ve yeri bir anlam ve amaç üzere yaratmış ve size (de belli bir) şekil vermiştir; hem de öyle güzel bir şekil ki yolculuğunuzun varışı da O’nadır.

Rablerinin hâkimiyetine iman edenler, yaratılışta belli bir anlam ve amaç olduğunu fark edenlerdir. İnsan bir ayettir. Ve fiziki yapısıyla bir yaratıcısı olduğunu dile getirir. Âlemin merkezine konulması ve ilk yaratılış örnekleri de sonunda insanın yolculuğunun ikinci bir yaratılışla Rabbinin önünde biteceğini gösterir.

يَعْلَمُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
4. O, göklerde ve yerde olan her şeyi ve sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir. Allah, kalplerde olanı da hakkıyla bilendir.

İnsanı, yaratılıştaki anlam ve amaçtan uzaklaştıran her şey, Allah tarafından bilinir. Bunlar saklanmış olsa bile. Zira O, kalplerden geçenleri de bilmektedir.

“…Allah her yaptığınızı görür.” (2)
“…Yolculuğunuzun varışı O’nadır.” (3)
“Allah, kalplerde olanı hakkıyla bilendir.” (4)
Bu ayetler ve devamındaki vurgular, insanın yapıp-ettiklerine karşılık Allah’ın hesap sormasını gündeme taşır.

اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَبَٶُا الَّذٖينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ فَذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ
5. Geçmişte inkâr edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar (dünyada) yaptıklarının cezasını tattılar. Onlar için (ahirette) acı bir azap da vardır.

Tarih, Allah’ın gücünden bigâne kalarak inkâr edenlerin nasıl sonuçlar aldığını yeterince göstermektedir. Sadece kendi menfaatleri peşinde koşanların dünyayı ne hâle getirdiği bellidir.

ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَاْتٖيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُ وَاللّٰهُ غَنِىٌّ حَمٖيدٌ
6. Bunun nedeni elçileri onlara, açık deliller getirdiğinde “Bir insan mı bize yol gösterecek?” diyerek inkâr edip yüz çevirmeleridir. Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını (onlara) göstermiştir. Zira Allah kendine yeterlidir, övgüye layık olandır.

İçlerinden bir insanın İlahi rehberlik ışığında onlara yol göstermesine ihtiyacı olan yine bizzat insanların kendileridir. Allah’ın buna ihtiyacı yoktur.

Onların küfrü tercih etmeleri, haklı bir gerekçeye dayanmaz. Tam tersi, sorumluluktan uzaklaşmak için bahane bulmaktan ibarettir. Allah’ın insanın yaptıklarına ihtiyaç duymadığını belirtmesi, elçiler eliyle gündeme getirilen her şeyin insanlar için olduğu vurgusu taşır.

Surede sözü edilen inkâr sebebi, Allah’ın yol gösterici elçilerinin insan olmasıdır. Bu seçim, bilindiği gibi insanların örnek almalarını mümkün kılar. Peygamberlerin beşer/insan olmasının reddedilmesi, sorumluluk almaktan uzaklaşmayı, hesap vermekten kaçınmayı, yani vahyi hayatın dışında bırakmayı hedefler. Zira onlar için kendi seviyelerine uygun şekilde düzenlenen ilahi emir veya yasaklara tabi olmak, arzularının peşinden gitmeye engeldir.

زَعَمَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنْ لَنْ يُبْعَثُوا قُلْ بَلٰى وَرَبّٖى لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْ وَذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ
7. İnkâr edenler, diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: “Hayır Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız kesinlikle size haber verilecektir. Bu Allah’a göre kolaydır.”

Ayet, inkâr edenlerin işledikleri günahlar yüzünden hesap vermeye yanaşmadıklarını resmeder. Burada yine konu, insanların yapıp-ettikleridir. Nitekim elçilerin insan olmasına karşı çıkmaları da bu yüzdendir. Kazandıklarının onlara gösterilmesi, ürettikleri gerekçelerin haklı ve samimi olmadığının anlaşılması demektir. Buna göre kötülük yapanlar, ahireti inkâr ederler.

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَالنُّورِ الَّذٖى اَنْزَلْنَا وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرٌ
8. O hâlde Allah’a ve Elçisi’ne indirdiğimiz nura (vahye) inanın. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

Burada amaç, bir insana tabi olmanın ötesinde vahyin rehberliğini kabul etmektir. Elçinin insan olması, örnek alınıp itaat edilmesini, itaat edilmesi de beraberinde getirdiği mesajlara inanmayı gerekli kılar. Hesap vermekten çekinmeyen iyi insanlar, vahye inanırlar.

يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذٰلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحًا يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّپَاتِهٖ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
9. Toplanma (hesap) günü için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür. Kim Allah’a inanmış ve yararlı işler yapmışsa, Allah onun kötülüklerini örtecek ve onu, içlerinden ırmaklar akan, sonsuza kadar kalacağı cennetlere sokacaktır. İşte bu büyük bir kurtuluştur.

Dünyadayken arzularının cazibesine kapılıp hesap vermeyi düşünmeyenler için ahiret büyük bir aldanış günü olacaktır.

وَالَّذٖينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا اُولٰئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ خَالِدٖينَ فٖيهَا وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ
10. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateşi hak edenlerdir. Orada ebedi kalacaklardır. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!

İnkâr edenlerin hak ettiği son kendilerini mutlaka bulacaktır. Çünkü inkar ederek insanlığa ödettikleri bedel çok ağırdır.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ
11. Allah’ın izni olmadıkça (insanın) başına hiçbir musibet gelmez. Kim Allah’a inanırsa onun kalbini (bu gerçeğe) yöneltir ve elbette Allah her şeyi bilendir.

Bir önceki ayet kâfirlerin cehenneme yuvarlanacaklarını haber verir. Musibetten kasıt bu olabilir. Ancak yukarıda geçen “Geçmişte inkâr edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar (dünyada) yaptıklarının cezasını tattılar.” (5) ayeti musibeti tanımlamak açısından daha isabetli gözükür. Tarih, haksızlık yapanların bunu ilelebet sürdüremediklerine şahittir. Dolayısıyla Allah’ın sözlerini inkâr etmenin bir bedeli vardır ve burada sözü edilen musibet de bu olmalıdır. Nitekim hakikati inatla reddedenler için meydana çıkan dünyada ki musibet ahirette de kat kat devam edecektir.

Buraya kadar şu şekilde özetlenebilir:
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yüceltir.
Buna rağmen kimileri bunu inkâr eder.
Oysa gökler ve yer belli bir anlam ve amaç üzerine yaratılmıştır.
Bunu kavrayamayan insanın amacı da bellidir.
Tarih, bunun örnekleriyle doludur.
Yani
“Bir insan mı bize yol gösterecek.” diyerek kendi arzularını gerçekleştirmekten başka bir şey düşünmeyenlerin sonu hep hüsran olmuştur.
Onlar tekrar diriltilip hesap vermeyeceklerini düşündükleri için tercihlerini bu yönde kullanmaktadırlar.
İşte hesap günü aldanmış olarak sahneye bunlar çıkacaktır.

Ve on birinci ayet bu bağlamda şu manayı kazanır:
Unutmayın!
Elçi kılınmış bir insanın örnekliğini reddederek vahyin rehberliğini kabullenmemek, kişiyi hem dünya da hem de ahirette musibete duçar eder. Buna göre vahiyden uzaklaşmak karanlığa gömülmek demektir.

Allah’ın insanın kalbini hakikate/gerçeğe yöneltmesi için onun izni olmadıkça başına hiçbir musibetin gelmeyeceğini bilmesi gerekir. Başka bir ifade ile vahyin rehberliği dışında musibetten kurtulmanın yolu yoktur. O hâlde “Allah’ın izni olmadıkça (insanın) başına hiçbir musibet gelmez.” demek, ilahi rehberlikten kopanların bir bedel ödemesi gerektiğine hükmettiği için “Allah’ın emirlerini uygulamazsanız musibete müstahak olursunuz.” demektir.

Bu ayete gelen kadar, geçmişte kâfirlerin cezasını dünyadayken de çektikleri ama bu açık tarihi gerçeğe rağmen “Bir insan mı bize yol gösterecek?” demeye devam ettikleri -ki Muhammed (sav)’in muhatapları da bu durumdadır- dile getirilir. Onlar diriltilip hesap vermeyeceklerini düşündükleri için hakikate karşı bu derece küstahtırlar. Ve elbette mahşer günü aldandıklarını anlayacaklardır. Hesap vermeyeceğini düşünen bu insanların son derece kaba ve hoyrat davrandıklarından ve sürekli bir biçimde hadlerini aştıklarından şüphe yoktur. Onların bu açgözlü tutumlarının yeryüzünde barış ve huzuru mumla arattığı da bir gerçektir. Tabiatın dengesinden insanlar arası ilişkilere kadar pek çok konunun onların elinde iğdiş edildiği bilinmektedir. İşte musibetten asıl kastedilen budur. Ayette “Allah’ın izni olmadıkça” hükmünün hemen ardından “Kim Allah’a inanırsa kendi kalbini (bu gerçeğe) açmış olur.” denilir. Bu da musibetlerin inkâr edenler vasıtasıyla yayıldığı bilincini oluşturur. Kalbi, imanla dolu olanlar, şerrin inkârın sonucunda ortaya çıktığını bilirler. Onlar bir insanın örnekliğini/rehberliğini reddederek, hakikate yüz çevirdikleri ve bu şekilde günah işlemenin yolunu açtıkları için musibetlere kaynaklık etmektedirler.

“Bir insan mı bize yol gösterecek?” diye düşünenlerin hesap vermeye ve sınır tanımaya yanaşmadıkları için her türden günahı rahatlıkla işleyebildikleri bilinmektedir. Bir yandan işledikleri suçların toplumda oluşturduğu bozgun diğer yanda müminlere layık gördükleri muamelenin sonuçları musibetin bizzat onlar tarafından yayıldığına işaret eder. Ancak müminlerin imanla dolu kalpleri, imtihan konusu olan bu musibetlerle baş etmeye yeterince hazırdır.

وَاَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاِنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبٖينُ
12. Öyleyse Allah’a ve Elçi’ye itaat edin. Eğer yüz çevirseniz (bilin ki) Elçimiz’in görevi, yalnızca bu mesajı açık bir şekilde iletmektir.

Elçinin görevi, sadece mesajı iletmektir. İman ve itaat etmeyenler, olup bitenlerden, yani şerrin ortaya çıkmasından sorumludurlar.

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
13. Allah, O’ndan başka ilah yoktur! Öyleyse, inananlar yalnız Allah’a güvensinler.

Allah’a imanın insanları musibetlerden koruyacağı hususunda tevekkül edilmelidir. İnkâr edenler hem dünyada hem da ahirette kaybedecektir. Allah’ın koyduğu ölçü budur ve asla değiştirilemez. Buna inanmak, her türlü kötülüğe rağmen mücadeleye ısrarla devam edebilmenin yolunu açar. Buna göre müminler, musibetlerin kendilerini doğru yoldan çevirmesine müsaade etmezler. Böylece Allah’a güvenerek, musibetlere karşı aşılanırlar.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ
14. Siz ey iman edenler! Bakın, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı size düşmandır. Öyleyse onlara karşı dikkatli olun! Ama hoş görür, tahammül eder ve affederseniz, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, bir rahmet kaynağıdır.

İnsan bir elçiyi reddederek imanın hayata şekil vermesine karşı çıkanlar, arzularının esiri olduklarından hayat gittikçe zorlaşır. Musibetler etrafı kaplar. Bunların en önemlilerinden biri aile içinden gelen musibetlerdir. İnsanın eşi ve çocukları, onu mücadele etmekten, sorumluluklarını yerine getirmekten alıkoyabilir. Nitekim arzuların otorite edinildiği alanlarda insanın açgözlü davranmasına sebep teşkil eden en önemli sâikler genellikle aile efradıdır. Hatta kişiyi doğru olandan uzaklaştıran nedenlerin başında yine onlarla ilgili mazeretler yer alır. Şımarmanın da sakınmanın da gerekçeleri aile etrafında örülür. Bu nedenle inanan birinin tevekkülü, zaman zaman kaybediyor görünmesine rağmen hiçbir sebeple Allah’ın sözlerinin önüne geçmemektir. Elbette affedici olmak gerekir ancak bu yaklaşım kişiyi doğru tercihlerinden uzaklaştırmamalıdır. Aile içi sevginin, kişiyi inancının gereklerine aykırı davranmaya itmemesi, şahsi veya ailevi çıkarların ahlaki öğütleri aşmaması çok önemlidir.

اِنَّمَا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ اَجْرٌ عَظٖيمٌ
15. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. (Unutmayın) asıl büyük mükâfat ise Allah katındadır.

Müminler, sahip olduklarıyla sınandıklarını unutmamalıdır. Dolayısıyla vahyin rehberliğini başka hiçbir şeyle mukayese etmeleri doğru olmayacaktır.

فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَطٖيعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْرًا لِاَنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهٖ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
16. O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin ve itaat edin, kendi iyiliğiniz için infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Ahireti ve hesap vermeyi dikkate alanlar, dinler ve itaat ederler. Kendi iyilikleri için ellerindekileri paylaşırlar. Böylece soruluklarını yerine getirmiş olurlar.

İmtihan uyarısının hemen ardından infak emrinin gelmesi, kişinin Allah yolunda harcamalarına ailesinin karşı çıkma ihtimalini akla getirir. Bilindiği gibi aileyi koruma endişesi ile üretilen gerekçeler mal biriktirme açısından en etkili nedenleri oluşturur. Aile, sevgi yükü ağır ve bağlayıcı olması hasebiyle kişiyi yoldan çıkarabilecek en önemli etkendir.

اِنْ تُقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ شَكُورٌ حَلٖيمٌ
17. Eğer (bu şekilde) Allah’a güzel bir borç verirseniz, O bunu fazlasıyla size geri ödeyecek ve günahlarınızı bağışlayacaktır. Zira Allah, şükrün karşılığını her zaman verir (ve) ceza vermekte acele etmez.

Karşılıksız harcadığınız her şey size fazlasıyla geri dönecek ve yaşadığınız toplumu ıslah edecektir. Ve bu paylaşımlarınız şüphesiz hem günahlarınızın ağırlığından sizi kurtaracak hem de musibetlere karşı koruyacaktır.

Müsebbihât surelerinin neredeyse hepsinde bu vurgu göze çarpar. İnsanın ailesiyle ilgili görevleri toplumsal sorumluluklarının bir parçası sayılmalı ve bu değerlerin biri diğeri adına yok sayılmamalıdır. İnsanın ailesini korumasıyla ilgili gerekçeler toplumsal sorumluluğunu askıya almaya yol açmamalıdır.

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
18. O, gaybı da görünen âlemi de bilir, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Allah, her şeyi bildiğine göre ona olan güveniniz sayesinde tercihleriniz de onun dediği gibi saadetle sonuçlanacaktır. Allah, kendisini vekil edinenleri asla mahcup etmemiştir.

Tegâbun Suresinin Konu Bütünlüğü İçinde Bağlamı

Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Böylece hâkimiyetin de bütün övgülerin de O’na ait olduğunu ve O’nun her şeye gücü yettiğini anlarsınız.

Sizi yaratan O’dur. Böyle iken içinizden kimi bu hakikati inkâr eder, kimi de inanır. Ama bilmelisiniz ki iman ya da inkâra sebep olan amellerinizi Allah görür. O, gökleri ve yeri belli bir anlam ve amaç üzere yaratmış ve size de bunu kavramanızı sağlayacak çok güzel bir şekil vermiştir. Elbette sonunda hesap vermek adına yolculuğunuz O’nun önünde bitecektir. Nitekim O, göklerde ve yerde olan her şeyi ve sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir. Şüphesiz Allah, kalplerde olanı da hakkıyla bilendir.

Geçmişte inkâr edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar dünyada yaptıkları kötülüklerin cezasını tattılar. Onlar için ahirette acı bir azap da vardır. Bunun nedeni elçileri onlara, açık deliller getirdiğinde “Bir insan mı bize yol gösterecek?” diyerek vahyin rehberliğini inkâr edip yüz çevirmeleridir. Allah ise bu rehberliğe sadece kendilerinin ihtiyacı olduğunu ve onların hiçbir şeyine muhtaç olmadığını göstermiştir. Zira Allah kendine yeterlidir, övgüye layık olandır.

İnkâr edenler, hesap vermeye yanaşmadıkları için diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: “Hayır Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız kesinlikle size haber verilecektir. İlk yaratışta olduğu gibi bu Allah için çok kolay bir iştir.”

O hâlde ey insanlar, Allah’a ve Elçisi’ne indirdiğimiz nura (vahye) inanın. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Toplanma (hesap) günü için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür. Kim Allah’a inanmış ve yararlı işler yapmışsa, Allah onun kötülüklerini örtecek ve onu, içlerinden ırmaklar akan, sonsuza kadar kalacağı cennetlere sokacaktır. İşte bu büyük bir kurtuluştur. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateşi hak edenlerdir. Orada ebedi kalacaklardır. Ne kötü bir dönüş yeridir orası!

Sizin musibetlere duçar olmanız, Allah’ın koyduğu ölçülerden yüz çevirmenizden kaynaklanır. İnanan kişinin kalbi, bu gerçeği bilir. Ve elbette bu şuuru taşıyanlar, Allah’ın her şeyi bildiğini de kavrar.

Öyleyse Allah’a ve Elçi’ye itaat edin: eğer yüz çevirseniz bilin ki Elçimiz’in görevi, yalnızca bu mesajı açık bir şekilde iletmektir. Allah, O’ndan başka ilah yoktur! Öyleyse, inananlar vahyin kendilerini aydınlığa çıkaracağı yolda yalnız Allah’a güvensinler.

Siz ey imana ermiş olanlar! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazısı sizi yerine getirmeniz gereken sorumluluklardan alıkoyan bir düşmana dönüşebilir. Öyleyse onlara karşı dikkatli olun! Ama onların yanıltıcı isteklerine uymadan doğru olanı anlatarak hatalarını hoş görür, tahammül eder ve affederseniz, bilin ki Allah da hepiniz için çok bağışlayıcı ve rahmet kaynağıdır. Mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan vesilesidir. Unutmayın, doğru olanı yaptığınız sürece asıl büyük mükâfat Allah katındadır.

O hâlde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin ve itaat edin, kendi iyiliğiniz için infak edin. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Eğer paylaşma yoluyla Allah’a güzel bir borç verirseniz, O bunu fazlasıyla size geri ödeyecek ve günahlarınızı bağışlayacaktır. Zira Allah, şükrün karşılığını her zaman verir (ve) ceza vermekte acele etmez. Zira O, gaybı da görünen âlemi de bilir, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Sonuç
Surenin üzerinde durduğu ve muhatabının anlaması gereken konular, özetle şu şekildedir:
Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ın sınırsız şanını yücelttiğini görmelisiniz.
Yaratılışta belli bir anlam ve amaç olduğunu anlamalısınız.
Tarihte “Bir insan mı bize yol gösterecek?” diyerek arzularının peşinden koşanların hesap vermekten kaçtıklarını kavramalısınız.
Böylece
Mahşer günü aldanmış olarak karşıma gelmemelisiniz.
Sizi aldatan en önemli şey musibetlerdir. Ve bunun kaynağını iyi tespit etmelisiniz.
Buna göre
Kötülüklerin vahiyden yüz çevirmekle yayıldığının şuurunda olmalısınız.
Seçiminizde hürsünüz ama Allah’a güvenir ve vahyin rehberliğini tercih ederseniz başarırsınız.
Vahiyden yüz çevirmenize yol açacak ailevi gerekçeler üretmemelisiniz.
Mallarınız ve çocuklarınızla bir imtihan içinde bulunduğunuzu unutmamalısınız.
Gücünüzün yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakınmalı ve kendi iyiliğiniz için infak etmelisiniz.

Tegâbun suresi, yanlış hesap yapmamak ve mahşer günü aldanmamak için kişiyi iman iddiasında doğru adımlar atmaya çağırır. Sevginin insanı doğru yoldan ayırıp yanlış yapmaya itmemesi için uyarır. Ahiretteki hesabın ağırlığı, dünyadayken neyin dost neyin düşman olduğunu bilmeyi ivedilikle gerekli kılar. O hâlde ailevi gerekçelerle üretilen şahsi çıkarların, hakikate imanın, yani toplumun huzurunun önünde bulunmaması bir zarurettir.

Müminlerin bu suredeki tesbihi, aileyle ilgili üretilmiş hiçbir gerekçeye bakmaksızın Allah yolunda ilerlemekten ve özellikle sahip olduklarını paylaşmaktan vazgeçmemektir.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Tarih 16 Kasım 2019 Kategori  Genel

Cuma Suresi Bağlamında Eğlence ve Ticaretten Vazgeçebilmek

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزٖيزِ الْحَكٖيمِ
1. Göklerde ve yerde olanların hepsi mülkün sahibi, mukaddes, aziz ve hâkim olan Allah’ı tesbih eder.

Göklerde ve yerde bulunan her şeyin tesbih etmesi, sahip oldukları özellikler açısından bir yaratıcının varlığına işaret etmeleri anlamındadır. Bu işaret, bir tesbihtir. Sure, içeriği itibariyle insana bu tesbihe katılması için bir misyon yükler.

Ayette geçen Allah’a ait vasıflar sure içerisinde ayrı ayrı açılım kazanır.

هُوَ الَّذٖى بَعَثَ فِى الْاُمِّيّٖنَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهٖ وَيُزَكّٖيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفٖى ضَلَالٍ مُبٖينٍ
2. Ümmiler arasından kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen Allah’tır. Ki onlar daha önceleri apaçık bir sapıklık içindeydiler.

Melik → Elçi ve mesaj gönderen

Elçi ve beraberinde Kitap göndermek, Allah’ın hikmetinin bir gereğidir. İnsan, elçiyi ve getirdiklerini kabul ettiğinde; bunlarla amel edip temizlendiğinde; Kitab’ı öğrenip onunla şereflendiğinde ve hikmeti kavrayıp onunla yürüdüğünde Allah’ın ayette sayılan vasıflarını tasdik ve tesbih etmiş olur.

Allah’ın elçi göndererek öğretme iradesini ve öğretilerini tasdik etmek, tesbihdir.

وَاٰخَرٖينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
3. Ve (Elçisini) müminlerden henüz kendilerine katılmamış bulunan diğer insanlara da göndermiştir. O, azîzdir, hakîmdir.

Azîz ve Hâkim → Güçlü ve hikmetli iş yapan

Elçi sadece onların değil, kendilerinden sonra gelecek insanların da rehberi ve örneğidir. Bu Azîz ve Hâkim olan Rabb’in tasdik edilmesidir.

Söz konusu iradenin bütün tarihi ve tüm insanları kapsadığını kabul etmek tesbihdir.

ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتٖيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ
4. Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.
Kuddüs → Sorgulanamaz (lütfunda dilediği gibi tasarruf eder)

Elçiyi ve öğretilerini kabullenmek, gerçek bir lütuftur. İsteyen herkesin bu lütfa mazhar olması için bir engel yoktur.

İlahi iradenin Elçi seçimini ve rehberliğini kabullenmek tesbihdir.

مَثَلُ الَّذٖينَ حُمِّلُوا التَّوْرٰیةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
5. Kendilerine Tevrat öğretildiği hâlde, onun gereğini yapmayanların durumu, kitap yüklü eşeğin durumu gibidir. (Bu şekilde) Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu asla doğru yola iletmez.

Vahiyle karşılaşmak yetmez, onu rehber edinmek gerekir. Onun gereğini yerine getirmemek âdeta inkârla eşdeğerdir. Ve kişiyi zalim yapar. Tevrat’a sahip olanların onun öğretilerini hayatlarında ölçü edinmemeleri onları ağır bir yük altına sokar. Ve büyük gereği yerine getirilmediği zaman sahibini zorba yapar.

Kitab’ın içeriğini dikkate alarak rehberliğini tasdik etmek tesbihtir.

قُلْ يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ هَادُوا اِنْ زَعَمْتُمْ اَنَّكُمْ اَوْلِيَاءُ لِلّٰهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ
6. De ki: “Siz ey Yahudi akidesine mensup olanlar! Eğer, [yalnız] kendinizin Allah’a yakın/dost olduğunu iddia edip diğer insanları dışlıyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi o zaman (hesap vermeyi göze alıp) ölümü temenni edin (bakalım).”

Ölümü göze almak, hesap vermeye hazır olmaktır. Yahudiler bu iddialarında samimi değildirler. Diğer insanları dışlamaları ise apayrı bir suçtur.

Allah’ın dostu olarak ölüme, yani hesap vermeye hazır olmak tesbih etmektir.

وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدٖيهِمْ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِالظَّالِمٖينَ
7. Ama onlar, elleriyle kazandıkları yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni etmezler. Allah (bu şekilde yalan söyleyen) zalimleri elbette bilir.

Onlar, dünyaya olan sevgileri yüzünden ölümü asla göze alamaz, hesap vermeyi düşünmezler. Bu da onları yalancı yapar.

قُلْ اِنَّ الْمَوْتَ الَّذٖى تَفِرُّونَ مِنْهُ فَاِنَّهُ مُلَاقٖيكُمْ ثُمَّ تُرَدُّونَ اِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
8. De ki: “Sizin, kendisinden kaçtığınız ölüm, sizi mutlaka bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni Bilen’e döndürüleceksiniz, Ardından O size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Allah, yaptıklarından haberdardır. Ölüm bunu onlara gösterecektir.
İnsanın yaptıklarının karşılığını bir gün mutlaka göreceğini düşünmesi tesbihdir.

Tesbih Konuları
Allah’ın elçi göndererek öğretme iradesini ve öğretilerini tasdik etmek
Söz konusu iradenin bütün tarihi ve tüm insanları kapsadığını kabul etmek
İlahi iradenin Elçi seçimini ve rehberliğini kabullenmek
Kitab’ın içeriğini dikkate alarak rehberliğini tasdik etmek
Allah’ın dostu olarak ölüme, yani hesap vermeye hazır olmak
İnsanın yaptıklarının karşılığını bir gün mutlaka göreceğini düşünmek birer tesbihdir.
———————————————————————————————————

Tesbih = Allah → elçi → kitap → hesap → İman (Tasdik)
Tesbihten (Allah’ı gereği gibi anmaktan) kaçınma sebebi = insanın elleriyle kazandıkları

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِذَا نُودِىَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
9. Siz ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınızda her türlü alış verişi bırakıp Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.

İman iddiasında olanların Cuma günü namaza çağrıldıklarında alışverişi bırakıp, dünyadan uzaklaşmaları, geçmişte Yahudilerin yaptığı gibi yalancı çıkmamaları gerekir. Bu namazda Allah’ı anmak, elçiler ve kitaplar gönderdiğini düşünerek hesap vereceğini hatırlamaktır. Böylece toplu haldeyken sorunlarını birlikte çözme iradesi göstermeleri Rabb’i tesbih etmeleri anlamına gelir.

فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِى الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثٖيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
10. Ve namaz bittiğinde yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (rızkınızı) aramaya devam edin. Allah’ı çok anın ki umduğunuza erebilesiniz.

Alışverişin namaz sonrasında yapılabileceğinin belirtilmesi, onlardan hayattan el-etek çekmenin istenmediği manasında gelir. Ancak bu kısa zaman aralığında da olsa gerektiğinde dünyadan yüz çevirmeyi hatırlamaları ve öğrenmeleri istenmektedir.

وَاِذَا رَاَوْا تِجَارَةً اَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللّٰهُ خَيْرُ الرَّازِقٖينَ
11. Ama insanlar, dünyevî bir kazanç veya bir eğlence gördükleri zaman ona doğru koşup seni ayakta bırakıverirler. De ki: “Allah katında olan, bütün eğlencelerden ve bütün kazançlardan çok daha hayırlıdır! Ve Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır!”

Allah katında olan sahip olunabilecek her şeyden her zaman kat kat daha üstündür. Allah’ın verdiği rızıkla sürdürülen hayat gayrı meşru yollarla elde edilenden çok ama çok farklı sonuçlar doğurur.

Sonuç
Eğlence ve ticaretten vazgeçmek değil ancak gerektiğinde onları terk edebilmeyi bilmek gerekir. Cuma namazının özelliği mutlaka cemaatle kılınmasıdır. Bu da cemaatin bireye olan üstünlüğünü gösterir. Cemaat/toplumun yararına olan şeyler söz konusu olduğunda şahsi çıkarlarını terk edebilen bir kişi Allah’ı tesbih etmiş sayılır. Elbette bu tesbih, Cuma namazı sırasında gösterilmesi gereken anlık, yani zamanla kayıtlı bir faaliyettir. Ancak bu şuuru edinmiş bireylerden oluşan bir toplumun bütün hayatını etkileyecektir. Buna göre bu zaman aralığında hatırlanan fedakârlık ölçüsü, yardım etmesi gerektiği her anda insanın zamanını yeteri kadar kuşatacaktır. Böylece Yahudiler gibi diğer insanlardan kendilerini ayıran sadece kendi menfaatlerine odaklanan ayrılıkçı/ırkçı bir tutum sergilememiş olacaklardır. Eğlence ve ticaretin Allah’ı hatırlamaya, yani başka insanların sorunlarıyla ilgilenmeye engel olmaması elzemdir.

Allah bu sureyle âdeta şöyle demektedir:
“Siz, Allah’ı hatırlamalı, onun elçiler ve onlarla beraber Kitaplar gönderdiğini kabul etmeli ve bu kitapların rehberliğine uyarak yük taşıyan bir merkebe dönüşmemelisiniz. Bu şekilde Ticaretin ve eğlencenin sizi Allah’ı anmaktan, başka insanların sorunlarıyla uğraşmaktan alıkoymayacağını ve her Cuma saatinde bunları gerektiğinde terk edebileceğinizi bana göstermelisiniz.”

Müminler, toplumun menfaatlerini şahsi çıkarlarının üstünde tutarlar. Bu nedenle onların gerektiğinde eğlenmeyi de ticareti de terk edebilecekleri bir zemin ve zaman ayarları mutlaka vardır. İşte bu Allah’ı tesbih etmelerinin en etkili/açık yollarından biridir.

Tarih 04 Kasım 2019 Kategori  Genel

Saf Suresi Bağlamında Ganimet İçin Mevzi Terk Etmek

-Hayat İman ve Cihad-

Saf suresi “Müsebbihât” denilen Allah’ın anılmasının manasının bir mümin için ne ifade ettiğini ortaya çıkaran surelerden biridir. Gökler, yer ve ikisi arasında bulunan her şeyin tesbih ettiğini söyleyen sure, bu anlamda iman sözünü samimiyetle söylediği iddiasında olan kişilere de Allah’ı tesbih edecekleri önemli bir sorumluluk yükler. Böylece sözün gereği yerine gelmiş olur.

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
1. GÖKLERDE ve yerde ne varsa tümü Allah’ın sınırsız şanını yüceltir. Zira kudret ve hikmet sahibi olan O’dur.

Bilindiği gibi kitabın ayetlerinin yanısıra tabiatın da ayetleri vardır. Bunlara kevnî ayetler denir. Yaratılan her şey, sahip olduğu özellikler hasebiyle yüce, güçlü ve hikmetli bir Yaratıcının varlığına işaret/delâlet eder. Bu anlamda her varlık bir ayettir ve âdeta “Hey bakar mısın beni bir yaratan var görmüyor musun?” diye seslenir. Yaratılan hiç bir şey, kendisi için var edilen ölçüyü aşamaz. Bu anlamda insanın tabiatı da bu tesbihe katılır. Ancak insanın iradesinin gönüllü bir şekilde dile getirmesi gereken önemli ve zaruri bir tasdik vardır. Saf suresi, inandığını iddia eden kişiye bu tasdikin ve devamında gerektirdiği eylemlerin çerçevesini hatırlatır.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
2. Siz ey iman iddiasında olanlar! Yapmayacağınız şeyleri neden söylüyorsunuz?

Ayet, bir türlü söyleyip başka türlü davranmanın ya da insanın yapmadığı veya yapmayacağı şeyleri söylemesinin doğru olmadığını ifade eder. İlk bakışta bu uyarının insanın her anlamda sözünü tutmasıyla ilgili olduğu anlaşılır. Ancak surenin konusu, devam eden ayetlerinde göstereceği gibi iman ettiğini söylediği hâlde bunun gereğini yeterince yerine getirmemektir.

Burada arka planda Uhud’da ganimeti bir an önce paylaşmak için bulundukları stratejik mevzileri terk eden sahabeler vardır. Bu anlamda safları terk etmek, hem tarihte bu mücadeleyi verenlerin ruhunu hem de o anı yaşayan diğer müminleri muazzep etmiştir. Dolayısıyla yapmadığı şeyi söylemek, basit bir görgü kuralı ihlali ya da günlük hayatta verilen sözlerin yerine getirilmesi değildir. Nitekim tenkit konusu yapılan şeyin ağırlığı bir sonraki ayetle daha iyi anlaşılır.

كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
3. Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.

Ayet, söz konusu fiilin basit bir günah olmadığını dile getirir. “Kebura makten” ( كَبُرَ مَقْتًا ) ifadesi; tiksinti veren şey, nefret uyandıran, hiç sevilmeyen, gazaba sebep olan, buğz sebebi ve büyük bir günah olarak açıklanır. Buna göre söylenen sözün ardından gelen eylemsizlik kararı, kişiyi yalancı çıkarır ve büyük bir suç teşkil eder.

Bir sonraki ayet, sağlam ve yekpare bir bina gibi, kenetlenmiş saflar halinde savaşmaktan bahsettiğine göre, ayetin konusu iman iddiasının gereğini yerine getirmekte gösterilen zaaf ya da zayıflıklardır.

Kişinin iman iddiasının gereğini yerine getirmemesi, yani sorumluluklarını askıya alması ya da yok sayması, büyük veballer oluşturur. Çünkü bu sayede eşkıyalar ve soytarılar âleme hükümdar olurlar. Buna göre ayette geçen Allah katında/nazarında ifadesi, aynı zamanda insanlar, mazlumlar, kimsesizler ve mustazaflar yanında anlamına gelir. Zira Allah indinde geçerli olan bütün insanların selâmetidir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِهٖ صَفًّا كَاَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ
4. Gerçek şu ki Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.

Müminler, Allah yolunda diğer kardeşleriyle birlikte mücadele etmelidirler. Nihayet iman iddiası, tarih boyunca süren Tevhid mücadelesi ruhuna katılmayı ve bunun gereği olarak da içinde bulunulan toplumda diğer inananlarla beraber sağlam ve yekpare bir bina gibi savaşmayı gerektirir.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهٖ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنٖى وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِقٖينَ
5. Bir zamanlar Musa kavmine: “Ey kavmim! Benim Allah’ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz hâlde niçin beni üzüyorsunuz!” dedi(ğinde de iman etmiş olmanın gereğini yerine getirmemişlerdi.) Mamafih onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, günaha gömülüp yoldan çıkan milleti asla doğru yola eriştirmez.

Yapmadığı/yapmayacağı şeyi söylemenin ilk örneği, onun Allah’ın Elçisi olduğu kabul edildiği hâlde Musa (as)’yı üzmektir. Bilindiği gibi İsrailoğulları pek çok kere onun sözünü dinlememiş ve ona itaatte zorluk çıkarmıştır.

Musa (as)’yı üzenlerin günaha gömüldükleri için doğru yoldan sapmış olmaları, surede söz konusu edilen konuyu ağırlaştırır. Zira zaaf gösteren müminlere tarihte yoldan çıkmış insanlardan örnek vermek, burada öğüt alıp doğru davranmanın, yani sözünü yerine getirmenin ciddiyetine delâlet eder.

وَاِذْ قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اِنّٖى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَیَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْتٖى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُ اَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبٖينٌ
6. Hani Meryem oğlu İsa da “Ey İsrailoğulları! Ben size gönderilmiş Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim.” dedi(ğinde de iman iddiaları boş bir söz olarak kalmıştı). Zira (İsa’nın önceden haber verdiği) elçi kendilerine apaçık deliller getirince (bu sefer) de “Bu, apaçık bir büyüdür.” dediler.

Yapmadığı/yapmayacağı şeyi söylemenin ikinci örneği, İsa (as)’yı üzmektir. Bu da onun öncesini ve sonrasını doğrulamamak ve vahyi büyü şeklinde nitelemekle gerçekleşir. Böylece son üzülen kişi de Muhammed (sav) olmaktadır.

Geçmişte Musa (as)’yı yalnız bırakıp üzenler ardından İsa (as)’ya da aynısını yapmışlardır. Şimdi de aynı durum Muhammed (sav) için geçerlidir. Kâfirler, vahyi büyü şeklinde niteleyerek onun insanlar üzerindeki etkisini kırmayı amaçlamaktadırlar. Böyle bir ortamda müminlerin ganimet peşine düşerek zaaf göstermeleri, meseleyi basit bir ahlaki sorun olmaktan daha ileriye taşır. Oysa iman iddiasının mücadelede sebat edip elçiye destek çıkarak kanıtlanması önemli bir sorumluluktur. Kendi çıkarları için Allah’ın mesajlarını büyü olarak niteleyenler, her zaman ganimet peşindedirler. Oysa iman iddiasında olanlar için peygamberin emirleri doğrultusunda Allah yolunda harcamak çok daha üstündür.

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰى اِلَى الْاِسْلَامِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
7. Allah’a teslim olmaya çağrıldığı hâlde Allah(ın ayetleri) hakkında yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Ama Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.

Zulüm; elçileri üzmek, vahyi sihir saymak, yalan söyleyerek Allah’a iftira atmaktır.

يُرٖيدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
8. Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Elçiye itaatsizliğin en ağır noktası, bu ayetle gündeme oturur. Buna göre ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isteyenler vardır. İman iddiasının gereğini yapmamak bu noktada âdeta onlara katılmak, destek vermek ve onlardan sayılmak anlamı taşır. Konuya bu derece ağır bir ifadeyle yaklaşmak, sözü edilen zaafın Allah tarafından en sevilmeyen şey olarak dile getirilmesiyle paralellik arz eder. Sözün gereğini yerine getirmemek, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmeye çalışanların ekmeğine yağ sürer. Bunun büyük bir suç/günah olarak nitelendirilmesinin sebebi budur.

هُوَ الَّذٖى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ
9. Müşrikler ne kadar öfkelense de, elçisini, bütün (diğer bâtıl) dinlere üstün kılmak üzere hidayet ve hak ile gönderen O’dur.

İnsanlar sözünü tutmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır. Burada cihadın asıl gayesi, “Gerçek dinin sahte olanlarına üstün gelmesi” şeklinde açıklanır. Böylece imanın gereğini yerine getirmenin ne kadar önemli olduğu vurgulanmış olur.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ
10. Siz ey iman iddiasında olanlar! Şiddetli bir azaptan sizi koruyacak bir alışveriş göstereyim mi size?

Ayet, kişiyi bu badireden kurtaracak bir öneriyle gelir.

تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَتُجَاهِدُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
11. Allah’a ve Elçi’sine inanır ve Allah yolunda malınız ve canınızla mücadele edersiniz. Bu sizin için en iyi yoldur. Eğer bilirseniz.

Söz, Allah’a ve Elçisi’ne inanmak, eylem ise mal ve canıyla cihad ederek bunu kanıtlamaktır. Bu ayet, yukarıda dile getirilen sözünü yerine getirmenin açılımıdır. Nitekim Allah’a ve elçisine inanmak, mal ve canla savaşmayı gerekli kılar. Aksi halde kişi yapmadığı bir şeyi söylemiş ya da bir türlü konuşmuş ama başka türlü davranmış olur.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فٖى جَنَّاتِ عَدْنٍ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ
12. Böyle yaparsanız Allah günahlarınızı bağışlar, sizi içlerinden ırmaklar akan bahçelere Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.

Ayete göre insan, iman sözünün gereğini yerine getirdiğinde cennete girecektir.

وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرٖيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنٖينَ
13. Ve (sözünüzde durduğunuz zaman Allah size bu dünyada) sevineceğiniz başka bir şey daha (verecek). Allah’ın yardımı ve yakında gerçekleşecek bir fetih. (Ey peygamber) müminleri (bunlarla) müjdele.

Sadece ahirette değil dünyada da zafere erişmenin yolu mal ve canı feda edebilmektir. Tabi bu sadece fiili bir savaş değil aynı zamanda Kur’an’ın mesajlarının yayılması uğrunda çaba göstermek veya açlık ve güvenlik sorunlarına çözüm üretmekle de gerçekleşebilir.

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا كُونُوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ عٖيسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّٖنَ مَنْ اَنْصَارٖى اِلَى اللّٰهِ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَائِفَةٌ مِنْ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ وَكَفَرَتْ طَائِفَةٌ فَاَيَّدْنَا الَّذٖينَ اَمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِرٖينَ
14. Siz ey iman iddiasında olanlar! Allah’ın (davasının) yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere: “Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havâriler: “Allah (yolunda) yardımcılar(ın) biz olacağız!” demişlerdi. İsrailoğullarından bir zümre buna inandı, bir zümre de inkâr etti. Biz de inananları, düşmanlarına karşı destekledik ve onlar üstün geldiler.

Allah’ın yardımcısı olmak, havarilerin yaptığını yapmaktır. Onlar Allah’ın dininin, sahte/sanal/batıl dinlere karşı üstün gelmesi için çaba sarf etmişler, söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlı davranmışlardır.

Müminler, mallarıyla canlarıyla bir mücadele içinde olmalıdırlar. Dava veya dert sahibi olmak da budur. Bir mümin için Allah’ı tesbih etmelerinin en etkili/açık yollarından biri bu sureyle ortaya çıkar. İmanın gereğini yerine getirmek ve her şeyiyle bu dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması için çalışmak. Aksi hâlde iman sözü, boş bir laf olarak kalır.

Ganimet için safları terk etmek, Allah katında en tiksinti verici şeylerden biridir. Bu nedenle hiçbir gerekçe mevzileri terk etmeye ve davadan vazgeçmeye sebep yapılmamalıdır.

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Tarih 04 Kasım 2019 Kategori  Genel

Namazın Gündemde Canlı Tuttuğu Öğütler

Namaz, insanı aşırılıklardan uzak tuttuğu gibi hatırlanması ve uyulması gereken ilkleri de kişinin zihninde canlı tutar. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Fâtiha suresinin namaz içinde her rekâtta sürekli tekrarlanmasının hikmeti, içeriği ile ilgilidir. Sure, Allah’a hamd etmeyi sadece ona kulluk etmekle; Rahmân ve Rahîm olmasını yalnızca ondan yardım istemekle; hesap günü sahibi olmasını da doğru yolda gitme talebiyle ilişkilendirir.

Buna göre herkesin hamd etmesi, yani Allah’tan başkasına kulluk etmeyerek özgürleşmesi; sadece ondan yardım isteyecek bir konumu yakalayarak rahmetinden üstüne düşen payı alması ve hesap verebilmek adına adaletin her yerde geçerli olmasını istemesi gerekir.

Kişi her rekâta Fâtiha suresiyle başlayarak herkes için özgürlük eşitlik ve adalet ister. Dolayısıyla müminler, bütün âlem Allah’a hamd edinceye, herkes onun rahmetinden faydalanıncaya ve adalet her yerde geçerli oluncaya kadar üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmeye bu giriş suresiyle âdeta söz verir. Bu şekilde sure, kişinin bilip gördüğü bütün âlemi kuşatan bir mükellefiyet oluşturur. Ardından kişi seçtiği konu itibariyle istediği sureyi okuyabilir.

Her rekâtta bu hatırlatma, müslümanların zihnini ve kalbini dile getirdiği talepler sadedinde canlı tutmaya matuftur.

Ve yine
Haşr suresinin ve özellikle son ayetlerinin çokça okunmasını tavsiye eden rivayetler vardır ve bu anlamda akşam namazlarından sonra okunması da âdet hâline gelmiştir.

Sure, her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini söyler. Devamında Muhacir ve Ensar arasındaki kardeşliği anlatır. Onlar Rablerine inandıkları için kardeşlerini kendilerine tercih ederler. Üstelik ihtiyaçları varken bile bu ahlaki yapılarını bozmazlar. Bunun dışında Ehl-i Kitab ve münafıkların durumları içler acısıdır. Onlar, aralarında asla güçlü bir birliktelik ve sağlam bir yapı oluşturamazlar. İşte iman ile inkâr arasındaki uçurum ya da cennet ve cehennem ehli arasındaki fark da budur. Kardeşliği ilzam eden bu durum dağları bile parçalayacak şekilde bir sorumluluk oluşturur. Dahası müminlerin kardeşlik hukuku adına yapacakları her teşebbüs Allah’ı tesbih etmeleri anlamına gelir.

Her akşam namazı sonrası bu hatırlatma kişiyi kardeşlik ve bunun gereğini yapmak konusunda canlı tutmayı amaçlar.

Ve yine
Cuma namazında hutbede sürekli okunan Ahzab suresinin 56. ayeti çok önemli bir sorumluluk oluşturur. Ayet, Allah’ın ve meleklerin, Nebi’nin şanını yüceltip ona yardım ettiğini, müminlerin de ona destek vermesi gerektiği dile getirir.

Peygamber (sav)’e, ailesine, arkadaşlarına ve onun yolundan giden ümmetine kadar uzanan bu yardım talebi, İslam toplumunun güçlü olmasının yegâne teminatıdır. Bugün hayatta kalan sadece ümmettir. Dolayısıyla her Cuma namazı müminlerin birbirine yardım etmesi gerektiği vurgulanır. Ayetin içeriği itibariyle nerede başı belada, hasta veya sıkıntı çeken bir müslüman varsa Allah’ın ona yardım etmesini dileyen kişinin elbette bu desteğe vesile olmayı istemesi de gerekir.

Her Cuma namazında yapılan bu hatırlatma, kişinin zihnini kardeşlerine yardım etmesi gerektiği hususunda hazır ve canlı tutmayı hedefler.

Dahası
Namazlarda secde de dile getirilen tesbih/tenzih, insanın gün içinde karşılaştığı olumsuz durumların zihindeki adalet, iyilik, doğruluk tasavvurlarına saldırmasına engel olan uzaklaştırıcı bir işlev üstlenir. Kişi, muhayyilesini kötü etkileyebilecek her türden kötülükten bu tesbihle kurtulur. Böylece mücadele sırasında kendisini ayakta tutan önemli değerlere karşı saygısını korur. Tenzihle beraber zihinde ve kalpte Allah düşüncesinin temiz kalması, insanın inandığı değerlerin de temiz kalmasına yardım eder.

Secde anında yapılan bu tesbih, insanın Rabbini hatırlayıp kötülüklerin adresini doğru tespit etmesine ve kalbinde yüceltip temiz tutması gereken değerleri muhafaza ederek doğru bir istikamet edinmesinde yardımcı olur.

Tarih 03 Kasım 2019 Kategori  Genel

Peygamber (sav)’in Tebliğinin İçeriği

Peygamber (sav) kendisine iletilen vahyi insanlara anlatırken nasıl davranıyordu? Bunu anlamak için surelerin içeriğine bakmak gerekir.

Mesela Tekvir suresinin verdiği mesaj, gayb konusunda vahyin bildirdikleri dışında bir bilgi kabul etmemeyi salık verir. Böylece sahte din üretmek ve bu şekilde insanları kandırmak imkânsız hâle gelir.

Mâun suresi, yetim ve yoksul, yani adalet ve açlık konularını suiistimal edenleri yerer. Buna göre söz konusu sorunlara gözünü ve kulağını kapamanın ibadetleri gösterişe dönüştürme tehlikesi vardır.

Kureyş suresi, açlık ve güvenlik endişelerinden kurtulmanın yegâne yolunun tek olan Allah’a kulluk etmekten geçtiğini bildirir.

Asr suresi, hakkı tavsiyeleşmenin ve bunu ısrarla sürdürmenin önemli bir sorumluluk olduğunu vurgular. Aksi takdirde insan zaman karşısında bir yok oluşa doğru ilerlemektedir. Dolaysıyla kişinin hayatında bir anlam ve amaç edinmesi ve bu yolda ilerlemesi bir zarurettir.

Yaşamında bir anlam ve amaç edinmeyen kişileri, Âdiyât suresi karşılar. Sure zevkleri peşinde koşan insanların doğruyla yanlışı birbirine katan ve çevresindeki her şeye zarar veren mütecaviz tavrından dem vurur. Onu bu sorumsuz tutumundan dolayı utanmaya davet eder.

Ve

Bütün bu konular, hayatın içinden örneklerle muhatapları dürüst davranmaya çağırır.

Yani

Kur’an’ın içeriği bugünkü vaaz konularının çoğuyla örtüşmez. İnsanlara zarar veren, sağlıklı bir toplum inşa etmeye engel olan meseleler dururken hayız-nifas konularından bahsetmek doğru olabilir mi?

Rasulullah (sav), insanları bir araya toplayıp kavram çalışması, konulu vaaz veya sadece teoride kalan yaşamdan kopuk bir din dersi yapmamıştır. Ruhbanlıktan kaçınmış ve bugünkü anlamda bir din adamı/hocası kisvesine bürünmemiştir. O, yüksek ahlaki yapısıyla nerde nasıl davranması gerekiyorsa dürüst ve onurlu bir tavır takınmış, günahlardan ve kötülüklerden uzak kalmış, yaşadığı dönemde zulüm üreten herkesle mücadele etmiştir.

Velhâsıl

Hayata dokunmayan, sorunlara çözüm önermeyen, içeriği ve öncelikleri hayatın gereksinimlerine göre belirlenmemiş bir tebliğin başarılı olma şansı yok gibidir…

Tarih 28 Ağustos 2018 Kategori  Genel